You are missing some Flash content that should appear here! Perhaps your browser cannot display it, or maybe it did not initialize correctly.


You are missing some Flash content that should appear here! Perhaps your browser cannot display it, or maybe it did not initialize correctly.


Örnek Resim


Opel Reklam
Malatya Haber -

1 K- 2 S

1 K- 2 S
  • 07.02.2016

Bülent KORKMAZ
deybayah@gmail.com

Yıl, 1982. Kanalboyundaki Sanat Mektebinde, ŞKÖ Endüstri Meslek Lisesi, talebeyiz.

 Okulun hemen yanında, İnönü Stadının duvarına bitişik, bugün yüzme havuzunun olduğu yerde toprak bir futbol sahası vardı. Bu saha, asıl işlevinin yanı sıra, bize öğlen arası “açık mutfak” olarak hizmet verirdi. Öğlen arası evden getirdiğimiz yumurta ve peynire hemen ilerideki bakkaldan aldığımız zeytin, ekmek, domates ve salatalığı (şimdiki sebzeler gibi “laylondan” değil ha. Turfandası bile iştahla yenen, mis gibi kokan domatesler, salatalıklar) katıp saha kenarında yerdik. Eğer tuzumuz artmışsa atmaz, küçük bir kâğıda sarıp duvarların arasına koyardık ki bir başka arkadaş geldiğinde ekmeğinin tuzu olsun!

O yılların Malatya’sında futbolda yerellik baskındı. Malatya Gençlik, Demirspor, Şekerspor, TEKspor, Karagücü, Yeşilyurtspor ve diğerlerinin oynadığı maçlar seyirci çeker, dikkatle izlenir, okulda-kahvede muhabbeti edilirdi. Bu ilgi biz öğrencileri de etkilerdi. Kaç defa arkadaşlarla lüzumsuz gördüğümüz dersleri kırıp Şeker Stadına maçlara gitmişliğimiz vardır. Bugün Malatya’ya Barselonaspor gelse, belki “gerçekten Messi diye bir şey var mı, gidip bir baksak mı?” düşünürüz. Ama o yıllarda ruhumuzu sarmış futbol zevki bizi yerel ligimizin mütevazı takımlarını bile izlemeye mecbur kılardı.

O günlerde İnönü Stadı ile bizim okulun arasında bulunan işte bu toprak sahada Malatya Gençlik antrenman yaparken benim hayranlıkla izlediğim bir isim vardı: Talip Cücemen. Talip abi “cin gibi” bir görüntü verirdi sahada. Teknikti, hızlıydı. Ayrıca bazen topu havaya diker, boynunda birkaç saniye tutar, sektirir, başka cambazlıklar yapardı. Ve o zamanın biz “çağaları” ağzımız açık kendisini izlerdik.

Talip abiyle en son Hasan Özhan ağabeyin merhum annesinin taziyesinde karşılaştım. Hani ölüm yaşamın bir parçasıdır ya, süregiden hep kopamadığımız yaşamdır ya; belki bu nedenle taziyelerde başsağlığı faslından sonra “dünyevi işler” üzerine konuşulur. Biri bir konu açar, bir sohbet başlatır, diğerleri bunu beklermişçesine bildiğini, düşüncesini söylemeye başlar. Ta ki birileri gelip cenaze sahiplerine başsağlığı dileyene veya bir hoca dua okumaya başlayana kadar sohbet devam eder. O an için vefat eden anımsanır; bir süre sonra sohbet ya kaldığı yerden devam eder ya da yeni gelenler yeni bir meseleden bahis açarlar.

İşte böyle bir ortamda büyükler Malatya’da yapılan yeni evlerden söz açtı. Ben heyetin yanında 45 yaşında bir “çağa” kaldığım için sadece dinliyorum. Birisi yeni yapılan evlerin büyüklüğünden, bu kadar büyük evlerin gereksizliğinden bahseder oldu. O esnada Talip Abi araya girdi. O an ne söylediği tam olarak aklımda değil; bunun bir önemi de yok. Özce şunu söyledi: “…4+1 bitti. Şimdi 5+1 yapıyorlarmış. Bu kadar büyük ev mi olur? Bu evde kültür nerede, kütüphane nerede?”

“Helal” dedim Kaptana içimden. “Otuz sene önceki gibi yine havadan sert bir şekilde gelen topu omzunda kontrol edip boynuna alarak “atraksiyonunu” yaptın ve on sekizin dışından voleyle çatala astın”.

Kültürsüz büyük ev fetişistleri bilseler mağara devri insanları bile kendilerinden daha ileri fikirliydi, hatta, sözcüğün mecazi anlamıyla, daha çağdaştılar. Çünkü mağara duvarlarına resim çizerek yaşadıkları hayatı kaydediyor, gelecek kuşaklara anlatıp aktarıyor ve sonrasında kendilerini, dünyayı, doğayı yorumlayıp anlamaya çalışarak bilim ve felsefenin temellerini atıyorlardı.

 ***

İnsan nasıl insan oldu? İnsan nasıl insan olur?

Bu soruya herkesin bir yanıtı vardır. Ben uzun yıllardır yanıtını arar dururum ve kendimce bir “formül” bulmuşum. Bunu mutlaka başkaları da bulmuş olmalı. Bulmamış olamazlar.

İnsanı üç şey “adam” eder: Kitap, Sanat ve Spor. Yani: 1 K – 2 S.  Bu olgular benim zihnimde başka unsurları da kapsayan semboller. Yani üçüne dar anlamıyla bakmıyorum.

Kitap derken edebiyat, bilim ve felsefeyi içine katıyorum. Düzenli olarak okunduğunda kitaptan daha eğitici bir öğretmen, ondan daha sadık bir dost bulamazsınız. Bir insanın tüm alanlarda sürekli okuması beklenemez. Ancak genel bir bilgi olacak; her insan kabiliyeti, ilgisi ve isteğine göre belirli alanlarda kendini geliştirmeye çalışacak.

Bundan “tüm kitaplar iyidir; en kötü kitabın bile iyi bir yanı vardır, son sayfası” anlamı çıkmasın. Eskiden yazılmış kitaplardan niteliksiz olanların büyük çoğunluğu unutulup, belirli bir zaman sonra sadece “klasik” dediğimiz kitaplar kalınca sanki her yazılan kitap nitelikli ve öğreticiymiş gibi bir algı oluşuyor. Günümüzde bilgisayar denen aletle birlikte ortaya çıkan “kes-yapıştır” haceti ve eskiye göre kitap bastırmanın teknik olarak kolaylaşması sayesinde bu kalitesizlik daha belirgin hale geldi.

Maşallah ortalık Şair-i Azam ve Muharrirden geçilmiyor!

Bu arada yukarıda felsefe derken kast ettiğimiz şeyin akademik anlamda felsefe eğitimi-tarihi vb. olmadığını belirtelim. Kuşkusuz o da var. Keşke onu da bilsek!  Bu yazı kapsamında felsefeden kastım kendi aklımızla düşünmeyi öğrenmek ve bilgi üretebilmek.

Malatya’mızın yetiştirdiği bilge insanlardan sevgili Hayrettin Abacı ağabey yıllar önce bir yazısında liselere metodoloji (yöntembilim) dersi konulması gerektiğini anlatmıştı. Benim demeye çalıştığım şey de bu.

Sanat derken bildiğimiz tüm güzel sanatları içine katıyorum. Sanattan anlayıp iki kelam etsem ne güzel olurdu ama anlamıyorum. Onunla ilgili, bildiğim demeyeyim, hissettiğim şey “bizi biz ettiğidir”. Gün gelir bir türkü bizi ruhumuzun derinliklerinde öyle yerlere alıp götürür ki işte o zaman anlarız yaşamın, aşkın, sevincin güzelliğini, mutluluğunu; hüznü, acı, elem ve kederi. Bir tablo savaşın anlamsızlığını anlatır milyonlara. Charlie Chaplin’in filminden bir kare beyninize çakar yoksulluğu. Şener Şen’in bir mimiği güldürürken anlatır ağalık düzenini. Yani binlerce sayfa kitap okumadan tek bir dize, resim, film karesi, heykel ve benzerinden çok şey öğrenebilir, öğretebilirsiniz.

Spor deyince dostlar, bir nefeslenin ve beni dinleyin, az-çok emeğim var bu alanda…

Günümüzde “spor nedir?” sorusunun cevabını “spor ne değildir?” diye sorarak bulabilirsiniz. Yani “spor” öyle bir hale geldi, getirildi. Öncelikle spor, sadece futbol değildir. Futbol bir spor dalı olmakla birlikte onu sadece izlemek, hakkında saatlerce konuşmak ve konuşulan zırvaları dinlemek, haritada yerini gösteremeyeceğin ülkelerin ligini takip ederek kumar oynamak (şans oyunu da diyorlar) hiç değildir.

Nedir?

Spor onu yapmaktır. Koşmak, zıplamak, yürümek, yüzmek, tırmanmak; düzenli olarak, yaş ve sağlık durumuna göre, hareket etmektir. Gol-sayı atmak, smaç vurmak, pedal çevirmek, yardımlaşmak, kademeye girmek, nefes nefese kalmak, rakibinin formasına sarılmak, kazanınca sevinmek, kaybedince asla üzülmemek ve “önümüzdeki maça bakalım” diyebilmektir. Spor, çocuklar gibi saf ve temiz duygularla onu yapar ve yaşarken insan tanımak, arkadaş ve dost kazanmaktır.

Yeri gelmişken bir noktaya parmak basmakta yarar var…

Sporu sadece severek ve isteyerek yaparsanız fayda görebilirsiniz. Saçma sapan gıdalar yiyip hareketsiz bir yaşam sürüp obez olduktan sonra, zayıflama hülyasıyla,  karşı cinse hoş görünme sevdasıyla yürümeye-koşmaya başlarsanız ondan hayır görmezsiniz. Spor, aşktır; mantık evliliğine yer yoktur onun sahasında. Bu aşk öyle bir aşktır ki siz onu sevdiğinizde o sizi mutlaka sever.

Ayrıca spor, hepimizin bildiği gibi, ruhen ve bedenen sağlıklı insan/toplum yetiştirmenin ön koşullarından biridir.

Farkında mısınız Malatya caddeleri ebeveynlerinden daha şişman çocuklarla dolup taşmaya başladı. Bir gencin anne-babasından daha kilolu olması anlaşılır şey değil!  Gözünü rant bürümüş “büyüklerin” kendi çocukluklarını unutup her tarafı betona boğması hiç anlaşılır şey değil!

Peki, bu kadar insan nasıl ve nerede spor yapacak? Özellikle beton duvarların arasına sıkışıp kalmış, bilgisayar oyunuyla gözünü açıp onunla kapatan, enerjisini boşaltamayan, üzerinde sürekli bir gerginlik kalan sevgili çocuklarımız, yavrularımız nerede, nasıl oynayacak, koşacaklar?

Bu sorunun yanıtını aramaya gerek yok yapılmışı var çünkü. Aklı başında ülkeler her vatandaşın yürüyerek ulaşabileceği mesafede spor sahaları/tesisleri yapmışlar, yapıyorlar. Bu Türkiye’nin her vilayetinde olması gereken bir şey. Bir Alman ne kadar insansa ve insana layık davranışı hak ediyorsa bir Türk de o kadar insan ve insana layık davranışı hak ediyor.

Spor kıyafetinizi giyip evinizden çıktığınız zaman yürüyerek spor yapabileceğiniz alana ulaşabilmelisiniz. Şehirler buna göre planlanmalı. Arabaya binilerek gidilen tesiste yapılan spordan hayır gelmez!

Her mahalleye en azından bir tek futbol sahası, bunun etrafına atletizm pisti, kenarına bir yere 2 basketbol potası bile yeterli. İleride yüzme havuzunu da eklerseniz memleketin yurttaşları hem en güzel-yararlı-zevkli sporlardan birini yapar hem de üç tarafı denizler, iç tarafı nehirler ve derelerle çevrili bir memlekette “yüzme bilmediği için boğuldu” şeklindeki haberlere konu olmazlar.  

Belki bu yazdıklarım birçok insanın yüzünde “senin dediğin Malatya’da kayısı” gülümsemesi yaratabilir ama olması gereken, oldurulması gereken budur.

***

Malum, Malatya son yıllarda müthiş bir inşaat hamlesi içerisinde ve her yere ev yapılıyor. Yapılacak da. Nüfus çok fazla, giderek artıyor ve insanların eve ihtiyacı var. Bildiğim kadarıyla, bu yeni evlerin yükseldiği en lüks semtlerden biri büyük sanatkâr Fahri Kayahan’ın adıyla anılıyor. Birkaç yıl öncesine kadar “yeşil Malatya dilberi” olan bu caddede şimdi bir uçtan bir uca sadece beton görüyorsunuz.

Tam bu noktada akla ister istemez bir şekilde sevgili eşinin canına sebep olan Fahri Kayahan geliyor.

Ne “tiraji-ironik” bir isimlendirme!

Fotoğraflar: (1) numaralı fotoğraf, (ayaktakiler soldan), yakın tarihte kaybettiğimiz merhum Hüseyin Özhan (Kernekli Hüseyin), kardeşi Hasan Özhan ve Mehmet. (Oturanlar soldan) Değer, Talip Cücemen ve merhum Turan Varol. (2) numaralı fotoğrafta Talip Cücemen (ayakta) ve Muhteşem Kartal. (3) numaralı fotoğraf 80li yıllardan bir Malatya Gençlik onbiri. Ayaktakiler: Kaleci Adil, Haluk, Muhteşem, Centile Osman, Galip, Çırmıhtılı Memet. Oturanlar: Kemal, Bülent, Şahin (Malatyaspor’da da oynadı), Talip ve Ali.  Sohbeti çok hoş bir insan olan kaleci Adil abi, o yıllarda gol yerken çekilmiş bir fotoğrafını gazeteye bastım diye, şakayla sitem ederdi. İşte burada “gol yemeden” bir fotoğrafını yayınlıyoruz. Bu fotoğrafları bize temin ederek kullanmamıza izin veren Malatya’da Malatyalılar Derneği Başkanı sevgili Erdal KARABAĞ Ağabeye teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici, saygısız ifadeler, cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, suçluyu ya da suçu övücü, uygunsuz gönderici adı, 'naylon- uyduruk' mail adresli, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır. Ayrıca, mesajların tüm yasal ve cezai sorumluluğu, mesajlarıyla birlikte IP numaraları da düşen göndericilere aittir."