You are missing some Flash content that should appear here! Perhaps your browser cannot display it, or maybe it did not initialize correctly.


You are missing some Flash content that should appear here! Perhaps your browser cannot display it, or maybe it did not initialize correctly.


İbrahim Yücel Reklam
Örnek Resim
İbrahim Yücel Reklam

Arion

Dugun
Malatya Haber -

Hz. Peygamber Böyle Yaparken, Size Ne Oluyor?

Hz. Peygamber Böyle Yaparken, Size Ne Oluyor?
  • 27.12.2015

Niyazi DOĞAN
dogannd@gmail.com
twitter.com/#!/niyazidogan
 
Yıl 622, Medine. 
 
Hicretin henüz ilk yılı.  
 
Bazı rivayetlere göre ise Bedir Savaşı’ndan hemen sonra, yani 624.
 
İhsan Süreyya Sırma Hoca’ya göre kesinlikle Bedir Savaşı’ndan önce. 
 
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) rehberliğinde, oydaşma temelinde hem Müslümanlar arası hem de Müslümanlar ile Müslüman olmayan topluluklar arası toplumsal-hukuki-siyasi ilişkileri düzenleyen, birçok yönü ile Medine İslam Devleti’nin kurucu yasası özelliğini taşıyan belge hazırlanır. 
 
Medine’de yaşayan Müslüman, Yahudi ve Müşrik Arap blokları arasında ‘Birarada, barış ve esenlik içinde / ortak düşmana karşı siyasal birliği’ öngören siyasal-hukuki çatı formülünün yazılı belgesine taraflar çeşitli müzakereler sonucunda imza koyar.
 
Erken dönem İslam Tarihi’nin en önemli hukuki belgelerinin başında gelen bu belge Medine Vesikası olarak adlandırılır. 
 
Tarihçiler ve siyaset bilimciler tarafından Medine İslam Devleti, Medine Şehir Devleti, Medine Site Devleti olarak farklı kategorilerde ele alınan, nihai tahlilde Ali Bulaç’ın deyimiyle Medine’de sınırları belirlenmiş bir coğrafyada 622-632 yılları arasında egemen olan siyasal birliğin hukuki belgesi olan Medine Vesikası, Muhammed Hamidullah’a göre, sadece ilk İslam devletinin anayasası değil, aynı zamanda bütün dünyada yazılı ilk anayasadır. 
 
Medine Vesikası ile devletin Müslüman olan ve olmayan kurucu unsurları arasındaki ilişkiler ve diyalog boyutları net ayrımlarla belirlenir. 
 
Çoğulculuk / çok kültürlülük / katılımcılık / barış ve saldırmazlık hedefli ilkeler temelinde oluşturulan Medine Vesikası’nın belki de en önemli ve çarpıcı özelliği, Medine Site Devleti’nin Müslüman olmayan kurucu unsuru olan Yahudilerin inanç ve ibadet özgürlüğünün yanısıra kendi dinsel hukuklarına göre yargılanma haklarının kayıtsız-şartsız hukuki belge ile teminat altına alınmış olmasıydı. 
 
Prof. Dr. Mustafa Sibai Medine Vesikası’nın, Müslüman olmayan kurucu unsurlarına tanıdığı inanç / ibadet özgürlüğü ve çoğulcu kültürü öngören 25. maddesini ‘Müslüman olmayanların din ve mal emniyetinin sağlanması, dini hayat bağlamında Müslümanlara uymaları için zorlanamayacağı ve mallarının da müsadere edilemeyeceği’ şeklinde yorumlar.
 
Hz. Muhammed’in başkanı ya da en üst düzeydeki hakemi olduğu devletin hukuksal yol haritası konumundaki vesikada ‘Yahudilerin dinleri kendilerine, müminlerin dinleri kendilerinedir’ şeklinde yer alan 25. maddeye göre, Müslümanlara saldırmadıkları sürece, Yahudilere kayıtsız şartsız dinî ve hukuki özgürlük alanı sağlanmış, böylelikle Medine’de bir başka dine iman edenlerin, dinlerinin ritüellerini, kendi dinlerinin öngördüğü ibadethanelerde ve açık bir biçimde yaşamaları, anayasanın özel bir maddesiyle hukuksal ve siyasal güvenceye kavuşturulmuştur. 
 
Sonuç olarak Medine Vesikası bağlamında değerlendirildiğinde İslam’ın, Müslüman olmayanların temel siyasi, kültürel, mülkiyet haklarını, Müslümanlar ile birarada ve barış içinde yaşama olanaklarını, inanç ve ibadet eksenli haklarını klasik deyimle ‘geniş hoşgörü anlayışı’ ile değil, özgürlükçü yaklaşım ile hukuksal ilkelere bağladığı ve güvence altına aldığını söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü yaygın deyimle ‘hoşgörülü anlayış’ kavramı, içinde bir tutam küstahlığı da barındırır ve ‘gerekirse hoş görmeyebilirim’ gibi otoriter / diktatoryal ipuçları taşır. 
 
İslam Tarihi kaynaklarına göre Medine Vesikası imzalanırken Medine İslam Devleti olarak sınırları belirlenen coğrafyada yaşayan Müslümanların sayısı yaklaşık 1500, Yahudi nüfusu 4000 ve müşrik Arapların nüfusu da yine 4000 civarındadır. Yaklaşık 10 bin nüfusu olan bir coğrafyada nüfusun % 15’i Müslüman olmasına karşın devletin hukuki, siyasi ve toplumsal ilişki normlarını belirleyen belge Hz. Muhammed rehberliğinde hazırlanır. Çünkü, Müslüman olmayan nüfus ezici çoğunluğu oluşturmasına karşın Medine’nin en büyük 2 kabilesi olan Evs ve Hazreç kabilelerinin liderlerinin İslam’ı seçmiş olmaları Müslümanların özgül ağırlığını bir hayli yükseklere taşıyordu. 
 
Böyle bir konjonktürde hazırlanan Medine Vesikası’nda Hz. Muhammed, şayet istese ve dileseydi Müslüman olmayan kesimleri bütünüyle dışlayabilir, diğer din mensuplarının siyasal, hukuki ve dinsel haklarını yok sayabilir, dinsel özgürlüklerine karşı ezici barikatlar kurabilir ve bütünüyle Müslümanların sübjektif merhametine bağımlı hale getirebilirdi. Çünkü Müslümanların nüfusu az olmasına karşın siyasal ve pratik anlamda böyle bir güçleri vardı. 
 
Ama o bunu yapmadı. Tam tersine, Medine Vesikası’nın karşılıklı görüşmeler sonucunda ve toplumsal mutabakat ürünü olarak, barış içinde ortak yaşama iradesini yansıtan bir belge şeklinde ortaya çıkması için çaba gösterdi. Başarılı da oldu.
 
Kur’an-ı Kerim Kafirun Suresi 6. ayetinin yansımasını Medine Vesikası’nın 25. Maddesine taşıyarak ‘Yahudilerin dinleri kendilerine, müminlerin dinleri kendilerinedir’ hükmüyle Yahudilere Müslümanların yaşam alanlarına müdahale etmedikçe ve saldırmadıkça, dinlerini gerektiği gibi yaşamaları için özgürlük alanları üretti, onlara pozitif hukuki statü kazandırdı. 
 

 
Yıl 630, Medine. 
 
Hicretin 8. Yılı. 
 
Hz. Muhammed, Müslüman olmayan Ehl-i Kitap’tan topluluklarla son anlaşmasını Necranlı Hristiyanlar‘la yaptı. 
 
Bu anlaşmanın 1. Maddesi her şeyden önce Necranlı Hristiyanların hukuki ve dini özgürlüklerini güvence altına alıyordu. 
 
‘Devlet, Necranlıların mal, mülk, ibadet ve kişisel özgürlüklerini emniyet altında bulunduracaktır’  2. Madde ise Necranlı Hristiyanların din adamlarının ancak kendi istekleri üzerine değiştirebileceğini bağlıyor, ayrıca Müslümanların Hristiyan Necranlıları her tür tehlikeye karşı koruyacağını taahhüt ediyordu. 
 
Anlaşmanın bugünkü Türkiye ve Malatya gündemini yakından ilgilendiren ve ‘dindarlık tekeli’ kuran, dindarlığı, farklı inanç gruplarına yaşama hakkı tanımamak şeklinde İslam dışı sakat bir anlayış olarak algılayan zihniyetin ders alması gereken en önemli 2 maddesi ise şöyleydi: 
 
Madde 4: Hristiyan Necran halkının inancına hakaret edilmeyecektir. 
 
Madde 9: Müslümanlar, yıkılan bir kilisenin tamiri sırasında Necran Hristiyanları’na yardım edeceklerdir. 

 
Yıl 2012, Malatya.
 
‘Dindarlığı’ bazı örneklerde görüldüğü gibi imar yolsuzlukları ile zenginleşme olarak algılayan Malatya Belediyesi, Hristiyan Ermenilerin Malatya’daki mezarlığı içindeki yapılarını bir yol yapım çalışması sırasında kullanılmaz hale getiriyor. 
 
Malatyalı Hayırsever Ermeniler Derneği (HAYDER), Ermeni cemaatinin mezarlığındaki yapılarına verdiği zarar nedeniyle Malatya Belediyesi’nden bu yapıların yeniden ve belediye tarafından yapılmasını talep etmek yerine, alçak gönüllü bir tutumla ‘Bu yapıları yapmak istiyoruz. Bu konuda izninizi rica ediyoruz’ diyerek Malatya Belediye Başkanı Ahmet Çakır’a ricada bulunur. 
 
Oysa asıl yapılması gereken rica değil, bu ülkenin eşit vatandaşları olarak bir hak arama mücadelesi başlatmalarıydı. Çünkü Malatya Belediyesi, yol yapım çalışmaları sırasında yapıya zarar vermişti. 
 
Dedik ya, İslam dışı, sakat, ırkçı ve nefret söylemini kutsayan anlayışın kamuoyu zihninde yarattığı olumsuz Ermeni algısı nedeniyle HAYDER, hak arama girişimi başlatmak yerine alçak gönüllülükle ricada bulunur. 
 
Malatya Valisi Ulvi Saran ile de görüşerek, ricalarını yinelerler. 
 
Vali Ulvi Saran ve Belediye Başkanı Ahmet Çakır HAYDER yöneticilerine şifahi olarak onay verirler. 
 
Belediye sınırları içinde bir yapının inşa edilmesi için şifahi onay vermenin saçmalığı bir yana, Malatya Valisi’nin mezarlık içinde yaptırılacak dua yeri ve gasilhane inşaatı konusunda ‘yapılsın ya da yapılmasın’ eksenli bir sözünün olması tam anlamıyla trajikomikliktir. 
 
Malatya’yı, Amerikan silah sanayi çetesinin silahlı işgal gücü NATO’nun savaş üssü haline getiren ve biricik amacı İran’ı İsrail’e ispiyonlayarak İsrail’i korumak olan Kürecik Radar Üssü konusunda tek kelime etmeyen -ki böyle bir şey beklemiyoruz zaten- sayın valinin bir gasilhane inşaatı meselesinde söyleyecek sözünün olması utanç vericidir aslında. 
 
Ee, ne de olsa, bir Ermeni vatandaşın cenazesinin yıkanacağı gasilhane inşaatı, geçtiğimiz günlerde NATO Savunma Koleji tarafından İsrail’e istihbarat sağlamak amaçlı olduğu artık resmen açıklanan Amerikan Radar Üssü’nden daha tehlikelidir, değil mi? 
 
Asıl meseleye dönelim. 
 
Malatya Belediyesi’nden şifahi izin alan HAYDER, mezarlığın içinde yeni bir gasilhane, dua yeri ve bekçi evi için 3 ay önce inşaata başlar.
 
Ne de olsa Malatya Valisi ve Belediye Başkanı Ahmet Çakır’ın şifahi iznini almış, yetkili makamları bilgilendirmişlerdir.
İnşaat bir hayli ilerler, kaba inşaat olarak tabir edilen aşama bitirilmek üzeredir. Bu sırada kış şartlarının ağırlaşması ve yoğun kar yağışı nedeniyle inşaatın yapımına kısa süre ara verilir.
 
Takvimler 2 Şubat 2012’yi gösterdiğinde ise, Malatya Belediyesi, herhangi bir uyarıya, bilgilendirmeye ihtiyaç duymayan bir nobranlıkla mezarlığa dalar, kepçelerle 3 ay boyunca yükseltilen yapıları birkaç dakikada yerle bir eder. 
 
Yıkımdan sonraki ilk saatlerde belediye yetkilileri normal, sıradan hatta övünç duyulacak bir iş yaptıkları havasındadır. 
 
Üstelik Fransa’da kabul edilen Soykırımı İnkar Yasası’nın Türkiye’de yarattığı atmosferde mezarlık yıkımı ile ‘küffara’ karşı bir cihad (!) kazanmış olmanın keyfini yaşayanlar bile olduğu gözleniyordu.
 
Belediye Başkanı Ahmet Çakır ve yıkımcı yetkililerde jeton, yıkımla ilgili haberin arkadaşımız Yaşar Karaaslan’ın fotoğrafları eşliğinde ilk defa malatyahaber.com’da yayınlanmasından sonra, Türkiye çapında verilen sert tepkilerden sonra düştü. 
 
Bu defa olayın tevil edilmesi süreci başlatıldı hızla. 
 
Efendim, mahalle halkından kimileri mezarlıkta yükselen yapının çatısının kilise mimarisini çağrıştırması üzerine şikâyet dilekçeleri yazmış. 
 
Malatya Belediyesi de sadece kilise mimarisini çağrıştıran çatıyı yıkmak için ekip göndermiş, ama ekip ile İmar ve Şehircilik Müdürü arasında iletişim kopukluğu olmuş, ekip yapının tamamını ‘kazaen’ yıkmış. 
 
Yuh yani, yapının çatısı kilise mimarisine benzemeyecek de Cami mimarisine mi benzeyecekti? 
 
Sonra, çatı kilise mimarisini çağrıştırsa ne olurdu? 
 
İslam’ın peygamberi Hz. Muhammed, Medine İslam Devleti civarında yaşayan Hristiyanların yıkılan kiliselerinin Müslümanların yardımı ile yeniden yapılmasını hukuki sözleşme ile güvence altına alırken size ne oluyor? 
 
Gasilhane çatısının kilise mimarisini çağrıştırması Malatya’yı, Türkiye’yi İslam’dan döndürüp Hristiyan mı yapacaktı?
 
Bir gasilhane çatısının böyle bir gücü, sarsıcı, yıkıcı etksisi mi var Allah aşkına? 
 
Ne kadar az güveniyorsunuz İslam’a, nedir bu özgüven eksikliği, nedir bu korku, nedir bu kendinden olmayana yaşama hakkı tanımama hastalığı? 
 
2010 Nisan’ında Kutlu Doğum Haftası vesilesiyle düzenlenen program için Hollanda’nın Ajax Futbol Takımı’nın Arena Stadı’nı tıklım tıklım doldurup, 52 bin kişilik stadı Kur’an-Kerim tilaveti ve ilahilerle inlettikten sonra, 2012’de Malatya’da kilise mimarisine benzeyen bir çatı için Ermeni Mezarlığı’na dalacağız iş makinaları ile…
 
1960’lardan bu yana Avrupa’nın başkentlerine Cami yaptırma yarışına gireceğiz, ama Malatya’da bir yılda bir, bilemedin iki defa cenaze yıkanacak Ermeni gasilhanesine tahammül gösteremeyeceğiz…
 
Yazık..
 
Laiklerin başörtülülere cehennem hayatı yaşattığı dönemlerde ‘Laik sistem bir bez parçası yüzünden yıkılacaksa (başörtüsü bir bez parçası değildir) bırakın yıkılsın’ diyenler, bugün bir gasilhane çatısının kilise mimarisini çağrıştırması karşısında Ulubatlı Hasan edası ile o çatıya tırmanıp yıkmasını nasıl izah edebilir? 
 
İzah edemezler, ama tevil etmeye çalışırlar. 
 
İletişim kopukluğu derler, kazaen derler. 
 
Ama bilmezler ki, zırva tevil götürmez. 
 
Çünkü tevile muhtaç olmayacak kadar herşey ayan beyan ortadadır. 
 
TSK uçakları Uludere’de 34 sivil vatandaşa bomba yağdırdı, Bülent Arınç misali kendi konuşmasına aşık sabık Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik bombardımandan 18 saat sonra çıktı, lütfen konuştu ve 34 sivilin devletin uçaklarından yağan bombalarla öldürülmesini ‘Operasyon kazası’na indirgedi. 
 
Ahmet Çakır da aynı indirgemeci mantıkla, yapılmasına şifahi biçimde izin verdikleri yapının çatısı sırf kilise mimarisini çağrıştırdığı için birkaç dakikada yıkılmasını ‘kaza’ olarak açıklıyor. 
 
İletişim kopukluğundan bahsediyor / konuya yıkımdan sonra muttali olduğunu söylüyor. 
 
İletişim çağında / herkesin neredeyse 2-3 cep hattı taşıdığı 2012’de iletişim kopukluğu yaşıyor sayın başkan. 
 
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan kendisini arayıp ‘Bizi dünyaya rezil ediyorsunuz’  sözleri ile olayın vahametini sert ifadelerle ortaya koyarken Başkan Çakır kimilerine göre başbakanın ‘fırçasını’ yemesine neden olan yıkımdan bihaberdir olay sırasında.
 
En Son Başkan Ahmet Çakır Duyar durumları yani…
 
Bu aslında belediyede ‘tas kayıp’ durumlarının da itirafıdır. 
 
İşin daha ilginç yanı, Çakır, Başbakan Erdoğan’ın yıkımı eleştiren sert sözleri sonrasında bile medyaya açıklama yaparken ‘Abartılacak bir şey yok’ gibi, yaşanan olayın boyutlarını hala kavrayamadığını gösteren tavrına devam demesidir. 
 
Başkan Çakır’ın başbakanın kendisini aramasi ile ilgili olarak Bakış Gazetesi‘ne yaptığı özel açıklamada kullandığı terminoloji bu umursamaz ve ayrımcı tavrın belirtilerini ele vermektedir zaten. Ne diyor Sayın Çakır Türkiye Cumhuriyeti’nin Ermeni vatandaşları için: ‘Onlar’… Ötekileştirme kültürünün kodları zaten bu işaretlemede gizli değil midir?  
 
Bir de şu ‘Mevzuata aykırı inşaat’ savunması yok mu, tam anlamıyla evlere şenlik durumudur. 
 
Mezarlıktaki gasilhane ve dua yeri inşaatı mevzuata aykırı ise neden yapımına izin verdiniz? 
 
Neden aldattınız insanları? 
 
Neden İslam’ın özgürlükçü ruhu konusunda, Müslüman olmayan insanların derin hayal kırıklığına uğramasına neden olacak saçmalıklara imza attınız? 
 
Burada bir parantez açıyorum: Bu yıkım, aynı zamanda İslam’ın, diğer dinlere mensup insanların inançlarını dinleri üzere yaşamaları konusundaki özgürlükçü tutumuna da açık bir saldırıdır bence…
 
Medine Vesikası ve peygamberimizin Hristiyanlarla imzaladığı, Hristiyanların inanç / ibadet ve ibadethanelerinin özgürlüğünü teminat altına alan sözleşmelerde karşılığını bulan nebevi hareket metodunun yok sayılmasıdır…Saf mısın nesin, kimlerden nebevi hareket metodu bekliyorsun, dediğinizi duyuyorum. Haklısınız. Diğer yandan, yıkımı ‘Türkiye rezil oluyor’ argümanı ile eleştirenlerin durumu da utanç verici bir başka gerçekliktir. Çünkü, eleştiri, doğrudan bizatihi yıkıma karşı ve yıkımı gerçekleştiren anti-özgürlükçü, sadece kendine demokrat zihniyete yapılmalıdır.
 
Ayrıca ve önemle hatırlatıp, Ermeni Mezarlığı’ndaki yıkım vesilesiyle bir kez daha tarihe kayıt düşmek gerekir ki, ‘dindarlığı’ tekelleştiren bu kadrodan Ahmet Çakır’ın selefi, şimdinin AKP Milletvekili Cemal Akın da belediyenin borçlarını ödemek için Hollanda şirketine CAMİ SATTI. Hollanda şirketi de ‘Dindar’ Belediye Başkanı Cemal Akın’dan satın aldığı camiyi yine kepçe ile birkaç dakikada yerle bir etti.
 
Parantezi kapatıp yeniden mevzuat konusuna dönüyorum. 
 
Mevzuata aykırı ise 3 ay boyunca mezarlıktaki inşaatın yapımına neden göz yumdunuz, neden denetim yapmadınız, neden mevzuat çerçevesine çekilmesi için gerekli uyarıları yapmadınız?
 
Yok, mevzuata uygunsa neden yıktınız inşaatı?
 
Hem siz bugüne kadar imar / inşaat ve yapılaşma konusunda Malatya’da ne zaman mevzuata uydunuz ki? 
 
Cemal Akın dönemi imar skandalları, yoğunluk arttırma sahtekârlıkları, Malatya Park AVM rezaletleri ile dolu dolu yaşanmadı mı? 
 
2009 Kasım ayını hatırlıyor musunuz Sayın Çakır? 
 
Hani şu, kağıt üzerinde ortaklığınızı devrettiğiniz, eski şirketinizin de içinde olduğu imar skandalı dosyasının patladığı, imar arşivinin aylarca mühürlendiği günler…
 
Madem bu kadar mevzuat aşığısınız, o günlerde neden aklınıza bir tek duvar olsun yıkmak, bir tuğla çekmek gelmedi bugün ağır ceza mahkemelerinde yargılanan imar yolsuzluklarında? 
 
12 Eylül 2010 Referandumu’nun sloganı ‘Gücün hukuku değil, hukukun gücü tesis edilecek’ti…
 
Geçiniz.
 
Anayasa değişir, yasa değişir.
 
Ama bu ülkede, bu şehirde bir zihniyet değişmez: Altın kural, gücün hukukudur. 
 
Güçlü olana hesaplanamaz ölçekte imar yolsuzluğu serbest, gücü olmayana bir çatı bile haramdır. 
 
Az kalsın unutuyordum: 
 
Sayın Çakır mesele imar mevzuatına aykırılık ise, imar mevzuatına ve mahkeme kararlarına aykırlığın Malatya’daki en parlak örneği Malatya Park AVM’dir. 
 
Bunu en iyi siz bilirsiniz. 
 
Mahkemenin kapatma kararını uygulamamak için Malatya Belediyesi’nin yapmadığı şaklabanlık kalmadı. Mahkeme kararının sözde infazını çiçekler arkasında saklamaya kadar götürdünüz işi.
 
Haydi, yüreğiniz varsa ve mevzuat aşkınız hala devam ediyorsa…
 
Sizi Malatya Park AVM’de imar mevzuatını ve mahkeme kararlarını uygularken görelim…
 
Ve alkışlayalım o zaman…
 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici, saygısız ifadeler, cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, suçluyu ya da suçu övücü, uygunsuz gönderici adı, 'naylon- uyduruk' mail adresli, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır. Ayrıca, mesajların tüm yasal ve cezai sorumluluğu, mesajlarıyla birlikte IP numaraları da düşen göndericilere aittir."