Final

Final

Örnek Resim
İbrahim Yücel Reklam

Arion

Malatya Haber -

“Ami.. Ben Geldim..”

“Ami.. Ben Geldim..”
  • 27.12.2015

MERAK EDİLEN İNSAN; AZİZ AZMİ FENERCİOĞLU

Av. Selami YÜCEL

selamiyucel@hotmail.com

Bu yazımda Aziz Azmi Fenercioğlu’nun kısa hayat hikâyesini anlatmaya çalışacağım. Neden başka bir Malatyalı değil de Aziz Azmi Fenercioğlu dendiğinde cevabım tek sebebe dayanmayacaktır. Azmi Amca’mız yaş itibarı ile şu anda doksan dört yaşında, hafızası da çok kuvvetli. O Malatya’nın doksan sene önceki olaylarını, Malatya’nın kültürel yapısını, coğrafyasını, müziğini, tarihini, folklörünü bize aktaracak en önemli insan ve ayrıca da öz be öz Malatyalı. Malatya’da yaşadığı gençlik yıllarında Malatya’nın kültürel ve tarihsel yönü ile de yakından ilgilenmiş, elinden geldiğince de yansıtmaya çalışmıştır. Halen de bu çaba içerisindedir. Birkaç gün önce “Emine Bacı’nın rüyası” diye bir yazısını yayınlanmak üzere Malatya’ya göndermiş. Kültür elçimiz Celal Yalvaç Bey’in de İlk okul Öğretmeni olan pirimiz, Malatya’nın kültürü, müziği deyince kendisini sorumlu hissediyor ve yeni nesillere Kayısıkent’i aktarmaya çalışıyor. Azmi Fenercioğlu’nun yazılarını okumak isteyenler internetten Fenercioğlu sitesine bakabilirler. Hele hemşehrilerim Malatya eskiden nasılmış? Yaşantı nasılmış, dostluk nasılmış, mertlik nasılmış, kültür nasılmış, insanlık ve Malatyalılık ne imiş öğrensinler. 

Kendisinden dokuz adet Malatya türküsü derledim. O türküleri dinletmek üzere türküleri notaya alan Volkan Erdoğan ile randevu talep ettiğimizde “bağlamayı da getirin” dedi. Bu yaşta bile müzik zevki ile dolu. Biz de o talimatı yerine getirdik. Hele Malatya Malatya oyun havasının ilk şekli olan Aniko’yu Volkan çalıp söylemeye başladığında ayağa kalktı, ne yapacak diye baktığımda gülümseyerek sol elini bana uzattı, serçe parmağını açarak “halay çekelim” işareti yaptı. Malatya oyun havasının ilk şekli ile halay çektik. O, halen Malatya yarmasından yapılan yemekleri yemeyince büyük bir eksiklik duyuyor. Yani özü, sözü ile tam bir Malatyalı, bizim canlı kültür elçimiz. Ondan öğreneceğimiz çok şey bulunduğu için ne diyoruz? Aziz Azmi Fenercioğlu diyoruz. O bir tarihçi, o bir halk bilimci, o bir türkücü, o bir kültür elçisi, o bir sosyolog,…

Bir önceki Malatya Valisi sayın Ulvi Saran kültür ve tabiata çok önem veriyordu. İyi de projeler başlattı, Ancak daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi eski kültürümüz, doğamız yeni nesillere yansımadı.  Onların sadece ucunu görebildik, benim Malatya gımılıyı ismindeki yazımda dediğim ve anlattığım gibi sadece gımıladık ve tekrar durduk. O hasletleri koklayamadık, yaşayamadık. Burada yeni nesil Malatyalı gençlerin, gelinlerin  de kültürümüzü öğrenme ve yaşatma konusunda pek istekleri yok. Yeni Valimiz sayın Vasip Şahin’in de projelerin üzerinde duracağını, başta kültür ve doğa olmak üzere Malatya için yepyeni projeler üretmesini umuyoruz.

Celal Yalvaç Bey ile Malatya Valiliği’ne yeni başladığında Vali Ulvi Saran Bey’i ziyaret ettik. Azmi Fenercioğlu’ndan da bahsettik. Çok heyecanlandı. “Böylesi insanları tanıtmak, onların bilgilerin faydalanmak lazım. Hemen Malatya’ya çağıralım, programlar yapalım” dedi ve bu yolda talimat da verdi. Biz Azmi Amca’yı ikna ettik, birkaç defa da çağrılması yönünde girişimde bulunduk ise de bu olay meşhur bürokrasiye takıldı. Bu küçük girişimin dahi gerçekleşememesi beni Malatya ve de bürokrasi adına üzdü de. 

Bu girizgâhtan sonra kopyacılığa başlıyorum ve Aziz Azmi Fenercioğlu’nun  ilginç yaşantısını kendisine bırakıyorum. Bu sayede Malatya tarihinden bir bölüm de öğrenmiş olacağız.

( Resim: 1) Aziz Azmi Fenercioğlu. Azmi amcanın anlatımları italik olarak yazılmıştır.

SÜLALESİ

“Rüstem Bey ve Muğal Hatun. Önemli iki şahsiyet. Muğal Hatun, Rüstem Bey’in hanımıdır. O, Türkistan’dan gelmiştir.  Tarihte çok yerde geçer. Arazi sahipleridirler, bütün araziler onundur. Ailenin ismi de Komizadeler’dir.  Rüstem Bey Mir liva rütbesindedir. Bunlar doğar doğmaz bey olarak doğarlar. Bu senet 1906 yılındaki büyükannemin miras senedidir. Muğal ne demek biliyor musun ? Muğal Moğol’ca kraliçe demektir. Muğal Hanım’ın babası Moğol’dur. Bunların sülalesini kadı tescil eder, padişaha  durumu ve secereyi bildirirlerdi.” 

(Malatya sancağına bağlı Kömri nahiyesine tabi Porsudun Köyü’nün 2.590 akçelik geliri Sultan Ahmet Bey’in hissesi, 1067 akçelik geliri ise Mugal Hatun’un mülk hissesiydi ve bu durum hem 1560 tarihli Malatya tahrir defterinde hem de ruznamçe defterinde de geçmekteydi. Yine Malatya sancağına bağlı  Ağcedağ nahiyesi köylerinden Mişevge ve Germane köylerinin hissesiyle, Merdi ve Emir Arab mezralarının hisselerine sahip olan Cafer’in bu hisselerini hem tahrir defterinde hem de ruznamçe defterinden öğreniyoruz.)

“ Bu kitap Malatya İnönü Üniversitesinden Doç. Göknur Akçadağ’ın yazdığı kitaptır, bu kitapta Doç. Mehmet Ali Ünal’ın yazdığı XVI. yüzyılda Mazgirt, Pertek ve Sağman Sancakbeyleri- Pir Hüseyin Bey oğulları kitabıdır. Kitapta geçer. Anamın sülalesi bunlardır. Aristokrattırlar. İslamda mülk Allah’ındır. Padişah Allah’ın halifesidir. Halife kendi namına hutbe okutur. Pir Hüseyin Bey de kendine hutbe okuttuğu için mülk bunlarındır. Yavuz Sultan Selim Mısır seferinden sonra Mercidabık seferine çıkmak ister. Arkasını da kuvvetli tutmak ister. Bu Pir Hüseyin Beyi de Tunceli’den alır Fırat kenarına yerleştirir. Mülk de Rüstem Beyindir. Pir Hüseyin Bey de Rüstem Bey’in oğludur. Pir Hüseyin Bey’in oğullarından birisinin ismi de Rüstem Bey’dir.  Rüstem Bey namına hutbe okutulmuştur. 1200 sene önce. 700 senemi bilirim. Rüstem Bey Şah İsmail tarafını tuttuğundan adamları ile birlikte öldürülmüştür. O zaman daha çocuk olan Pir Hüseyin Bey affedilmiş ve atalarının toprakları ona verilmiştir. Bugün bile Muğal ismi bizde var.”

Doç Dr. M.Ali Ünal bu konuda şöyle diyor: 

“Bugün Tunceli ili sınırları içerisinde bulunan Mazgird, Pertek, Sağman Osmanlı klâsik döneminde “Çemişgezek ülkesi” olarak anılmaktadır. 

XVII. Yüzyılın sonlarından itibaren ise “Çehârsancak-Çarsancak”’ olarak bahsedilmeye başlanmıştır. Batıda Fırat Nehri, güneyde Murat Nehri, kuzeyde Munzur Dağları ile çevrili bu bölge Anadolu’nun birçok yöresi gibi M.Ö. 6. binlerden beri yerleşime açıktır. Yapılan kazılar yerleşimin prehistorik devirlerde başladığını ortaya koymuştur. Bölge, Hitit, Urartu, Roma, Bizans hakimiyetlerine sahne olmuş, VII. yüzyılda Müslüman Araplar, Çemizgezek ve çevresini ele geçirmişlerdir. İki yüz yıla yakın süren Arap hakimiyetinden sonra X. yüzyılda Bizans bölgeyi geri almıştır. 

Malazgirt Zaferi’ni takip eden akınlar sonunda Anadolu’nun şâir yerleri gibi Çemişgezek çevresi de Türk hakimiyetine geçmiştir. Önce Mengücekliler ve Çubukoğulları’nın idaresinde bulunan bölge, XII. Yüzyılın başlarında Artuklular’ın eline geçmiştir. XIII. yüzyılın başlarına kadar Çemişgezek Artuklular’ın elinde kalmış, daha sonra Saltukoğulları’ndan bir kol burada bir beylik teşekkül ettirmiştir. Nihayet Sultan I. Alaeddin Keykubad Çemişgezek’i Anadolu Selçuklu Devleti’ne katmıştır (1226).

XIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Anadolu’da Moğol tahakkümü başlamıştır. Bu dönemde Çemişgezek ve çevresiyle ilgili bilgiye sahip değiliz. Ancak Çemişgezek beylerinin Moğol yüksek hâkimiyetini de kabul ettikleri muhakkaktır. 

XIV. yüzyılın ortalarına doğru İlhanlı Devleti parçalanmaya yüz tuttuğu zaman, Doğu Anadolu’da Karakoyunlular ve Akkoyunlular gibi Türkmen devletleri ortaya çıktı. Çemişgezek de bu iki devletin hakimiyet alanına girdi. Çemişgezek beyleri bu dönemde de siyasî şartların icap ettirdiği şekilde hareket ederek, zaman zaman Karakoyunlular’ın, zaman zaman da Akkoyunlular’ın tâbiyetetini kabul etmişlerdir. Osmanlı-Safevî mücadelesi başladığı zaman Çemişgezek beyleri Safevîler’in yüksek hâkimiyetini kabul etmiş bulunuyorlardı. Daha Doğu Anadolu’nun Safevîler’in eline geçmeden evvel Şah İsmail tarafından Çemişgezek bölgesine gönderilen Nur Ali Halife, burada Şafevîler lehine bir isyan çıkartmayı başarmıştı. Bu sırada Çemişgezek hâkimi olan Hâci Rüstem Bey, topraklarını savunmak yerine, çareyi Şah İsmail’e sığınmakta görmüştü. Şah İsmail onu iyi karşılamış fakat, beyliğine geri göndermeyerek Irak dolaylarında bir yerin yönetimini vermişti. Çaldıran Savaşı’nda Rüstem Bey, Şah İsmail’in saflarında Osmanlılar’a karşı dövüşmüş fakat savaş Osmanlılar’ın galibiyetiyle bitince Yavuz Sultan Selim’in huzuruna çıkmaktan başka çare bulamamıştı. Ne var ki Yavuz, onun Osmanlı ordusuna karşı savaşmış olmasını affetmeyerek yanındaki adamlarıyle birlikte öldürtmüştü. Rüstem Bey”in oğlu Pir Hüseyin Bey, babasının katledilmesine rağmen Yavuz’un huzuruna çıkıp ona sığınmaktan başka çıkar yol bulamadı. Yavuz Sultan Selim de ataları ülkesini ona tevcih etti. 

Henüz Çemişgezek, Şah İsmail adamlarından Nur Ali Halife’nin elinde bulunuyordu. Sultan Selim, Pir Hüseyin Bey’i Bıyıklı Mehmed Paşa’yla birlikte Çemişgezek’i Safevîler’den almaya memur etti. Bıyıklı Mehmed Paşa, Ovacık civarındaki Tekir Yaylağı’nda Nur Ali Halife’yi bozguna uğrattı (Haziran I515) . Şerefhan, Pir Hüseyin Bey’in Bıyıklı Mehmed Paşa kuvvetlerini beklemeden, kendi aşiretinden derlediği kuvvetlerle Safevîleri adı geçen yerde yendiğini kaydediyor.

Bu savaştan sonra Pir Hüseyin Bey, ataları ülkesine sahip olmuştur. 

Muğal Hatun’dan  Emine Erdoğan Özünlü şöyle bahsetmektedir.” Antep sancağı örneğinde timar tevcihâtı ile ilgili kaynaklarda yer alan kayıtları karşılaştırmaya çalıştık. Ancak bu tür çalışmalar farklı bölgelerin defterleri üzerinde de yapılabilmektedir. Meselâ Malatya sancağına bağlı Kömri nahiyesine tabi Porsudun Köyü’nün 2.590 akçelik geliri Sultan Ahmet Bey’in hissesi, 1067 akçelik geliri ise Mugal Hatun’un mülk hissesiydi ve bu durum hem 1560 tarihli Malatya tahrir defterinde hem de ruznamçe defterinde de geçmekteydi.” (Rüstem Bey ve Mugal isimleri birden fazladır.)

Bu arada Azmi Amca’nın elinde bulunan bir senetten bahsedelim. Senedin başlığı şöyle: Malatya’nın Küçükhüseyinbey Mahallesi ahalisinden iken iş bu tarihten on sene aktem vefat eden ceddimiz Gömülüzade Karacabey bini müteveffa Ahmet Bey ile mezbur Karacabey’den intihal eden sekiz kıta arazi … bedelinden beherimiz hissemize ait olarak 100 adet Osmanlı Lirasına merkum Ömer’e borcumuz olduğu ita kılındı. Denmektedir. İmzalayanlar da Necip Ali, Eminbe binti Hüseyin Bey ve Muğal Binti Hüseyinbey Muğal’dır. 

Azmi Fenecioğlu’nun büyükkannesi Emine Bacı anlatmış. Karacabey Emine Bacının dedesidir. (Emine Bacı Resim 2 ) 1840 lı yıllar. Ahmet Bey ve çevresi Hafız Paşa’nın askerleri ile Fırat Nehri’nden geçme konusunda anlaşmazlığa düşerler. Fırat üzerinde yük ve insan taşıyan gemicikler Ahmet Bey’in. Ahmet Bey, askerleri gemiye bindirmek istemez ve karşı durur. Ben de buranın padişahıyım der. Bunun üzerine Ahmet Bey, oğlu Karacabey ve isyana kalkışan diğer kişilerleesir alınarak İstanbul’a götürülür ve orada yargılanarak idam ettirilir. Ahmet Bey’in oğlu Karacabey ise henüz 12-13 yaşında bir çocuktur. Ben daha çocuğum nasıl askerlere isyan ederim diyerek savunmada bulunur. O sırada da 2. Abdülhamit doğmuş. Onun da etkisi ile Karacabey affedilmiş ve Malatya’ya gönderilmiş.   

Baba tarafına gelince. Molla Fenari diye bir köy var. Gebze’den baba tarafı direkt  Malatya’ya gelmemiş Mısır’a gitmiş oradan Malatya’ya gelmişiz. Sene 1600’lar.  Hasan Behcet Bey 1880’lerde Malatya Defter-i Hakanisidir.. Kabristana giderken Fenerci Sokağı’nı görürsün. Hasan Efendi, Fazıl Efendi, Hakkı Efendi isimli sülalemizde ceddimiz vardı. . ( Bu efendi lakapları nüfus cüzdanlarına da işleniyordu). Cumhuriyet döneminde efendilik de kalmadı. Böyükanam oğlum Ali’yi sülalenin getirdiği nezaketle gördüğü zaman ayağa kalkardı. Oysa ki Ali daha 10 yaşında bir çocuktu. 

ÇOCUKLUK YILLARI

“1335 rumi, 1919 miladı yıla rastlayan 17 Mart tarihinde bir Çarşamba günü doğmuşum. Babam Fenercizade İsmail Hakkı Efendi, anam Barışçızade Nafia Hanım’dır. Malatya Fenerci Mahallesi’nde dedemin evinde doğmuşum. Dedemin ölümünden sonra anamın evine Azizler’in sokağına geçtik. Babamın babası Malatya polis teşkilatının başı ser komiser Fazlı Efendi’dir. İlk önce de anamın mahallesinde Azizler’in sokağında Elifhan Hoca’ya gittim, Elifhan Hoca’da namaz sürelerini öğrenirdik. Hep bir ağızdan “elif, be, cim…” diye harfleri ezberlerdik. Sınıfta 8 veya 10 kişi bulunurdu. Elifhan Hoca yerinde oturur, elinde bir sırık bulunurdu. Kim bir yanlışlık yapsa tak diye kafasına vururdu. Dört veya beş yaşında idim. Hocaya her perşembe perşembelik denilen para verirdik. O da evini onunla geçindirirdi. Her öğrencinin bir kalfası bulunurdu. Benim de kalfam benden üç dört yaş büyük Ayşe isminde bir kızdı. Anam bana bir torba yapmıştı Elif be cüzünü içine koyar tıpış tıpış okumaya giderdim. Bir sene burada kur’an öğrendim.

Daha sonra Fenerciler’in mescidinde okula devam ettim. Mustafa Efendi isimli yeşil sarıklı bir öğretmenimiz vardı. Sıra yoktu mescitti. Büyük dedem ölürken mescidi, mescidin yanındaki dutluğu ve bir evi vakfetmiş. Dutluktan ve diğer yerlerden gelen gelir buraya harcanırdı. En büyük ve saygın erkek mescide bakardı. Behçet Bey ve Şevket Efendi okulun idaresinde söz sahibi idiler.  Mihrabın yanında iki büyük şamdan vardı. Yaramazlık yaptığımız zaman şamdanları ellerimize alıp bir süre tek ayak üzerinde beklerdik. Medreseler ile ilgili yasa çıktıktan sonra özel vakıf olduğu için bu mescidi yıktılar ve yerin parasını bize verdiler. Bu mescidin yerine bir mescit yapmışlar ismine de Sancaktar Camii demişler. İki sene de burada okudum. 

Amcamın hanımı vardı Emiş Bacı, münevver bir kadındı. Çocuklarını hep okutmuştu. Bir oğlu kurmay subay olmuş, bir oğlu öğretmen çıkmış,  Şevket amca. Emiş Bacı “hocaya gitme, seni okula yazdırayım” dedi. Bu vasıta ile üç yıllık okula başladım. Bu yer dedemin evinin selamlık kısmı idi, üç sene okunurdu. Sınıfları da imtihanla geçerdik. Sıra da vardı. Mescitte minderde okulda ise sıralarda otururduk. 1928 yılından önceye rastlayan yıllar olduğu için Arap harfleri ile öğrenim görürdük. Cumhuriyetin ilk başladığı yıllardı. Başladığımız zaman zıbınla okula gidiyorduk. Faik Efendi isimli bir öğretmenimiz vardı. Hocanın ibriği ve leğeni vardı. Abdest alır öyle sınıfa giderdi. Abdest alırken de ibriği hep bana döktürürdü. Bu durum benim zoruma giderdi. Okuma yazma ve hesap dersleri vardı. 

Daha sonra İzzetiye mektebinde(şimdiki Gazi Okulu) ilk okula başladım. Okulda beni Hafize Hanım’a teslim ettiler. Trampet çaldı,  Hafize Hanım beni bıraktı sınıfa gitti. Ben ortada yalnız kaldım. Ne yapacağımı, nereye gideceğimi bilemedim. Amcamız Şevket Efendi de o okulda öğretmendi. Onun okuttuğu sınıfın  kapısını açarak içeri girdim. “Ami, ben geldim.” Dedim, güldüler. Beni bir sınıfa oturttular, Hafize Öğretmen’e teslim ettiler (Eski Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’ın annesi). Cumhuriyetin kurulmasından sonra öğretmen açığını kapatmak için ilkokul mezunlarından kurs ile öğretmen yapmışlardı. Hafize Hanım da kurs ile öğretmen olmuş. Hafize Hanım’ın doğumu ve derslerin bitimi vesilesi ile okula ara vermesinden sonra Balıkesirli Muammer Bey beni beşinci sınıfa kadar okuttu. İlk sene zil yoktu, zil yerine trampet çalarlardı. Trampeti Hasan Tahsin isimli bir çocuk çalardı. İkinci sene zil çalmaya başladılar. Hadememiz vardı. Okul havasına girdik, eğitim eski Türkçe idi. Daha sonra da Abdullah Bey öğretmenim oldu. Mektep müdürümüz ise İsmail Kutan’dı.  Uzak yerdeki öğrenciler öğlen tatilinde evden getirdikleri peynir, ekmek gibi yiyeceklerini orada yerlerdi. 1928 lerden itibaren yeni yazı yazıp okumaya başladık. Önceleri sadece erkekler okula giderdik. Kızlar mektebi vardı, orası ayrı yerdeydi. Kanun çıktıktan sonra kız ve erkek bir araya geldik. 

O yıllarda hatırımda kalan arkadaşlardan biri de Malatyalı Fahri’dir. Fahri benden daha büyüktü. Şakacı bir çocuktu, gülerek konuşurdu. Okulun alt katında bulunan yemekhanede duvarlarda lambiriler vardı. Fahri duvara sırtını dayar, lambirilere elleri ile vurarak tempo tutar türkü söylerdi. 1931 yılında ilk mektebi bitirdim.

Böylece ilk mektepten sonra orta mektebe başladım. Orta mektep üç sınıflı idi. Yüz, yüz elli kadar mevcudumuz vardı. Benim numaram ise 78 di. Bu okul daha sonra yandı. Önceleri Hara’nın idare merkezi imiş. Halk evinin karşısında idi.Okul müdürümüzün ismi Hamdi Bey Türkçe derlerine girerdi. Mülayim bir adamdı. Fen bilgisi Hocamız Seracettin Efendi, Tarih Öğretmenimiz Asım Bey, Türkçe Öğretmenimiz Nihal Adsız idi.  Daha sonra Türkçe’ye Orhan Şaik (Orhan Şaik Gökyay) geldi. Adsız Türk tarihine çok önem verirdi. Kafamızı iki taraftan ölçerdi. Elinde kumpasa benzer bir aletle ölçüm sonucu orana ve miktara göre Türk soyundan olup olmadığımıza karar verirdi. Bir gün benim de kafamı ölçtü. Anan kimlerden? Barutçular’dan, Baban kimlerden? Fenerciler’den dediğimde “Ulan sen halis muhlis Türk’sün dedi. Aslıma bağlılığım ta oradan gelir.  Daha sonra Hamdi Bey geldi. O da şairdi. Onun bir şiiri halen kulaklarımda.

Tunç borular çalıyor ölüm ya da zafer

Yayından fırlayacak bir ok gibi her nefer

Ordu geçiyor ordu sarsılıyor kaldırım

Temsil salonunda çok temsil yaptırırdı. Temsillere analarımız babalarımız da davet edilirdi. Konuların hepsi İstiklal Savaşı’na, cumhuriyete ait şeylerdi. O zaman Atatürk demezdik “Gazi” derdik. Gazi’ye ait şeylerdi. 

Veysel vardı sesi çok güzeldi. Veysel’in sesi o kadar güzledi ki, söylediği şarkı hala kulağımda. 

Ana benim babam yok mu?

Nerde kaldı gelmedi,

Gözlerimden akan yaşı

El uzatıp silmedi. (Makamı ile de Azmi Fenercioğlu okudu)

Arkadaşlarımızdan çoğunun babası savaşta şehit düşmüştü. Babaları gitmiş gelmemiş, anaları dul kalmıştı. Veysel’in de babası erken ölmüştü. Veysel’in anası Ğaççe(Hatice) Bacı da konsere gelmişti. Veysel türküyü okudu Ğaççe Bacı ağladığı gibi orada bulunan herkes ağladı. Temsilde yaşlı bir kadının yanına Veysel oturur ve bu türküyü söylerdi” .( Veysel Uçkun’dan Muzaffer sarısözen 28.8.1937 tarihinde Ceylan ne gezersin dağlarda isimli Malatya Mayasını derlemiştir. Malatya Haber’den yayınlanan İlk derlenen Malatya türküleri isimli yazımı isteyen okuyabilir.)

“Öğretmenimiz Hamdi Bey bekardı. Yazın Malatya’da kalmaz İstanbul’a giderdi. Mektepte bir ahenk vardı. Birbirimizi severdik. Hamo isimli bir hadememiz vardı. Hamdi Bey, Hamo’ya “Hamo seni İstanbul’a götüreyim” demiş. Hamo da razı olmuş. Hamo’ya takım elbise giydirilmiş, kıravat takılmış. İstanbul’a beraber gitmişler. Hamdi Bey Hamo’yu tiyatro ve sinemaya götürürmüş. Bir bakarmış ki Hamo yok. Tiyatronun kapısında Hamo mutlaka bir Malatyalı bulmuş sohbet ediyor. Hamdi Bey bu olayı anlatıp kahkahaya boğulurdu. Fen dersleri de çok güzel geçerdi. Seracettin Bey vardı Arap’tı. Çok hoşuma giderdi. Ona baktıkça gülmem gelirdi. “Ne gülüyorsun pişmiş kelle gibi diyerek” bana kızardı. Beni müdür beye şikâyet etmiş. Müdür bey “o bana da güler” demiş. Müdür bey beni yakaladı, “oğlum gülme” diye ikaz etti. Böylece Malatya orta mektebinden mezun oldum. O zaman Malatya’da lise yoktu. Fahri Kayahan’ı orta mektepte görmedim. Benden önce mezun olmuş olabilir. 1935 yılında bu okulu bitirdim.

Malatya’da mektebi bitirirsin, ya tapu kalemine, ya nüfus kalemine, ya adliye kalemine  girersin ya da imtihana girer okursun. Lise leyl-i Meccani( Parasız yatılı)  imtihanına girdim. Sene 1935. Başmuavinimiz beni çağırdı. Sen Sivas Muallim Mektebi’ni kazanmışsın dedi.”

RESİMLERİN DİLİ

Azmi amcadan tabii ki resimleri de aldım ve bu bölümde resimleri de geçmiş zaman itibarı yayınlamaya çalışmalıyım. Ancak bazı resimler çok evvele ait olduğu için fazla berrak çıkmadı. Gene de o resimleri dillendirmeye çalışalım.” Bu resim okula başladığım zamanki resmim ( Resim:3 ) Sene 1932 babam, kız kardeşim ben ve kardeşim Cezmi. Sami burada yok. Daha doğmamış. ( Resim: 4)   Bu ikinci yedek askerliğimde teğmen olmuştum. Bu o resim. (Resim :5 )    İki kez askere gittim. İlk önce 1939’da ikinci de de 1943’te gittim.  Ben kırk sekiz ay askerlik yaptım. (Resim: 6) Yalovada çekildi. Sağ olsunlar beni ziyaret ederler. Osman Tan’ın oğlu Taner, kardeşim Sami ve eşim. Bu,1928’de çekilmiştir. Malatya Fırat  İlk okulu 3. sınıf. resmi. Öğretmenimiz Muammer Bey, arkadaşlardan Gülşah, Kadir, Ayşe Nimet, Hasan, Hakkı, Rasim, Orhan. En sağdaki benim. Şu Vedat inhisar müdürünün oğludur, Orhan tapu müdürünün oğludur. Şu Sami. Belediye reisi var ya onun babası. Şu Süleyman. Şu Muhammet. Muhammet, Bayram var ya tambur çalan ziraat mühendisi onun abisi. (Resim: 7) Bu da Malatya Ortaokulu. Şu öğretmenimiz Bahri Bey’dir. Malatya’nın parkı var ya orada çektirdik. Yatan Akçadağlı bir çocuk.(Resim: 8) Bu Neşe, bu Kemal, Hasan Tahsin, Çuhadar’ın Sadettin, Karaköylü Mustafa Efendi’nin oğlu Ziya, Bu da Amdurrahman Harilciler’dendir. Yani İpekçiler’den. Malatya’da sülalelerden Sülükoğlular, Mansurizadeler, Barutçular var. Bunlar Adafı’ya doğru giden yerlerde otururlardı. Karakaşlar, Hasanbeyler, Emirahmetliler, Vaizoğlular,Marasalılar, Foşganlılar, Hidayetler, Vaizler, Haşimbeyler, biraz da biz varız. Haşimbeylerle akraba olmaktayız. Anam beni evlendirmezdi. Gider okumamış köklü bir ailenin kızını istemeye çalışırdı. Ben de razı olmazdım. 

Öğretmen iken bayramlarda konuşmaları ben yapardım. 1939 senesinde  İbrahim Alaattin Gövsa’nın şu şiirini okudum. Ben de ağladım, konuşmacılar da ağladı.

Kan değil sade figandır bu damarlarda akan

Yeniden doğmayacak günlerde ufuklarda vatan 

Oydu seni dünyalara aslan tanıtan

Ağla ey Türk seni öksüz bırakıp gitti Atan  

Her sene Cumhuriyet Bayramı’nda tören için Ankara’ya giderdik. Türkiye’nin tüm izci takımları Ankara’ya gelirdi. Ankara’da Cumhuriyet Bayramı’nda resmi geçitte yürüyerek geçerdik. Biz o zaman Sivas Öğretmen Okulu’nda okuyorduk. Bu resim 1937’de çekilmişti. Merasimde Ulus’ta Büyük Millet Meclisi’nin karşısında idim. Bize sıkı sıkıya tembih ettiler. Atatürk geçerken taşkınlık ve tezahürat yapmayın, put gibi durun dediler. Herkes sağa doğru baktı. Ben de baktım, Atatürk yaveri ile oturmuş Fevzi Paşa da geride. Atatürk’ü görünce heyecanlandım. O heybetli haline dayanamadım, sessizlik içerisinde “Yaşa Paşam yaşa” dedim. Dedim ama bu sefer de korktum. Atatürk bana şöyle bir baktı ve güldü. Anladım ki kızmadı. Atatürk’ü görüp de heyecanlanmamak ve de ona bağlılığı ihsas etmemek mümkün değildi. Çünkü hepimiz vatansever ve Atatürkçü idik. Atatürk’ün yaptıklarını hepimiz kalbimizde hissediyorduk. Hocalarımız vatan ve millet sevgisini öğretirdi. Menfaatimizi düşünmezdik. Büyüklerimiz İstiklal Harbi’nde, Çanakkale Savaşı’nda bulunmuşlar, göğüslerinde madalya bulunan, bazı yerlerinde yara izi olan kişilerdi, bazıları da sakattı. Onlar bize şöyle derdi, “Biz Atatürk’ün neferi olarak çalıştık çırpındık ve bu vatanı kurtardık. Bu vatanı yükseltmek de size aittir.”  Sivas’ta okuyorduk. Bir tarih öğretmenimiz vardı Giritli idi. O bize yediğiniz ekmeğin hakkını verin, geceli gündüzlü çalışın ki bu vatan yükselsin derdi. Biz öyle yetiştik. Atatürk olayı trampetli resmim zamanında oldu.

Anamın anası Emine Bacı. Köklü bir ailenin kızıdır. Babamın vefatından sonra hepimizi kollarının altına aldı. Bizim ev adeta bir yetimhane gibiydi. Kardeşlerinin çocukları şehit olduğundan dolayı onların çocukları da bizde kalırlardı. Şahin Bey de bizde kaldı. Orta okuldan sonra İstanbul’a gitti. O bir bey kızıdır. Mahallenin akıldanesidir. Emine Bacı’nın rüyasının sahibidir.   Bu Cumhuriyet Okulu. Sefa Bey. Sıtma Pınarı’nda İstasyon Caddesi’ne yakın iki katlı kerpiç bir okuldu. İlk öğretmenlik yıllarımdı. Orada da öğretmenlik yaptım.

Babam dedemin tek çocuğu. Ailenin de erkek çocuğu yok. Çok şımartmışlar. Küçük yaşta rakı içirmişler. Rahmetli, keyf ve alemi çok severdi. Kız kardeşimin ismi de Sebahat.”

LEYL-İ MECCANİ YILLARI

Sivas Muallim Mektebi’ni kazandım. Çok disiplinli idi. Hocalarımız hep seçme idi. Okumayı, araştırmayı hemen hemen her şeyi orada öğrendim. Memleket aşkını bize öğrettiler. Sinema ve tiyatroyu kaçırmayın, kültürünüzü geliştirin derlerdi. Hocalarımız içinde Necdet Sancar vardı. Adsız’ın kardeşidir. Muzaffer Sarısözen de müzik öğretmenimiz idi ve aynı zamanda müdür muavinliği görevini de yürütürdü.  Muzaffer Hoca o yıllarda Anadolu’yu dolaşır, gördüklerini topladıklarını bizle paylaşırdı. Benim gibi arkadaşlara da gittiğiniz yerdeki türküleri bana getirin derdi. Ali Baran vardı Nevşehirli idi. O da benim gibi hocaya yakındı. (Ali Baran’dan Muzaffer Sarısözen “Kayalar yarılmasın isimli Nevşehir türküsünü derlemiştir.) Ben de kendisine türkü getirirdim. Hoca bunlardan iki tanesini beğendi. Bunlardan birisi Arapkir türküsü olan “Büyük cevizin dibi”, diğeri de Maraş yöresine ait “Bilal’ımsın Bilal’ım” türküsüdür. Bazılarını ise hoca sözleri yüzünden notaya almadı. Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin karşısında bir park vardı. Oraya gider çay içerdik. Bir de onun konservatuvar arşiv dairesinde enstrümanları vardı, dairesinde konuşurduk. Tarihi eserlere de merakım vardı. Bulduğum eserleri Hamit Zübeyir Bey’e ve de Ankara Üniversitesi’ndeki hocalara verirdim (Hamit Zübeyir Koşay). Hüseyin Namık Bey vardı. Remzioğlu Arık vardı. Reşat Oğuz vardı. Tarih ve diğer konuları konuşurduk. Hamdullah Suphi Tanrıövenle saatlerce sohbet ederdik. Ondan çok şey öğrendim. Derin bir tarih kültürü vardı. 1938 yılında da öğretmen okulundan mezun oldum. 

ÖĞRETMENLİK VE ASKERLİK YILLARI

“İlk önce Besni’ye tayin edildim. 1938’de Dumlupınar İlk Mektebi’nde öğretmenliğe başladım. Dördüncü ve beşinci sınıfı birlikte okutuyordum. Genç öğretmen olduğum için bayramlarda ve önemli günlerde konuşmaları bana verirlerdi. 1939 yılında yazın memleketime gelmiştim.İkinci cihan savaşı çıkmak üzere idi. Almanlar’ın bazı hareketleri oluyordu. Askerliğimin de henüz yoklamasını yaptırmamıştım. On sekiz yaşında öğretmenliğe başladım. Beni kışladan çağırdılar. Benim gibi gençleri de Elaziz’e gönderdiler. Muayene olduk. Haydi yedek subaylığa dediler. Birinci askerlikte kur’a çektik. Askerliğim Çanakkale’ye çıktı. O zamanlar becayiş de (değişme) vardı. Çanakkaleli bir çocuğun da Malatya’ya askerliği çıkmış. Onunla yerlerimizi değiştirdik. Ben Malatya’ya geldim 62. Alay’ın 11. Bölüğü’ne takım zabiti oldum. Takım arkadaşlarımdan Celal Karakaş vardı. Sonra general oldu.Hastanenin karşısı geniş bir düzlüktü ve İn Dere’sine doğru giderdi  ve askeri talimhane olarak kullanılırdı. 

Askerlerin hiç biri okumamış. Kalem kâğıt da yok.  Öğretmenim ya, askerlere nasıl okuma yazma öğretirim diye düşünürken parlak bir fikir aklıma geldi. Askerleri halka şeklinde topluyo, önlerindeki toprağı düzlettirip parmakları ile okuma yazma öğretiyordum. Çok şiddetli ve sert Kurmay Albay Rüştü Akyürek bir baktım bize bakıyor. Almanya’da tahsil görmüştü, oranın da kültürünü almıştı. Alman subayları gibi her tarafı kırıp geçirirdi. Bana kızarak

“Ne yapıyorsun?” dedi. Gittim tekmil verdim, “Askerlere okuma yazma öğretiyorum”dedim. O da sanmış ki ben askerlere oyun öğretiyorum.“Efendim kâğıt kalem yok, ben öğretmenim. Çözümü böyle buldum” dedim. Aradan üç dört gün geçti. Alayın talimgâh bölüğü vardı, oraya kafası çalışan ve çavuş, onbaşı olacakları verirlerdi. Bir baktım beni oraya vermişler. Orada da öğretmenliğimi yaptım. Hatta İz Bırakan  Öğretmenler kitabına da bu hatıramı geçirmişler. Baktım olacak gibi değil Milli Müdafaa Vekâleti’ne bir dilekçe verdim. “Ben öğretmenim beni kıtaya verin” dedim. Dağ alayına beni gönderdiler. Orada ikinci askerliğimi yaptım. Florya’da idim. Harp başladı dediler.

Bir anımı anlatayım. İlk okul öğretmenim Abdullah Bey daha sonra ortaokul hocası oldu. İkinci Cihan Savaşı yılları idi. Alman bombalarına karşı Malatyalılar da tedbir alıyorlardı. Mevzi kazıyorlar, geceleri karartma yapıyorlardı. Abdullah Bey de savunma konusunda konferans veriyordu. Her mahalleden bir adet lider seçilmişti. Azizler’in mahallesinde de lider İhsan Bey idi. Abdullah Bey casusulara rastlarsanız ne şekilde haber verirsiniz diye konuşurken  Hıdo da konferansı izliyormuş. Hıdo(Ğıdo) kırmızı yüzlü, iri kemikli İngiliz yapıda bir adam. İhsan orta yerde Hıdo’yu göstererek. “Hocam burda bir tane casus var” demiş. Herkes gülmeye başlamış.  Bu durum Abdullah Bey’in ağırına gitmiş ve İhsan’ı haşlamış. İhsan’ın bu durum ağırına gitmiş. 

Bir gün İhsan O zaman Türkocağı şimdiki Atatürk Evi’ne konferansa giderken Hasan İhsan’a: “Dayı nereye gidiysin?” diye sorar. İhsan da “Mevlüde” der.

Mahallenin akıldanesi Hasan beni de götür diye ısrar eder. İhsan:

“Mevlütte ben ne dersem yaparsan seni de götürürüm, kapının dibinde boynunu büküp oturacaksın. Ben işaret verince Amin diye bağıracaksın” der.  Anlaşırlar ve Abdullah Bey’in konferansına giderler . Konferansın tam orta yerinde İhsan işareti çakar, Hasan da “Amin!” diye bağırır. Herkes afallar ve konferans kargaşaya dönüşür.  

Askerden geldikten sonra tekrar Besni’ye gittim. Ders yılını bitirdikten sonra Malatya’ya geldim. Bu defa beni Malatya Cumhuriyet Okulu’na verdiler. Orada 3. sınıfı okutuyordum. Okul Müdürü Faruk Balcı Bey idi. Okulda Sefa Bey, Sarı Ömer, Muazzez, Fahriye ve Cemile isimli öğretmenler de vardı. Daha sonra beni Fırat İlk Mektebi’ne verdiler. Ben Fırat Okulu’nda yağmur, kış, kar demeden bedava olarak gece okulu öğretmenliği de yapardım. Fırat Okulu’nda üçüncü sınıfı okutuyordum. Baktım çocuklar toplanmış bir yere bakıyorlar. Ben de hayret ettim. Çocuklar ne var dediğimde. “Hocam polisler okula gelmiş” dediler. Beni arıyorlarmış. “Ben bir suç işlemedim” dediğimde, “Seni şubeden istiyorlar” dediler.  Polislerle birlikte giderken çocuklar beni hapishaneye götürüyorlar diye ağlamaya başladılar. Kışlaya gittik. “Seni Adana Pozantı’ya istasyon  komutanı olarak verdiler”, dendi. Eve geldiğimde çocuklar da eve gelmişler. Anamla birlikte ağlıyorlardı. İkinci defa böylece askerliğe başladım. Yazı ve evrak işlerine baktım.Toplam kırk sekiz ay askerlik yaptım. Teğmen olarak terhis oldum.

Askerlikten sonra Malatya İnönü Okulu’nda öğretmen oldum. Artık seçme öğretmendim. Bu okul Kız Enstitüsü’nün bulunduğu yerdeydi. 

Sınava girdim. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’nün Eğitim Bölümü’nü kazandım. Orayı bitirip 1949 yılında müfettiş oldum, Maraş’a gittim. Maarif Müdürü beni çok sevdi. Maarif Müdür Muavini olmak üzere bakanlığa teklifimi yaptı ise de genç olduğumdan dolayı bakanlık olur vermedi. Ama beni gayri resmi olarak yardımcı olarak görevlendirdi. O zamanlar benim hanım da Kız Enstitüsü’nün müdür muavini idi. Kafama yattı ve kısmet oldu 1949 yılında evlendim. (Sevim Hanım da resim öğretmeni olarak, önemli eserlere imza atmış ve okullar için ilk çizgi film karelerini çizmiştir.)  Hanımın bütün ailesi asker. 1950 yılında kızım Fatoş, 1953 yılıda ise oğlum Ali doğdu. (Resim: 9,10,11 ) 1958 de İçel Milli Eğitim Müdülüğü,1960 yılında ise Tunceli Milli Eğitim Müdürlüğüne getirildim.” 

EMEKLİLİK VE SONRASI

“En sonunda ben Kültür Bakanlığı’nda bakan danışmanı oldum ve emekliliğimi istedim. Milliyetçi Öğretmenler Sendikası genel başkan yardımcılığı yaptım. Siyasete girmiş kazanamamıştım. Emekli maaşımı hesap ettirdim, baktım iyi. 1976 yılında emekli oldum. Emekli maaşım ile bir yazlık aldım. Ama duramadım, ben hareketli bir insanım. Ne yapayım diye düşünürken arkadaşlarım Konur Sokak’ta kahve var oraya gel dediler. Oraya bir iki defa gittim şakırtıdan başka bir şey yok. Hukuk fakültesine gireyim dedim. Ben 1950’lerde lise mezunu olmuştum. Sınava girdim kazandım, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdim. O zaman komünistlik akımları vardı. Bizi rahat bırakmıyorlardı. Amca çıkma diye söylediklerinde “Evladım bende prostat var, mecbur çıkmam lazım” diye vaziyeti kurtarıyordum. Fire vermeden 1980 yılında hukuk fakültesini de teklemeden bitirdim.

Bir şirkette ortaklığım vardı. Hepsi doktor. Meşhurlar. Yönetim kuruluna seçildim. Yönetim baktı ki biraz akıllıyım. Bodrum’da bir kooperatif var. Avukatlığını da bana verdiler. Çok iyi çalıştım. Dört kilometre öteden su çektirdim. yol yaptırdım, elektrik çektirdim. Diyeceğim o ki, bu devirde epeyi para kazandım. Allah razı olsun. Avukatlık bana iyi geldi.

Şu anda eşimle birlikte Ankara’da yaşıyorum.”

Bundan böyle Malatya kültürü, tarihi gibi konularında Aziz Azmi Fenercioğlu’ndan bilgi alacağız ve zamanımızın yettiğince yeni yazılar yazmaya,   yayınlamaya çalışacağız. Çünkü: Azmi amcamız Malatya, Malatya’da Azmi Amca demektir. Saygılarımla.SY

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici, saygısız ifadeler, cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, suçluyu ya da suçu övücü, uygunsuz gönderici adı, 'naylon- uyduruk' mail adresli, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır. Ayrıca, mesajların tüm yasal ve cezai sorumluluğu, mesajlarıyla birlikte IP numaraları da düşen göndericilere aittir."