Final

Örnek Resim
İbrahim Yücel Reklam

Arion

Dugun
Malatya Haber -

Karlık’tan Kaçkarlara..

Karlık’tan Kaçkarlara..
  • 27.12.2015

Karlık dağlarından Kaçkar dağlarına!

Alişan HAYIRLI

 Trabzon sevgisi

Benim Karadeniz sevgim, Trabzonspor sevgisiyle başladı aslında… Ta küçük yaşlarda herkes F.Bahçe, G.Saray ve Beşiktaş’ı tutarken ben nedendir bilinmez, tarif edemediğim bir duyguyla Trabzonspor’u tutuyordum. Trabzonspor’un efsanevi dönemi (Cemil’li, Ali Kemal’li, Şenol’lu, Turgay’lı, Necati’li ) ilk gençlik yıllarımın başlangıcına rastlıyordu. O dönemde Karadeniz fırtınası esiyordu. Demek ki beni de önüne kattı, sürükledi.

Ama öyle olsaydı, ben neden hala Trabzonsporluydum o zaman?

Neden?

Yıllar, yıllar önceydi… TRT 3’te Gezelim Görelim programı vardı. Bir gün akşam o programda Trabzon’u izledim. Dedim ki anneme, ben yarın Trabzon’a gideceğim. Ertesi günü bileti aldım, Trabzon’a gittim. 2 gün önce TV ekranlarında seyrettiğim Uzungöl’ü, Ayasofya’yı, Sümela Manastırı’nı yerinde gördüm.

İşte böyledir benim Trabzon aşkım.

Tabiatım, karakterim, Karadeniz’in hırçın dalgalarına çok benziyordu. Belki de onun için çekiyordu buralar beni…

Yeşil’e ve doğaya olan düşkünlüğüm melankolik, hastalık derecesindeydi.

Hepsi bir araya gelince Karadeniz ve Trabzon sevgisi bir anlam kazanıyordu.

İstanbul’dan sonra en çok ziyaret ettiğim şehrimdi benim Trabzon.

İşin garip tarafı sevgilim de yoktu benim Trabzon’da…

Trabzonlu bir kız da sevmedim.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanındaki Mümtaz ile bir ilgimin olmadığına yemin edebilirdim.

Biraz daraldığımda, bunaldığımda hep Trabzon’a kaçmak gelirdi aklıma… Her fırsatta Trabzon’un kapısını çalardım. Bir günlük Trabzon gezisi bana ilaç gibi gelirdi.

*********** 

Yeni bir Karadeniz seferi

İşte yine bir fırsat doğdu bana…

Bir Karadeniz, bir Trabzon ziyafeti daha göründü ufukta… Ruhumu ve kalbimi hazırladım.

*********** 

Metin abi, “Haydi atla gel! Rize’de, Verçenik yaylasına gidelim seninle. Turumuz var. Kamp kuracağız. Seni de götürelim” dediğinde Verçenik’in Merçenik’in aslında neresi olduğu, nasıl bir yer olduğu aklıma bile gelmemişti. Verçenik bahane, Trabzon şahane!

***********

Giderken, dedim ki kendi kendime, “Ya bu haberi dostlarımla paylaşmalıyım. Biraz da kıskandırmalıyım!!!”

Bütün dünya aleme duyurup, atladım Trabzon otobüsüne!

(Ağzımda kocaman bir yarayla yola çıktım. Malatya’da, evde, son dakikada kullandığım bir ilaç, kullanım hatasından dolayı pahalıya mal oldu bana… Dostlarımı kıskandırmanın bedelini ödemiştim. Karadeniz gezisi, yayla sefası, çadır keyfi acılı olacaktı. Bütün bir Rize’yi, yaylaları ağzımdaki yarayla gezdim. Bir daha kimseye haber vermeyeceğim, geziye gideceğim yerleri!)

 

************************

Trabzon’a ayakbastım.

17 Temmuz sabahı Trabzon’a ayakbastım, havasıyla kucaklaştım. Gözlerim yeşili seyretmiyor, sanki sağıyor. Havayı burnumla değil sanki beynimle soluyorum.

Oh be! Ne kadar da özlemişim şehrimi. Otobüs garajında karşılaşan sevgililerin hissettiği duyguların daha kuvvetlisini hissediyordum.

Trabel Genel Müdürü, Hemşehrimiz Metin Ağabey’in bürosuna geldiğimde 12 saat yolculuk yapmış bir kişinin yorgunluğundan eser yoktu, üzerimde… Rutubeti bile hoşuma gidiyordu şu memleketin, sanki tenimi okşuyordu! 

Gümüşhane-Trabzon ortak yapımı: Kadırga şenlikleri

Daha koltuğa oturmadan, bir bardak bile çay içmeden, demez mi ki, mihmandarım Metin ağabey, “Haydi Kadırga şenliklerine!”

Bre bismillah yeni geldim. Hayda! Doğdu geldiğim istikamete! Gerisin geriye Gümüşhane sınırına. Meşhur Kadırga şenliklerine. Zigana geçidine!

Trabzon Belediye Başkan Vekilimiz ile birlikte Zigana yollarına düştük.

Haberlerini seyreder, okurduk Zigana dağlarındaki Kadırga şenliklerini… O yörenin en ünlü şenlikleriydi. İlk defa görecektim ve heyecanlıydım.

Klasik Karadeniz çalgıları ve müziği eşliğinde Zigana dağlarının zirvesinde buldum kendimi…Protokol konuğu muamelesi gördüğüm için halkın arasına karışamadım. Başkan Vekili ve Metin Ağabeyinin yanında beni de büyük adam sandılar! Kalabalık arasında kaybolurum diye gruptan ayrılmama müsaade etmediler. (Çünkü cep telefonları çekmiyordu.)

Trabzon-Gümüşhane sınırında, Zigana geçidinin zirvelerinde, yaklaşık 20 bin kişinin katıldığı muhteşem bir şölen. Yöresel kıyafetli kızlar, yöresel yemeklerin ve ürünlerin sergilendiği Pazar yerleri, kıl çadırları, yöresel müzikler, doğal güzellikler, sis ve bulutların içinde mahşer gününü andıran kalabalık…100 yıldan beri yapılıyordu bu şenlik.

İlk defa bu çapta büyük bir yayla şenliğine şahit oluyordum.

Herkes hayatından memnun, güzler gülüyor, tam bir bayram havası… Şenliklerin şen insanları… Hele hele Anadolu kültürünün renklerini ve zevklerini yansıtan o güzelim yöresel kıyafetler yok mu? Adeta bayıldım. Şenliklere katılmamız ile ayrılmamız bir oldu. (Halbuki buradan ne malzemeler ve fotoğraflar çıkartırdım. Neyse inşallah seneye…)

El oğlu böyle çalışıyor

Dönüştü yolda profesyonel bir fotoğraf ekibi ile karşılaştık. Dağlarımızdaki, Allah vergisi, adı sanı bilinmeyen çiçeklerimizin fotoğraflarını çekiyorlardı. Aralarında bir de İngiliz vardı. Elin adamı gelmiş, çiçeklerimizi belgeliyordu. Adamların biri ışık tutuyor, biri pano tutuyor, diğeri çekim yapıyor. Ünlü fotoğraf sanatçısı Faruk Akbaş adeta isyan ediyordu:

“Sayın Başkanım bu işi ciddiye alın. Yörenizi tanıtın. Doğal mirasınızı koruyun” 

Hakkınızı helal edin

Birkaç kilometre sonra yağmur şiddetini artırdı. Arkamızdan da  Gümüşhane Valisinin konvoyu geliyordu. Bir an için sele kapılacağımızı zannettim. İçime bir korku girdi. TV haberlerinde gördüğümüz sel felaketinin kahramanlarından biri mi olacaktım?

Kendi haberimi kendim yapmaya başladım:

“Trabzon ve Rize gezilerine katılmak üzere Karedeniz’e giden Alişan Hayırlı sele kapılıp hayatını kaybetti!!!”

Yolda Zehir Hüseyin tesislerine sığınmak zorunda kaldık. Hemen evi aradım. Anneme haber verdim: “Hakkını helal et anne!”

******************

18 Temmuz: Rize yolculuğu başlıyor

Çok yorgundum. Misafirhanede odama ayak bastığımı zor hatırlıyorum. Ertesi günü sabah erkenden uyandığımda, kafamda hala Kadırga şenliklerinin sesleri çınlıyordu. Kendimi dinç ve sağlıklı hissediyordum. Aralıksız 12 saat uyumuşum. Yeni bir maceraya hazır hissediyordum kendimi…

Saat 08.00’de misafirhaneden, kamp arkadaşlarımızın bulunduğu dağ malzemelerinin satışının yapıldığı işyerine hareket ettim. Kamp arkadaşlarımızla tanıştım.

Metin abinin 4×4 Land Rover marka cipinin ön koltuğuna oturduğumda kendimi sahici dağcı gibi hissettim.

Rize’ye doğru yol alırken, teypte çalan şarkı da çok manidardı:

Oy gidi Karadeniz!

Sardi dört yanımızi..

Ander kalsun sevdaluk oy,

Alacak canımızi..

Ha bu ander sevdaluk oy,

Alacak canımızi…

 Samsun-Sarp otoyolu

Müzik eşliğinde Rize’ye doğru yol almaya başladık. 2 araç 11 kişiyiz. Metin abi de bir yandan, üzerinde gittiğim yol hakkında bilgi veriyor, “Yaz Alişan Bey, Karadenizlilerin çilesi bu yolla bitti, yaz!” diyordu.

700 kilometrelik muhteşem bir otoyol. Tüneller, viyadükler ve köprülerle süslenmiş, Karadeniz ormanları ve denizinin arasında bir yılan gibi kıvrılıyor. Özal döneminde başlayan bu projenin 16 yılda yüzde 35 ‘i tamamlanırken, son hükümet döneminde 4 yılda yüzde 65’i tamamlanarak hizmete girmiş. Bu yolun yapımında emeği geçen herkese teşekkür etmek lazım.

Ve Fırtına Vadisi…

Sicim gibi yağmur yağıyordu. Rize-Sarp otoyolunun 55. Kilometresinde, Çamlıhemşin yoluna saptık. Ve muhteşem görüntüsü ve gözalıcı doğal güzelliğiyle Fırtına Vadisi bize hoş geldin diyordu adeta… 65 kilometre uzunluğundaki Fırtına Vadisi’ne giriş yaptığımızda kalbim duracak gibiydi. Metin abi ve ekibinin, içimdeki fırtına vadisinden akan duygu deresi ve selinden tabiî ki haberleri olamazdı…

Vadi üzerindeki kimisi taş, kimisi asma köprüler, yol kenarındaki şekerli sular, vadi yamaçlarında dünyanın en kaliteli çaylarını toplayan uşaklar… Havası, yağmuru, sisi, fırtınası, yeşili, deresi, çalgıları, müzikleri, yöresel giysileri…

Burayı, bu insanları anlatmak bana mı kaldı? Benim cılız kalemim, sınırlı muhayyilem, fakir dimağım, estetik ve sanat gücünden mahrum üslubum buraları anlatmaya kifayet edemezdi. Benim tecessüs sınırlarımın çok ötesindeydi.

Fırtına vadisini anlatmak bana düşmezdi. Haksızlık olurdu. Bu vadiyi, bu yaylaları, bu köyleri anlatmaya benim gücüm yetmezdi. Bir Dostoyevski, bir Tolstoy, bir Balzac, bir Halit Ziya, bir Abasıkyanık, bir Peyami Safa olmalıydı. Burada doğanın kitabı yazılıyordu. Yağmuru bir başka, yeşili bir başka, havası bir başka idi. Anlatılmaz yaşanır, tekerlemesi tam buraya göreydi. Anlatmak buranın değerini düşürürdü.

Doğaları ezgilerini, ezgileri doğayı besliyordu. Doğallık insanlarının içlerine de işlemişti. Doğayı anlatırken insanlarını, insanlarını anlatırken aslında doğayı anlatıyordun.

Fazladan bir güzellik, fazladan bir oksijen buradaki insanların bazen akıllarını başlarından alabiliyordu.

Çamlıhemşin yolunda, Fırtına Vadisi boyunca zirvelere doğru yol alırken karlılaştığımız birkaç garip olay bunun göstergesiydi.

“Osmanlı Mahalli Yemekleri” adlı işyerini geçtikten bir süre sonra bir tabela:

“Osmanlı Mahalli Yemekleri

100 metre GERİDE” !!!

Doğallığın bu kadarı da fazlaydı. Buralarda hayat bazen 100 metre geriden başlıyordu. 100 metrenin rekoru burada böyle kırılıyordu.

Rafting şenlikleri 

Yaylara doğru göç yolunda söyleyen yayla havası müzik ile Fırtına Vadisi’ni katediyoruz. Teypte yine güzel bir yöre türküsü:

 

Oy benum sevduceğum
Olur mi böyle keder
Of-Sürmene yaylası
Onbeş doktora bedel

Trabzon’un feneri oy
İki defa döneyi
Geldi ordi vapuri
İstanbul’a gideyi

Arakli’denyomra’dan
Gel gidelum pazar’a
Ben pazar’da duramam
Beni rize’de ara
İstanbul’larda ara

Trabzon boyük şeher
Doyamadum tadına
Uzaktan sevmak olmaz
Gel yakına yakına

 

Fırtına Vadisi deresinde Türkiye’nin en güzel alabalıkları yetişiyor. Kırmızı benekli balık avlamak, burada herkesin bir hayali, rüyası…

Fırtına vadisinde her yıl yapılan Uluslar arası Rafting Şenliklerinin 2. gününe rastladık. Adrenali yüksek sporcuların yarıştığı festivali sadece araç içinden görmekle yetindik. Hoş doğrusu ben zaten rafting yapıyordum. İçimdeki Fırtına vadisinde tek kişilik bir rafting şenliği vardı. 

 Zilkale

Rize-Çamlıhemşin yolunun 12. kilometresinde karşılaştığımız bir abide görülmeye değerdi. Dere kenarının sağ tarafındaki yamaca kurulmuş, uzaklardan bakıldığı zaman yeşil dokunun üzerinde bir nokta gibi duruyordu. Yapım tarihi ve kimler tarafından yapıldığı bilinmeyen bu esrarengiz eserin adı: Zilkale… Çam ağaçlarının arasında tek aykırı renkti. Ve fakat bu “aykırılıkta”  bile bir simetrik ve güzellik vardı.

Çat-Cancık pansiyon…

Çamlıhemşin’e 37 kilometre uzaklıkta Fırtına Vadisi üzerinde öyle güzel ve şirin pir pansiyona rastladık ki, planlarımı değiştirmek zorunda kaldım. Çay içmek için mola verdiğimiz mekân tam anlamıyla beni büyüledi. Rüyalarımı süsleyen bir mekândı. Ayrılırken, “Bekle beni Cancik, dönüşte  görüşeceğiz seninle, inşallah” dedim içimden…

Yaylaya yaklaşıyoruz…

Verçenik yaylasına doğru hareket ederken, bizlere sis ve yağmur eşlik ediyordu. Sis ve duman vadiye ayrı bir güzellik katmakla birlikte, vadinin yamaçlarını görmek mümkün olmuyordu. Öyle bir vadiydi ki Fırtına Vadisi, aracımızı her kilometrede bir durdurup, inip fotoğraf çekiyorduk. Yeşile olan hasret, ormana olan açlık bende vadinin her bir metrekaresini fotoğraf makinemin içine sığdırma çılgınlığı olarak nüksediyordu. Bazen, 2 araçlık, 11 kişilik grubun gezi kuralları, aşırı fotoğraf çekme dürtüsüne kurban gidiyordu. Misafir pozisyonunda olduğum için bana katlandıklarının farkındaydım. Karadeniz ve Trabzon aşığı amatör bir gezginci olduğum için fazla seslerini çıkarmıyorlardı. Beni aralarında idare ediyorlardı.

Ve Verçenik Yaylası…

12 saatlik otobüs yolculuğu, sonrasında Trabzon-Rize arasındaki uzun vadi maratonu… Hepsi, hepsi Verçenik içindi.  Muradıma ermiştim. İşte Verçenik yaylasındaydım. Türkiye’nin en yüksek yaylasındaydım. Karadeniz yöresinin en yüksek tepesi olan Kaçkarların en yakınındaydım. Şu anda Türkiye’nin en mutlu ve en sevinçli insanı bendim. Koca Malatya’da, 800 bin kişinin arasında bu yaylayı kaç kişi görmüştü. Bırakın görmeyi Verçenik yaylasının adını kaç kişi duymuştu.

Üstüm başım, ayaklarım su içinde kalmış, batmıştım. Üzerimde ne bir yağmurluk, başımda ne bir koruyucu, ayağımda ne bir su geçirmez ayakkabı… Hiçbir şeyim yoktu. Ne önemi vardı. Ben Verçenik’de miydim? Evet Verçenik’deyim. O zaman ne önemi vardı bunların… Benim diyen dağcıların bile zor ulaştığı bu doğa harikası yaylaya gelmiş miydim, gelmiştim… Yağmurluksuz, ayakkabısız ilk gelen dağcı(!) ben oldum!!!

Karadeniz ve Trabzon sevdası insanı işte böyle delice yollara düşürür, yaylalara sürükler… 200 kilometrelik bir mesafeyi, yaklaşık 8 saatlik bir araba yolculuğundan sonra kat edip buraya ulaşmıştık.

İlk çadır, ilk uyku tulumu, ilk rüya

Verçenik yaylası… İki derenin birleştiği nokta…15 civarında yayla evi…Yüzlerce hayvanın olduğu çok sayıda sürü… Çoban köpekleri ve soluk benizli yayla insanları… Biraz ürkütücü… İnsanlara yaklaşıp konuşmak zor… Halini-hatırını sorduğum yaşlı bir kadının hışmından zor kurtuldum.

Yaylaya vardığımızda yoğun sis ve feci bir yağmur vardı. Yağmur şiddetini artırmadan çadırlarımızı kurmamız lazımdı. Ne var ki gök gürlemesi ile birlikte şiddetli bir yağmur başladı. Göz gözü görmüyordu. Nereye geldiğimizi ve etrafımızda nelerin olduğunu güçlükle seçebiliyorduk. Köpek ve keçi sesleri çoban seslerine karışıyordu.

Araçlardan malzemelerimizi ve çantalarımızı yüklenip, yağmur altında çadırlarımızı kuracağımız yere geldik. İki dere arasında düzgün bir zemin tespit ettik. Islana ıslana çadırlarımızı kurduk. Benim de çadırımı kurdular, hani misafirim ya… Teşekkürler.

Artık çadırım hazırdı. İçine girip yatmak için tören gerekmiyordu. Çadırıma, Kaçkar seferi sırasında Verçenik yaylasında ordusu ile birlikte mola veren Padişah Alişan Sultan Hayırlı edasıyla girdim!!!

İlk çadır sefası, ilk uyku tulumu rüyası yorgun ve bitkin ama sevinçli ve mutlu bir şekilde başladı. Temmuz sonunda, Kaçkar dağlarında çadır bezine çarpan yağmur damlacıklarının çıkardığı sesler bana ninni gibi geliyordu.

Çoban köpekleri

1-2 saatlik uykudan sonra yemek için beni kaldırdıklarında, çadır etrafında sürpriz iki konukla karşılaştım. Çoban köpekleri görev yerlerini terk etmişler, bizi ziyarete gelmişlerdi. Kampımızın davetsiz misafirleriyle fotoğraf çektirme seansı başladı. Ne kadar cesur ve korkusuz olduğumu belgeleme fırsatını kaçırır mıydım? Objektifler ve deklanşörler benim için çalıştı. Görüldüğü gibi iki vahşi çoban köpeğinin arasında korkusuzca durabiliyorum!

Yağmur, fırtına, sis, duman, gök gürültüsü, soğuk ve köpek sesleri arasında hayatımın ilk çadır gecesini tamamladım.

Ayıların baskını

Sabah saat 05.00’te uyandık. Sabah aldığımız bir haberle, aslında gece yarısı ne kadar büyük bir tehlike atlattığımızın farkına vardık. Yayla evlerine ve ahırlara bir ayı saldırmış, keçinin birini alıp kaçmıştı. Bu sırada çoban köpekleri yanlış yerde yanlış kişileri bekliyordu. Koyun ve inek sürülerini beklemekle görevli köpekler, ne yazık ki, bizi bekliyorlardı. Bu durum çobanları çılgına çevirdi. Ayı, keçi yerine bizden birini yiyebilirdi! Muhtemelen o da ben olurdum!

 Krater göllerine ve Kaçkarlara yürüyüş

Şimdi bizi zorlu ve zevkli bir yürüyüş parkuru bekliyordu. Kaçkar dağlarının zirvelerine, krater göllerine doğru bir tırmanma gerçekleştirecektik. Ekip içinde müthiş bir uyum vardı! Herkes aynı saatte kalkmış, herkes aynı dakikada yola koyulmuştu! Tırmanma sırasında herhangi bir bölünme yoktu! Uyum ve beraberlik ekipte zirve yapmıştı!

Sabah kahvaltısını yaptıktan sonra ihtiyaçlarımızı alıp yola koyulduk. Gündüzbey Beydağları yürüyüşünden dolayı aslında antrenmanlıydım ve kendime öz güvenim vardı.  Profesyoneller arasında geride kalmayacak kadar yeterli nefese sahiptim. Teçhizat yoktu ama nefes vardı.

10 profesyonel dağcı arasında en garibanı bendim. Yaşım da bir hayli ilerlemişti. 11 kişi arasında en yaşlı  ikinci kişiydim. Ancak Gündüzbeyli olmanın ve Beydağlarını birkaç kere tırmanmanın avantajını kullandım. Bazen kurallara aykırı olsa da ekibin en önünde gidiyordum.

3 saatlik yorucu ve zor tırmanışın sonunda krater göllere ulaştık. Artık en zirveye bir adım kalmıştı. Rakım 3000 ler seviyesinde…Göllerin görünümü tek kelimeyle muhteşem. Benim diyen dağcılar bile buraya zor çıkıyorlardı. Öyle ise ben büyük adamdım!!! Hafta sonu olmasına ve Karadeniz bölgesinden bir çok gurup Verçenik’e program yapmasına rağmen etrafta ayıcıklardan başka kimseleri göremiyorduk.

Bir tepe daha aşsaydık, Erzurum’un İspir İlçesi’nin köylerine ulaşabilirdik.

Sevinçle, mutlulukla, heyecanla ve biraz da zafer edasıyla tırmanıyordum. Kaçkar dağlarının fatihi gibi… Eminim ekibin içinden birkaç kişi, “Yahu şu adama bak. Malatya’nın Kürdü gelmiş buralarda tırmanıyor, bizi de geçiyor!!!” diye içinden geçirmiştir.

Kaçkarlardan iniyoruz

Nihayet ekibimizin lideri, muhterem kardeşim İmdat usta dönüş emrini verdi. Çadırları kurduğumuz yerden 4 saatlik bir mesafe kadar uzaklaşmıştık. Çadırlarımızın olduğu yerden biraz daha geride, çok uzaklardan sis ve duman izleri görünüyordu.

Karadeniz’de güneşli havaya güven olmazdı. 4 mevsimin yaşandığı bir bölgeydi ve her an her şey olabilirdi.

Çok acele dönüş yapmamız lazımdı. Sis ve yağmur bastırırsa dönüş yolumuzu kaybedebilir, nereye gittiğimizi bilmeden gözümüzü Erzurum İspir’de açabilirdik (O da sağ salim gidebilirsek)

Yine dönüş, yine kâbus (İniş sendromu)

Her dönüş, her iniş benim için bir sendromdu. Her çıkışın bir inişi vardı ve şimdi iniyorduk.

Gündüzbey tırmanışlarından biliyordunuz. Her inişte kaza geçirmiştim. Yine kaza geçireceğim, yine inişte bir problem yaşayacağım diye ödüm patlıyordu.

Çıkışta, lider havasıyla önde giden Alişan’dan eser yoktu. Tırmanmada gösterdiğim başarıyı inişte gösteremedim. Ekibin en sonunda güçlükle ve ağır bir şekilde iniyordum. Yaşın ve kondisyonun gücü ortaya çıktı. Nefesim ancak tırmanmaya yetmişti.

Bir kaza geçirmemek için bütün dikkatimi topladım. Ekip müthiş ilerliyordu. Kayaları bir tazı gibi geçiyorlar, dereleri keçi gibi atlıyorlardı. Malatyalı Kürdün prestiji Verçenik yaylasının çimenleri arasında sürünüyordu.

Eyvah! Bu da ne?! Sağ ayak baldırımda müthiş bir acı, sancı… Diz kapağım ile ayak bileğimin ortasında bir acı. Her atlayışta sanki çivi batıyor.

Hadi oğlum Alişan, dayan!

Yok, olmayacak galiba… Daha fazla dayanamayacağım. Ekipten birkaç kişi benim aksadığımı gördü. Ayağımda yaşadığım problem neydi? Lif kopması mıydı, sinir ezilmesi miydi, bilemiyordum.

Yürüyüş ritmimizin benim yüzümden bozulmasını istemezdim. Bu hiç hoşuma gitmedi.

Ekip ruhu ve dayanışması bu dakikadan itibaren devreye girdi. Allah’tan grup içinde fizik tedavi uzmanı bir arkadaş vardı. Müdahale gerekiyordu. Yayla ortasında, beni baş aşağı yere yatırdılar. Ayağımın altına taş koydular. Fizyoterapist Elif Hanım ağrının olduğu yere masaj uyguladı. 15 dakikalık bir tedavinin ardından tekrar yolu koyulduk. Bir arkadaş ne olur ne olmaz diyerek, başındaki kaskını bana verdi. Kendimi biraz iyi hissetmekle birlikte, ayağımdaki acıya aldırmadan yürümeye başladım.

Bu arada Elif hanım tempoyu artırdı ve yaklaşık 1 kilometre arayı açtı. Bir rüzgar gibi uçup gitti. Kondisyonu iyiydi ve yürüyüşün bir bütün olduğunu gösterdi. Tırmanış kadar iniş de önemliydi. 

Demek ki benden dağcı, kampçı olamazdı. Yarım adamdım. Sadece bir tırmanışlık adamdım.

Çadırların kurulu olduğu Verçenik yaylasına tam zamanında ulaştık. Önce sis, sonra gök gürültüsü, sonra şimşek, daha sonra klasik Karadeniz yağmuru… Öğlen vakti yüzümüzü yakan güneşli bir havadan tir tir titreten soğuk bir havaya geçişi aynı anda yaşadık.

Yemek yememiz, çadırları toplamamız ve araçlara gelmemiz uyum içindeydi! Hiç kimse kimseyi beklemek zorunda kalmıyordu! Senkronize ve uyum son haddindeydi!

Bu arada yağmur şiddetini artırmıştı ve yağmur dinmeden yola koyulmak istemiyorduk. Bilinmeyen bir sebepten dolayı 1-2 saatlik bir bekleme süresi yaşadık.

Cengiz’i keşfettik

Bu bekleme süresi ekibin çok işine yaradı. Esrarengiz görünümlü bir kişi yaylada elinde sopayla dolaşıp duruyordu. Ev sahiplerine bu kişinin kim olduğunu sordum. “Çoban” dediler, adı “Cengiz’dir”.  Görünümü ürkütücü idi. Kısa boylu, yakışıklı, sevecen, saçı-başı dağınık bu kişiyle sohbet etmek için can atıyordum. Bir süre sonra bizim yanımızdan geçerken ürkek ürkek yanına yaklaştım. Köylülerin de yardımı ile bir köprü kurdum.

Victor Hugo’nun Notre Dome’ın Kamburu adlı romanı aklıma geldi. Kilisenin zangocu kambur Quasimodo’nun Çingene Esmeralda’sı vardı ama bizim Verçenik yaylasının çobanı Cengiz’in Esmeralda’sı yoktu.

Hugo, roman kahramanları Kambur Quasimodo ile Çingene Esmeralda’yı yoksulluğa boğan toplumu lanetlemişti.

Cengiz, 40 yaşındaydı ve bekardı. Yıllardır bu yaylanın çobanlığını yapıyordu. Çoban Cengiz’i bu sefalete duçar kılan toplumu lanetlemek lazımdı.

Ürkütücü görünümün arka planında aslında ne kadar sevecen ve tatlı bir kişiliğinin yattığını kısa bir sohbetten sonra anlamak mümkündü.

Bugün biz Verçenik yaylasına veda ederken aslında Cengiz’e de veda edecektik.

Ayrılık vakti

Verçenik’ten ayrılık vakti gelmişti. Rize-Sarp otobanının Ardeşen ilçesinden hemen Çamlıhemşin’e giden yola sapıldığında ta Verçenik yaylasına kadar giden 60 kilometrelik muhteşem vadiyi bu sefer tersten, dere akışı yönünde kat edecektik.

Fırtına Vadisi’ni bu defa sis olmadan inmeye başladık. Vadi çevresi muhteşem görünüyordu. Demek ki biz bu kadar güzel bir vadiden yukarı çıkmıştık. İnişte bu sefer şansımız yaver gitti. Güneşli bir havada, yavaş yavaş çam ağaçlarının kapladığı dağların arasından, vadinin içinden Çamlıhemşin’e doğru yol almaya başladık.

Yine Çat köyü…

Yukarı çıkarken Çat köyünde kurulan Cancik pansiyon dikkatimizi çekmişti. Şimdi tekrar ekip burada mola verdi. Çaylar içildi. Yorgunluklar atıldı. Bu mola aynı zamanda bir ayrılık molasıydı. Ekip, dağcıya ve kampçıya benzemeyen adamı burada bırakacaktı.

Ben burada bir gece konaklamaya karar vermiştim. Çünkü çok sevmiştim bu küçük ve şirin yeri. Kısa bir vedalaşma töreninden sonra Fırtına Vadisi’nde tek kaldım. Artık duygularımla, hayallerimle, doğayla baş başa kalmıştım.

Çamlıhemşin’den Şenyuva ve Zilkale yönünde Fırtına Deresi boyunca 2 saat dağ yolundan ilerledikten sonra Çat’da Cancık Otel ile karşılaşırsınız. Elevit Yaylasına ayrılan kavşakta bulunmaktadır.

Müthiş yorgundum. Heyecan ve sevinçten yorgunluğumu fark edemiyordum. Şirin pansiyonun küçük ve şirin odasına girdiğimde yorgunluğumu daha fazla hissettim. Kendimi yatağın üzerine bırakmamla birlikte uyuya kalmışım. Rüya görecek takatim de kalmamıştı. Nitekim göremedim de…

Sabah saat 05.00’te uyandım. Gürül gürül akan derenin ve kuşların sesinden başka bir ses yoktu. Çıt yoktu. Tabiat beni kucağına almak için sesleniyordu. Ben de tabiatın kucağına gitmek için sabırsızlanıyordum. Dört bir tarafından çam ağaçlarıyla kaplı yürüyüş yoluna attım kendimi…

Başka bir aleme yolculuk

Ormanlık arazinin yürüyüş yoluna girdim. 500 metre ileride şifalı su ve bir taş köprüye rastladım.

Derin sessizlik… derin düşünce…

Sabahın hayrını ve güzelliğini iliklerime kadar hissettim. Ruhum ve maneviyatım bu derin sessizlikte sükûnete erdi.

Ölümü, hayatı, her şeyi düşündüm. Dünyadan koptum. Ayağım yerden kesildi. Köprünün hemen yanında, dere kenarında, ormanın tam ortasında, sessizlik ülkesinde miraç yaşadım. Yerde kalarak yükseldim.

Başka boyutlara girdim.

Bir buçuk saate yarım asrı sığdırdım. Zaman içinde yolculuk yaptım.

Düşünce komaya girdi. Ulvi duygular bütün bedenimi sardı. Bir buçuk saatte bir buçuk asır yaşadım.

Zamanı durduran, mekânı aşan bu ruh hali öyle bir sardı ki beni, bir ara korktum, aklımı mı kaybediyordum.

Kendimi unuttum. Ben kimdim, neredeydim ve hangi zamana aittim. 

Uykudan uyanır gibi, yoğun bakımdan çıkar gibi kendime geldim. Yüzlerime iki tokat attım. Kendimi dövdüm.

Sonra…

Sonra dünyaya gözlerini yeni açan bir bebek gibi ağladım. İlk doğum anını ve ilk ağlamayı annem bilir. Ama ikinci doğuşum ve dünyaya ikinci kez gelirkenki ağlayışımı artık hatırlıyorum.

Çamlıhemşin’de, Çat’ta sanki yeniden dünyaya geldim.

Pansiyona döndüğümde kahvaltı hazırdı. Ben de insandım ve yemek yemek gerekiyordu!!! Bal, tereyağı, peynir ve sahanda yumurta dünyalıların yemeğiydi.

Cennet’ten bir köşe: Elevit yaylası

Gözüm doymamıştı. Maymun iştahlıydım. Gezmedik köy ve yayla bırakmak istemiyordum. 7 kilometre yukarıda cennet gibi bir yaylanın daha olduğunu duydum.

Beni Elevit yaylasına götürecek aracı tam 2 saat bekledim, pansiyon önünde…

Aman Allah’ım! Elevit bir yayla değil, sanki Cennet’ten bir köşeydi. Çat köyünde daha biraz önce rüyadan uyanmıştım. Gözümdeki, gönlümdeki parıltılar kaybolmadan yeni bir tablo ile karşı karşıyaydım. Burayı anlatmaya kelimeler yetersiz kalırdı.

Yüreğim ve beynim bu kadar çok güzellik görmeye alışık değildi.  

Kalpten gidebilirdim.

Şakası yoktu.

Yok artık.

Sırada Sal, Pokut, Hazindag, Amlakit, Palovit, Tirovit ve Kavrun var. Var ama, onları görecek yürek var mı?

Hem bu güzellikleri bir günde, bir haftada bitirmek olur mu? Bu işin senesi de var.

Artık Elevit’e veda zamanı gelmişti. Çılgınca bir karar aldım. Çat’a kadar, 7 kilometrelik yolu yürüyerek gidecektim. Bıraktım kendimi Cennet yoluna… Yürümüyorum, sanki bulutlar üzerinde yüzüyorum. Hayal dünyasına daldım. Arkadan gelen araç sesi beni kendime getirdi. Ne kadar yürümüşüm, bilmiyorum.

Tekrar Çat’a geldim. Valizimi hazırladım, Çamlıhemşin’e gitmek üzere araç beklemeye başladım.

Ayder… Ayder… Ayder

Artık herkesin sevgilisi, yaylaların kralı, en ünlüsü, Türkiye’nin gözdesi, adı bal ile anılan Ayder yaylasına çıkma vakti gelmişti.

Finali Ayder yaylası ile yapacaktım. Bu gezinin sonuna da bu yakışırdı. Ayder, Ayder dedikleri nasıl bir yerdi acaba? Elevit gibi bir yayla mıydı? Kafamda bin bir türlü soruyla Çamlıhemşin’den hareket ettim. 17 kilometre yolu kat edip Ayder’e varacaktım.

(Fakat bu arada, Ayder’in eski Ayder olmadığını, betonlaşma ve çirkin yapılaşmanın yaylayı bozduğunu falan öteki yayla sakinlerinden duymuştum.)

Minibüsün şoförü, aynı zamanda Ayder Mahallesinin muhtarı imiş. Otel işletiyor, büfe çalıştırıyordu. Minibüste sohbet ederek yaylaya ulaştık.

Ayder yaylasının aslında bir yayla olmaktan çıktığını, daha Çamlıhemşin’den kalkan minibüsün Ayder yoluna girmesiyle anlamıştım. Yolu sanki Fethiye yolu gibiydi. Büyük reklam tabelaları, trafik akışının yoğunluğu, kaymak gibi asfaltı sahil bölgesindeki turistik bir mekana gidişi andırıyordu.

Muhtar, minibüsçü, büfeci Muhammed Bey’in 60 yıllık dededen kalma ahşaptan yapılmış pansiyonuna yerleştim.

Ayder’e girişte ilk şoku yaşamıştım. Bir yaylaya değil, sanki büyük bir turistik beldeye girmiş gibi hissettim.

Kocaman ve çirkin betonarme binalar Ayder yaylasının itibarını yerle bir etmişti.

Ayder’in adı var kendisi yoktu. Ayder yaylası artık “Ayder Turistik Tesisleri’ne” dönmüştü.

Akşam kısa bir tur attıktan sonra, pansiyonun lobisine gittim. Yağmur yaşmış ve bir hayli üşümüştüm. Malatyalılar şimdi 40 derece sıcakta kavrulurken, ben pansiyon lobisinde, kuzine sobasının önünde ellerimi ısıtıyordum.

Canım çok sıkılmış, moralim bozulmuştu. Ayder’i katledenlere ve bunlara izin verenlere lanetler yağdırarak not defterimin başına geçtim.

Bölgenin en meşhur yaylasını alıcı gözüyle gezmeyi yarın sabaha bıraktım.

Sabah ola hayrola, dedim. 

Ayder’i katleden teröristler!

Bizim Malatya’da  Rize ve Karadeniz denilince akla Ayder yaylası  gelir. En azından ben öyle biliyordum. Kısmen Fırtına vadisi bilinirdi. Ancak Ayder’in bir yayla olmadığını nereden bilebilirdik, gezmeden, görmeden… Yaylanın hangileri olduğunu, nasıl olduğunu gezdik ve gördük.  

Sabah saat 05.00’te üzerimi giymiş, Ayder yaylasının taştan döşenmiş sokaklarına bırakmıştım kendimi… Yaklaşık 2 kilometrelik mesafeden oluşan Ayder yaylasında sabahın bu saatinde bir köpekler bir de ben vardım. Artık Ayder benim ben Ayderdim.

 

Akşam kalemimden kan damlıyordu. Sabah belki Ayder balı damlar diye ara vermiştim notlarıma…

Ancak heyhat…

Ayder’in çirkin ve betonarme yapılaşmasını, plansız gelişmesini, alçakça tahribatını, sabah daha iyi ve belirgin bir şekilde gördüm…

Ayder’i katledenlere karşı kinim ve nefretim daha da arttı.

Ticaret ve para, yöre insanının aklını başından almış.

Altın yumurtlayan tavuk kesildi kesilmek üzere.

Ha gayret! Biraz daha el birliği ile çalışırsanız Ayder’i batıracaksınız. Bu gidişle Ayder diye bir yayla tamamen tarihten silinecek.

*************** 

Ayder yaylası, Çamlıhemşine 17 kilometre uzaklıkta Türkiye’nin en meşhur yaylası (idi)… Ortasından geçen dere Ayder’i ikiye bölmüş. Yaylanın yerleşimi derenin sol tarafında. Karşı taraf, derenin sağ tarafı ise tamamen seyirlik. Hiçbir yapı yok. Ulaşım da yok. Orada hiçbir sorun yok.

İki adet şelale görülmeye değer. İnsanlar karşı tarafa geçip orayı tahrip edememişler.

Zaten asıl kıyamet bu tarafta, yerleşimin olduğu tarafta vardı. Yüzlerce bina, ev, otel, motel, pansiyon… Hepsi de plansız ve çirkin yapılar. (Yöreye ve tabiata uygun yapılan yapı sayısı 3’ü geçmez.)

Ayder’i Ayder yapan aslında kaplıcaları… Kaplıcalar değil mi ki bu güzelim yaylayı tanınmaz hale getirmiş. 1990’lı yıların ortalarında Mesut Yılmaz tarafından turizm alanı ilan edilince olan olmuş.

Yüzlerce otel inşa edilmiş. Doğa insafsızca tahrip edilmiş.

Ayder’i son kez en yüksek tepeden buruk, üzgün ve ağlamaklı bir şekilde seyrederken haykırmak, buna sebep olan herkese bağırmak istiyordum: Doğa katilleri!

************* 

Teşekkür

Çamlıhemşin üzerinden Rize, Rize’den tekrar Trabzon’a döndüm. Sevgili dostum Raifçiğum (Raif Şen) beni karşıladı. Sıcağı sıcağına bu notları sizlerle paylaşma imkanı sağladı. Kendisine yürekten teşekkür ederim.

Bana bu gezide yardımcı olan, Verçenik yaylasındaki kampa beni dahil eden ve her türlü gayreti gösteren Sayın Metin Öztürk’e en kalbi şükranlarımı sunarım. Ayrıca kamp ekibindeki bütün arkadaşlara sevgi ve selamlarımı iletiyorum.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici, saygısız ifadeler, cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, suçluyu ya da suçu övücü, uygunsuz gönderici adı, 'naylon- uyduruk' mail adresli, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır. Ayrıca, mesajların tüm yasal ve cezai sorumluluğu, mesajlarıyla birlikte IP numaraları da düşen göndericilere aittir."