Final

Örnek Resim


Arion

Malatya Haber -

‘Alevi’nin Dini İslamdır’

‘Alevi’nin Dini İslamdır’
  • 27.12.2015

Malatya Hacı Bektaş Veli Kültür Merkezi Vakfı Genel Başkanı Hasan Meşeli, 8sutun.com internet haber sitesinden Sadık Yalsızuçanlar’ın “Alevilik”le ilgili sorularını yanıtladı.

 

Sitede yayınlanan röportaj şöyle:

…

 

“Peygamberimiz, Hz. Ali’yi, ‘ilim şehrinin kapısı’ olarak niteliyor, bu ne demektir?

Yüce Peygamberimizin Hz. Ali hakkında söylemiş olduğu bu hadis-i şerif, aynı zamanda İslamın ilme verdiği önemi ve özeni gösterir. Hz Ali’yi örnek göstermesi ise başlı başına bir hüccet olarak düşünülmelidir. Çünkü Cenab-ı Muhammed aleyhiselamın, “Ben ilmin şehriysem Ali onun kapısıdır, ilim öğrenmek isteyenler Ali’nin kapısına müracaat etsinler” demesi, Ehl-i Beyt’inin ilminin sınırsız olduğunu, Kuran-ı Kerim’in ve bütün ilimlerin Hz. Ali’nin şahsında ve zatında sıfatladığını, muttasıl kılındığını ifade eder. Cenab-ı Hak İkra Suresinde “oku” ayetiyle insanlık alemine okumanın faziletini, önemini emir buyurmaktadır. Bu bakımdan Peygamberimizin Hz. Ali’yi ilmin deryası olarak göstermesi ve Ehl-i Beyt’in İslam’ın en önemli öncüsü olarak anması, Yüce Peygamberimizden sonra onun ilmi, fazileti, züht ve takvası ile insanlığın güzelliklerine güzellik katacağını müjdeler.

 

Hz. Ali’nin bir sözü var, ‘ben, Muhammed’in kölelerinden bir köleyim’ buyuruyor. Bunu nasıl yorumlamak gerekiyor?

Bundan şunu anlıyorum : İmam Ali, Hz. Peygamber’in getirdiği ilahi vahye tam olarak sadıktır ve o hakikatin emrindedir, yani Kuran’ın kölesidir, Kuran’ı getiren Yüce Peygamber’in emrindedir, onun yolunda ve izindedir. İmam Ali, bu sözüyle, Peygambere sadakatını, sevgisini, muhabbetini ve hürmeti ifade etmektedir, yani ben onun kulu, kölesiyim diyerek, ona tanrısal bir nitelik izafe etmemekte, aksine, ona sonsuz bir muhabbet, sonsuz bir sadakat duyduğunu belirtmektedir.

 

Ehl-i Beyt kimdir, Ehl-i Beyt’e kimler dahildir?

Yüce Peygamberimiz buyuruyor ki, “her nebinin nesli kendinden gelecektir. Benim neslim Ali’den gelecektir”. Peygamberimizin bütün evlatları ölmüş olmasına rağmen O’nun pak ve temiz soyu Hz. Fatma ile Hz. Ali’nin izdivacından devam etmiştir. Malumunuz Yüce Peygamberimiz dokuz hanımla evlenmiş olmasına rağmen onlardan doğan çocuklarının hepsi ölmüş. Peygamberimize malumunuz “soyu kesik” demişler ve işte o tarihte Hz Fatma’yı birçok sahabe istemiş olmasına rağmen onu Allah’ın emriyle, -rivayet olunur ki Hz. Peygamber’e Cebrail vasıtasıyla gönderilen “kızın Fatma’yla aslanım Ali’nin nikahını Ben akdettim” yazılı yeşil bir hüccet ipek üzerine- Hz Ali’yle evlendirmiş ve onun pak soyu Ali ile Fatma’dan olan Hasan ve Hüseyin’in nesliyle devam etmiştir. O temiz soy Hz.Hüseyin’den türeyerek gelmiş. Çünkü diğer hanımlarından da bakın çocukları olabilirdi. Ama Cenab-ı Allah, Hz Muhammed Aleyisselam’ın o pak ve temiz soyunun diğer hanımlardan olmasını takdir buyurmamış, Hz. Hatice ile evlenmesiyle Hz. Fatma’dan ve Hz Ali’den soyu türemiş ve onun temiz soyuna işareten Kuran-ı Kerim’ın Ahzap Suresinin 33. ayeti nazil olmuş, Cenab-ı Hak,”Allah sizi her türlü pislikten gidermek ve tertemiz yapmak diliyor ey Ehl-i Beyt” buyurmuştur. Arkasından Şura Suresinin 23. ayetinde, “Ey Muhammed! Ümmetine de ki, risaletime karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Sadece Ehl-i Beytime, yakınlarıma muhabbet diliyorum” diyor yüce Allah. Şimdi bu iki ayet gayet muhkemdir, manası açıktır. Ehl-i Beyt hakkında yüce kitabımız Kuran-ı Kerim’de bir çok alimlerin, müfessirlerin beyanına göre, seksene yakın müteşabih ayet de vardır. Ancak bu iki ayet, ehl-i beytin şanını en açık bir şekilde izah etmektedir. Yani ehl-i beytin mazlum olduğunu, masum olduğunu onların hiçbir zaman kirlenmeyeceğini, kirletilemeyeceğini yüce Allah beyan buyuruyor ve ehl-i beyti de Muhammed ümmeti sevmeye mecburdur, diyor. Bu ayetlerle değeri bizatihi Yüce Mevlamız tarafından beyan buyurulan ehl-i beyt, Hz Muhammed, Hz Ali, Hz Fatmatü’z-Zehra, Hasan el mücteba ve şehitler sultanı Hüseyn-i Kerbela’dan müteşekkildir.

 

Tasavvufi yolların ve tariklerin büyük çoğunluğu İmam Ali’ye çıkıyor, bu konuda neler söylersiniz?

Bu konuda, tabi takdir edersiniz ki İslam tarihini ve özellikle tarikatlar ve tasavvuf tarihini çok iyi bilmek lazım. Gerek Alevi-Bektaşi gerekse Sünni tarikatlarının hele hele Alevi tarikatlarının tamamında tarikatın piri, İmam Ali’dir. Hz Muhammed efendimizin bu hadisi çok önemli. Biraz önce arz ettiğim gibi “her nebinin nesli kendinden gelecektir. Benim neslim Ali’den gelecektir” – bunun hadis-i şerifi en güzel yoludur. Çünkü Hz Peygamberin vefatıyla risalet ve nübüvvetin biteceğine; imamet ve velayetin başlayacağına dair bir ima olarak da anlayabiliriz bunu. Bu bakımdan Ali, evliyaların başıdır. Bütün tarikatların piridir. Şeriat, Hz. Muhammed’indir, tarikat babına, şeriat babına göre. Tarikat ta İmamı Ali’dendir, Ali’nin yoludur diye İslam alemi bunu 1355 yıldan beri günümüze kadar, bu şekilde getirmişlerdir efendim.

 

Hz. Ali’nin vasıfları nelerdir?

Efendim bu konuda Cenab-ı Muhammed Aleyisselam Efendimizin şu sözüne itibar etmek ve uymak mecburiyetindeyiz. Efendimiz diyor ki : “Kim ki diyor Nuh’un temizliğine, sadakatına ve ilmine; İbrahim Halilullah’ın cömertliğine, Musa-yı Kelimullah’ın heybetine, İsa-yı Ruhullah’ın züht ve takvasına ve Muhammed Aleyhisselam’ın merhamet ve cömertliğine bakmak isterse Ali’ye nazar etsin.” Cebrail (as), O’na, “La feta illa Ali, la seyfa illa Zülfikar” lafzını Uhud’ta elbette boşuna söylememiştir. Çünkü Ali’den daha yiğit bir insan ve Zülfikardan daha keskin, sağlam bir kılıç yoktur. Çünkü Hz. Ali, büyük bir kahraman olduğu gibi merhametli ve cömertler cömerdi bir insandı, Hz Ali, aynı zamanda ilmin deryasıydı. Turab olmuştu, nefsini yenmişti, ‘asıl pehlivan, nefsini yenendir’ buyurmuştu. Merhametli ve şefkatli bir insandı. Hz. Peygamberin İmam Ali’ye izafe ettiği vasıflardan biri de, turaptır. Onun toprak gibi nefsini yendiği, hak ile hak olduğu ve toprak gibi kendini o şekilde mütale ettiği en güzel künyelerinden birisi. Hülasa, Hz. Ali, kamil insandı. İnsan-ı kamil denilen, o model insanın bütün sıfatlarına sahipti. Kerimdi, fazıldı, akıllıydı, aklın edep olduğuna inanırdı, öyle yaşardı, diğergamdı, nefsini değil, başkalarını öncelerdi. Merhamet ve şefkatiyle muamele ederdi. Müminlere karşı şefkatli, kafirlere karşı heybetliydi. İslamın ana ilkelerini muhafaza hususunda kimse ona yetişemezdi. İmam Ali, Efendimiz’in en kamil varisi idi. Biliyorsunuz peygamberler dünyevi miras bırakmazlar. Onların mirasi manevi ve irfanidir. Bu manada Peygamberimizin en büyük varisi Ali’dir. Yüce Peygamberimiz Veda Hacında, “Yarabbi kim bu Ali’yi sevmişse beni sevmiştir. Beni seven Allah’ı sevmiştir Yarabbi, kim bu Ali’ye düşman bana düşman. Bana düşman Allah’a düşmandır. Yarabbi bu Ali’ye düşmanı hor eyle, hakir eyle, zelil eyle, rüsva eyle” buyurmuştur. Keza, muazzez ve mukaddes Peygamber’in, “Benden sonra bütün mümin ve müslimlerin dostu, velibi, veliyyül emiri İmam Ali’dir” sözleri Hz Ali’nin ne kadar büyük bir kahraman, ne kadar merhametliler merhametlisi, ne kadar cömertler cömerdi olduğunun en büyük delilidir. Yüce Peygamberimiz Mekke’den Medine’ye hicret ederken “Ya Ali, benim yatağımda yatacaksın, benim borçlarını eda edeceksin. Şu şu insanlara borçlarım var. Bunları vereceksin ve kızım Fatma’yı alıp Medine’ye bana getireceksin” demiştir.

 

Hz. Ali’nin adalet anlayışı nasıldır? Mutlak adalet ilkesini koruma yönünde nasıl bir gayretin sahibidir? Oğlu İmam Hüseyin, babasından bu manevi mirası nasıl devralmıştı? Onun davası neydi?

Hz Ali o mübarek zatın, en büyük Peygamberin nurani ahlakıyla ahlaklanmıştır. Kuran ve sünnetin yolunda asla ve asla ayrılmamıştır. “Haksızlık karşısında eğilmeyiniz. Aksi takdirde hakkınızla birlikte şerefinizden olursunuz. Nerede bir zulüm görene rastlarsan derhal zalime karşı durup mazlumun yanında yer al. Mazlumun öç alma günü zalimin zulüm ettiği günden korkunç olacaktır” diyor Hz Ali. Ondaki bu güzel muazzez ve mukaddes sözler, hikmet-i adaleti ortaya koyar. Velayet mülkünün sultanı olan İmam Ali, akıl ve basiret yoluyla bunu, bu güzel sözlerle günümüze kadar getiriyor. Şimdi insanlık alemi Hz Ali’nin bu sözlerine daha çok kulak vermelidir. Irak’ta, Lübnan’da, Filistin’de, Afganistan’da, yakın zamanda Bosna’da zulüm gören kardeşlerimiz, Allah’ın hikmeti, adaleti karşısında zalimlerin en sonunda yenileceğini, mazlumların galebe çalacağını bilmelidir. İmam Ali, adaletin koruyucusu ve gerçekleştiricisidir. Kendisi de, mübarek oğulları da, hep adaletin korunması uğrunda şehid olmuşlardır. Adalet, insanlığın, insanlık hakikatinin temelidir. Din, haram-helal olduğu kadar, belki ondan da öncelikli olarak adalettir. ipuçları vermektedir. Sevgili oğlu Hz Hüseyin’in Kerbela da Emevi zalimlerine karşı, Yezid’e ve onun kırk bin kişilik zalim ordusuna kafa tutması Hz Ali’nin o pak temiz soyundan geldiğinin en muazzez ve mukaddes göstergesi olarak görülmelidir. Çünkü Emevi seksendokuz yıl bütün İslam alemine zulmetmiş, haksızlıklar yapmış. Allah’ın emir ve yasaklarını unutmuş, Kuran’ın emir ve nehiylerini ortadan kaldırmıştı. İslam dini tanınmaz bir hale gelmişti. Hele hele Muaviye’nin on sekiz yıl halifeliğinden sonra yerine geçen oğlu Yezid, bütün İslam alemine kan kusturmuş ve bütün sahabeler, bütün tabiin, tabiin-i güzin, Yezit’in zulmüne, Yezid’in hilesine uğramışken eğmişken, insanlar ona boyun eğmişken, sadece zulme karşı çıkan Hüseyin’di. Ona asla biat etmemişti, çünkü Kuran tanınmaz bir hale gelmişti. Çünkü Yezit zalimdi, Yezit katildi, Yezit caniydi. Kuran’ın emir ve nehiylerini tanımıyordu. Allah’ın helaline haram, haramına helal diyordu. O bakımdan Hz Muhammed’in o muazzez ve mukaddes nurlu yolu kaybolmuştu. Zalimler mazlumlara zulmediyor, haksızlıklar yapılıyor, insanlık huzur ve saadetten mahrum bırakılıyordu. İşte bu ortamda zulme tek karşı çıkan, Hz Ali’nin o muazzez, o kahraman oğlu İmam Hüseyin’di. Kendisine Medine’den, Kufe’ye yüzyirmi mektup gönderdiler ve kendisini aldattılar ve o muazzez insanı ortada koydular. Bunlar tabi uzun mesele, netice itibariyle YeziD’in ordusuna kafa tuttu ve Kerbela’da kırk bin kişilik ordu karşısında, efendim Fırat suyu tutulmak suretiyle, kundaktaki mazlum bebeğe dahi bir katre, su verilmeden Hz Muhammed’in bu yakınları, bu ehl-i beyti, akrabaları Yezid’in ordusu tarafından katledildi ve Hz İmam Hüseyin’le beraber yetmişbir muazzez, mukaddes insan şehit edildi. Onun yere dökülen mübarek kanının Kerbela’da bereketiyle İslam dini yüceldi, daha da anlam kazandı, ziynetlendi. Mazlumlar ve masumlar zalimlere kafa tutsun diye Hüseyin kendini Allah ve Resulü yolunda kurban etti. Asıl İslam için kendini kurban eden Hz Hüseyin’dir. Evet Hz İsmail kendini kurban etmiştir ama bıçak onun mübarek boynuna değmeden Allah koçu indirmiş ve koç kesilmiş. Esas olarak kendini İslam’a kurban eden Hz. İmam Hüseyin’dir. Hüseyin orada kendini adamasaydı, İslam dininin temel ilkeleri bugüne kadar gelemeyecekti. Zalimler elinde Allah’ın emir ve yasakları çiğnenecek ve Kuran’ın yolu kaybolup gidecekti. Mazlumlara önderlik eden, zalimlere kafa tutan bu muazzez insan, böylece, İslam’ın en muazzez ve şerefli abidesini oluşturdu..

 

Hz. Hüseyin ve Yezid neyi simgeliyor sizce?

Hüseyin Allah’ın adaletinin, vahdaniyetinin, yüce İslam dininin bekasının sembolüdür efendim. Yezid ise zulmün, insanlığa ihanetin, kalleşliğin ve dünya menfaatini temsil eder. Yani birisi Allah tarafından rahmetle, diğeri ise lanetle anılacak. O bakımdan Hüseyin rahmetle anılmakta, Yezid ise 1326 yıldan beri lanetle anılmaktadır. Müslümanların Hüseyin’in yolundan gitmesi lazım. Yezid’in ve Yezit’lerin yolunda değil. O yüce Muhammed’in o temiz, nurlu yolundan gitmemiz gerekir.

 

Bugün de Hüseyin ve Yezit’ler var mıdır?

Efendim olmaz mı? Tarihin her devrinde olmuştur, bugün bilhassa vardır. Hz. Hüseyin Allah’ın bir hücceti, bir işaretidir. O’nun nurlu yolunun simgesi olarak addedilmektedir. Zaten bugün de mazlum ve masumların simgesi, Hz. Hüseyin’dir. Dünyada zulme uğrayan her mazlum Hüseyin’dir. Ama haklı olmak şartıyla. Hüseyin, hak ve hakikatti. Davasında haklıydı. Hakk’ı korumak üzere ayaklanmıştı. Zalimler de, efendim caniler de işte Yezid’i simge yapmaktadırlar. Bugün Yezitler de çoktur, zalimler de çoktur. Ama mazlumlar ve masumlar Hüseyinler inanın çok azdır. O bakımdan o muazzez ve mübarek Hüseyin’in yolunu kaybetmememiz lazım. İşte bakınız Irak. Günde ikiyüz kişi öldürülüyor. Orada Şii Araplar, Sünni Araplar, Türkmenler, Kürtler birbirini öldürüyor. Amerika onları birbirine musallat ediyor. Bakın bir araya gelemiyorlar. Şii Araplar bir baş çekiyor. Sünni Araplar bir baş çekiyor, Kürtler bir baş çekiyor. 2003’ün Mart ayından beri, o insanlar zulüm görüyor, ihanet görüyor. O bakımdan Hüseyin’in bu muazzez, bu mübarek yolundan gitmek lazım. Ama ne hazin bir tecelli ki Hüseyiniler çok az, Yezitler çok. Hüseyin dururken Yezid’e itibar etmememiz lazım, o muazzez o nurlu yolda gitmemiz gerekiyor diye düşünüyorum.

 

Aleviliğin ahlaki ilkeleri nelerdir, bunlar hangi kaynaktan gelmektedir?

Şimdi bu konuya ışık tutan Anadolu’da Aleviliği simgeleyen, Aleviliği yayan muazzez bir insan var, Hacı Bektaş Veli. Hacı Bektaş-ı Veli demiş ki : “Bir insanda on iki şart mevcutsa Cemal aynasında Hakk’ı gönül gözüyle görmüştür ve kamil insan da odur. Bir insan her şeyden önce eline, beline, diline hakim olacak”. Bakın ne kadar güzel. “Eşine, aşına, işine sahip olacak” demiş. “Alnı açık, gönlü açık, sofrası açık olacak. Sır tutacak, ayıp örtecek. Kızdığı zaman hiddetin ve gazabı yutucu olup, sabırlı olacak” demiş. Şimdi efendim bütün dünyanın pislikleri elden, dilden belden olmuyor mu? Dünyanın bütün kötülükleri eşine, aşına ve işine sahip olmamaktan geçmiyor mu? Bugün bir insan eşine, aşına, işine sahip olsa o insanın başına niçin musibet gelsin, o aileler niye dağılsın? O insanlık niçin tahrip olsun? Bu ahlak zemini niye gitsin? Bir insan alnı açık, gönlü açık, sofrası açık olsa, cömert olsa, merhametli olsa, şerefli olsa o insan toplumda eli ayağı öpülecek, saygı duyulacak dört dörtlük muazzez bir insan olur. İşte Hacı Bektaş-ı Veli’nin Anadolu insanına sunduğu Alevilik anlayışı budur. Bunu yalnız Alevilere söylememiş, bütün Anadolu insanına söylemiş. Önce bir olun, zalime karşı, bir olun, diri olun, iri olun demiş. Dört kapı, kırk makamı hak bilin demiş. Şeriat, tarikat, marifet, hakikat demiş. Tarikat bir denizdir. Marifet denize dalmaktır. Hakikat, denize dalıp hakikat incisini çıkartmaktır, demiş. Şeriat, demiş Hacı Bektaş-ı Veli, abitlerindir, ibadet edenlerindir. Tarikat, zahitlerindir, korkuyla Allah’a ibadet edenlerindir. Marifet ariflerindir, bilge insanlarındır, hakikat ise, aşıklarındır. Anadolu Aleviliğinde aşıklık makamı en büyük makamdır. İşte burada ayne’l-yakin, ilme’l-yakin ve hakka’l-yakin kapılarından geçip, bu dört kapı, kırk makamı hak bilmek, nefsini yenip özünü toprak etmektir, inna illahi ve inna ileyke raciun, biz Allah’ın kullarıyız. O’ndan geldik ve yine O’na gideceğiz’dir.

 

Peki ‘ateist Alevi’ olabilir mi?

Efendim olabilir ama, böyle bir insan, Aleviliğini yitirmiştir. Ateistin Sünnisi Alevisi olmaz. Bir adam ateistse ben Aleviyim diyemez. Demeye de hakkı yoktur. Çünkü bugün Alevinin dini İslam’dır. Alevinin kitabı Kuran’dır. Alevinin Peygamberi Hz Muhammet’tir. Biz, Malatya Hacı Bektaş-ı Veli Kültür Merkezi Vakfı olarak bunu yıllardan beri söylüyoruz. Ama ne hazin bir tecelli ki bugün bazı Alevi vakıf ve dernekler, bazı insanlar, “ben Aleviyim” diyor ve ekliyor “ama ateistim, Marksist’im.” Aleviliği ateizmle, Marksizmle özdeşleştiremezsiniz. Bir insan ateistse onun Aleviyim demeye de, Sünniyim demeye de hakkı yoktur. Ha ateistir saygı duyarız. Onun o inancına, o inançsızlığına hürmet ederiz, ama günümüzde Alevi kardeşlerimizi yerden yere vuran Hacı Bektaş dernekleri kuruluyor, Hacı Bektaş Vakıfları kuruluyor. Pir Sultan Abdal dernekleri kuruluyor. Şimdi bakın ben bu lafı söylediğimde birçok yerden kıpırdamalar olacak. Şimdi bu bakımdan bu tür dernekler kuruluyor. Bizim dinimiz İslam değil, kitabımız Kuran değil diyor. Bizim peygamberimiz de Hz Muhammed değil diyor. Şimdi bakın ben onlara bu toplantılarda her zaman söyledim. Bakın burası Malatya Hacı Bektaş Veli Kültür Merkezi Vakfı Genel Merkezi, yani burası şunun bunun vakfı değil. Hacı Bektaş-ı Veli’nin dini İslam değil de nedir? Veya Pir Sultan Abdal’ın dini İslam değil de nedir? Hacı Bektaş-ı Veli’nin ve Pir Sultan Abdal’ın kitabı Kuran değil de nedir? Hacı Bektaş-ı Veli’nin ve Pir Sultan Abdal’ın peygamberi Hz Muhammed Mustafa Efendimiz değilse kimdir? Ben Aleviliği İslam dışına götürmek isteyenlere buradan sesleniyorum. Bu dinin adı, diyorlar, Anadolu Aleviliği dini. Kitabınız ne? Kitap yok diyorlar. Peygamberiniz adı ne? Peygamber de yok diyorlar. Biz ayrı bir kültür, ayrı bir mozaik, ayrı bir inanç sistemi ,efendim bir mozaik haritasıyız diyorlar. Orta Asya’dan gelen, güneşe tapan Şaman, ateşe tapan Zerdüşt, Mani, Mazdek, Buda, Brahma dinlerinin müntesipleri yediyüzyıl önce Horasan Maveraünnehir yöresinden, Seyhun Ceyhun ırmakları yöresinden, İran, Kazakistan tarafından buraya gelmişler. Tamam geldiğimiz doğru, biraz Yahudilikten almışız güya, biraz Hristiyanlıktan almışız. İslam’dan da Hz Ali’nin ilmini, kahramanlığını, Emeviler Ali ve evladına haksızlık yaptığı için, Ali’ye acıdığımız için sevmişiz ve Anadolu Aleviliği diye bir din icat etmişiz. Bugün sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel manada Alevilere en büyük darbeyi vuran, onları sömüren ve çürüten işte, “Alevilik İslam dışıdır” diyen içindeki bu inkarcı ve ateist zihniyettir.

 

Kimi Sünniler de, Alevilerin, İslami ibadetleri yapmadıkları gerekçesiyle onları İslam dışı olarak tanımlıyor…

Din, İslam, kitap, Kuran, peygamber ise, Hz Muhammed. Şimdi arada bazı ayrıntı düzeyinde farklılıklar var. Bugün Sünni kardeşlerimizin hepsi, Allah rızası için söylüyorum hepsi beş vakit namaz mı kılıyor canım? Sünni kardeşlerimizin hepsi Ramazanda bir ay oruç mu tutuyor? Bunu hoşgörüyle karşılamamız lazım. Anadolu Aleviliğine Selçuklu ve Osmanlı döneminde bazı padişahlar, bazı din alimleri haksızlık yapmışlardır, yanlış fetvalar vermişler. Hele hele Safevi meselesi nedeniyle Şeyhülislamlar ola ki Anadolu Alevileri İran’a yardım ederler, Osmanlı’yla savaşırlar diye tedbir olarak haksız yere Anadoluda katliam yapmışlar. Bunlar yanlış işlerdir. Hiçbir Alevi tarih boyunca vatanına, milletine ihanet etmemiştir. 1325 yıldan beri on Muharrem 680 tarihi Hz. Hüseyin’e ve Kerbela şehitlerine Alevi ve Bektaşi kardeşlerimiz sahip çıkmışlar, Yezid’e lanet okmuşlardır ve Kerbela şehitleri için, Allah rızası için on iki gün matem orucu tutmuşlardır. Allah’a ibadet etmişler. Bunlar için gözyaşı dökmüşler ve şehitleri rahmetle, tazimle, saygıyla anmışlar ve on iki gün oruç tuttuktan sonra hali vakti yerinde olanlar kurban kesmiş, Allah rızası için fakir fukaraya dağıtmış. On iki gün zarfında duvardaki sazın telindeki burguları bükmüşler, saz çalmamışlar. Dünyanın bütün zevkini terk etmişler. Efendim Allah’a ibadet etmişler. Tazarru, tehlil, tevhid ve tesbihte bulunmuşlar. Bu ibadettir, Allah’a karşı gelmek değildir. Bu, Hz Muhammed’in ehl-i beytine, O’nun zatına, şanına, şahsına ezeli ve ebedi bir hürmetin ifadesidir. Oniki gün matem orucu tutmak, Kerbela şehitleri’ni anmak, ehl-i beyte ve İslam dinine olan büyük bir hürmet, sadakatin ifadesidir. Bu tek kelimeyle yüce Allah’a bir tazarru, tehlil ve tesbihin ifadesidir. Böyle muazzez bir topluluğa sen kalkacaksın diyeceksin ki efendim Alevilik İslam dışı. Buna tek kelimeyle kargalar güler. Yazık. Efendim Aleviler ibadet ehlidir. Aleviler zikir ehlidir. Aleviler niyaz ehlidir. Bugün dediğim gibi Anadolu Aleviliğini çok iyi bilmek lazım. Selçuklu ve Osmanlı döneminde Alevi toplumu kucaklanmamış. İşte mecburen bu ayin-i cemler Anadolu Aleviliğinde bir ihtiyaçtan doğmuş. Orta Asya’dan, Erdebil tekkesinden gelen Şah İbrahim Veli’nin ardaları bu ayin cemleri Anadolu’muza getirmiş. O bakımdan bir ihtiyaçtan doğmuş. Peygamberimiz, Cenab-ı Allah kainatı bizlere temiz bir mescit kıldı diyor. Alimlerimiz ise, toprak post, Allah dosttur diyor. Yani Allah’ı dört duvar arasına sıkıştıramayız. Allah o kadar büyüktür ki, Allah bütün kainatı değil alemleri kaplamıştır. Allah’a her yerde ibadet edersin. Efendim dünyanın her tarafında Allah zikredilir, tazarru tehlil, tesbihte bulunulur. Alevilere haksızlık yapılmış, Aleviler kucaklanmamış. Bugün namaz da haktır. Bugün zikir de haktır. Niyaz da haktır. Kuran diyor bunu. Yani namaz da haktır. Namaz Kuran’da salat olarak geçiyor, ibadet demek. Bunun içinde rükusu var, secdesi var, kıyamı var. Zikri var, kıraati var. Tekbiri ve tehlili var. Salat u selamı var. Salavatı var. Bunların tümü ibadettir. Ayrı ayrı yapıldığı zaman da zikirdir ve kulluktur. Bunun yanında niyazı da var, zikri de var. Zikir de, niyaz da bir ibadettir. O da bir namazdır. Bunu böyle yorumlamak lazım. O bakımdan bugün Aleviliği işte namaz ve niyaz lafzıyla İslam’dan ayırıp biz namaz kılmıyoruz, diyor bazıları. Biz Müslüman değiliz, İslam değiliz diye. Bu şekilde cahilane, bir şekilde saf ve temiz Alevi kardeşlerimizin zihnini karıştırıp karanlık bazı ideolojilerin, sapkın bir mecranın içerisine çekmek istiyorlar. O bakımdan Hacı Bektaş-ı Veli diyor ki: “Şeriatta bu senindir bu benim. Tarikatta hem senindir hem benim. Hakikatta ne senindir ne benim, Allah’ındır”. Her şey Allah’ın olduğuna göre o zaman bizim bu heyecanımıza, bu kavgamıza, bu serzenişlerimize, sitemimize ne gerek var? Hepimiz kardeşiz, Allah’ın kullarıyız, Muhammed’in ümmetiyiz. Sözlerimi Hacı Bektaş Veli ve Cafer-i Sadık Hazretlerinin şu muazzez sözleriyle tamamlamak istiyorum. Hacı Bektaş-ı Veli Hazretleri diyor ki : “Şu söyleyeceğim beş nesneye yazık olmuştur. Her şey zamanında gerek, her şey yerinde gerek. Aksi takdirde söyleyeceğim şu beş nesneye, beş meseleye yazık olur. Birincisi güneşe karşı yanan bir ışığa yazık olmuştur. İkincisi görmeyen, kör bir gözün karşısına getirilen güzel bir cemala yazık olmuştur. Üçüncüsü karnı tok olan bir insanın yanına getirilen nefis bir yemeğe yazık olmuştur. Dördüncüsü taşlı, kumlu, çorak bir tarlaya gece gündüz yağan güzel bir yağmura yazık olmuştur. Beşincisi ise beni bağışlayın ahmak bir insana söylenen doğru söze yazık olmuştur. Kitaptan maksat nasihattır. Alana aşk olsun” buyuruyor. İmam Cafer-i Sadık Hazretleri buyuruyor ki:” Şu üç şey bir daha geri gelmez. Bir, söylenen söz. İki, atılan ok, üç, geçen ömür.” Efendim sözümüzü söylemeden okumuzu atmadan ve ömrümüzü de geçirmeden gerçekleri görmeliyiz. Eğer bunları, gerçekleri gördüğümüz takdirde yaşamımızın mutluluk içerisinde geçeceği ve toplumsal hayatımıza dinanizm ve ivme kazandıracağı kanaatini taşımaktayım. Bu bakımdan sözlerimi Yunus Emre’nin veciz sözüyle noktalıyorum. Yunus diyor ki : “İnsan ol ki söylesinler. Turap ol ki dinlesinler. Boş kovanı neylesinler. Sevgi büyük dağlar kadar” İnşallah muhabbetimiz dağlar kadar olur.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici, saygısız ifadeler, cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, suçluyu ya da suçu övücü, uygunsuz gönderici adı, 'naylon- uyduruk' mail adresli, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır. Ayrıca, mesajların tüm yasal ve cezai sorumluluğu, mesajlarıyla birlikte IP numaraları da düşen göndericilere aittir."