Final

Final

Örnek Resim
İbrahim Yücel Reklam

Arion

Malatya Haber -

“Kadrolaştığım Doğrudur”

“Kadrolaştığım Doğrudur”
  • 28.12.2015

“Kumpas” olduğu ortaya çıkan Ergenekon Davası’nın sanıklarından, İnönü Üniversitesi eski rektörü Prof.Dr. Fatih Hilmioğlu, davanın Yargıtay’daki duruşmasında yaptığı savunmada, Ankara katliamı için bassağlığı dileyıp,”Nasıl bir ülkede yaşıyoruz? 2-3 gün önce cumhuriyet tarihinin en büyük terör olayı oluyor, terör örgütü tespit edilemiyor,ama öte yandan hayali bir terör örgütü uydurulup tek bir kişiye zarar vermemiş insanlar yıllarca hapse atılıp, yaşam ve sağlıklarını yitiriyor. Ne tuhaf bir ülkeyiz” dedi. 

Savunmasında, kendisinin engellemelere rağmen başlatıp sürdürdüğü Karaciğer Nakli ile İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi’nin, halen dünya çapında çok iyi bir yerde bulunduğunu da belirten Hilmioğlu, üniversitedeki görevi sırasında yaptığı kadrolaşmalara ilişkin suçlamalarla ilgili olarak “Her üniversite rektörü bilimsel düzeyi yüksek insanları üniversiteye kazandırmak ister. Bu bağlamda kadrolaştığım doğrudur Ben de bilimsel düzeyi yüksek insanları üniversitemize kazandırdım bunun sonucu üniversitemiz 2006 yılında bilimsel yayınlarda 53 devlet üniversitesi arasında ODTÜ’den sonra 2.sıraya yükselmiştir.” diye konuştu. 

Hilmioğlu, uzun savunmasında adalet sistemine de eleştiriler getirerek, ” Bu hukuk sistemi insanları öldürüyor. İnsanları öldüren bir hukuk sisteminden adalet çıkmaz. Bizler hekim olarak insanların bir gün bile fazla yaşaması için bunca çaba harcarken, insan yaşamı biz hekimler için bu kadar önemli ve kutsal iken silivride  insan hayatının ne denli ucuz olduğuna şahit olduğumda  gerçekten insanlığımdan utandım. Hukuk cinayetleri karşısında Hukuk adı altında İnsanların öldürülmelerine bile sessiz kalan hukuk sistemimizi gördüğümde ülkem adına utanç duydum.”dedi.

İŞTE FATİH HİLMİOĞLU’NUN SAVUNMASININ TAM METNİ

“Sayın başkan, sayın mahkeme üyeleri  ve sayın c. savcısı.

Saygılar sunarak konuşmama başlıyorum.

Yedi yıl kadar yakın süren Ergenekon davasının bugün Yargıtay aşamasındayız. Bu aşamada davanın görünümü şöyle. Bu davanın fezlekesini hazırlayan emniyet mensuplarının, savcı ve hakimlerinin bir kısmı tutuklu ya da tutuksuz yargılanmakta, bazıları yurt dışına kaçmış ve kırmızı bültenle aranmakta.

Benim bu durumda anladığım şudur. Yargılanma aşaması süren polislerin hazırladığı fezlekeler, bu fezlekeleri esas alarak yargılanmakta olan savcıların hazırladığı iddianameler ve bu iddianameleri mahkeme kararına dönüştüren yargılanmakta olan hakimlerin mahkeme kararını yüksek mahkemeniz muhakeme ederek karara bağlayacak. Yani bir taraftan bizleri  her türlü sahte delil, yalancı tanık ve iftiralarla yıllarca tutuklu kalmamıza neden olan sözde emniyet mensubları, sözde savcılar ve sözde hakimler yargılanıyor, bir taraftan da bizler yargılanmaya devam ediyoruz hala. Normal koşullarda birbiri ile bağdaşması mümkün olmayan bu 2 olay bizim hukuk sistemimizde yaşanabiliyor. Bu nasıl bir hukuk sistemidir anlayamıyorum.

Bu davada sayfa sayısının 120 milyon sayfaya ulaştığı iddia edilmektedir.

Günde 400 sayfa okuyabilen bir kişi yılda 120 bin sayfa okur. 120 milyon sayfayı okumak için 1000 (BİN) yıl gerekir. Yani Silivri mahkemesinin dava dosyasını okumadan karar verdiği açıktır. Sayın heyetinizin de bu kadar sayfayı okuyacak zamanı olmadığından buradaki savunmaların sayın heyetinizce yıllarca yapılanın aksine bir önemi olacağı inancındayım.

Sami Selçuk’un bu davayla ilgili olarak “Ergenekon davasının milyonlarca sayfa tuttuğunu, hukuksal olarak insan beyninin çözümlemesinin olanaksız olduğunu, davada birbiri ile ilintilenen isimler ve örgütler arasında sağlam illiyet bağının bulunmadığını, eksik teşebbüs ile cezalar arasındaki ilintinin bozuk olduğuna kadar uzanan aksaklıkları” ifade etmiştir..

VURAL SAVAŞ bu davayla ilgili olarak

Ergenekon’ soruşturmasıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk devleti olmaktan çıkartıldığını ifade etmiştir.

Silivri yargılama süreci ile ilgili olarak sayın savcı hazırlamış olduğu tebliğnamesinde bu davadaki bazı hukuksuzluklar hukuk tekniği açısından belirtmiştir. Ancak 7 yıl kadar süren bu davadaki hukuksuzlukların sadece hukuk tekniği açısından değerlendirilmesi doğru değildir.. Bir de yargılama esnasında savcı ve hakimlerin duruşma salonunda oluşturduğu ve sanıklar için işkenceye dönen bir dava süreci ve duruşma atmosferi var ki, bu da usul açısından  hukuk ihlalinden öte doğrudan insan hakları ihlali idi.

1- Tutuklandıktan tam 18.5 ay sonra mahkemede savunmamı yapabildim

2- Tamamen ucu açık bir süreçti.

3- Sanıkların ve müdafilerin savunma hakkı kısıtlandı.

4- Esasında sanıkların ve müdafilerinin savunmalarda söyledikleri hiçbir şey  hiçbir şekilde kaale alınmadı.

5- Çeşitli kurumlardan sanık ve müdafilerinin istedikleri belgeler getirtilmedi.

6- Çeşitli kurumlardan mahkemenin istediği belgelerle bile sanıklarla ilgili olarak pek çok iddia resmi olarak çürütülmesine rağmen , sanki bunlar hiç olmamış gibi sanıklar aynı iddialarla suçlanmaya devam ettiler ve bu suçlamalar mahkemenin nihai kararında da aynen yer aldı. 

7- Polis fezlekesi iddianame oldu, iddianame mahkeme kararına dönüştürüldü. Yani 7 yıla yaklaşan yargılamada iddialarla ilgili değişen hiçbir şey olmadı. Bundan daha da kötüsü yapılarak ilgisiz pek çok iddianame ana dosya ile birleştirildi.

8-yargılama esnasında hakim ve savcıların tutum ve davranışı bırakınız hukukçu kimliği ile bağdaşmayı insanlıkla bile bağdaşmıyordu.

9-Duruşmalar sırasında her türlü azarlama, hakaret ve bazen savcı, mahkeme başkanı ve bazı üyelerinin oturdukları koltuklardan fırlayarak bağırmaları ve kürsülerin üzerinden sanıkların üzerine doğru adeta saldıracak-atlayacakmış gibi tavırları zaten ortada bir adil yargılamanın olmadığının ve adil bir yargılama yapılmayacağının en açık göstergesi idi.

10-Yargılama esnasında cinsel tacizciler, katiller, gasp suçu işleyenler, itirafçılar kamu tanığı olarak muteber tanık olarak dinlenmiştir. Buna rağmen sanıkların dinlenilmesini talep ettikleri tanıkların ancak çok az bir kısmı mahkemece tanık olarak dinlenilmiştir. Tanık olarak davet edilen kişilere soru sorma hakkımız engellenmiş, yazılı olarak verilen soruların büyük çoğunluğu tanığa sorulmamış, sorulan az sayıdaki soru ise mahkeme başkanı tarafından keyfi olarak değiştirilerek sorulmuştur.

Böylece somut gerçeklerin ortaya çıkması bizzat mahkeme tarafından engellenmiştir.

 11- Yargılamaların en önemli aşaması olan “Delillerin değerlendirilmesi” aşamasının mahkeme başkanı tarafından yapılacağı defalarca söylenmiş olmasına rağmen bir “oldu bitti” ile mahkemece bu aşamanın yapıldığı varsayılmış ve böylece adil yargılanma hakkı açıkça ihlal edilmiştir.

 12- Adil bir yargılama yapılmama hususu bir yana bu süreçte hastalanan insanların gerekli tedavi görmesi de engellendi. Hastaların gönderildikleri Silivri devlet hastanesi sağlık kuruluşu olarak adeta ilk ve son duraktı. Hastaların gerektiği zaman daha üst merkezlere gönderilmeleri engelleniyordu. Bunun sonucu bazı hastaların tedavileri gecikerek geri dönülmez bir noktaya geldi. Sanıklardan birisi Silivri devlet hastanesinden ısrarla bir üst merkeze sevk edilmediğinden hastalığı ilerledi ve bir duruşma esnasında içinde benim de bulunduğum sanıkların ve hakimlerin gözlerinin önünde kan kustu. Kan kusturan bir hukuk sistemimiz var demek ki.

 *Adli tıp kurumunda yapılan yeni atamalarla adli tıp kurumu mahkemenin yan kuruluşu haline getirildi.

 *Hastalığım nedeniyle bulunduğum çeşitli hastanelerde meslektaşlarımın nasıl korktuklarını gözlerinden, tutum ve davranışlarından ve doğrudan söylemlerinden görüyordum. Bu baskı ortamında bir hekimin mesleğini özgür bir şekilde yapabilmesi zaten olanaksızdı. Buna rağmen görevlerini her şeyi göze alarak yapan bazı hekimler tutuklandılar. Üzülerek söylüyorum. Bazı hekimler korkudan mesleklerinin gereğini yapamadılar bazıları ise mahkeme ile zaten aynı paralelde düşünüyorlardı. Mesleklerinin gereğini bilerek ve isteyerek yapmadılar.

 *Sonuçta pek çok insan hastalandı. Bazıları ise yaşamlarını kaybetti. bu süreç devam etseydi daha pek çok sanığın yaşamını kaybedeceğini bir hekim olarak rahatlıkla söyleyebilirim. Yani bu dava esnasında en temel hak olan YAŞAMA  HAKKI tümüyle göz ardı edilmiş ve adeta öldüresiye bir yargılama yapılmıştır.

Yargılama esnasında sanıkların ölmelerini isteyen ve hastalara gerekli merkezlerde gerekli tedavilerin yapılmasını engelleyerek adeta ölmelerini sağlayan bir savcılık makamı ve bir mahkeme heyeti vardı.

 *Yukarda çok özet olarak anlatmaya çalıştığım Silivri sürecinde kendimi bir mahkemede değil, bir Nazi toplama kampında Nazi subaylarının esaretinde hissettim.

13-Hukukta terör ve terörist tanımında hukukçular arasında uluslararası bir uzlaşmanın olmadığı ifade edilmektedir. Silivri duruşmaların video kayıtları incelendiğinde duruşmalar esnasında hakim ve savcıların yarattığı atmosfer ve onların tutum ve davranışları incelendiğinde, terör ve terörist tanımı eminim ki çok daha iyi anlaşılacaktır.

14- Şimdi bu süreçte yapılan sözde yargılamanın sözde mahkeme kararını sayın heyetiniz değerlendirecektir.

14- Öte yandan 7 yıl boyunca hukuki yargılama adı altıda yapılan hukuksuzluklara ve cinayetlere , hukuk adına sessiz kalan bir hukuk sisteminden nasıl adalet çıkması beklenebilir ki. Bir an için bu dava yüksek mahkemenizce haksız bir şekilde yargılanan insanların lehine sonuçlansa  bile adaletin tecelli ettiği nasıl iddia edilebilir. Hatta bu hukusuzlukları yapanlar en ağır cezaları alsalar bile “adalet yerini buldu” diyebilir miyiz?

Haksız bir şekilde özgürlükleri elinden alınan yüzlerce insanın kaybettikleri yıllar onlara nasıl geri verilecektir.

Hastalanan insanlara sağlıkları nasıl geri iade edilecektir.

Ve en önemlisi bu dava esnasında adeta kahırlarından ölen insanları yüksek mahkemenizin vereceği olumlu bir karar nasıl getirecektir.

15-Yaşadıklarım şu gerçeği göstermiştir. Bu hukuk sistemi insanları öldürüyor. İnsanları öldüren bir hukuk sisteminden adalet çıkmaz. Bizler hekim olarak insanların bir gün bile fazla yaşaması için bunca çaba harcarken, insan yaşamı biz hekimler için bu kadar önemli ve kutsal iken silivride  insan hayatının ne denli ucuz olduğuna şahit olduğumda  gerçekten insanlığımdan utandım. Hukuk cinayetleri karşısında Hukuk adı altında İnsanların öldürülmelerine bile sessiz kalan hukuk sistemimizi gördüğümde ülkem adına utanç duydum.

Bu davaların en azından ülkemizdeki hukuk sisteminde ve hukuk anlayışında insan yaşamını en temel hak ve insan özgürlüğünü en yüce değer olarak kabul eden köklü değişimlere yol açmasını dilerim.  

1-   DAVADA TEMEL İDDİALAR

Bu dava iddianamelerinde esas olarak iki iddia vardır.

I- Birinci iddia, “PKK, Hizbullah, DHKP-C gibi örgütleri yönlendirdiği iddia edilen

“Ergenekon Terör Örgütü” isimli bir örgüt vardır” iddiası.

II- İkinci iddia “Bu örgütün bir askeri darbe ile Hükümet ve TBMM’ni ortadan kaldırmak veya görevlerini kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs ettiği” iddiasıdır.

I- Birinci iddia “Ergenekon Terör Örgütü” isimli bir örgütün varlığı iddiası

1- İddianameye göre bu örgüt en az 15 yıldan beri mevcuttur. Yine iddianameye göre bu örgüt PKK, Hizbullah, DHKP-C gibi terör örgütlerini yönetmekte/yönlendirmektedir. Bu örgütün varlığı ile ilgili olarak ülkemizin temel İstihbarat kurumları olan Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), Emniyet İstihbarat ve Askeri istihbarat kurumlarına sorulmuştur. Her üç istihbarat kurumu da böyle bir örgütün olmadığını mahkemeye resmi olarak bildirilmişlerdir. Kaldı ki, İddianamede iddia edildiği gibi pek çok örgütü yönettiği/yönlendirdiği iddia edilen böylesine önemli ve devasa bir örgütten devletin istihbarat kurumlarının 15 yıldır haberdar olmaması zaten düşünülemez. Böylesine örgütler üstü devasa bir terör örgüt 15 yıl boyunca devletin istihbarat kurumlarınca tespit edilememiş ise o zaman iki olasılık vardır;

YA DEVLET YOKTUR, YA DA ÖRGÜT YOKTUR. 

Aksi bir değerlendirme insan aklına ve mantığına aykırıdır.

2- Altı yılı aşkın bir süredir devam eden yargılama sürecine rağmen, örgüt mensubu olduğu iddia edilen yüzlerce kişiden bir kişi bile bu örgütün varlığına yönelik tek bir kelime dahi söyleyememiştir. Çünkü ortada böyle bir örgüt yoktur.

3- İddianamede sözde bu örgütün mensuplarının çoğunun TSK mensubu olduğu iddia edilmesine rağmen başta dönemin Genel kurmay başkanları ve Kuvvet komutanları olmak üzere hiçbir TSK mensubu böyle bir örgütün varlığına yönelik hiçbir şey söyleyememişlerdir.

Çünkü ortada böyle bir örgüt yoktur.

4- Sözde bu örgütün varlığına yönelik olarak iddianamede hukuksal açıdan hiçbir delil değeri taşımayan olgular delil olarak gösterilmiş, kardeş katillerinden, öz yeğenini pazarlayanlardan, cinsel tavizci ve tecavüzcülerden, gaspçılardan, araba hırsızlarından ve itirafçılardan devşirilen onlarca kişi de tanık veya gizli tanık olarak gösterilmiştir. Bütün bunlara rağmen hayali terör örgütü, gerçek bir terör örgütüne dönüştürülememiştir.

5- İddia edilen bu örgütün esas olarak TSK içinde yapılandığı iddia edilmektedir. Eğer böyle bir durum gerçek ise bu konudan Genelkurmay Başkanlığı yapmış kişilerin haberi olması gerekir. Bu davada sanık olan ve ayrıca Genelkurmay Başkanlığı yapmış olan İlker BAŞBUĞ ve 2002-2006 yılları arasında Genelkurmay Başkanlığı yapmış olan Hilmi ÖZKÖK tanık olarak mahkemede verdiği ifadede böyle bir örgütün varlığını duymadıklarını ifade etmişlerdir.

Böyle bir örgütün olmadığının bundan daha açık bir kanıtı olabilir mi?

 6- Öte yandan PKK’yı yönlendirdiği iddia edilen bu hayali örgütün mensupları olduğu iddia edilen sanık siviller PKK’yı her zaman en ağır bir şekilde eleştirmişler, tutuklu askerlerin ise tümü PKK ile silahlı çatışmalara girmişler, yaralanmışlar ve gazi olmuşlardır. Hatta halen vücudunda mermi taşıyan insanlar bu davada yargılanmaktadır. Dünyanın en kanlı terör örgütü olan PKK’yı en ağır şekilde eleştiren sivil insanların ve canı pahasına silahlı mücadeleye girmiş olan askerlerin PKK’yı yönlendirdiği iddia edilen bir terör örgütün mensubu olduğunu iddia etmek, bu insanları terörist olarak nitelendirmek insan aklına, mantığına, hukuka ve vicdana tümüyle aykırı değil midir?

7- Ayrıca, yargılamayı yapan 13. ağır ceza mahkemesi bu örgütün varlığına yönelik olarak devletin diğer kurumlarından binlerce belge talep etmiştir. Bu belgelerin de gelmiş olmasına rağmen iddia edilen örgütün varlığı yıllardır kanıtlanamamış, yani böyle bir örgütün varlığı ortaya konamamıştır.

8- Ancak CÇG ile ilgili olarak iddianamede olmayan ancak mütalaada yer alan ve şahsımı suçlayan yeni bir iddia vardır. Bu iddia, JGK’nı 6-7 rektörle ziyaretimizde “Rektörlere CÇG faaliyetleri konusunda brifing verildiği” iddiasıdır.

Bu iddia mütalaadaki yeni ve en önemli iddiadır. Çünkü ETÖ’ne bağlı olduğu ve Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven isimli 4 adet darbe planını yaptığı iddia edilen, “CÇG’nun faaliyetlerinin neler olduğunu” gösteren en önemli belgedir.

NİHAYET  yargılanma başladıktan tam 6 YIL SONRA ETÖ VE CÇG’nun VARLIĞINI GÖSTEREN EN ÖNEMLİ DELİL SAVCILAR TARAFINDAN BULUNMUŞTUR YANİ ETÖ VE CÇG’NUN VARLIĞI BU BRİFİNGLE KANITLANMIŞTIR. Brifing 17 nolu ek klasörde olup aşağıya aynen kopyalanmıştır

 Yani Jandarmanın tamamen toplumsal hizmetlerini içeren bir brifing iddianamede CÇG nun dolayısı ile ETÖ nün varlığını gösteren bir iddiaya dönüşmüştür. Çünkü bu brifing ile iddianamede yer alan ifade aynen şöyledir.

“Rektörlere CÇG faaliyetleri konusunda brifing verildiği” tespit edilmiştir.

Yani eğitim ve sağlık hizmetlerinde bulunmayı, ağaç dikmeyi, çevreyi korumayı ve özürlülere yardımı ETÖ nün varlığının kanıtı gibi gösteren bir iddianame, yargılama süreci ve dava.

Yüksek mahkemenizin önündeki davanın özü budur.

9- Öte yandan bu davanın sanıklarına bakıldığında bu  kişilerin yaşamları, dünya görüşleri ve siyasal anlayışları arasında dağlar kadar fark vardır. Normal sosyal yaşamda hiçbir şekilde bir araya gelmesi mümkün olmayan kişiler iddianamelerle bir araya getirilerek bir hayali örgüt yaratılmaya çalışılmıştır. İddia edilen örgüt üyelerinin büyük çoğunluğu birbirini tanımamaktadır. Hatta sözde örgüt yöneticisi olduğu iddia edilen kişiler bile birbirini tanımamaktadır.

Örgüt yöneticilerinin bile birbirlerini tanımadığı bir örgüt olur mu?

10- Yıllardır yapılan yargılama sonucunda mahkeme halen sözde ETÖ nün başının kim olduğunu söyleyememiştir. Başsız örgüt olur mu? Ancak mahkemenin bu örgüte bir baş bulması doğru olmazdı. Eğer sanıklardan birinin sözde ETÖ nün başı olduğu iddia edilseydi o zaman örgütün nasıl, nerede ve kimler tarafından kurulduğu sorgulanacak bu sorulara akla ve mantığa uygun açıklama olamayınca iddialar kamuoyu nezdinde çökecekti. Yine örgütün başı olduğu iddia edilen kişi ile diğer sanıklar arasındaki ilişkiler sorgulanmaya başlayacak bunun sonucu bırakınız örgütsel bir ilişkiyi sanıkların büyük çoğunluğu arasında normal bir sosyal ilişkinin bile olmadığı görülecekti. Bu nedenlerle mahkeme hiçbir zaman bir sanığı örgütün başı olarak bilerek göstermemiştir.

11-Normal bir insan aklı ve mantığının asla kabul etmeyeceği bir husus da şudur.

Davanın özü askeri darbe davası olduğuna göre, iddia edilen askeri darbe doğal olarak asker bir şahsın komutanlığında olacaktır. Sanıklar arasında en yüksek rütbeli askeri şahıs GK eski başkanı Sn İlker Başbuğ olduğuna göre iddianameler ve mahkeme kararının lafzından sözde bu örgütün başının İlker Başbuğ olduğu ve iddia edilen askeri darbenin de o nun komutasında olacağı anlaşılmaktadır..

Yani ilker başbuğ darbe yapmak için 700 bin kişilik silahlı ordu yerine çoğu sivillerden oluşan ETÖ yü kuracak ve bunlarla darbe yapacak. Böyle bir iddia ne normal insanlar tarafından ileri sürülebilir., ne de normal insanlar tarafından kabul edilebilir.

Çünkü normal insan aklına ve mantığına aykırı bir iddiadır bu.

II- İkinci iddia “Bu örgütün bir askeri darbe ile Hükümet ve TBMM’ni ortadan kaldırmak veya görevlerini kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs ettiği” iddiasıdır.

 1-Öncelikle şunu belirtmek isterim.

 İddia edilen askeri darbe girişiminin zamanlaması ile ilgili olarak Gerek iddia makamı ve gerekse mahkeme başkanı tarafından duruşmalar esnasında davanın özünün “2003-2004 yıllarındaki Askeri darbe girişimi” olduğu defalarca ifade edilmesine rağmen davada 2000 yılından başlayıp 2010’a kadar on yıl boyunca gerçekleştiği iddia edilen pek çok olay sorgulanmış ve yargılanmıştır. Böylece  dava hangi yılların sorgulandığı ve yargılandığı anlaşılamayan yani suç  tarihi bile belli olmayan bir dava olmuştur.

Davanın özü askeri darbe teşebbüsüdür. Sormak gerekir 10 yıl süren darbe teşebbüsü olur mu?

2- Öte yandan Mahkeme savcı ve hakimlerince davanın özünün 2003-2004 darbe girişimi olduğu ifade edilmesine rağmen iddianamelerde

•      ATATÜRK’ün Nutuk’u

•      ATATÜRK’ün Bursa Nutku

•      Cumhuriyetin 80.yılı yürüyüşü

•      Cumhuriyet Mitingleri

•      Hilafetin Ilgası paneli

•      Bir rektörün “Kubilay olmağa hazırız” demeci

•      Onuncu yıl marşı

•      Laiklikle ilgili İnönü Üniversitesinin senato kararı suç unsuru olarak yer almaktadır.

 Bu bağlamda mütalaa S:761’de şu ifade dikkat çekicidir

 “Türkiye Ulusal Güvenlik Stratejileri Araştırma Merkezinin (TUSAM) 10.02.2004 tarihinde Akyurt Büyük Anadolu Oteli’nde yapılan törenle açıldığı, 800-1000 kişilik katılımla icra edilen törende ; İstiklal Marşı, saygı durusu, bayrak ve Atatürk gibi konularda duyarlılık gözlendiği”,

Bu suçlamalara baktığımda edindiğim izlenim şudur. .Mahkeme savcı ve hakimlerince davanın özünün 2003-2004 darbe girişimi olduğu ifade edilmesine rağmen dava adeta bastığımız toprağı, soluduğumuz havayı, bu coğrafyada bağımsız, çağdaş ve onurlu bir ulus olarak yaşamımızı borçlu olduğumuz Atatürk ,Onun kurduğu cumhuriyetin felsefesi ve o felsefenin savunucularının yargılandığı bir davaya dönüşmüştür.

3-iddia edilen örgütün 311/1 ve 312/1 ‘e giren suçları işlediği iddia edilmektedir.

Bu maddelerin uygulanabilmesi için

CEBİR VE ŞİDDET UNSURU İÇEREN BİR TEŞEBBÜSÜN olması gerekir.

Bu husus teknik bir konu olup  hukukçular tarafından değerlendirecektir.

Ancak iddianameler tümüyle değerlendirildiğinde ortada cebir ve şiddet içeren tek olay bu davaya adeta yamanan danıştay cinayetidir. Ancak bu cinayetin tarihi 2006 yılıdır. Bu tarih mahkeme savcı ve hakimlerinin ifadesindeki davanın özünün 2003-2004 yıllarındaki darbe teşebbüsü olduğu iddiasındaki tarihten 2-3 yıl sonradır. Bu cinayet dışında iddianamelerin hiçbir yerinde cebir ve şiddet içeren bir fiil yoktur.

4-Mütalaada askeri darbeyi gerçekleştireceği iddia edilen ETÖ ye bağlı olduğu iddia edilen CÇG’nun 2003-2004 yılları arasındaki faaliyetleri başlığı altında belirtilen faaliyetler şunlardır.

Afiş astırılması,100.000 mektup gönderilmesi, bazı konularda bilgilendirme notunun yüzlerce köşe yazarına gönderilmesi, sendikalar ve medyanın değerlendirilmesi, jandarma bölge komutanlıklarının yıkıcı, bölücü ve irticai unsurlarla mücadele seminerleri, Ulusal birlik hareketi ile ilgili değerlendirmeler, çeşitli kişilerle görüşmeler, çeşitli kişilerle ilgili değerlendirmeler, muhafazakarlık ve demokrasi sempozyumu ile ilgili çalışmalar, üniversite radyolarının kurulması gibi çalışmaları yer almaktadır.

Yukarıdaki faaliyetlerin darbe girişimi olduğunu iddia etmek insan aklına, mantığına ve hukuka aykırıdır.

5-Mütalaa S:768’de; Yukarıdaki iddiaların dışında ETÖ’ne bağlı olduğu iddia edilen  CÇG’NUN FAALİYETLERİNİ GERÇEKLEŞTİRDİĞİNİ GÖSTEREN DELİLLER başlığı altında CÇG’nun yaptığı iddia edilen esas olarak sadece bir faaliyet yer almaktadır. Bu ATO’daki paneldir.

Ayrıca Mütalaa S:836’de, CÇG’nun darbe planlarından birisi olduğu iddia edilen SARIKIZ KOD İSİMLİ DARBE PLANININ HAYATA GEÇİRİLMESİ başlığı altında önemli tek fiil olarak; 25 Ekim 2003 tarihli yürüyüş gösterilmektedir.

 BU İKİ FİİL DIŞINDA 2003-2004 ARASINDA DARBE TEŞEBBÜSÜ ANLAMINDA BAŞKA HİÇ BİR FİİL MÜTALAADA YOKTUR

6- Esasında bu durum bir duruşma esnasında bizzat mahkeme başkanı tarafından itiraf edilmiştir. Şöyle ki.

Mütalaa S:830 da Alper Görmüş’ün ifadesinde 2003-2004 yılları arasında darbe girişimi ile ilgili olarak mahkeme başkanı ile aralarında şu konuşmalar geçiyor . Alper Görmüş “Olayların başladığını söylüyorum. 2003-2004’te bu tür halk gösterileri mesela söyle deniyor halkı sokağa dökmeliyiz , bunu net bir şekilde birkaç defa ; Şey yapıldı.” şeklinde yanıt vermesi üzerine, Mahkeme Başkanı‘nın: “Ya bu proje ama ortaya dökülen bir şey yok.” şeklindeki açıklamasına karşılık, Alper Görmüş “Proje proje ama olmuyor , olmuyor bazı başarılar sağlanıyor. Mesela Doğru Yol Partisinden bir yetkili geliyor. adı ,su anda adı aklımda değil Özden Örnek ‘i ziyaret ediyor ve Mehmet Ağar ‘in selamını getiriyor ve ……Yani birtakım Şeyler beraber sivil toplumla kendi deyişleriyle basınla vesaire yapılmak isteniyor ama çok ciddi bir şey yok, başarılı onun için zaten vazgeçiliyor. “

Yani Alper Görmüş de ifadesinde 2003-2004 arasında darbe girişimine yönelik tek bir fiil gösterememiştir. Mahkeme başkanı da bunu açıkça itiraf etmiştir..

Bu genel değerlendirmeden sonra şimdi bu davada şahsıma yönelik suçlamaları yanıtlamak istiyorum. Öncelikle söylemek isterim ki silivride yaptığım 31 Mayıs 2013 tarihli son savunmam burada aynen geçerlidir.

Sayın başkan iddianame ve mahkeme kararındaki iftiraları bir yana bırakırsak benim bu davada sanık olarak bulunmamın temel nedeni 2000-2008 yılları arasında İnönü üniversitesinde yaptığım rektörlük görevi esnasındaki faaliyetlerimdir.

Bunlardan kısaca bahsetmek gerekir diye düşünüyorum.

 1-Öğrenci olayları

Rektör olmadan önce yıllarca süren ve bazısı ölümle sonuçlanan yoğun öğrenci olaylarının yaşandığı İnönü Üniversitesi’nde:

Rektörlük yaptığım Ağustos 2000- Ağustos 2008 arasında:

 TEK BİR ÖĞRENCİNİN BURNU DAHİ KANAMAMIŞTIR

2-Göreve geldiğimde bir köy, bir mezra görünümündeki üniversite kampüsü  Çalışmalarımız sonucu ülkemizin en güzel 10 kampüsü arasında yer almış ve bu Hürriyet gazetesinde Manşet olmuştur

3-Göreve geldiğimde akademik camiada adı bile bilinmeyen bilimsel olarak hiçbir varlığı olmayan İnönü üniversitesi bilimsel kadroların oluşturulması ve bilimsel çalışma laboratuvarlarının kurulması ve bilimsel çalışmaların teşviki ile 2006 yılında bilimsel yayın sıralamasında 53 devlet üniversitesi arasında ODTÜ den sonra 2. Olmuştur. Bu başarı Cumhuriyet tarihi boyunca Anadolu’da ki bir devlet üniversitesinin yakaladığı en büyük başarıdır.

Ayrıca karaciğer nakil merkezi kurulmuş ve bu merkez 2006 yılında ve daha sonraki yıllarda nakil sayısında Avrupa birincisi ve dünya ikincisi olmuştur. Bu başarı Prof. Dr.Mehmet Haberal’ın Türkiyede gerçekleştirdiği ilk karaciğer naklinden sonra üniversitelerimizin uluslarası ölçekte yakaladığı en büyük başarıdır.

Üniversitemizin hastanesi olan TÖTM tüm branşlarda bölgenin, bazı branşlarda ülkemizin, karaciğer naklinde ise dünyanın bir referans merkezi olmuştur.

4- Üniversitede uluslararası, ulusal ve bölgesel düzeyde çok yoğun bilimsel kongre, sempozyum ve çalıştaylar düzenlenmiş ve ülkemizin dünya çapındaki sanatçıları davet edilerek yoğun sanatsal etkinlikler gerçekleştirilmiştir.

 4-Öğrencilerin bilimsel, sanatsal ve sportif açıdan kendilerini geliştirebilmeleri için her  türlü alt yapı yapılmış ve bu konularda öğrenciler özendirilmiştir.

5-Üniversitemiz benim zamanımda ulusal sorunlara da duyarlılık göstermiştir.

Ülkemizin öteden beri temel sorunlar olan eğitim, kalkınma, çağdaşlaşma, bölücü, gerici faaliyetler, cumhuriyetin kazanımları, Atatürk ve Kıbrıs konularında duyarlılık göstermiş, bu konularda sürekli aktif olmuş bu konularda ya kendisi bir etkinlik düzenlemiş ya da düzenlenen bir etkinliğe iştirak etmiştir. Bu dönemde alınan sadece senato kararları incelendiğinde bile üniversitenin duruşu ve bu konulardaki kararlığı ortaya çıkmaktadır.

Bu dönemde alınan laiklikle ilgili kaygıları içeren bir senato kararının bile iddianamede suç unsuru olarak yer aldığını ve hükümeti yıkmaya teşebbüs fiili olarak kabul edildiğini belirtmek isterim. Bu senato kararından sonra AYM ce bir siyasi parti Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğuna karar vererek ceza vermiştir. Bu cezayı öneren YC başsavcısı da, cezaya hükmeden AYM üyeleride mi ETÖ üyesidir. Onlarda mı hükümeti yıkmaya teşebbüs etmiştir. Takdirlerinize sunarım. 

* Kaldı ki o dönemde bu konu ile ilgili olarak başta YÖK olmak üzere üniversitelerin büyük çoğunluğu ve diğer kurumlar da  lailklik konusunda kaygıları içeren kararlar almışlardır. Bu kurumlar damı hükümeti devirmeye teşebbüs etmiştir.

ŞAHSIMLA İLGİLİ SUÇLAMALAR

1-M.Ş.Eruygur’u 6-7 rektörle ziyaretimiz ile ilgili iddialar

I- Bu ziyaretin “ETÖ,CÇG ve SARIKIZ DARBE PLANI’nın bir toplantısı olduğu”  iddia edilmekte,

II- Bu ziyarette “Rektörlere CÇG faaliyetleri konusunda brifing verildiği”  iddia edilmekte,

III- Bu ziyaretle ilgili olarak “19 Eylül 2003 tarihinde yapılan bu gizli toplantıda Üniversite gençliğinin sokağa dökülerek askeri müdahaleye zemin oluşturulması için 25 Ekim 2003 tarihinde” Cumhuriyete Saygı Yürüyüşü ” adı altında bir miting   düzenlenmesinin kararlaştırıldığı” iddia edilmektedir.

* İddianame ve mütalaada şahsımla ilgili en önemli suçlama JGK’nı ziyaretle ilgilidir. Çünkü gerek İddianame ve mütalaada ve gerekse çapraz sorguda bütün suçlamaların içinde en çok bu ziyaret konusu üzerinde durulmaktadır.

* Kaldı ki bu suçlama, benim iddia edilen ETÖ,CÇG ve Sarıkız ile ilişkim olduğuna dair tüm suçlamalar içinde kronolojik olarak ilk suçlamadır. Diğer tüm suçlamalar iddia edilen suç tarihleri açısından bu ziyaretten sonradır. Bu açıdan da en önemli suçlamadır. Bu nedenle bu suçlamayı geniş olarak yanıtlayacağım.

* Öncelikle belirtmem gerekir ki, bu ziyaretin nedeni Üniversiteleri siyasallaştıran ve üniversiteleri birer yüksek lise haline getirenYÖK yasa tasarısıdır.

Tasarı nedeniyle Hükümet ve askerler arasında ve rektörler ve askerler arasında çok sayıda görüşmeler olmuştur

 YÖK yasa tasarısı nedeniyle Hükümet-Asker ilişkileri ve TSK’nın açıklamalarına bakıldığında durum şöyledir.

•     Milli Eğ. Bakanı Hüseyin ÇELİK , Genelkurmay Başkanı ile en az iki kez görüşmüş,

•     Hükümet tasarıyı Genelkurmay Başkanlığına göndererek görüş istemiş ve Genelkurmay Başkanlığı da görüşünü bildirmiş,

•     Tasarı iki kez MGK’da görüşülmüş

•     Genelkurmay Başkanlığı bu konuda da iki kez basın açıklaması yapmış,

•     Genelkurmay 2. Başkanı İlker BAŞBUĞ basına açıklama yapmış,

•     1.Ordu Komutanı Yaşar BÜYÜKANIT basına açıklama yapmıştır.

YANİ TASARIYLA İLGİLİ OLARAK HÜKÜMET TSK’YI MUHATAP BİR KURUM OLARAK GÖRMÜŞ ve TSK da bu konuda açıklama yapmıştır.

YÖK başkanı, ÜAK başkanı ve ÜAKın tasarıyı hükümetle müzakere etmek üzere kurmuş olduğu komisyon gruplar halinde defalarca cumhurbaşkanı, başbakan, MEbakanı, yüksek yargı organları ve medya kuruluşları ile tasarı konusundaki kaygılarını iletmek üzere görüşmüşlerdir.

Ayrıca Tıpkı hükümetin yaptığı gibi Rektörler de askerlerle YÖK yasa tasarısı konusunda görüşmüştür. İddianame ve eklerinde yer alan bilgiler, basın haberleri ve genelkurmayın basın açıklamasından anlaşıldığı kadarı ile askerler ve rektörler arasında 25 görüşmeolmuştur.

 Ancak bu görüşmelerin çok daha fazla olduğu iki tanık beyanından anlaşılmaktadır.

 Ş.ERUYGUR ise 2003-2004 tarihleri arasında YÖK Başkanı, YÖK Başkan vekili, ÜAK Başkanı ve rektörlerle 19 kez görüşmüştür. Bizim 6-7 rektörle JGK nını ziyaretimiz bu ziyaretlerden sadece birisidir. Bu ziyaret öncesi Ş.Eruyurun JGKlığına atanması nedeni ile bir kez kendisi ile makamında görüştüm. Bir kez de kendisi beni senato kararı nedeniyle kutlamak için telefon açtı. Bunun dışında kendisi ile görevde iken hiçbir irtibatım olmadı.

*Bu ziyaret CÇG faaliyeti olarak gösterilmektedir.

 CÇG’nun kuruşu ile ilgili iddianamede iki tarih vardır.

 2.iddianame S: 107’de; “CÇG’nun Aralık 2003 tarihinde kurulduğu” iddia edilmekte ve 2.iddianame S: 141–142 ve Mütalaa S: 727’de

“CÇG’nun 07 Ekim 2003 tarihinde geçici görevlendirmeyle faaliyete başladığı tespit edilmiştir.” denilmektedir.

JGK’nı ziyaret 19 Eylül 2003 tarihinde olduğuna göre bu ziyaretin CÇG kapsamında olması zamanlama olarak olanaksızdır. çünkü bu ziyaret CÇG’nun kurulduğu iddia edilen her iki tarihten de öncedir.

Bu ziyaret sarıkız darbe planı kapsamında gösterilmektedir.

 İkinci iddianame S:131’de

“Elde edilen resmi içerikli ve gizli belgelerde oluşuma CÇG adı verildiği, bu isimle oluşturulan grubun askeri müdahaleye zemin hazırlamak amacıyla, yaptıkları planlara SARIKIZ, AYIŞIĞI, YAKAMOZ ve ELDİVEN gibi kod isimleri verdikleri belirlenmiştir”   iddiası yer almaktadır.

Bu iddiadan Sarıkız’ın CÇG’nun bir alt yapısı olduğu dolayısıyla Sarıkız’ın ya CÇG ile aynı zamanda veya CÇG’nun kurulduğu iddia edilen tarihlerden (7 EKİM 2003 veya Aralık 2003) sonra oluşturulduğu kendiliğinden anlaşılmaktadır.

Bu durumda JGK’nı ziyaretimiz 19 eylül 2003 tarihinde olduğuna göre, bu ziyaretin Sarıkız kapsamında olması zamanlama olarak olanaksızdır.

Ayrıca 2.iddianamenin s:190’da. “SARIKIZ KOD İSİMLİ DARBE PLANI” 

başlığı altında ve mütalaa s: 835 ve 836’da;

‘’ Özden ÖRNEK’e ait olduğu anlaşılan günlüklerden “6 Aralık 2003” tarihli başlıklı notta,Önce basını ele geçirmeye çalışacaktık.

Bu nedenle ben MÖ’ı davet edecektim. Sonra rektörler ile temas edip öğrencileri sokağa dökecektik. Sendikalar ile aynı şekilde hareket edecektik. Sokaklar afiş astıracaktık. Dernekler ile temas edip onları da hükümet aleyhine teşvik edecektik. Bütün bu olayları yurt çapında yapacaktık Yukarıdakiler SARIKIZ olarak anılacaktı”

 Bu ifadelerden “SARIKIZ”ın 6 aralık 2003 tarihinde oluşturulduğu  anlaşılmaktadır. Bu durumda 19 eylül 2003 tarihindeki ziyaretin “Sarıkız” kapsamında  olması zamanlama olarak olanaksızdır. Çünkü yukarıdaki iddialara  göre JGK’nı ziyaret tarihinde Sarıkız’ın henüz oluşturulmadığı  kendiliğinden anlaşılmaktadır.

Sonuç olarak;İddianame ve mütalaadaki bu ifadelerden bu ziyaretin var olduğu iddia edilen CÇG ve sarıkız darbe planı kapsamında olmadığı yine iddianame ve mütalaadaki iddialardan anlaşılmaktadır.

Bu ziyaretin suç unsuru olarak görülmesinin asıl nedeni 25 Ekim 2013 tarihinde yapılan ve yine YÖK yasa tasarısını protesto amacı taşıyan ve Ankara Üniversitesi ve ADD nin ortaklaşa düzenlediği ve hemen hemen tüm üniversitelerin rektörlerinin bir kısım öğretim üyeleri ile birlikte katıldığı mitingin bu ziyarette kararlaştırıldığı iddiasına dayanmaktadır. Bu iddia dışında başka hiçbir iddia veya fiil nedeniyle jgk’nı ziyaretimiz suçlanmamaktadır. Yani iddia makamı bu ziyareti sadece bu yürüyüşün bu ziyarette kararlaştırıldığı iddiası nedeniyle bu ziyaretin bir “örgüt toplantısı” olduğunu iddia etmektedir.

NİTEKİM;

Sn. Mehmet Haberal’ın sorgusunda (CELSE NO:50 Sayfa: 30);

Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel’in;  “Savunmanızda 25 Ekim 2003 günü yapılan gösteri yürüyüşünün sorulmasını eleştirdiniz. Anıtkabire çelenk konulması ve yasal olarak gösteri yürüyüşü yapılması kuşkusuz ki demokratik bir hakkın kullanımıdır. Ancak Jandarma Genel Komutanlığında, Jandarma Genel Komutanlığı başkanlığında rektörlerin toplanarak darbeye zemin hazırlama gösteri yürüyüşü düzenlenmesi kararı alınarak bu kararın uygulanması sizce demokratik bir hakkın kullanımı mıdır, açıklar mısınız?”

ŞEKLİNDEKİ SORUSU BU ZİYARETİN, NEDEN İDDİA MAKAMI TARAFINDAN SUÇ OLARAK GÖRÜLDÜĞÜNÜ AÇIKÇA GÖSTERMEKTEDİR.

Bu iddianın tek kaynağı 17.ek klasörde bulunan ve ziyarette rektörler tarafından dile getirildiği iddia edilen biri 5 (beş) diğeri ise 8 (sekiz) sayfalık iki adet yazıdır. sekiz sayfadan oluşan yazıda (sayfa: 2 paragraf: 4) ziyarette bulunan rektörlerin   25 ekimde rektörler ve öğretim üyeleri anıtkabire geleceğiz” dedikleri,

beş sayfadan oluşan gizli ibareli yazıda (s:13, madde: 20) ziyarette bulunan  rektörlerin“25 ekim 2003’te öğretim üyelerinin cübbeleriyle anıtkabir’e  yürüyecekleri”ni söyledikleri iddia edilmektedir.

 Söz konusu yürüyüşün bu ziyarette kararlaştırıldığı iddiasına yönelik iddianame ve mütalaada başka hiçbir delil yoktur. tek delil jgk’nı ziyarette rektörlerin görüşlerini içerdiği iddia edilen biri 5 diğeri 8 sayfadan oluşan iki yazıdır.       

Bu ifadeler sadece “türkçe ifade” açısından bile değerlendirildiğinde, çok açık olarak bu yürüyüşün ziyaret öncesi kararlaştırıldığı kendiliğinden anlaşılmaktadır

Kaldı ki bu mitingin Ankara üniversitesi rektörlüğü ve ADD tarafından ortaklaşa düzenlendiği yine iddianame eklerinde yer alan resmi belgelerden ve konu ile ilgili sanık ve tanık ifadelerinden  anlaşılmaktadır.

Ayrıca ADD gen Başkanı Ertuğrul Kazancı tarafından ADD şubelerine gönderdiği ve yürüyüşten 2 gün önceki genelgede yürüyüş ile ilgili olarak “Üç aya yakın bir süredir hazırlığı süren” ifadesi vardır. Yani bu yazı bile bu yürüyüşün JGK nını ziyaret öncesi planlandığının en açık ve kesin resmi belgesidir

 Düzenleme komitesinden hiç kimse JGK nını ziyarette bulunmamıştır. Darbeye zemin oluşturma mitingi olduğu iddia edilen bu mitingin düzenleme komitesinden bile hiç kimse sanık olmamasına rağmen ben suçlandım.

Öte yandan Rektörlerin askerlerle YÖK yasa tasarısı konusunda görüşmeleri suç ise bu çerçevede YÖK başkanı ve  rektörlerin çeşitli gruplar halinde komuta kademesinde bulunan askerlerle yaptığı görüşmenin sayısı 25 tir. Bunları hepsinin suç olması gerekmez mi?. Sadece JGK Ş.Eruygur ile görüşme suç ise bu kapsamda YÖK başkanı dahil rektörlerin gruplar halinde Ş.Eruygur ile yaptığı görüşmelerin sayısı 19 dur. Bu durumda bütün bu görüşmeleri yapanların suçlanması gerekmez mi. Anlayamadığım nedenlerle eğer sadece içinde benim de bulunduğum 6-7 rektörle JGK nını ziyaretimiz suç ise bu durumda ziyarette bulunan 6-7 rektör ve ziyarette bulunan 10 civarında generalin sanık olması gerekmez mi. Böyle olmamıştır.

Ş.Eruygur dışında ziyarette bulunan hiçbir general sanık olmamıştır, ziyarette bulunan 6-7 rektörden sadece ben 5 yıla yakın tutuklu kaldım. Ziyarette bulunan F. Bernay tutuklandıktan 4 ay sonra tensip aşamasında tahliye oldu, K.Alemdaroğlu davanın karara bağlanmasından sonra tutuklandı ve 2-3 ay tutuklu kaldı. Yani Ziyarette bulunan 16-17 kişiden sadece 4 kişi sanık olmuş ve sadece ben 5 yıla yakın tutuklu kaldım. Yani doğrudan şahsımı hedefleyen bir nokta atışı yapılmıştır. Ziyarette bulunduğu iddia edilen askerler bırakın sanık olmayı tanık olarak bile talebimize rağmen çağrılmamıştır.

Burada bir hususu daha sayın heyetinizin dikkatine sunmak isterim. İki yıla yakın süre ile üniversiteler ve toplum sürekli YÖK yasa tasarısı ile meşgul edilmiş olmasına rağmen Cumhurbaşkanı ve YÖK başkanının değişmesi ile birlikte YÖK yasasının değişmesi hususu gündemden kalkmıştır. Çünkü üniversitelerde istenilen değişiklerin yapılması için yeni bir yasaya artık ihtiyaç kalmamıştır.

Diğer bir iddia;

mütalaanın 1827.sayfasında olup aynen şöyledir.

 “F. Hilmioğlu’nun CÇG’nun bir faaliyeti olarak 3 Mart 2004 tarihinde ATO tesislerinde yapılan “Hilafetin İlgası ve Tevhid-i Tedrisat kanununun 8O.yılı ve günümüz Türkiye’si” konulu panele katıldığı,”

 Söz konusu panel ADD tarafından ATO tesislerinde düzenlenmiştir. Panel Yüksek rütbeli subaylar ve 30-40 civarında rektör ve yaklaşık 1000 kişinin katılımı ile gerçekleşen halka açık bir paneldir. Bende katılan 30-40 rektörden biri idim. Panelin ADD tarafından düzenlendiği iddianame eklerinde yer alan resmi belgelerden ve sanık ve tanık ifadelerinden bellidir. Düzenleme komitesinden bile hiç kimse sanık olmadığı halde ben sadece bu panele katılmış olmakla suçlanmaktayım. Panele katılmak suç ise panele katılan yaklaşık 1000 kişinin suçlanması gerekmez mi. Panele rektörlerin katılması suç ise katılan 30-40 rektörün suçlanması gerekmez mi. Burada da şahsıma hedef alan bir nokta atışı açıkça görülmektedir. Bu suçlamayla ilgili olarak düzenleme komitesinden hiç kimse talebimize rağmen tanık olarak bile dinlenilmemiştir.

Diğer bir iddia

M.Balbayın günlüklerinde adımın 2 yerde geçmesidir. M.balbay günlüklerinde tahrifat yapıldığını ifade etmiştir. Ayrıca bu iddiayla ilgili olarak sanık ve tanık ifadeleri de iddiaların asılsızlığını göstermektedir. Bu nedenle bunlara cevap vermiyorum. Konu ile son savunmamda geniş açıklama yapmıştım. Aynen geçerlidir.

Diğer bir İddia;

Bu iddia mütalaanın 1828.sayfasında olup aynen şöyledir;

 “19 Şubat 2004 tarihli CÇG Devre Raporu -12’nin “GF.02 Basınla irtibat ve Bilgilendirme Çalışması” başlığı altında;

“Bu çalışma kapsamında; Prof. Dr. E. Manisalı’ya 12 Şubat 2004 günü İstanbul Harbiye Orduevinde, (6) Üniversite Rektörüne 18 Şubat 2004 Bakanlıklar Komuta Katı Toplantı salonunda CÇG raporu arz edilmiştir” ibarelerinin yer aldığı,”

Mahkemenizin talebi üzerine JGK’lığından gelen yazıda benim 18 şubat 2004 tarihinde JGK’lığına girişimin olmadığı bildirilmiştir

Bu resmi belgeye rağmen bu suçlama savcının mütalaasında yer almıştır.

 İlginç olan mahkeme bu tarihte hangi rektörlerin JGK lığına giriş yaptığını sormamıştır.

Diğer bir suçlama;

“ETÖ yöneticilerinden olan M. Haberal’ın F.Hilmioğlu’na 24 Nisan 2005 tarihinde “Sayın Rektörüm; Üniversitenize yapacağınız idari atamalarda dikkatli olmalısınız. Eski yönetimlerle diyalogu olan personellerin atamalarının şube müdürlüğüne yapılması için çalışmalar yapıldığına dair duyumlar aldım. Bu atanacak kişilerin zihniyeti ve fikirleri bellidir. Üniversitemizin gelişmesine faydalı olacak aydın ve demokrat personellerin görevlere getirilmesinde fayda vardır. Bu kişileri araştırmadan ve soruşturmadan işlem yapmayınız. Görevinizde başarılar diliyorum ” seklinde bir elektronik posta gönderdiğinin tespit edildiği”.

Böyle bir olay gerçekleşmemiştir. Prof. Dr. M. Haberal üniversiteden hocamdır. İstediği bir şey olsa idi doğrudan telefon açıp söylerdi.

Kaldı ki;  M.Haberal’a ait böyle bir e-posta adresi olmadığı mahkeme kararıyla kesin olarak tespit edilmiş olup bu karar dava dosyasındadır. Buna rağmen bu iddia mütalaada yer almıştır.

Diğer bir iddia;

 Bu iddia mütalaanın 1828.sayfasında olup aynen şöyledir.

“Sanık F Hilmioğlu’nun, Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinden önceki bir tarihte basın mensuplarının kendisine o dönemde iktidarda olan AK Partinin seçimlerde % 45 oy alması durumunda ne olacağını sormaları üzerine, %95 oy ile dahi iktidara gelemeyeceğini, iktidara geldiği takdirde onurluca inmeleri gerektiğini, aksi takdirde onursuzca iktidardan indirileceklerini söylediği, bu ifadelerinin basın yayın araçları ile kamuoyuna yayıldığı,” .

•     30 Nisan 2007 tarihli konuşmamla ilgili video kayıtlarını içeren 2(iki) DVD Mahkemenin talebi üzerine Malatya Emniyet Müdürlüğünce Mahkemeye gönderilmiştir.

•     Bu DVD’lerin çözümü naip Hakim tarafından yeminli bilirkişi Bahattin Köse’ye yaptırılmış olup çözüm tutanakları dava dosyasındadır.

Cumhuriyet mitingleri sonrası bir basın mensubunun sorusunu şöyle yanıtlamıştım “kim gelirse gelsin, Türkiye cumhuriyeti laiktir, laik kalacaktır. Eğer insanlar Türkiye cumhuriyeti’nin Atatürk’le birlikte temelleri atılmış Cumhuriyetin kuruluş felsefesine uyan uyar, uymayana bu millet gereken cevabı verecektir. Devletin çeşitli kurumları da gereken cevabı verecektir. Kim gelirse gelsin %35’le değil isterse %95’le gelsin”

Video kayıt çözüm tutanakları incelendiğinde benim mütalaada belirtilen sözcükleri kullanmadığım açık ve net olarak görülecektir.

Ayrıca  bu konuşmam nedeniyle Malatya Barosundan 20(yirmi) nin üzerinde avukat tarafından konuşmamın yapıldığı 2007 yılında Malatya Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunulmuş ancak Malatya Cumhuriyet Savcılığı bir suç unsuru bulmayarak görevsizlik kararı vermiştir. Bu karar daha önce Mahkemeye sunulmuştur.

YÖK tarafından da bu konuşmam ilgili herhangi soruşturma bugüne kadar yapılmamıştır.

Diğer bir suçlama:

Bu iddia mütalaanın 1829.sayfasında olup şöyledir;

“Rektörü olduğu Üniversitede ETÖ’nün amaçları doğrultusunda kadrolaştığı”

Her üniversite rektörü bilimsel düzeyi yüksek insanları üniversiteye kazandırmak ister. Bu bağlamda Kadrolaştığım doğrudur Ben de bilimsel düzeyi yüksek insanları üniversitemize kazandırdım bunun sonucu üniversitemiz 2006 yılında bilimsel yayınlarda 53 devlet üniversitesi arasında ODTÜ’den sonra 2.sıraya yükselmiştir. Karaciğer naklinde ise İnönü Üniversitesi, 2006 yılından beri AVRUPA BİRİNCİSİ VE DÜNYA İKİNCİSİDİR.

Tümüyle afaki bir suçlamadır.”

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici, saygısız ifadeler, cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, suçluyu ya da suçu övücü, uygunsuz gönderici adı, 'naylon- uyduruk' mail adresli, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır. Ayrıca, mesajların tüm yasal ve cezai sorumluluğu, mesajlarıyla birlikte IP numaraları da düşen göndericilere aittir."