Final

Örnek Resim
İbrahim Yücel Reklam

Arion

Malatya Haber -

Kara Davut

Kara Davut
  • 28.12.2015

Melih YILMAZ

[email protected] hotmail.com

Yine, duayen gazeteci, Malatya’nın hafızası Sayın Celal Yalvaç büyüğümden duymuştum ilk kez Kara Davud adını. Bir romandı. Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu idi yazarı. Malatya coğrafyasından da söz ediyordu.

Ama eski bir kitaptı.

Vardı kitapları arasında Celal amcanın ama iş ki bulunabileydi binlerce evrak, binlerce belge, binlerce kitap arasından. Biliyordum, bulduğunda arayacaktı; daha önce de defalarca öyle yapmıştı. Yine kafasına not alıyordu, bilmem artık daha sonra bir yere yazıp yazmadığını, sonra unuttuğunuz bir anda bir telefon: Hani bir belge istemiştiniz ya, işte onu buldum. İstediğiniz zaman benden alabilirsiniz.

Ama, armut piş ağzıma düş, kuşağından olmadığımız için biz de peşine düşmüştük Kara Davud’un; bulduk sonunda ve karınca duası gibi yazılarla yaklaşık beş yüz elli sayfalık bu ‘romantik roman’ı okuduk.

Bu yazarın biyografisine baktığımızda Malatya adını çağrıştıran bir başka romanı olduğunu da görürüz: Battal Gazi. Demek ki Nizamettin Nazif ile Malatya’nın bir ilgisi var; ya da tam tersi.

Nizamettin Nazif, 1901-1970 yılları arasında yaşamış, gazeteci, romancı ve yazardır. Onun, Hekimhan ile ilgili olmak üzere, adını ilk kez Cahit Uçuk’un anılarında görüyoruz. Cahit Uçuk’un babası Kaymakam İbrahim Vehbi Bey’in ve Hekimhan eşrafının bir gece konuğu olur Nizamettin Nazif. Tarih 1920’li yılların ilk yarısıdır. 1921 veya 1922 olabilir. Anadolu’yu gezmektedir Nizamettin Nazif. Yolu Hekimhan’a da düşer.

Ancak bu yolunun düşmesi onda derin izler bırakır. 1923 yılında yazmaya başladığı Kara Davud romanının mekânlarından birkaçı da Malatya, Arguvan, Hekimhan ve çevresi olur. Üstelik romandaki, roman dışı dip notlardan tarihçileri de ilgilendirecek bilgiler edinilebilir. 

Önce kitabın yankılarından başlayalım. Bu yankı boynuz kulağı geçer cinsindendir. 

İncelemeye aldığımız kitabı, Şemsi Belli’nin de yayıncısı olan Ak Basın ve Yayınevi adına İhsan Manavoğlu yayınlamış. Basım yılı 1973, basım yeri İstanbul’dur. Sayfa sayısı 543’dür ama harflerin puntosu küçüktür. Baş kısımda da 10 sayfa kitabın tanıtımı vardır. 

Kara Davud önce, dönemin en çok tirajlı gazetesi olan Vakit’te 1925 yılında yayınlanmaya başlar. 1970’li hatta ‘80’li yıllara kadar gazetelerde mutlaka bir roman kısım kısım yayınlanırdı. Günümüzün birçok önemli romanı ilk kez gazetelerin sayfasında okuyucularla buluşmuştur. 

Kara Davud, Vakit gazetesinin satışını ikiye katlar. Yurt dışında da dikkat çeker. İstanbul’da Fransızca olarak yayınlanan Le Joursal d’Orient gazetesi Fransızcaya çevirir ve yayınlar. Daha sonra Rumca, Bulgarca, Sırpça, Ermenice gazetelerde yayınlanır. Bunlardan belki de en önemlisi döneminde yüz bin günlük tirajı olan Bulgar gazetesi Utro’dur. 

1927 yılında Amerikan film şirketi United Artist’in dikkatini çeker bu roman. (Ayrıntıya girdik ama unutmayın, bu romanda Malatya coğrafyası, Arguvan, Hekimhan ve Minşar Kale’si geçmektedir.) Dönemin dışişleri memurlarından Danyal Bey adlı bir elçilik görevlisine İngilizceye çevirmesi için öneri götürür film şirketi. Anlaşmalar imzalanır ve Kara Davud İngilizceye çevrilir. Filmin senaryosu da hazırlanır. Ancak Kara Davud’a yüklü bir masraf yapan film şirketi başka alanlardan kaynaklanan ekonomik sıkıntıya düşünce bu filmi çekemez.

Elbette film ile roman sanatı birbirinden farklı yapıdadırlar. Ama sonuçta biri diğerine esin kaynağı olabilir. Amerikan film şirketi, Kara Davud’u çekemez ama Türk yapımcılar iki kez çekerler.  

Bunlardan ilki 1953 tarihini taşır. Yönetmeni Mahir Canova’dır. Bu filmi bulamadığım için izleyemedim. İkincisi 1967 yılında Tunç Başaran tarafından çekilmiştir. Filmde Kartal Tibet başroldedir. Ancak filmin roman ile ilgisi yalnızca adıdır. Avangard adı verilen abartılı bir serüven filmidir. O dönemlerde bu tür filmler ilgi görmekteydi. Nizamettin Nazif’in romanı da hâlâ ününü sürdürüyordu ve bu iki olumlu yapıdan ötürü film çekilmiş. Ola ki yapımcısına da yüklü bir para kazandırmıştır. Yenileyelim, bu filmin romanla doğrudan bir ilgisi yoktur.

Biz yine Kara Davud romanına dönelim. 

Kara Davud 1928 yılına kadar, yani eski harflerimiz döneminde (1 Kasım 1928, Latin esaslı Türk alfabesinin kabulü.) dört baskı yapar. Bu dört baskıda toplam 73 bin adet satılır. 1973 yılına kadar da sayısız basımı yapıldığı gibi Anadolu’da değişik matbaalarda Kara Davud adıyla kopyaları basılır, korsanları yayınlanır.

Son bir bilgi daha: Roman sanatına olan yakınlığımızdan ötürü bizim ‘romantik roman’ olarak nitelediğimiz bu roman hakkında ‘sanat sanat içindir’ anlayışıyla şiirler yazan, bizdeki saf şiirin başlatıcısı, Türk şiirinin en güçlü şairlerinden biri olan Ahmet Haşim de iki yazı kaleme alır. Bu yazılarda romanın övgüsünü yapar. Sanatta birinci önceliği estetiğe veren Ahmet Haşim’in bu roman hakkında yazı yazması dikkate değerdir. 

Roman özünde Kara Davud adlı bir yiğit ile Fatih Sultan Mehmet’in mücadelesidir demek yanlış olmaz. Hatta gazetede yayınlandığı yıllarda bir grup tarafından gazete binası önünde protesto da edilmiştir. Bizim incelemeye aldığımız kitapta, protestoya sebep olan kısım yoktur. Bundan da şu sonuç çıkmaktadır: Ya önceki basımlarda yer alan kısım sonraki basımlarda kitaptan çıkarılmıştır ya da yanlış anlaşılmıştır.

1450’li yılların ve İstanbul’un fethinin anlatıldığı bu tarihi romanının birçok yerinde Malatya ve çevresi de coğrafya olarak verilmiştir. Sivas, Kangal, Kangal’a bağlı Deliktaş köyü, Hasan Çelebi, Hekimhan, Arguvan (bazı yerlerde Erguvan olarak), Tahir (Arguvan’ın eski adı olarak bilinmesine karşın aslında bir yerleşim yeridir), Hasan Badrık (günümüzde tartışmalı olsa da genel kabul gören Fethiye kasabası), Muşar Kalesi, İzollu, Arga (Akçadağ), Darende gibi yerler gerek ad olarak gerekse bazı olayların geçmesi nedeniyle kitapta yer alır. 

Bu mekânların dışında Manisa, Kastamonu, Edirne, Tebriz, Trabzon, İstanbul ve daha birçok yerin adı kitapta geçer.

Romanın bir özetini vermek gerekir ama üç cilt olarak yayınlanmış, toplam 533 sayfalık kitap (on sayfa roman dışıdır) Bin Bir Gece Masalları gibi iç içe geçmiş olaylardan kuruludur. Aslında Kastamonulu olan Kara Davud, bunu bilmemektedir. Kendisi Koçhisar Beyliğindendir. İsfendiyaroğulları, Koçhisar Beyliğini yenip ortalığı talan etmişlerdir. Koçhisar Beyinin iki kızını da öldürmek istemişler ancak biri kurtulmuştur. Bu kurtulan kızın adı Nedime’dir ve İsfendiyaroğlu Beyi’nden hamiledir. Doğan çocuk işte bizim kahramanımız Kara Davud’dur. Kara Davud bunu bilmemektedir. Karaduman adlı bir yoldaşıyla Karamanoğlu Beyinden Uzun Hasan’a haber götürür. Başından epeyce serüvenler geçer. İstanbul kuşatma altındadır. Fatih Sultan Mehmet bir Rum kızını sever. O kız İstanbul’dadır. İstanbul’u bir an önce alıp sevdiği kıza kavuşmak ister. Ama Rum kız, Kara Davud’u sevmektedir. Kara Davud da ilgisiz değildir kıza. Üstelik Kara Davud onu birçok kez ölümden kurtarmıştır.

Malatya o dönemde Dulkadiroğlu Beyliği içindedir. Tarihte Zülkadriye Beyliği de denir ki romanda bu ad kullanılır.  

Romanda bazı tarihi bilgiler verilirken Malatya adı ilk kez 61. Sayfada yer alır: “… Zira anlaşabildikleri tek Dolgadır prens Şahbudak’tı ki Harput, Malatya ve dolaylarında…”

127. sayfada başlayan bölümün adı “Kara Davud Malatya Yollarında”dır. 

Daha önceki bölümlerde Veliahd Kılıç Arslan’ı Yılanlı Mamo adlı bir eşkıya rehin alır. Mamo –tam köyünü vermeyelim ki gereksiz tartışmalar olmasın- Malatyalıdır. “Mamo hakikaten müthiş bir adamdı. Yeryüzünde bunun kadar vahşi ve canavar zihniyetli bir adam tasavvur olunamazdı. Aslen (…)’li idi. Fakat orada da yapmadığı kalmamıştı. Irza tecavüz, katil, yağma bu adamla başlamış, bu adamla da devam ediyordu. (…) Belki de bu adam bir deliydi. Her halde bir insan değil, bir canavar olduğu muhakkaktı. Mamo ilk önce kendi babasını katlederek kalbini çıkarmış, kendisiyle cinsel temasta bulunmağı kabul etmiyen üvey anasına zorla yedirmişti. Bu vaziyet karşısında çıldıran kadıncağızı kuru tezek yığınları üzerine yatırarak çıtır çıtır yakmış ve o canhıraş feryadlarla inlerken karşısına geçip ayran içmişti. Daima atının terkisinde içi zehirli yılanlarla dolu bir heybe taşırdı. Bu yılanlar özel bir terbiye görmüştü…” (s.81-82) 

Yılanlı Mamo ve çetesi Sivas-Kangal arasındaki Deliktaş Hanı’nda konaklarlar. Yanlarında esir tuttukları Kılıç Arslan da vardır. Deliktaş köyü halkına eza cefa ederler. Kar yağışının durduğu bir zamanda Kara Davud ve arkadaşı Karaduman gelirler ve Yılanlı Mamo ile adamlarını öldürüp hem Kılıç Arslan’ı hem de köy halkını kurtarırlar.

İşte onda sonra Malatya’ya gitmeye başlarlar ki yukarıda değindiğimiz bölüm başlar. 

“-Davud bey, rica ederim size… Benimle beraber geliniz! Kangal buraya dört saat mesafededir. Doludizgin gidersek bir saatte de alabiliriz… İster orada kalırız, istersen iki saat ileride Hasan Çelebi vardır, oraya süreriz atlarımızı… Az daha ileride de Hekim Han kalesi var.” (s.127-128) 

“Kangal’ı hakikaten bir saatte aldılar. Kara Davud’un teklifi üzerine on dakikalık bir moladan sonra küçük kafile yeniden yola düzüldü. Çünkü Kangal denilen bu yer, altı küçük kulübeden ibaret bir köydü.

Kılıç Arslan Hasan Çelebi’de daha iyi istirahat edebileceklerini temin ediyordu. Hasan Çelebi, bir Kızılbaş köyü idi. Aleviler ise yaşamayı, hayattan zevk almayı bilen adamlardı. Her evde küplerle rakı vardı.

-Hele, diyordu Kılıç Arslan… Neşet ağanın evine gidersek rahat rahat bir iki gece geçirebiliriz. Sözü sazı yerinde ehli dil bir ihtiyardır.” (s.128) 

“Kar, yine yavaş yavaş yağmağa başlamıştı. Az sonra Hasan Çelebi gözüktü. Düz toprak damlar üzerinde sivrilen ocaklardan buram buram dumanlar fışkıran bu köy Kangal’a nazaran bir kasaba addedilebilirdi. Yol boyunca uzanan genişçe bir dere ile ikiye ayrılıyordu. Ötede beride dolaşan büyük ve atılgan köpeklerin ‘havhav!’ları etrafı sarıyordu. Kılıç Arslan atının gemlerini kasarak yanı başında duran Kara Davud’a döndü:

-İşte şu dere üstündeki iki katlı büyük ev Neşet Ağanın konağıdır.” (s.129)

Kara Davud önce Hasan Çelebi’de kalmak istemez. Ama o kadar iyi karşılanırlar ki mecburen atından iner ve Neşet Ağa’nın konuk odasında serili ‘süt gibi beyaz pöstekilere’ bağdaş kurup oturur.

“Hasan Çelebi köylüleri (…), evvela hepsi güler yüzlü idi. Otururken, kalkarken, oturur ve yürürken hiç surat asmıyorlar, hep gülümsüyorlardı. Hiç birisinde abus bir çehre, yobaz bir tavır yoktu. Sonra, ne uzun sakalları vardı yarap.

Hepsinin çehrelerini göğüslerine kadar inen uzun, upuzun bir sakal çerçeveliyordu.” (s.130)

Romanın bundan sonraki kısmında genç ve güzel Hasan Çelebili kızlar sofra kurarlar. Neşet Ağa konuklarına rakı ikram eder. Karaduman buna bayılır, ancak Kara Davud ve Kılıç Arslan içkiye pek yanaşmazlar. Bir süre sonra Kara Davud, Kılıç Arslan’ın Malatya’ya gitme önerisini reddeder. Darende’ye gitmek ister. Oradan Elbistan, Bihisni (Besni), Samsad, Siverek, Mardin yolundan Tebriz’e geçecektir. Yol tarif edilirken Arga (Akçadağ) adı da gündeme gelir. Amacı da Uzun Hasan’a ulaşmaktır. Ama Akkoyunlu hükümdarı Minşar (Muşar) Kalesi’ndedir.

“… Evvela Hekimhan’a uğrayacaklar, oradan Erguvan’a geçeceklerdi. Emniyetle yollarına devam edebilmek için Dirican aşiretine misafir olacaklar, onların himayesi altında Tahir, Sığırcık üzerinden Fırat sahiline varacaklardı. Muşar kalesi (Burada dipnot verilmiş: Bu kale elân mevcuttur. Harap da addedilmez. Atma aşireti tarafından ağıl olarak kullanılmaktadır.) Fırat’ın öbür kıyısındaki Muşar dağının zirvesinde kâindi. Burası Akkoyunlular hükûmetinin uç beylerine mahsus bir kale idi. Uzun Hasan burada kuvvetli bir müfreze bulunduruyor ve Fırat’tan geçen keleklerden baç alıyordu. Mamafih Uzun Hasan’a bu kalenin daha büyük bir faydası vardı. Aleviler ve Şiilerce pek mühim addolunan Abdülvehap Gazi türbesi de bu dağın eteklerinde bulunuyordu. Uzun Hasan bu vesileyle Erguvan Alevilerini eli altında nüfuzu altında bulunduruyordu. Erguvan’ın yetmiş üç parça köyü bu makama can ve yürekten bağlıydı. Abdülvehap Gazi’nin ruhaniyeti onlarca fevkalade kutsaldı. (Burada da dip not var: Abdülvehhap Gazi, Battal Gazi’nin en yakın arkadaşıdır.)

Yaz kış, hemen her gün bu türbe, adak getiren Ali kulları ile dolup taşardı. (Burada da bir dip not var: Müellif –yazar- o tarafları karış karış gezmiş ve bilhassa Erguvan Alevileri arasında uzun müddet kalmıştır. Abdülvehap Gazi türbesi iki sene evvelsine kadar -1920- o civarın en mühim ziyaretgâhıydı. Buranın türbedarı yoktur. Muşar eteğinde ve yalçın kayalar arasında üstü çardaklı bir lahit ve etrafında birkaç kazan kepçe ve satır vardır. Bunlar nezrolunan kurbanların kesilip pişirilmesi için mevzuudur. Umumun mâl-i müştereki halindedir. Kurban derileri yüzünden çıkan bir münazaa mahkemeye bile aksetmiştir.) Uzun Hasan, Muşar kalesindeki üç beyini mütevelli ilan etmişti. Dolayısıyla bütün bu adaklar kaleye taşınıyor ve Akkoyunlu hazinesine mal ediliyordu. (…)

Hasan Çelebi ile Hekimhan arasındaki yolu üç atlı tek kelime konuşmaksızın aştılar. Kaleye on dakika mesafede gürül gürül akan bir dereyi geçer geçmez Kılıç Arslan sükûtu ihlâl etti:

-Ey Davud bey. Allah selamet versin. Yolunuz açık olsun! Siz bu dere boyunca gideceksiniz. Buraya Yürüyen toprak derler. (Dip not: Öteden beri bu civarda mütemâdi heyelanlar olur, geçen sene de -1927- heyelan esnasında bir köy harap olmuştu. –Kitabın üçüncü baskısı yapılırken-) Dereyi bırakmayınız. Dört beş fersah ilerisi Dirican’dır. Aşiretin obası çok geçmeden önüne çıkar.” (s.133-134) 

136. sayfa “Abdülvehap Gazi Türbesinde” başlığını taşımaktadır. Oraya da bir göz atmakta yarar var:

“Dirican aşireti o civarda mertliği ve şecaati ile anılırdı. Yama dağlarının eteklerinde göçebe bir halde yaşıyorlardı. Bu aşiretin zenginliği ve cömertliği her tarafta bilinirdi. Ağıllar dolusu koyunları, cins atları, sürü sürü sığırları vardı.

Aşiret evlatlarının hepsi uzun boylu gürbüz ve sağlam yapılıydı. Zaten Dirican namı da bundan galattı. Dirican ‘Uzunları’ demektir.

Öğleden sonra iki atlı obaya erişmişlerdi. Aşiret reisi derhal bir koyun keserek kızarttı; sütlü çorba, peynir, ayran ikram ederek misafirlerini ağırladı. Ve aşiret âdeti mucibince kendi hudutları dışına kadar Kara Davud ile arkadaşına refakat etti. Çeki ve Mehmetler civarından geçirerek Tahir’e, oradan da Fırat sahillerine götürdü. Fırat nehrinin öbür yakası Atma aşiretine aitti. Bunlar da misafirleri teslim alarak atlarına bindirdiler. Muşar eteklerine kadar götürdüler.

Etraf bembeyazdı. İlikleri donduran bir kuru soğuk esiyordu. On on beş zırhlı süvariden mürekkep bir ileri karakol, Atma reisinden Kara Davud’la Karaduman’ın istediklerini öğrenince derhal attan inerek sarp yamaçları tırmanmağa başladılar.

Muşar kalesine böyle çıkılırdı. Deniz sathından tam iki bin metre yüksekte olan bu kale son derece sağlamdı. Kara Davud ile Karaduman da atlarından inerek poflaya poflaya onları takip ettiler. Bu çıkış epeyce devam etti. Dağa tırmanmağa alışkın olan Akkoyunlu sipahileri durmaksızın, dinlenmeksizin taştan taşa zıplıyorlar, Kara Davud ile arkadaşı da yiğitliğe leke sürdürmemek için ses çıkarmıyorlardı.

Nihayet bu yorucu yol bitti ve kafile, kalenin demir kakmalı kapısı önüne ulaştı. Mazgallar arasında dolaşan bir nöbetçi garip bir işaret verdi. Kapının bir kanadında bir adamın eğilip geçebileceği kadar küçük bir delik açıldı. Karaman beyinin nâmesini hâmil olan iki arkadaş Muşar kalesine girdiler.” (s.136)

Sayfa 149’da yer alan “İzollu Köprüsünden Nasıl Geçilir” başlıklı bölüm de Muşar, Malatya arasındaki coğrafyayı anlatır; bazı olaylar orada geçer. Malatya sarayından söz edilir. İzollu köylülerinin Fırat’ın karşı kıyısına kahramanlarımızı geçirmeleri anlatılır. Ve orada Atma, Dirican aşiretlerinin bulunduğu bölgelerde, Erguvan, Tahir arası bir yerde Poyrazoğulları’na konuk olurlar. Poyrazoğullarının bir kızı ile Kara Davud birbirlerine âşık olurlar. Kendi aralarında evlenirler. Bu olaylar 162. sayfada başlayan, 167.sayfada sona eren “Kız Oğlan Kız Analarımız” başlığı altında anlatılır. Sarışın kızın bir oğlu olur bir süre sonra. Sarı saçlı sevgili, bir gün oğlunun babası olan Kara Davud’un kesinlikle geleceğini bilir. Nitekim 533 sayfalık roman, Kara Davud’un Poyrazoğulları’nda bıraktığı eşine dönmesi ile son bulur.   

Malatya, daha doğrusu Erguvan coğrafyasının ayrıntılı anlatıldığı bir başka bölüm de 385. sayfadan başlayan “Erguvan Ovasının Sarı Sümbülü” başlıklı bölümdür. Bu bölümde Kara Davud’u bekleyen sarı saçlı sevgili, bebeğiyle birlikte çevreye direnmektedir.

“İlk Göz Ağrısı”(s.536), “Kartal Beyi” (s.537), “Buluşma” (s.542) başlıklı son üç bölümde artık Kara Davud ile sarışın sevgilisi Arguvan coğrafyasında bir araya gelmişlerdir. Bir ara kaybolup sonra bulunan Kartal Bey adlı çocukları da yanlarındadır. Anadolu coğrafyasını neredeyse karış karış gezdiren roman şu cümlelerle son bulur:

“Aradan bir hafta geçmişti. Zülkadriye sultanı Kılıç Arslan Veziri Karaduman, askerlerinin başında Malatya’ya dönüyorlardı. Köhne bir sal üstünde Fırat’ı geçerlerken sultan vezirine seslendi:

-Hepsi iyi ama… Ya Poyrazoğlu’nun başına geleni Kara Davud öğrenirse… O zaman halimiz nice olur?

Vezir sakalını sıvazlıyarak başını salladı:

-Merak etme sultanım. Onun şimdi amca Ağayı düşünecek vakti yok. Poyrazın lodosa karıştığını anlıyamadın mı? Varsa Kartal yoksa Kartal…” (s.543)

FOTO: Kara Davud romanının iki ayrı baskısının iç kapak fotoğrafları

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici, saygısız ifadeler, cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, suçluyu ya da suçu övücü, uygunsuz gönderici adı, 'naylon- uyduruk' mail adresli, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır. Ayrıca, mesajların tüm yasal ve cezai sorumluluğu, mesajlarıyla birlikte IP numaraları da düşen göndericilere aittir."