Final

Final

Örnek Resim
İbrahim Yücel Reklam

Arion

Malatya Haber -

‘Düzgün Bir Hikayem Var’

‘Düzgün Bir Hikayem Var’
  • 27.12.2015

Milliyetçi Hareket Partisi Malatya Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Doç. Dr. Şinasi Kazancıoğlu, Hekimhan’ın Güzelyurt Beldesi’nden Türkiye’nin en önemli devlet kurumlarından biri olan TCDD Genel Müdür Yardımcılığı’na ve akademisyenliğe uzanan yaşam öyküsünün kilometre taşlarını malatyahaber.com’a anlattı. 

– Güzelyurt’ta 3-4-5. sınıfların birlikte okuduğu tek öğretmenli birleştirilmiş sınıfta okudu. 

– Babasından habersiz 11 yaşında iken Parasız Yatılılık Sınavı’na başvurdu ve kazandı. 

– Ortaokul 2. sınıftan liseden mezun oluncaya kadar Turan Emeksiz Lisesi Pansiyonu’nda kaldı. 

– Ortaokulda okurken ayna-tarak sattı. Ayna-tarak satışındaki en büyük hâsılatını 1973 yılında CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit’in Malatya mitinginde, arkasında CHP’nin 6 Ok amblemi bulunan aynalardan satarak elde etti. 

– Turan Emeksiz Lisesi’nde okurken kimya dersi yazılı sınavında başörtülü bir sınıf arkadaşının başörtüsü yasağı iddiasıyla öğretmen tarafından sınıftan çıkarılması girişimini protesto etmek için bir grup arkadaşıyla birlikte eylem yaptı. Öğretmen kimya sınavını yapamadı…

– ‘Turan Emeksizli olmak gururumuzdur’ diyor. Siyasi çatışmaların en yoğun olduğu yıllarda Turan Emeksiz Lisesi öğretmenlerinin çok büyük bir çoğunluğunun hiçbir ayrımcı tavrın içinde olmamasının, o dönemin tüm öğrencilerinin üniversiteyi kazanmasındaki en önemli unsur olduğunu vurguluyor. 

– Zonguldak Maden Mühendisliği’nde okurken ikinci defa girdiği üniversite sınavı sonucunda Elazığ Makine Mühendisliği Fakültesi’ni kazandı. Malatya Ülkü Ocakları Başkanlığı yapan Ağabeyi Latif Kazancıoğlu ile kayıt yaptırmaya giderken trafik kazası geçirdi, kazada ağabeyini kaybetti…

– Önce Nihal Atsız’ı okudu..Nihal Atsız’ın şiirini okuduğu için ortaokul öğretmeni tarafından şiddet gördü. Şiir serüveninde önce Nihal Atsız’ı tanıdı, ardından Necip Fazıl’ı okudu. ‘Şiirin derinliğini ise Nazım Hikmet’i okuyarak kavradım’ diyor…Şiir yazdı…Bir şiirini malatyahaber.com okuyucuları için paylaştı…

– Çalışma hayatına TCDD Malatya 5. Bölge Müdürlüğü’nde başladı. 5 yıl sonra Ankara’ya tayin edildi. TCDD serüveninde kurumun tepe yöneticilerinden biri olarak TCDD Genel Müdür Muavini olarak görev yaptı. AKP’nin iktidara gelmesinden 1 ay sonra görevden alındı, ancak mahkeme kararıyla görevine döndü. 

– 2007 yılında yapılan 12 Haziran Milletvekili Genel Seçimleri’nde MHP Malatya 1. sıra Milletvekili Adayı oldu.

– Yaklaşık 2 hafta sonra yapılacak yerel seçimler için yürüttüğü seçim kampanyası kapsamında, başta ilk defa oy kullanacak 37 bin genç olmak üzere toplumun farklı katmanlarına mensup yaklaşık 100 bin seçmenin bizzat ismine yazılı, kişiye özel mektuplar göndererek geleneksel yöntemlerden farklı bir mecrayla kendini ve vizyonunu anlattı. 

– Malatya Büyükşehir Belediye Başkan Adayı olmadan önceki son görev yeri Gazi Üniversitesi’nde Doç. Dr. unvanıyla öğretim üyesi iken, öğrenci affıyla 1977 yılında bıraktığı Zonguldak Maden Mühendisliği’ne kayıt yaptırdı. Ayrıca Açık Öğretim Adalet Meslek Yüksek Okulu öğrencisi…Üst düzey bürokratların katıldığı ‘Milli Güvenlik Akademisi’ mezunu…

– Evli ve 3 çocuk babası. Üniversite mezunu olan eşi ev hanımı. Bir çocuğu üniversite, iki çocuğu lise öğrencisi.

İşte akademisyen kimliği de olan bir siyasinin portresi…

-Şinasi Bey, çocukluğunuzdan başlayalım. Hekimhan’a bağlı Güzelyurt Beldesi’nde doğdunuz. Çocukluk yıllarınızı nasıl hatırlıyorsunuz, nasıl bir aile ortamında ve nasıl bir kültürel iklimde büyüdünüz?

– Ailem toplumsal hayatta ve cemiyette güzel şeyler yapmaya çalışan ve bu anlamda öncü olmanın çabası içinde olan bir kültürel yapıya ve geleneğe sahipti. 

Biz 3 kardeşiz. Ağabeyim Latif, ben ve kardeşim Yücel. Bir de amcamın çocukları. Biz amcamın çocukları ile birlikte aynı evde büyüdüğümüz için onlarla ilişkimiz de ağabey-kardeş ilişkisidir. Bu yüzden halen MHP MYK Üyesi olan amcamın oğlu Prof. Dr. Nizamettin Kazancı, benim ağabeyimdir. Latif ağabeyim, -sırası geldiğinde anlatırım belki-  Malatya Ülkü Ocakları Başkanı’ydı. Zonguldak Maden Mühendisliği öğrencisiydim, ikinci defa üniversite sınavına girdim ve Elazığ Fırat Üniversitesi Makine Mühendisliği bölümünü kazandım. Latif ağabeyimle kayıt yaptırmaya giderken trafik kazası geçirdik ve ağabeyimi o kazada kaybettim. 

Allah rahmet eylesin, babam Osman Kazancı 1969-1973 yılları arasında o dönemin merkez sağ kulvardaki en büyük partisi olan Adalet Partisi’nden Güzelyurt Belediye Başkanlığı yaptı. Babamın belediye başkanlığı yaptığı dönem tam da benim çocukluk yıllarıma denk geliyor. Bu nedenle, çocukluk yıllarım babamın politikadaki yakın arkadaşları, siyasi şahsiyetlerin, beldemize hizmet vermek üzere gelen bürokratların, mühendislerin ve tabi en önemlisi babam Köy Enstitüsü mezunu olduğu için kültür ve eğitim adamlarının yarattığı çok güzel bir ortamda geçti. 

Güzelyurt’ta çok güzel bir hayatım vardı. İlkokulu Hekimhan’ın Güzelyurt Beldesi’nde bitirdim. İlkokul yıllarımı anlatırken, atlamamam gereken enteresan bir hususu anlatmak istiyorum. Babam belediye başkanı olarak kamu hizmetlerini yürütürken son derece hassas ve adil davranırdı. Temel karakteri hizmet verirken, belediyenin imkânlarının Güzelyurt halkına eşit biçimde fayda sağlamasının mücadelesini verirdi. Tabii o çocukluk yıllarında bunu derk etmemiz mümkün değildi ama yıllar sonra geçmişe dönerek bir muhasebe yaptığımda babamın devlet işlerindeki hassasiyetini somut ve örnek olaylarla anımsardım. 

O kadar ki, babamın devlet-toplum ilişkilerinde en ufak bir yanlışın olmaması konusundaki hassasiyeti nedeniyle ben Güzelyurt’ta o dönemin imkânlarına göre son derece modern bir ilkokulda okurken, ‘Yukarı Mahalle’ olarak adlandırılan bir mahalledeki okul ihtiyacına binaen yapılan ve imkânları benim okuduğum okula göre çok zayıf olan okula gitmek zorunda kaldım Bu okuln yapımı için babam Milli Eğitim Bakanlığı ile temasa geçmiş ve mahallenin okul ihtiyacının önemini anlatan yazılar göndererek okulun açılmasını sağlamıştı. Okul yeniydi ama okul binası, derme çatma bir yapıydı. Çatısı akıyordu. Isıtılamayacak kadar her yerden içeriye soğuk giriyordu. Çünkü köyde kullanılmayan bir evin önüne bir Türk Bayrağı çekilmiş, Milli Eğitim Bakanlığı’nın onayı ile bu ev ilkokul binası olarak açılmıştı. Bugün çocukların ve gençlerin anlam veremeyeceği şekilde, o zaman 3-4 ve 5. Sınıflar tek sınıfta eğitim görüyordu. Tek öğretmen, 3 sınıf bir arada, tek sınıf ama birleştirilmiş sınıf eğitimi… İşte, daha önce de ifade ettiğim gibi dönemin modern okullarından birinde okurken babam benim de Yukarı Mahalle’deki bu okulda okumam gerektiğini söyledi. Tabii ben hem devam ettiğim okulumu seviyordum hem de arkadaşlarımdan ve öğretmenimden ayrılıp başka ve şartları kötü bir okula gitmek istemiyordum. Epey direttim ama babam “Seni o okulda kalırsan, ‘babası belediye başkanı olduğu için çocuğunu buraya aldırdı’ derler. O yüzden sen yukarı mahalledeki okula gidip geleceksin” dedi. Tabii ben de hiç istemeden de olsa Yukarı Mahalle’deki okula gitmek zorunda kaldım. 

– Babanızın bu tavrı sizde nasıl bir etki yarattı?

– Doğal olarak babamın o konudaki hassasiyetini benim o zaman anlamam mümkün değildi. Fakat ortaokul ve özellikle lise yıllarında babama hak verdim, hatta daha sonra bana benim üzerimden böylesine güzel bir örneklik yaptığı için kendisine teşekkür ettiğimi, ilerideki hayatımda bunun benim için bir yol gösterici tavır olarak değer bulacağını söylediğimi hatırlıyorum. 

İlkokul yıllarında dersleriniz nasıldı, en çok hangi derse karşı ilginiz ve eğiliminiz vardı? 

İlkokulda çok başarılıydım. Özellikle Türkçe, Matematik ve Fen Bilgisi derslerine karşı özel bir ilgim vardı. Genel olarak tüm derslerim iyiydi ama bu derslerime daha çok çalışıyordum. Sanki teknik ve sayısal bir alanda yüksek eğitim almanın işaretlerini o yıllarda verdiğimi düşünüyorum. 

11 YAŞINDA BABAMDAN HABERSİZ PARASIZ YATILILIK SINAVINA BAŞVURDUM… BABAM ŞAŞIRDI AMA MUTLU DA OLDU…

– Ortaokul yıllarında Güzelyurt’u terk edip eğitim için Malatya’ya geliyorsunuz artık… Kırsal bir alandan kent merkezine gelince bir adaptasyon sorunu yaşadınız mı? 

– Adaptasyon konusuna girmeden önce, daha ilginç bir hususu anlatayım. İlkokuldan sonra ortaokulu da Güzelyurt’ta okumaya başladım. Ortaokul 1. sınıfa devam ederken okulda Parasız Yatılı Okulları Sınavı yapılacağı duyuruldu ve isteyenlerin başvuru yapmaları istendi. Ben de okumaya karşı olan ilgimin içgüdüsel yönlendirmesiyle olacak, babama bile haber vermeden müracaat ettim. Sınav gününe bir hafta kala nerede ve hangi tarihte sınava gireceğimizi bildiren formlar geldi köye. Okuldaki diğer arkadaşlarım velilerinin bilgisi dâhilinde başvuruda bulunmuşlardı, o arkadaşlarımın sınav formlarının gelmesi velileri için sürpriz olmadı. Ama benim babam ve annem için tam bir sürpriz oldu. Çok şaşırdıkları kadar çok da sevindiler. Ama sınavı kazanacağımdan emin oldukları için ayrılacak olmamız daha o anda onları hüzünlendirdi. Babam çok belli etmiyordu, gururla örülü bir hüznü vardı. Çünkü, daha 11 yaşında iken kendi ayaklarım üzerinde durabileceğim yönde güçlü bir işaret vermiş olmam onu derinden mutlu etmişti. Annem üzüntüsünü saklama kabiliyetine sahip değildi. Benim koca şehirde nasıl tek başına yaşayabileceğim sorusu onu ciddi anlamda üzüyordu. Çünkü henüz 11 yaşındaydım ve o güne kadar sevgili anamın dizinin dibinden ayrılmamıştım. Haklı olarak endişeleniyordu. Bu nedenle bir süre annemle babam arasında ‘Gönderelim mi, göndermeyelim mi?’ konusunda bir dizi müzakere yapıldı ama sonuçta, ‘Sözkonusu olan çocuğun geleceği ve iyi eğitim ise gerisi teferruattır’ düşüncesiyle beni Malatya’ya göndermek konusunda anlaşmaya vardılar. 

Sınav günü gelip çattığında, babam beni Malatya’ya getirdi. Sınava girdim ve kazandım. Ortaokulun 1. sınıfını Güzelyurt’ta tamamlamıştım. Parasız Yatılılık Sınavı’nı takip eden eğitim-öğretim yılında da Gazi Lisesi’nin ortaokul bölümünde 2. sınıfa başladım. Böylece ailem Güzelyurt’ta iken ben 12 yaşına giren bir çocuk olarak, ailemden ayrı, artık tek başına okul pansiyonunda kalmaya başlamıştım. Ortaokul 3. sınıfı ise Hasan Varol Ortaokulu’nda okudum. Yani ben, Malatya’nın köklü okullarından Hasan Varol Ortaokulu mezunuyum. 

– Aileden ilk ayrılık, özlem duygusu, Malatya’ya geldikten ve pansiyonda kalmaya başladıktan sonra her şeyi bırakıp köye, aileye dönmek gibi bir düşünce oluşturdu mu kafanızda? 

– Tabii… Alışmak çok zor oldu. Güzelyurt-Malatya arası birkaç saat ama, sanki bu dünyada yapayalnızsın. Pansiyonumuz o yıllarda adı Turan Emeksiz Lisesi olan bugünkü Malatya Lisesi’nin yanındaydı. İlk günlerimde geceler boyu annem, babamı düşünürdüm. Köyümdeki güzel çocukluk günlerimi düşlerdim. Ama bir süre sonra bunları aşıyorsunuz. Yeni bir dünya, yeni arkadaşlar, derslerin yoğunluğu, yazılı ve sözlü sınavlar derken bakıyorsunuz artık adaptasyon sorununu aşmış ve yeni çevrenizin şartları üzerinden başarıyı yakalamanın mücadelesini vermeye başlamış oluyorsunuz. 

ORTAOKUL YILLARINDA AYNA-TARAK SATARDIM. EN BÜYÜK HÂSILATI İSE ECEVİT’İN 1973 MALATYA MİTİNGİNDE, ARKASINDA CHP’NİN 6 OK AMBLEMİ BULUNAN AYNALARI SATARAK YAPTIM 

– Sizin kuşağınızın okurken çalışma zorunluluğu da oldu hep. Sizin de var mı böyle bir yönünüz, öykünüz? 

– Olmaz mı? Ortaokulda ayna, tarak ve sakız satardım. Endercan Yıldız diye bir arkadaşım vardı. Beraber ayna tarak satardık. Hiç unutmam en çok hâsılatı 1973 yılında Ecevit’in geldiği gün satmıştım. Arkasında CHP’nin 6 Ok amblemi olan aynalar satmıştım. PTT’nin karşısında Et Balık Kurumu vardı. Sabahtan kuyruğa girdim ve öğlene kadar bir kg et almıştım. Eve et götürdüm. Aradan bir ay geçmiş, yemeğin içinde et görürsem ‘Anne bu benim getirdiğim et mi?’ dermişim.

– Ortaokul’dan sonra Turan Emeksiz Lisesi günleri başlıyor. Turan Emeksiz’de okurken artık eve mi çıkıyorsunuz yoksa pansiyonda yatılı olarak kalmaya devam mı ediyorsunuz? 

– Hasan Varol Ortaokulu’ndan mezun olduktan sonra Turan Emeksiz Lisesi’ne kayıt yaptırdım. Turan Emeksiz’de okurken de mezun oluncaya kadar Turan Emeksiz Lisesi’nin pansiyonunda kaldım. Yani bu okulun pansiyonu sayesinde parasız yatılı okumaya devam etmiş oldum. 

– Beş yıl boyunca parasız yatılı okumak, devlet okulunun pansiyonunda kalarak ortaokul ve lise eğitimini tamamlamak olaylara, insanlara, hayata bakış açınızı nasıl etkiledi? 

– Bakın, her zaman kayıtlara geçirmek istediğim, bu ülkenin güzel insanlarının bilmesini istediğim bir hususu dile getirmek için çok güzel bir fırsat sunuyor bu soru bana. Bu nedenle teşekkür ediyorum size.  O pansiyona girdiğim ilk günden bu yana aziz milletimize ve devletimize olan borcumu hala ödeyemediğimi düşünüyorum. Ortaokul ve liseyi parasız yatılı okudum. Devlet o dönemin tüm imkanlarını bizim için sundu. Aziz milletimizin vergileriyle kurulan, giderleri karşılanan ve benim gibi binlerce Anadolu çocuğuna aile sıcağı sunan, evimiz, yurdumuz, ocağımız olan o pansiyon benim için çok değerli ve çok önemli. Bu yüzden devlete ve milletime olan borcumu hala ödemiş kabul etmiyorum.  Bir defa Turan Emeksiz Lisesi’nin pansiyonunda kalmak bize küçük yaştan itibaren millet sevgisi, yurtseverlik aşıladı. Okuyup, bir meslek sahibi olup bu ülkeye, milletimize hizmet etme aşkı, ülkeye hizmet etme, insanlığa faydalı olma bilinci geliştirdi bizde. Bize sadece barınma imkanı sağlamadı aynı zamanda daha iyi eğitim imkanı verdi. Bizim bir kimlik sahibi insan olarak ülkeye, millete, insanlığa faydalı bireyler olarak yetişmemize vesile oldu. 

TURAN EMEKSİZ LİSESİ PANSİYONU’NDA KALIRKEN 40 MİLYON TÜRKİYE HALKININ HAKKINI YEDİĞİMİZİ DÜŞÜNÜR O BİLİNÇLE DERSLERİMİZE ÇALIŞIRDIK 

– Mesela, eğitmen hocalarımız vardı pansiyonda. Türkiye’nin nüfusu 40 milyondu o yıllarda. Bu eğitmen hocalarımız bize “Siz bu 40 milyonun size sağladığı imkânlarla yiyip içiyorsunuz burada. Çorbanız bedava, çamaşırınız bedava. Dolayısıyla 40 milyon insanın hakkı var üzerinizde. Derslerinizi iyi çalışıp, iyi birer meslek sahibi olup Türkiye’ye hizmet etmelisiniz. 40 milyon insanımızın üzerinizdeki hakkını ancak böyle ödeyebilirsizin” derlerdi. Bu sözler bizim şuurumuzda derin bir iz bıraktı. Hayatım boyunca o eğitmen hocalarımızın sözlerinin gereğini yapmanın mücadelesi içinde oldum. Bu nedenle Turan Emeksiz Lisesi Pansiyonu’nda kalan bizim kuşakta müthiş bir şuur yerleşmişti. ‘İyi ki devlet var ve iyi ki bize bu imkânı vermiş’ diye düşünürdük. 

Tabi biz o çocukluk yıllarında devlet kavramına çok önemli bir anlam yüklemiştik.  Öyle ki çocukken 06 plaka bir otomobil gördüğümüzde önümüzü ilikleyecek kadar devlete saygı anlayışımız oluşmuştu. 06 Ankara demekti, başkent demekti, Ankara da devlet demekti. 

Bir de hiç unutamadığım ve eğitim hayatımda disiplin sağlamama vesile olan bir başka anımı da anlatmak isterim sırası gelmişken. 

Parasız Yatılılık Sınavı’na girip kazandıktan sonra, eğitim hayatımı yarıda bırakmam ya da sınıfta kalıp sınıf tekrarı yapmam halinde bir müeyyide olarak babama o dönem çok yüksek bir meblağ olan 17 bin 500 TL’lik taahhütname imzalattılar. Taahhütnamede hatırladığım kadarıyla ‘Şayet çocuğum okulda kaçarsa veya okulu bitiremezse, eğitim hayatım boyunca bana harcanacak 17 bin 500 Lirayı devlete ödeyeceğini beyan ederim’ diye yazıyordu. Ben liseyi bitirene kadar bu 17 bin 500 lirayı düşünerek okudum. Acaba bir aksilik olur da okulu bitiremezsem diye çok endişe ederdim ve o endişenin bende yarattığı olumlu stresle derslerime, sınavlarıma daha fazla asılırdım. Babama karşı mahcup olmak istemiyordum. O bana güvenerek çok ağır bir yükün altına girmişti. Öyleyse yapmam gereken tek şeyi, okulumu en iyi derece ile bitirmem gerekiyordu. Allah’a şükürler olsun hem bizi okutan devlete, millete hem de babama karşı mahcup olmadım. Ortaokul ve liseyi çok iyi derecelerle bitirdim. Ama bu iyi derecelerin marifeti bize ait değildi. Hem Hasan Varol Ortaokulu’nda hem de özellikle Turan Emeksiz Lisesi’nde çok kaliteli bir eğitim vardı. Bugün Türkiye’nin prestij üniversitelerinde ders verecek nitelik ve düzeyde hocalarımız vardı. Pansiyonda akşam ders çalışırdık. Etüdlerimiz vardı. Akşam mutlaka ders çalışırdık. Bu anlamda o dönem arkadaşlarımız üniversite sınavlarında çok başarılı oldular ve iyi yerlere geldiler. Turan Emeksiz Lisesi Pansiyonu’nda Türkiye’nin her yerinden öğrenci vardı. Bir Türkiye harmanıydı pansiyonumuz. Akşamları mecbur ders çalışırdık.  

– Peki, hayatınızda bu kadar önemli olan Turan Emeksiz Lisesi Pansiyonu’nu ziyaret ettiniz mi sonraki yıllarda?

– Tabii… Ben bugün hangi noktada olursa olayım geldiğim yeri unutmam. Çünkü bugün bulunduğum nokta geldiğim yerin eseridir. 

Daha önceki yıllarda ziyaret ettim ama kısa süreli ziyaretlerdi. Fakat geçtiğimiz günlerde yeniden ziyaret ettim. Ama bu ziyaret bir seçim ziyareti değildi. Tamamen o yıllara, bize gece-gündüz demeden emek veren, ülkeye, millete yararlı insanlar yetiştirmek için hiçbir ayrım yapmaksızın bizi yetiştiren hocalarıma ve okuluma vefa duygusuyla gittim. 

– Yıllar sonra yatılı okuduğunuz bu pansiyonu ziyaret ettiğinizde neler hissettiniz?

– En çok aklıma gelen şu oldu: Lisedeki duygum farklıydı tabii. Ama pansiyona geçip resim çektirdiğimde hala borcumu ödeyemediğimi düşündüm. Ve buraya geliş sebeplerimden birisi de buydu. Hakikaten biriktirdiklerimizi bu ülkeye harcamak zorundayız. Herkesin farkındalığının yüksek olması lazım, herkesin iyi seviyede yaşaması lazım. Malatya’nın olduğu yer, olması gereken yer değil. Çalışmamız lazım. Yatılı pansiyonun kapısında bu duygular ve düşünceler geçti aklımda.

– Ailenizi anlatın biraz. Anne ve babanız, kardeşleriniz. Ailenizin eğitime bakış açısı nasıldı?

– Babam Köy Enstitüsü’nün sağlık bölümü mezunuydu. Anadolu’nun muhtelif yerlerinde memurluk yaptı. Bir süre Malatya’da çalıştıktan sonra Ege’nin çeşitli yerlerinde görev yaptı. Köy Enstitüsü mezunu olması nedeniyle aydın,  ülke sorunlarıyla çok yakından ilgili, okuyan, yazan ve üreten bir insandı.  Amcam da tabi Köy Enstitüsü mezunuydu. Dayım köyden çıkan ilk profesördü. Amcamın oğlu Prof. Dr. Nizamettin Kazancı beraber büyüdüğümüz, beraber kaldığımız, şimdi de MHP’de Merkez Yürütme Kurulu üyesi. Tüm bu örneklerden dolayı ailemde güzel rol modeller vardı. Bir de tarla bağ-bahçe de olmadığı için doğal olarak dış dünyada başarılı olmuş modellere yöneliyorsunuz. Rahmetlik ağabeyim de üniversitede okuyordu. Biz, iki erkek kardeşin çocukları olarak bir evde büyüdük. Babam ve amcam bölünmedi. Babam belediye başkanı olarak hizmet etmeyi, insanların ihtiyacını gidermeyi ve elindekileri dağıtmayı seven, topluma öncü olmayı şiar edinen bir kişiliğe sahipti. Ben babamın ne kadar güzel şeyler yaptığını çok sonra fark ettim. Nasıl derseniz? Babam Emekli olduktan kısa bir süre sonra 48 yaşında vefat etti ve ben babamın emekli ikramiyesinin dörtte birini eczaneye ödedim.

Annemi anlatmak için Orhan Veli’nin deyimi ile kelimeler kifayetsiz kalır. Babamın geniş politik çevresi ve belediye başkanlığı nedeniyle evimizde misafir eksik olmazdı. Sevgili annem o kadar çocuğun bakımı, eğitiminin yanısıra bir de bu misafirleri mükemmel bir şekilde ağırlayıp uğurlamanın çabasını gösterirdi. Babamın siyasi hayatı yüzünden benim de siyasi mücadele içinde olmamdan dolayı bu atmosfere alıştı artık. İçten içe de gurur duyduğunu da biliyorum. O benim benim baştacım…

Eşim ve çocuklarıma gelince…

Malatya’dan evliyim. Eşim de Malatyalı. Üniversite mezunu ama çalışmıyor. Ev hanımı. Eşimle bir aile ortamında tanıştık. 

Üç çocuğum var. Kızım üniversitede, diğer kızım ve oğlum da Anadolu Lisesi’nde Ankara’da okuyorlar.

– Çocuklarınız yoğun siyasi çalışmalardan dolayı kendilerine yeterince zaman ayırmadığından şikayet ediyorlar mı?

Şikâyetçiler mi? Evet, çok sık görmemekten biraz şikâyetçiler ama benim de bir toplumsal görev yaptığımı ve Malatya halkına karşı olan sorumluluklarımı yerine getirdiğimi düşünerek bunun keyfini de çıkardıklarını söyleyebilirim. Kızım  zaten Siyasal İlişkiler ve Kamu Yönetimi bölümünde okuyor. Ankara’da yaşıyorlar ama gelip gidiyorlar. Kazandığım takdirde kızım üniversitede ama lisedekileri getiririz zaten. 

– Babanızın emekli ikramiyesinin dörtte birine karşılık gelen bu kadar borç nasıl birikmiş eczanede? Bu kadar çok ilacı neden almış babanız?  

– Babamın kendisi için ya da annem ve ailemizin herhangi bir bireyine aldığı ilaçlar değil. İhtiyacı olan herkese, yani kendisine gelen herkese diğer ihtiyaçlarının yanında ilaç da almış. Tabii imkânlarını da zorlayarak. Çünkü o zaman köylerde yaşayan vatandaşın sağlık güvencesi bu kadar yaygın değildi ve babam köyde ilaç ihtiyacı duyan onlarca vatandaşa ilaç almıştı.  Babam Köy Enstitüsü’nün sağlık bölümü mezunuydu. Köylünün ilaçlarını almıştı. Yani o tarihte babamın aldığı emekli ikramiyesinin dörtte birini eczaneye ödemiştim.  Babam bize bu davranışları örnek olarak bıraktı. Önemli bir miras bıraktı. Merhum ağabeyim derseniz, Malatya’da  ülkücü camianın önde gelenlerinden biriydi. Başkanlık yaptı.

ÜNİVERSİTEYE KAYDIMI YAPTIRMAYA GİDERKEN AĞABEYİMİ TRAFİK KAZASINDA KAYBETTİK 

– O günlere yeniden dönmenizi istemeyiz ama nasıl yaşandı o hadise? 

– Benim üniversite sınavında kazandığım ilk bölüm maden mühendisliğiydi. Önce şunu söylemek istiyorum. Babam üniversite sınavından 10 gün önce vefat etti. Ben ‘sınava girmeyeceğim’ dedim. Ertesi gün güneşin doğuşu anlamsız geliyor insana, çünkü rol model aldığınız bir insan ölüyor ve dünya da size anlamsız geliyor. Dünyanın sonu gibi geliyor. Birisi bana üniversite sınavına gireceksin dediği zaman bana küfür gibi geliyordu. Tabii henüz 17 yaşındayım ve lise son sınıftayım. Sınıfın en iyi öğrencilerinden biriyim. Beni o zaman dayım ve ağabeyim zorla sınava götürdüler. Dayım o sırada üniversitede doçent. Geldiler ve emrivaki yaparak, bana sormadan sınava götürdüler.  Ankara’da sınava girdim. Maden Mühendisliğini kazandım. Zonguldak’ta maden mühendisliğinde okumaya başladım. 

Ertesi yıl yeniden sınava girdim ve Fırat Üniversitesi Makine Mühendisliği bölümünü kazandım. Ağabeyim Latif ile kayda giderken kaza geçirdik. Tarih 18 Eylül 1978’di. Kayıt için son gündü, hiç unutmam. Kazada ağabeyim vefat etti. Ben bu nedenle üniversiteye kaydımı ‘Mücbir sebepler’den dolayı ancak 6 ay sonra yaptırabildim. Kayıt yaptırdıktan sonra da 2-3 yıl üniversiteye gitmedim. Bir yıl önce babam, sonra ağabeyim ölünce ciddi bir travma yaşadım. Ağabeyim ülkü ocakları başkanıydı. Ankara Başkent İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi son sınıf öğrencisiydi. Genel Başkanımız Devlet Bey’in de öğrencisiydi AİTİA’da. Babam belediye reisi. Önünüzde sosyal ve siyasal anlamda çok başarılı iki örnek var ve siz bunları bir yıl içerisinde ardı ardına kaybediyorsunuz.  Bir anda evin büyüğü durumuna düşmüştüm. İki üç yıl üniversiteye gitmedim okula.  İki üç yıl sonra eş dost beni okula götürdü. Tekrar birinci sınıftan başladım. Benimle kazananlar 3’üncü 4’üncü sınıftalar ama ben birinci sınıftan ders alıyorum. Ve bitirdim okulu. Daha sonra ‘keşke’lerim oldu. Neden geç geldim diye. Ben bunu telefi etmeliyim diye düşündüm ve çok yoğun çalıştım. Bu gayretin neticesinde üniversitenin ardından master eğitimini tamamladım, doktora derecesini yaptım sonra da doçentlik unvanını almaya hak kazandım. 

ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLİĞİMDE BURS ALDIĞIMDA REFERANSIM GENEL BAŞKANIMIZ SAYIN DEVLET BAHÇELİ’YDİ 

– Anladığımız kadarıyla amcanızın oğlu, fakat ağabeyiniz konumundaki Prof. Dr. Nizamettin Kazancı da sizin için önemli bir isim. Şu anda MHP MYK Üyesi aynı zamanda… 

– Evet, doğru. Nizamettin ağabeyim Güzelyurt’ta okumak isteyen herkesin yolunu açan isimlerden biridir. Ben ortaokulda iken o Ankara Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü’nde asistan olarak akademik hayata adım atmıştı. Nizamettin ağabeyimin bu prestijli konumu da bizim için çok özendirici bir pozisyondu. 2000 – 2003 yılları arasında Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü Mühendislik Fakültesi Dekanlığı, 2003 – 2007 yıllarında ise Ankara Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü Başkanlığı yaptı. Halen UNESCO Türkiye Komisyonu üyesi olarak uluslar arası arenada görev yapıyor. Nizamettin ağabeyimin okul yıllarında genel başkanımız Devlet Bey ile (Devlet Bahçeli) bir dostluğu vardı. Ülkücü Aslanlar Derneği’ni birlikte kurdular. Çok enteresandır, liseyi bitirdiğimde, Elazığ’da mühendislikte okurken Türk Petrol Vakfı’nda, burs aldım. Fethi Gemuhluoğlu’nun, Aydın Bolak’ın, Emin Sazak’ın başında bulunuğu bu vakıf başarılı öğrencilere burs veriyordu. Bu vakfa 1979 yılında burs için başvuruda bulunduğumda burs referansım Nizamettin ağabeyimden dolayı, genel başkanımız Sayın Devlet Bahçeli’ydi.  Yani üniversitedeki hayatımız idame ettirmek için ihtiyaç duyduğum burs Devlet Bey’in referansı ile bana verilmişti. 

– Devlet Bey, şu anda o yıllarda size referans olduğunu biliyor mu?

– Evet. Ben söyledim, biliyor. Ben söyleyince kendisi hatırladı. Referans olmadan vermiyorlardı. Devlet Bey o yıllarda asistandı. Devlet Bey’in referansıyla iki yıl bir üniversite öğrencisi için iyi denecek bir rakamla burs aldım.

– Fethi Gemuhluoğlu dediniz, aklımıza geldi. Fethi Bey burs için başvuran üniversiteli gençlerle mülakat yaparken ‘Sen hiç aşık oldun mu?’ şeklinde bir soru yöneltiyormuş. Gemuhluoğlu’nun muhafazakar kimliğinden dolayı verilmesi gereken cevabın ‘Hayır’ olduğunu düşünenler burs alamıyormuş diye bir anekdot aktarılır. Siz de bu soruyla muhatap oldunuz mu Türk Petrol Vakfı’ndan burs alırken? 

– Hayır ben bu soruyla muhatap olmadım. Çünkü Fethi Bey yoktu sanırım o sırada. Fethi Gemuhluoğlu Türkiye’nin değeri tam anlaşılmamış filozoflarından biridir. Dostluğun, arkadaşlığın anlamını anlattığı yazıları, bugünün insan ilişkilerindeki sorunlarına bulunmaz reçetelerdir. Rahmetle yad ediyorum. 

TURAN EMEKSİZLİ OLMAK BİR GURURDUR 

– Turan Emeksiz Lisesi’ndeki eğitim hayatınıza gelmek istiyoruz. Nasıl bir eğitim vardı? Öğretmenler, arkadaşlıklar, dostluklar… Ayrıca o dönem siyasi çatışmaların çok hızlandığı yıllardı. Siyasi çatışmalar okulu ve öğrencileri nasıl etkiliyordu? 

– 1974-1977 yılları arasında Turan Emeksiz Lisesi’nde okudum. 875 kişiydik aynı dönemde okuyan. Sizin de belirttiğiniz gibi kavganın, çatışmanın çok yoğun olduğu bir dönemdi. Okul anarşi ile iç içeydi adeta. Çok sıkıntılı bir okul hayatı vardı, ama çok ilginçtir, bir o kadar da eğitim kalitesi çok yüksekti lisemizin. Böyle asimetrik bir durum vardı yani. Her gün okulda kavga var. Bilhassa 1976-1977 yıllarında. Ama buna ters orantılı olarak eğitim kalitesi de çok yüksekti. Tabi o zaman birbirine yumruk atan, birbiriyle kavga eden arkadaşlarımız yıllar sonra bir araya geldik ve bir dernek kurduk. Turan Emeksiz Lisesi 77 Mezunları Derneği. Şimdi müthiş bir dostluk var bu derneğimizin çatısı altında. Gülüyoruz, oynuyoruz. Hep beraberiz. Derneği kuran, bugüne ulaşmasında emeği olan ve bugün yönetimde olan tüm arkadaşlarıma şükran duygularımı iletiyorum. Şimdi bu buradan şu ders çıkıyor: Konuşmadığınız insanlarla daha sonra kavga etmeye utanmıyor musunuz? Keşke o zamanlar bunlar da olmasaydı. O zaman 80 öncesi, sol kesimin umutları sağ kesime kaygılar getirdi. Yani her ikisinin de Türkiye’ye dair umutları var. Birinin umutları, diğerinin kaygısı oldu ve insanları karşı karşıya getirdi. Ve o arada sağlıklı düşünülmedi. Ama şimdi tabi çok farklı şeyler var. Şimdi herkes çok güzel bir beraberlik içinde. Turan Emeksiz Lisesi o dönem gerçekten markaydı. Gerek öğretmenler gerek öğrenciler hakikaten bir sivil kolej gibiydi. Fakirin de okuyabildiği parasız bir kolejdi. İyi ki Turan Emeksiz’de okumuşuz. Turan Emeksiz’li olmak bir gurur kaynağı. 

– Turan Emeksiz Lisesi’nde unutamadığınız, öğretmenleriniz kimler, veya sizin üzerinizde etkisi olan öğretmenler… 

– Ben yatılı okuduğum için daha çok gündüz okulda kalan, bize ders veren rehber öğretmenlerimizle bir aradaydık. Şükrü Poyrazoğlu vardı, tarihçi. Rahmetli oldu. Çok severdim. Bana tarihi sevdirdi.  ‘Şinasi kalk, dersi anlat’ derdi. Çünkü akşam benim etütte çalıştığımı bilirdi. Diğer hocalarımız da hakikaten çok iyilerdi. Hocalarımız o yoğun çatışma ortamında ve  siyasi arenada taraf olmadılar. Bu çok önemliydi. Turan Emeksizlilerin başarısının sırrı öğretmenlerimizin bu tavrında gizliydi. Mutlaka her öğretmenimizin bir siyasi görüşle gönüldaşlığı vardı ama bunu asla bize ve eğitim faaliyetine yansıtmadılar. 

BAŞÖRTÜSÜ YASAĞINI 37 YIL ÖNCE TURAN EMEKSİZ LİSESİ’NDE PROTESTO EDEN BİR EYLEM YAPTIK… BU EYLEM BANA VE ARKADAŞLARIMA PAHALIYA PATLADI AMA ASLA PİŞMAN OLMADIK 

– Turan Emeksiz Lisesi’nde okuyup da unutulmaz anılar biriktirmemek mümkün değil sanırım…

– Evet öyle. Sayısız acı-tatlı ama arkadaşlık ve kardeşlik kokan anımız var. O anılardan birini aktarayım: Lise son sınıftayız. Hiç unutmuyorum. Yıl 1977. Kasım ayı başları. Kimya dersinde yazılı sınavdayız. Başörtülü bir kız arkadaşımız var. Sınavda hocamız, ‘Bu yönetmeliğe aykırı. Başını örtemezsin. Başını açacaksın’ dedi. Kız da “Başımı açmam” dedi. Açarsın açmazsın derken, öğretmenimiz kızı dışarı çıkardı. Yazılı kâğıdını elinden aldı. Kız dışarı çıkınca benim de aralarında bulunduğum 5-6 kişi başörtülü arkadaşımızı sınıftan çıkaran Kimya hocasını protesto etmek amacıyla sınıfı terk ettik. ‘Biz arkadaşımıza destek veriyoruz’ deyip dışarı çıktık. Fakat bu arada bir mesele var: Tüm sınıf dışarı çıkmadığı için yazılı sınavı devam ediyor. Protestomuzun başarıya ulaşması ve sonraki günlerde sınavın yeniden yapılmasını sağlamamız için herkesin sınıfı terk etmesi gerekiyordu.  Tekrar içeri girdik ve içeride sınava devam eden arkadaşlarımıza ‘Biz dışarı çıktık ama siz derstesiniz’ deyip yazılı kâğıtlarını aldık. Sınıf tamamen boşaltıldı, bir tek Kimya öğretmenimiz kaldı. Tabii bu durum öğretmenimizi müthiş öfkelendirdi. Öğretmenimiz ağladı ve ‘Bu sınıfa bir daha kimya hocası gelmeyecek deyip çıktı. Bakın lise sondayız ve lise 1 ve 2. sınıfta kimya dersi görmedik. Son sınıfta göreceğiz ve tabi aynı yıl da üniversite imtihanı var.  O yıl hiç unutmam 18 tane kimya sorusu çıktı. Tabi o zaman dershane ağırlıklı değil, Malatya’da sadece Merkez Dershanesi var.  Gündüz okuldayız zaten gidemiyoruz. Ama zaten maddi durumu çok iyi olan öğrenciler ancak Haziran’da okul tatil olduktan sonra kısa süreli hızlandırılmış kurslara gidiyorlar.  Kurs o kadar lüks ki o yıllarda. Bizim öyle şansımız olmadı. Ben sınıfın iyilerinden olmama rağmen 18 kimya sorusunu yapamadım. Hiç birini yapamadım. Çünkü kimya dersi görmedim. 

– Başörtüsü yasağını ta 37 yıl önce protesto ediyorsunuz ve bu yolda bir de eylem yapıyorsunuz yani. Peki üniversite sınavında belirleyici sayıda kimya sorusu geldiğinde ve siz o soruları başörtüsü yasağını protesto etmekten kaynaklanan bir nedenle yapamayınca pişmanlık duydunuz mu o eyleminizden? 

– Sınav sırasında 18 kimya sorusunu görünce o olay aklıma geldi ama bir an olsun pişman olmadım. Çünkü bir arkadaşımız sadece inançlarından dolayı haksızlığa uğramıştı ve biz onun yanında yer almalıydık. Kim olursa olsun, kimliği, inancı, etnik ve kültürel kimliği ne olursa olsun mağdurun ve zulme uğrayan kim varsa onun yanında durmak ve sesine ses vermek bizim genimizde var. O arkadaşımız da daha sonra diş hekimliğini kazandı ve diş hekimi oldu. 

– Başörtüsü yasağının Türk siyasi hayatında işgal ettiği yoğun tartışmalara ve yıllardır siyasi hayatın içinde olmanıza rağmen böyle bir olayı ilk defa açıklıyorsunuz. 

– Evet, çünkü biz temel insan haklarını ve İslami inançları, değerleri gündelik siyasetin malzemesi yapmak istemiyoruz. Dini değerlerimizi istismar ederek oy istemiyoruz. O değerleri istismar etmek insanların dine ve manevi değerlere bakış açısını olumsuz yönde etkileyebilir. Bu yüzden son derece dikkatli olmak, günlük siyasi çıkarların materyali haline getirmemek gerekir o değerleri. 

– Bir de bu konu açılmışken şunu vurgulamak istiyorum: 1977’de olmuştu bu olay.  Yıl, 2007 yani aradan tam 30 yıl geçmiş, o yıl milletvekili genel seçimi var. Sayın Abdullah Gül henüz AKP’de ve Cumhurbaşkanı seçilmemiş o tarihte… Ben de MHP’den 1. sıra milletvekili adayıyım.  Tüm Türkiye’de olduğu gibi Malatya’da da siyset başörtüsü üzerinden yürüyor yine. O dönemde ‘Abdullah Gül’ün eşinin yaşadığı başörtüsü mağduriyetinden dolayı bir ‘oy verin destek olun’ diye propaganda yapılıyordu. Nereye gitsem karşımda bu propaganda var. Ben de bir mahalle konuşmasında dedim ki ‘Ben 1977’den bu yana başörtüsü mağduruyum’ dedim. ‘Nasıl oldu?’ diye sordular. İşte bu olayı anlattım. Başörtüsü eylemimizden dolayı Turan Emeksiz Lisesi’nde kimya dersimizin boş geçtiğini ve üniversite sınavında kimya sorularını yapamadığımı anlattım. Hakikaten, birçok arkadaşım üniversiteyi kazanacaktı belki, ama kazanamadı. Ben kazandım ama, yaptığım sorulara ilave olarak 10 kimya sorusu da yapabilseydim muhtemelen 1. sıradaki tercihimi kazanmış olacaktım. Bu nedenle şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Ben 30 yıl öncesinden bu yana başörtüsü mağduruyum. Fakat bu mağduriyeti asla siyasi malzeme olarak kullanmayı düşünmedim. Bu bir Müslüman’a yakışmaz. Tabii o yıllarda Sayın Cumhurbaşkanı laylaylom, kenarda gölgelerde gün geçirirken, biz ateşin tam da ortasındaydık ve inançlarımızdan taviz vermiyorduk. Sağ-sol kavgası varken, gençlik karşı karşıya gelmişken, bunlar evlerde oturuyorlardı, dershanelerde kalıyorlardı. Şimdi düşünüyorum. Bir öğretmen bir sınıfı böyle bir sivil direniş eylemi karşısında bu kadar ağır bir ceza ile mahkûm edebilir mi? O hocamız halen Malatya’da ve yaşıyor. Allah uzun ömür versin. Eminim, o da şimdi pişmandır. Böyle garip bir anımız var. Sonra ben 2007’de yine başörtüsü mağduru oldum. Niye? ‘Cumhurbaşkanına destek çıkalım’ dediler. Ben mağdur oldum. Az farkla milletvekilliliğini kaybettim.

ARI TAKSİ’NİN ŞÖFÖRLERİ ‘MALATYA‘YA 1 YOLCU’ DİYE BAĞIRINCA DAYANAMAZ BİNER MALATYA’YA GELİRDİK

– Elazığ’da üniversite yıllarınız nasıl geçti?

– Benim akranlarım 4. Sınıfta okurken ben 1. Sınıfta okuyordum. Babamın 48 yaşında kalp krizinden, ağabeyimin de kazandığım üniversiteye kayıt yaptırmak için giderken yaşadığımız trafik kazasında ölümünden dolayı yaşadığım derin acı, -belki travma da denilebilir – yüzünden ben okulu 2-3 yıl erteledim. Annem de alttan alıyordu, üniversiteye gitmem için gönlümü yapmaya çalışıyordu. Nizamettin ağabeyim ve dayım da baskı yapıyordu. Sonuçta toparlandım ve Elazığ’a giderek Makine Mühendisliği Fakültesi’nde, üniversite eğitimime başladım.  Elazığ’a gidiyorum 3 gün oradaysam 3 gün Malatya’dayım. Enteresandır, Elazığ’a o tarihlerde dolmuş taksiler çalışıyor. Arı Taksi ve Sun Taksi şoförleri hep arkadaşımızdı. Bizi görünce ‘Malatya, Malatya bir kişi’ diye bağırırlardı, biz de onu duyunca dayanamaz binerdik.  

SİYASET BÜYÜDÜĞÜM KÜLTÜREL ORTAMIN DOĞAL ATMOSFERİYDİ

– Üniversite yıllarında artık siyasete bir ilgi duymaya başlamış mıydınız?

– Siyasetin bizim ailemizde genetik demeyeyim ama süreklilik arz eden bir boyutu var. Daha önce söylemiştim, babam 1969-1973 döneminde Güzelyurt Belediye Başkanı olarak görev yaptı. Amcam da 1960’lı yılların ilk yarısında belediye başkanlığı yaptı. Amcamın asıl mesleği hukukçuluktu, savcıydı ama belediye başkanlığı da yaptı. Diğer amcam da belediye başkan yardımcılığı yaptı. Latif ağabeyim de Malatya Ülkü Ocakları Başkanlığı yaptı. Babamın ve amcamın kuşağındaki siyasiler hangi partiden olursa olsun siyaseti hiçbir zaman zenginleşme aracı olarak görmediler. Tam tersine ellerlindeki kendi varlıklarını halkla paylaştılar. O kuşak politikayı bir toplum hizmeti olarak gördü hep.  Ben de ailemden gelen kültürel mirasın gereği olarak politik makamları bir güç yeri değil bir hizmet yeri olarak gördüm. Babamın ve amcamın belediye başkanlıkları dönemlerinde olsun diğer dönemlerde olsun, fiili ve mali yönden çok büyük sıkıntılar çektiler. Dolayısıyla ailecek ciddi sıkıntılar yaşadık. Fakat bundan ne babam, ne annem, ne amcam ve ağabeylerim asla şikayetçi olmadılar. Babam için en büyük ödül hizmet verdiği ya da ilacını aldığı bir köylünün ‘Allah razı olsun’ demesiydi. Bir vatandaş babama ‘Allah razı olsun’ dediği vakit bütün sıkıntıları gider, her şeye sıfırdan başlayacak bir enerji yüklenirdi adeta. Güzelyurt’ta ilk elektrik, ilk yol, ilk lise, su gibi hayati önem taşıyan hizmetler babamın belediye başkanlığı döneminde yapıldı. Tüm bu anlatımlarımı sorunuza cevap vermek bağlamında bir altyapı olarak ifade ediyorum. Altyapı biraz uzun oldu ama, ‘Üniversite yıllarında artık siyasete bir ilgi duymaya başlamış mıydınız?’ sorunuza cevabım kısa olacak bu nedenle: Ta ilk gençlik yıllarından itibaren siyasetin doğal ortamı içinde büyüdüm. İçinde bulunduğumu siyasi kültür, gelenek, siyasi atmosfer zaten doğal biçimde beni de aktif siyasete doğru yönlendiriyordu. Politika hakikaten güç ve zenginlik elde etme yeri değil, hizmet yeridir, bunu hep böyle gördük. Şunu da övünçle söylemeliyim, beni görenler, hatta yaşı benden büyük olanlar, Malatya Ülkü Ocakları Başkanlığı yapan ve trafik kazasında kaybettiğimiz ağabeyimi hatırlatarak, ‘Rahmetli Latif’in kardeşi’ diye söylerler. Bu beni ziyadesiyle memnun eder. 

OKUDUĞUM ŞİİR NEDENİYLE ORTAOKULDA ÖĞRETMENİMDEN DAYAK YEDİM 

– Üniversitede iken okuduğunuz kitaplar, takip ettiğiniz yazarlar kimlerdi? Sizin kişiliğinizde etkili olan yazarlar var mıdır?

– Benim ilk okuduğum kitap  Nihal Atsız’ın ‘Bozkurtlar’ adlı kitabıydı. İlk okudum tabi,  10 gün Yüzbaşı Alp, 15 gün Yamtar Çavuş rüyalarıma girerdi. Çok etkilenmiştim. Sonraki zamanlarda o kitabı iki kez daha okudum. Henüz Güzelyurt’taki ortaokulda iken ortaokul birinci sınıfta hiç bilmediğim bir sebepten dayak yediğimi düşünmüştüm. Cumhuriyet Bayramı’ydı sanıyorum. ‘Öğrenciler adına reisin oğlu şiir okusun’ dediler. Ben de Nizamettin Ağabeyime ‘Şiir okuyacağım, bana bir şiir seçer misin’ dedim. O da  ‘Şeyh Şamil Atatürk’ün Öz be Öz Kardeşidir’ dizeleriyle başlayan bir şiir önerdi ve ben o şiiri okudum.  Hiç unutmuyorum, matematik öğretmenimiz ‘Bu şiiri sana kim verdi?’ deyip bana bir tokat attı. Ben de şiirden dolayı dayak yediğimi bilmiyorum ‘Herhalde kötü okudum’ diye dayak yediğimi düşündüm. Meğerse şiir hocamı rahatsız etmiş. Sonradan öğrendim neden dayak yediğimi. ‘Güzel okumuşum, ama niye okumuşum’ sebebiyle dayak yemişim. Tabi daha sonra yatılı okula gelince, yani ortaokula gelince bizden üst sınıfta okuyanlardan etkilendiğimiz üst sınıflardaki büyüklerimiz vardı. Tarih kitaplarına meyilliydim. Hep tarih kitapları ile başladım. Sonra klasikler, daha sonra şiir. Hatta daha sonra şiir yazmaya başladım. Rahmetlik ağabeyim çok güzel şiir yazardı. Ben de şiir yazmaya başladım. Her gün Elazığ’da bekâr evimizde bir şiir yazıp çiviye asardım. 

ŞAİRLİK DUYGU TAŞERONLUĞUDUR 

– Şiirlerinize hayat veren temalar neydi? İdeoloji mi, toplumsallık mı, aşk mı, doğa mı, yoksa insanın yalnızlığı mı? 

– Ben şairliği şuna benzetiyorum. Şairlik taşeronluktur. Kahramanlık şiiri yazarken illa kahraman olmanıza gerek yok. Aşk şiiri yazarken illa aşık olmanıza gerek yok. Toplumsal bir şiir yazarken yaşamanıza gerek yok.  Şairlik taşeronluktur. Bir başkasının yerine hissetmektir. Kahramanlık şiiri yazdıysam kahraman, aşk şiiri yazdıysam aşık olduğum anlamına gelmesin. Ben o anlamda çok karşılaştığım bir soru. Taşeronluk diye düşünüyorum şiirlerimi. Ben Tercüman Gazetesi’nde bu anlamda Murat Sertoğlu’nun tefrikalarını falan da takip ederdim. Koca Yusuf’u okurdum. Rahmetli amcam okurdu ben de takip etmeye başladım. İlla hissetmek değil anlayan da yazsın. Bizim, çocukluğumuzda çok daha farklı önceliklerimiz vardı. Örneğin lokantaya gidip çorba içmek çok lükstü. Yani cebimde para da olsa lokantaya gidip çorba içmek yaptığımız birşey değildi. Çünkü devlet parasız yatılıda okuyorum ve orada bana parasız yemek çıkıyor.  Arkadaşlarımız gidip lokantada yedikleri zaman ben onu çok ayıplıyordum. Çünkü okulda bedava yemeğimiz var.  

Yani, benim şiirlerim kadar dertlerim var, 

Dertlerim kadar unuttuklarım.

Bir de unutulmayan Malatya (Haziran)  akşamlarım..

– Derece aldığım şiirlerim de var. Ahmet Kabaklı üstadın yönettiği Türk Edebiyatı Dergisi vardı. O derginin şiir yarışmaları olurdu. O yarışmalara katılmıştım. Şiiri ihtiyaçtan mı sevdim bilmiyorum ama ihtiyaç bitti, şiir de bitti.  Cesaretim olmadığı için yayınlayamadım ama yayınlamayı düşünüyorum. ‘Bu da şiir mi?’ derler diye korkuyorum. Önümüzdeki aylarda böyle birşey düşünüyorum.

Şiirlerinizden birini bizimle paylaşmanız şiir sever okuyucularımızı mutlu eder diye düşünüyoruz…

Zonguldak’ta üniversiteyi kazanmıştım. Ama gitmek de istemiyordum. Babamı kaybetmiştim.  Malatya’dan ayrılırken çok üzülmüştüm. Gidiyorum Zonguldak’a, ama gönüllü bir gidiş değil. 

İşte öyle bir halet-i ruhiye ile yazdığım şiiri okuyabilirim. Umarım siz ve okuyucularınız beğenirler: 

Veda edip herşeyine Malatya’nın 

Köşe başlarındaki anıları kurşunlayıp

Tekmil tanıdık yüzleri terk edeceğim.

Ve sonra alıp garajlardan en uzak yolculuğa bilet, 

Bilmediğim yerlere gönüllü gideceğim.

İnanın kaçış olmayacak bu gidiş.

Bu gidiş, yeniden doğuş evrene.

Yeniden acıkmak, yeniden susamak.

Yeniden şiirler yazmak bütün tutkulara.

Ama ne zaman uzaklara gitmeyi aklımdan geçirsem

Sanki ellerimi ayaklarımı bağlıyorlar.

Ve dizilip tüm anılar vedalaşmak için sıraya

Gözleri iki çeşme ağlıyorlar.

ŞİİRLE NİHAL ATSIZ’LA TANIŞTIM, NECİP FAZIL’LA SEVDİM, NAZIM HİKMET’LE ŞİİRİN DERİNLİĞİNİ KAVRADIM

– Kimleri okuyordunuz şair olarak?

– İlk okuduğum Nihal Atsız‘dır. Sonra Necip Fazıl, Yavuz Bülent Bakiler. Daha sonra Nazım Hikmet‘i okudum.  Nazım Hikmet ile üniversite yıllarında tanıştım ve şiirin derinliğini Nazım’la kavradım. Şiirlerini çok seviyorum. Atilla İlhan‘ın şiirlerini çok sevdim. Sonra şiirde ayrımcılık yapmamayı öğrendim. Şiir çok farklı bir dünya. Şiire düşünce damgası vurulmaması lazım. Şiir, yoğunlaştırılmış cümleler demek. Bir başkasının kitaplarla anlattığını bir mısrada anlatıyorsunuz. Yani Nazım Hikmet’teki derinlik hakikaten bambaşka. Şiirde ayırt etmek çok yanlış bence.

-Üniversite bitiyor. Daha sonra iş hayatına atıldınız.

– Evet. Hiç unutmam. Rahmetlik Veysel Atasoy, dönemin Ulaştırma Bakanı. Bir dostumuz vesile oldu. Beni o zamanki TCDD Genel Müdürü Ekrem Önal’a yönlendirdiler. Ekrem Bey bana ‘Seni Malatya’ya göndermeyelim Ankara’da başlatalım’ dedi. “Annem yalnız, bu yüzden memlekette görev yapmak istiyorum. Ayrıca çalışma hayatına atılmaya başladığım ilk yılları memleketim için harcamak istiyorum. Çünkü ben kendimi memleketime borçlu olarak kabul ediyorum. Biliyorum beli diyeceksiniz ki ‘Ankara’dan memleketine daha iyi hizmet edersin’. Fakat ben en azından birkaç yıl Malatya’da çalışmak istiyorum” dedim. Bunun üzerine TCDD Genel Müdürü Ekrem Önal “Peki senin dediğin olsun. Ama bak yanlış yapıyorsun, sen birgün mutlaka buraya geleceksin ve hatta kendin gelmek isteyeceksin” dedi. Ekrem Bey’in bu öngörüsü doğru çıktı.  öyle oldu. 5 yıl Malatya’da çalıştıktan sonra terfien Ankara’ya gittim. Ama kendi talebimle değil tamamen idari bir tasarrufla gittim. 5 yıl boyunca Malatya’da yol makinelerinde şeflik yaptım. Bu sürede de yol makineleri kategorisinde son 3 yıl üst üste Türkiye’de birinci olmuştuk, tamirat,  bakım ve yenilemede. Üstelik coğrafi şartlar çok kötü olmasına rağmen. Malatya’daki 5 yılın sonunda idari bir tasarrufla beni Ankara’ya müdür yardımcısı yaptılar. Sonra Ankara’da kaldık. Buradan yol müdür muavini olarak gitmiştim, sonra bölge müdür muavini oldum. Sonra yönetim kurulu üyesi ve daha sonra genel müdür muavini oldum. 

TCDD GENEL MÜDÜR MUAVİNLİĞİNE ATANINCAYA KADAR ÇALIŞMA ARKADAŞLARIM SİYASİ KİMLİĞİMİ BİLMEZDİ, ÇÜNKÜ ASLA AYRIMCILIK YAPMADIM 

-TCDD’de hızlı bir yükselişiniz var. Kariyer basamaklarını üniversitedeki kayıp yıllarınızı kapatacak şekilde adımlıyorsunuz. Nasıl gerçekleşti bu?

– Evet öyle oldu. Hizmet olarak ben Malatya’da işe başladım ve 5 yılda müdür muavini oldum. Ama dediğim gibi esas Malatya’da başarılı bir hikâyemiz oldu. Demiryollarında beraber çalıştığım operatör arkadaşlarıma buradan teşekkür ediyorum. Hepsi çok çalışkan ve başarılıydı. Onlarla çok güzel bir ahenk yakaladık ve birinci olduk. Daha sonra Ankara’ya Bölge Müdür Yardımcısı olarak atandım. Buradaki görevimden sonra da TCDD Genel Müdür Muavinliği görevine getirildim. Genel Müdür Muavinliği artık bir siyasi tasarruf sayılıyor. MHP döneminde ben Genel Müdür Muavini olunca arkadaşlar bana ‘Aaa, Şinasi senin politik yönün de varmış’ dediler.  Yani o zamana kadar asla politik yanımı işe yansıtmamıştım. Kimse bilmiyordu. Çünkü o kadar adaletli ve hukuki davranış sergiledim ki, çalışma hayatımda asla ayrımcılığa izin vermedim. Nerede olursanız olun, bir kere, demokratik olacaksınız, hukuki davranacaksınız. Oturduğunuz masada yetkili değil görevlisiniz. Böyle çalıştım ve birçok arkadaşım çok şaşırdı. Tabi çevremizdeki solcu, sosyalist ya da İslamcı da olsa sevindi o makama gelişimize. Çünkü, görev yaptığım makamın büyüklüğü ve yetki genişliği ne olursa olsun tüm insanlara eşit ve adil biçimde yaklaşım sergileyeceğime inanıyorlardı. Kabul görmemizin en önemli sebebi de bu. Bunu en büyük zenginlik olarak görüyorum.

– Peki, devletin ve milletin parasıyla okuyup hala millete borcunu ödeyemediğini düşünen bir insan olarak ilk işe başladığınızda ne hissettiniz?

– Babamın Parasız Yatılılık Sınavına girmemden sonra imzaladığı 17 bin 500 TL’lik taahhütname için ‘Sizden kesilecek demişlerdi’ o yıllarda. İlk maaşımı aldığımda da öyle bir kesinti yapılıp yapılmayacağı aklıma geldi. Kesilmedi, ama kesilseydi çok mutlu olacaktım. Ama daha sonra tabi Türkiye’nin istihdamdaki sıkıntıları, kadro meseleleri, ekonomik sıkıntılar bırakın size iş vermeyi, birçok arkadaşımız iş bulamadı. Yani o zaman işe girdiğimde ‘borcumu ödeyeceğim herhalde’ diye düşünmüştüm ama geçenlerde yatılı okulumun pansiyonuna gittiğimde borcumu hala ödemediğimi düşündüm.

AKP’NİN GÖREVDEN ALDIĞI İLK ÜST DÜZEY BÜROKRAT BENİM 

-2007 yılına kadar TCDD Genel Müdür Yardımcılığı yaptınız…

– Evet ama şöyle bir durum var. AKP hükümeti geldiğinde ilk görevden alınan bürokrat ben oldum. AKP 2002 Kasım ayında iş başına geldi, bir ay sonra 15 Aralık 2002 tarihinde beni hiçbir hukuki gerekçe göstermeden keyfi biçimde görevden aldılar. Bir başka arkadaşımız mahkemeyi kazanmıştı, genel müdür yardımcılığı boştu, o arkadaşımızı boş olan kendi yerine oturtmadılar, beni kaldırdılar. Tabii yargı yoluna gittim ve 4 ay gibi bir süre sonra mahkeme yoluyla görevimin başına döndüm. 2003’ün Mart ayında döndüm ve 2007 yılına kadar görev yaptım. İdari bir hatanız veya soruşturmanız yoksa mahkeme sizi iade ediyor. Gerçi şimdi yeni yasa çıkardılar, dönüşler kaldırılıyor.  Yani o anlamda demiryolculuğu hikâyem çok düzgündü.

– Demiryolculuk ne anlama geliyor sizin için? Demiryolcu ailesi nedir? 

– Şöyle: Demiryolcu ailesi kurumsal muhafazakârlığın fazla olduğu bir yerdir. Demiryolcular bugün için söylemiyorum ama, dış dünyaya kısmen kapalı, mesleki şartlardan dolayı bir arada yaşayan bir kurumdu. Daha sonra tabi şartlar değiştikçe, demiryolcular da teknoloji ile tanıştı, dış dünyaya daha fazla açılmaya başladı. Çalışma şartlarından dolayı beraberlikleri yoğun. Lojman hayatı olsun, mesai hayatı olsun.  Bir de demiryolcuların çalışma hayatı 7/24 diyoruz ya, aynen öyle. 24 saat esaslı bir iş. Mesela yol elamanları 24 saat yoldan sorumlu, seyrüsefer elemanları 24 saat sorumlu, çeken çekilen kısmına bakan personel, makinelerinden sorumlu. Yoğun ve zor çalışma şartları var ama bu durum, onların arasına sıkı bır dostluk getirmiş. Demiryolu akrabalığı anadan doğma değil sonradan olma ama çok sıkı bir bağ var.

HIZLI TRENDE İMZASI OLAN 5 BÜROKRATTAN BİRİ BENİM 

-Sizin deyiminizle demiryollarında uzun soluklu bir çalışma yolculuğunuz var. Bu yolculukta demiryoluna ne kattığınızı düşünüyorsunuz?

– Öncelikle demiryollarında genel müdür yardımcılığı gibi çok stratejik konuma sahip bir görev de dahil olmak üzere ‘TCDD’ye ne katmadık’ diye bakmak isterim. Birincisi hırsızlık katmadım, ikincisi partizanlık katmadım, adaletsizlik yapmadım. Görev ve yetkiyi ayırt ettim. Bunlar yapmadığım şeyler. Ama aslında tabi bu dediklerim bir mecburiyet, meziyet değil. Ama maalesef bunlar artık aranan özellikler. Meziyet oldu. Neler kattım derseniz, hem sahada çalıştım hem karargâhta çalıştım. Burayı kıta kabul edersek, -ki askerlikte böyledir- buradan Malatya’nın şehir içindeki sınırları 282 km. Ama bütün Malatya 3 bin kilometreye yakın. Böyle bir tempoda bütün demiryolunu kilometre kilometre gezdim. Hem kıtayı hem karargâhı biliyorum.  Demiryollarında yönetim kurulu üyeliği ve genel müdür yardımcılığı yaparken, orada belirleyici oluyorsun. Burada uygulayıcıydım, orada belirleyiciydim. Çünkü yönetmeliklere göre adım atıyorsunuz. Yönetim kurulunda çok büyük katkılarım oldu. Çünkü aşağından gelen biriyim. Öbürleri  empati yaparak aşağının şartlarını düzenliyorlardı ama ben yaşayan biriyim. Sahadan gelen biriyim. Onun için yaşadığım halleri oraya aktardım. Bütün halleri oraya yansıttım. ‘Olağanüstü hal yoktur, düşünülmedik hal vardır.’ düşüncesiyle ben bütün halleri tabloya yatırıyordum. ‘Yol çavuşunun görevi şudur ama kısım şefi bunu yapmamalıdır’ diyerek orada çok önemli hizmetlerde bulundum. Tarifte bile çok sıkıntı çektiğimiz görevler vardı. O zamanki yönetim kurulunda ve hatta şuan ki yönetim kurulu da bir kişi hariç, bölgeden gelen tek yönetici bendim. O arkadaşımız da bölge müdür yardımcılığından geldi ama ben mühendislikten geldim.  Ayağım balansta raya değdi. Teknik hususlara çok daha faydalı oldum.  İlk Ankara-Eskişehir Hızlı Tren hattında benim de imzam vardır. İlk yönetim kurulu kararında 5 üyeden biri de benim. İlk hızlı trende imzam var. 

MALATYA BÜYÜYOR AMA GELİŞMİYOR… KANSER HÜCRESİ DE BÜYÜR AMA ÖLÜM GETİRİR 

-Siz 2007 yılında yine MHP’den Malatya Milletvekili adayı oldunuz. Bugün olduğu gibi o seçim öncesinde de köy köy dolaştınız. Şimdi büyükşehir belediye başkan adayısınız ve yine köy köy dolaşıyorsunuz. 2007’den bu yana aradaki 7 yılda Malatya’da değişen ne var sizce?

– Bir kere şunu net olarak söyleyebilirim: Malatya büyüyor ama gelişmiyor. Malatya’ya 7 yıl gelmemiş biri olarak söylemiyorum bunu. 7 yıl önceki baktığım gözle şimdiki baktığım göz. Malatya gelişmedi ama büyüdü. Peki büyümek her zaman iyi midir? Hayır. Kanser hücreleri de büyüyüp çoğalınca insan hayıt son buluyor maalesef. Canlı hayatı son buluyor.  Neyin büyüdüğü önemli? Kötü büyüme. Şehirde oturuyoruz ama şehirli değiliz. Kentli değiliz. Olamadık.  Biraz önce eski oturduğum mahallemden geldim, ‘abi çarşıya mı gidiyorsun?’ diye soruyor bir vatandaşımız. Hala Malatya’da çarşı deyiminin varlığını her zamanki gibi ağırlığını devam ettirmesi, bu kentin tek ve dar bir alana sıkıştırıldığını göstermektedir. Mesela bir İstanbul’daki gibi, Ankara’daki gibi Kadıköy’e ya da Kızılay’a gidiyorum diyemiyorsun. Çarşıya gidiyorum diyorsun. Çünkü hala Malatya tek merkez.  AKP’li belediyenin reklamlarını, propagandalarını takip ediyorum, köprü yaptık, yol yaptık, kavşak yaptık diye propaganda yapıyor. Bu aslında hizmet fakirliği bakımından acınacak durumda olduğunu gösteriyor Malatya’nın  Köprü, yol, kavşak…Bunlar meziyet değil ki, zaten olması gereken şeyler. İnanın Malatya’da gösterilen şey şu: Güneşin doğuşunu görmeyenler, güneşin batışını çok romantik zannederler.  Hep güneşin batışına ait resimler var Malatya’da. Güneşin batışı belki büyümeye örnek ama güneşin doğuşu  gelişmeye ait. Ben de onu söylüyorum, Malatya’da  ‘olmazsa olmaz’ olan şeyleri güneşin batışı gibi gösteriyorlar.  Ama ben diyorum ki güneşin doğuşu daha romantik, daha güzel. Onun için biz hem güneşin doğuşunu hem batışını görelim.  Malatya o anlamda çok bahtsız.

– Sizce Malatya’nın temel sorunları nelerdir?

– Bir şehri tarif ederken en son tarif ulaşım olması lazım. Niye? Çünkü şehir ikamet etmeye, eğitim yapmaya, çalışmaya, istirahat etmeye uygun olmalı. Bütün bunları yapabilmek için de ulaşım olmalı.  Ama ulaşım olmayınca bu sorun en başa geçmiş. Malatya’da bu anlamda sıralamada sıkıntı var ama mağduriyette en öne çıkmış.  Ulaşımı halletmeyince eğitimde, istirahatta, çalışma hayatında sıkıntı var. Birçok şeyi eş zamanlı yapacağımızdan bahsediyoruz ama geçici ve kısa çözümlerle ulaşıma el atacağız ama kalıcı çözümler biraz zaman alacak. 

AKP BELEDİYECİLİĞİ MALATYA’NIN DOĞAL-KÜLTÜREL VE TARİHSEL DEĞERLERİNİ YOK ETTİ 

-Nasıl bir Malatya hayal ediyorsunuz? 

– Bir kere Malatya’yı şöhretleriyle buluşturmak istiyorum. Şöhretleri ne demek? Malatya’nın övünç duyduğumuz havası, suyu, ulaşımı ve bu şehri şehir yapan değerleri ve markaları. Bir kere Malatya’yı bunlarla buluşturacağım. Kernek bir şöhretti, Beydağı bir şöhretti. İkisini de berbat ettiler. Beydağı harap edildi. Kernek’te Malatya kimliğini yok ettiler, Hollanda kültürünü yansıtan yel değirmeni kurdular.  Malatyaspor Malatya’nın en önemli şöhretiydi şimdi çok kötü durumda.  Bunun dışında Malatya’yı alt yapı, ulaştırma ve belediyenin birinci görevleri arasında olmamasına rağmen istihdama yönelik projelerimiz de olacak. Yapacağımız projelerin içinde istihdam da olacak. Malatya’nın elinde Aslantepe gibi bir dünya markası var ama dünya sahnesine çıkaramamışız. Malatya’nın iç ve dış turizmini süratle geliştirecek çalışmalar yapacağız. Halen Malatya’da Pütürgeli vatandaş Hekimhan’ı görmemiş, Arapgirli bir vatandaş Darende’yi görmemiş. Daha Beylerderesi köprüsünü geçip Malatya kent merkezini görmemiş Malatyalı hemşehrilerimiz var.  Aslantepe’yi süratle UNESCO’nun dünya mirası listesine alınmalı. Bunu biz yapacağız. Yine,  Levent Vadisi var. Burayı doğa turizminin önemli mekanlarından biri haline getireceğiz. Malatya’nın büyük bir müzesi yok. Kültür parkı ve kültür müzesi yok.  Barajın her iki yakasını su sporları ve rekreasyon alanları konseptiyle çok güzel projelerin uygulandığı bir hale getireceğiz.   Battalgazi’den Orduzu’dan her iki yakada çok güzel  projeler hayata geçireceğiz. Devre mülkler, yürüyüş parkurları, kongre merkezleri projelendirdik. Allah işbaşına gelmeyi nasip ederse çok birikimli ve yetkin bir kadro ile bu projelerimizi adım adım pratiğe aktaracağız ve gelenekleri yok edilmeyen modern bir şehri kuracağız Malatya halkı ile birlikte. Eskişehir’deki Porsuk Çayı burada olsa etrafı pislikten geçilmez. Ama bir Porsuk Çayı bile Eskişehir’in çehresini değiştirdi. Boğaz gibi yerimiz var ama hiç birşeyimiz yok. Vatandaş ne diyor? Belediye iktidarla uyumlu olmazsa hizmet alamaz. Çok yanlış bir düşünce. Alın size 10 yıldır iktidarla uyumlu belediye. Malatya ne halde? Hizmet aldı mı? Eskişehir ise muhalefet. Ama aldı götürdü. 

– Malatya artık büyükşehir statüsünde. Yeni dönemde kentin uzun vadeli geleceğini kapsayacak imar planları yapılacak. Siz seçildiğiniz takdirde imar planlarını nasıl hazırlayacaksınız? İmar planı hazırlarken neye öncelik vereceksiniz? Nasıl bir kent kimliği ön görüyorsunuz?

– Bir kere Malatya ile ilgili imar anlamında şehrin gerekleri ve gerçekleri var.  Gerçekleri belki yıkmanız zor olacak ama bu gerekleri ve gerçekleri çok güzel senkronize edip imar planları hazırlayacağız. Bir kere zaten belediyecilik şehrin sorunlarına bilimsel yaklaşmak demektir. Entellektüel yaklaşmak demektir. Onun için çok güzel hazırlıklarımız var. İşte geçen açıkladım. Belediye başkanlığı seçiminden önce hayati kadrolarımdan bir kaçını açıklayacağım dedim. Vatandaş ona da baksın. Genel Sekreterimi açıklayacağım. Orada partizanlık var mı? Vasıfsızlık var mı görsün. Birlikte çalışacağım daire başkanlarından bir kaçının ismini açıklayacağım. AKP mesela aynı kadroyu 20 kişiye söz vermiş. Delege yapamamış, başkan adayı göstermemiş ‘aman sen dur, seçime kadar çözülme ben seni genel sekreter yapacağım’ diyor.   Geçtiğimiz günlerde Dünya Kadınlar Günü’nde açıkladım. Büyükşehirde seçilmem durumunda Malatya’nın içinde yetişen, Malatya’da görev yapan, Malatya’yı bilen bir öğretim üyesi hanım, bizim genel sekreterimiz olacak. Belediyede ikinci kişi bir hanım olacak.  Önümüzdeki günlerde belki Esenlik Genel Müdürünü açıklayacağım. Ben şeffaf olmak istiyorum ama seçimden önce de bunu halkıma ispat etmek istiyorum. 

Ben Milli Egemenlik ve Sıtmapınarı’ndaki alt geçitleri kapatacağımı söyledim. Ankara’da bir ulaştırma profesörü arkadaşım, Malatya’ya geldi, burada 3 gün gezdirdim, baktı etti, tespitlerini söyledi. Oralar hakikaten alt geçit değil. Zor geçit, dar geçit. Orada taşıt önceliğine duyarlı sistem var. Londrada var mesala.  Şehir içindeki trafiği bu sistemle eritiyorsunuz. 

MONORAY SİSTEMİ MALATYA GİBİ YAPILANMASI BİTMİŞ AMA ALT YAPISI YAPILMAMIŞ ŞEHİRLER İÇİN İDEAL BİR ULAŞTIRMA SİSTEMİDİR 

-Sizin ulaştırma ile ilgili en önemli projeniz monoray sistemi. Vatandaşın kafasında şöyle bir soru var: Monoray sistemi Malatya için uygun mu? Maliyeti nedir, Malatya için rasyonel, uygulanabilir bir proje mi?

– Şöyle: Monorayda şehrin yapılanması bitmiş ama alt yapısı yapılmamış yerler için uygun bir sistem. Neden? Çünkü fiziki sıkıntılardan dolayı ben monorayı öneriyorum.  Yani sadece teknolojik yanı nedeniyle önermiyorum. Malatya tipi, yani şehrin yapılanması bittiği halde halen altyapı sorunları yaşayan şehirlerde uygulanması ideal olan bir sistem. Monoray şehrin gereklerine uygun, çünkü 200-300 metre ara ile dikilecek direkler üzerinde havadan geçecek hat. Yani şehri bölmüyor.  Bu sistem özellikle Uzakdoğu’da var.  Asansörlü veya yürüyen merdivenlerle biniş istasyonları var. Biz Malatya’nın özel şartlarından dolayı monorayı hayata geçireceğimizi söylüyoruz. Şehri ve yolu bölmeden havai hat gidip gelecek. Maliyet durumu, ilk ve tek defalık maliyet yüksek olabilir ama işletme maliyeti son derece düşük bir sistem. Sosyal faydası çok fazla. Çevreyoluna çok rahat monoray koyacağız ve Karakavak’tan üniversiteye gideceğiz. Malatya’daki tek yön maskaralığı bitecek. Taksi ile evinize 5 dakikada gidiyorsunuz ama taksici yerine 15 dakikada dönüyor. 

-Çok yoğun geziyorsunuz bir kaç aydır. Halkın size bakış açısı nasıl? Talepleri nedir, MHP’den beklentileri neler? 

– Malatya’yı şöhretleriyle buluşturacağız derken halk Malatya’daki MHP’li belediye yönetimini unutmamış. O anlamda şöhretlerden birisi de bu. Vatandaşların o kadar çok ‘keşke’si var ki.. Bu anlamda beni tanıyanlar biliyor, tanımayanlar da tanıdıkça her geçen gün ilgi ve güvenleri artıyor. Bu da bizi mutlu ediyor. Biz MHP olarak seçimden önce gönülleri kazanıyoruz. Gönülleri kazandık, şimdi sıra seçimi kazanmada. Kazanacağımıza inanıyorum. Bu inançla çalışıyoruz. Biz çalışıyoruz, halkın bizi takdir ettiğini de biliyoruz. Cenab-ı Hakk nasip eder de kazanırsak gecemizi gündüzümüzü birleştirip Malatya’nın güzel insanlarına hizmet edeceğiz inşallah. Malatya’da mevcut yöneticilere karşı vatandaşta bir güven sorunu var. Biz MHP olarak o güvene layık olmanın uğraşı içindeyiz. Hergün daha fazla bir teveccühün varlığını hissediyorum, hergeçen gün daha iyiye gidiyoruz MHP grafiği açısından. Vatandaşımız inanmak istiyor kendisini yönetmeye talip olanlara. Gözlerinden bunu anlıyorum. Malatyalı esasında çok masum ve mazlum. Çok büyük laflar etmiş yöneticilerimiz.  Masumiyetleri inanmaktan, mağduriyetleri de hizmet alamamaktan. 

-Önceki seçimlere ilişkin sayısal verilerle analiz edildiğinde MHP’nin Malatya Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini kazanması zor görünüyor. Seçim sonuçlarına ilişkin şimdiden bir kestirim, değerlendirme yapıyor musunuz? 

– Allah nasip edecekse ve halk da özgür iradesiyle karar vermişse hiçbir güç MHP’nin Malatya’da büyükşehir belediye başkanlığını kazanmasını engelleyemez. Biz MHP olarak kazanacağımıza inanıyoruz ve bu inancın verdiği şevkle, heyecanla çalışıyoruz. Kaybetmek gibi bir kavram gündemimizde yok. Halkın özgür siyasal iradesine ve tercihine her zaman saygı göstereceğiz. İnanıyorum ki, bu seçimde her şeyden önce Malatya halkının gönlünü kazandık. Şimdi sıra seçimi kazanmakta. Allah’ın izni, Malatya halkının iradesi, parti teşkilatımızın gayreti ve Malatya’nın AKP tarafından 10 yıldan bu yana bir rant alanına dönüştürüldüğünü, rant politikaları ile çok kötü yönetildiğini, Malatya’nın sağlıksız, plansız programsız büyüdüğünü düşünen insanlarımızın desteği ile kazanacağız. Hangi siyasal görüşten olursa olsun tüm Malatya halkının oyuna talibiz. Çünkü seçimi kazandığımızda gerçek anlamda yakamızdaki parti rozetini çıkararak Malatya halkına eşit hizmet götüreceğiz. Malatya Belediyesi’ni 15-20 iş adamının ihale merkezi olmaktan çıkaracak 800 bin insanımızın adil biçimde hizmet alacağı bir yönetim merkezine dönüştüreceğiz. Artık mahalleye dönüşen kırsaldaki yerleşim alanlarından Malatya kent merkezine kadar her noktada hayat kalitesini yükseltecek projeler hayata geçireceğiz. Şehri kaos değil huzur mekanına dönüştüreceğiz. Ben bunları anlattığımda her geçen gün CHP’liyim veya AK Parti’liyim diyen vatandaşlardan çok büyük bir ilgi müşahede ediyorum. Yakından tanıdıkça daha fazla ilgi gösteriyorlar. Hikâyemin düzgünlüğü onları etkileyen önemli bir unsur. Vatandaşın bu tavrı beni umutlandırıyor. O yüzden MHP’nin geniş kitlelerinin dışında bütün partilerden oy alacağım inşallah.

– Şinasi Bey yoğun seçim kampanyası sürecinde bize zaman ayırdınız, çok teşekkür ederiz söyleşi için.

– Ben de teşekkür ediyorum. Ayrıca 30 Mart’ta yapılacak yerel seçimlerin ülkemize ve Malatyamıza hayırlı olmasını diliyorum.

Söyleşi – Fotoğraf: Niyazi DOĞAN – Güler HAZAR

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici, saygısız ifadeler, cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, suçluyu ya da suçu övücü, uygunsuz gönderici adı, 'naylon- uyduruk' mail adresli, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır. Ayrıca, mesajların tüm yasal ve cezai sorumluluğu, mesajlarıyla birlikte IP numaraları da düşen göndericilere aittir."