Final

Örnek Resim
İbrahim Yücel Reklam

Arion

Dugun
Malatya Haber -

“Kerneklilik Bir Duruştur”

“Kerneklilik Bir Duruştur”
  • 28.12.2015

Turistik tesis işletmecisi Hasan Özhan’la yapılan bir röportaj, Ceget Dergisi’nde yayınlandı.

Söz konusu röportaj şöyle:

“İstanbul’da, Boğaziçi’nde,

Bir garip Orhan Veli’yim.

Veli’nin oğluyum,

Tarifsiz kederler içindeyim.”  

Kendimizi doğanın bir parçası gibi hissettiğimiz Özka’nın muazzam bahçesinde, Hasan Özhan’la saatlerce süren sohbetimizde, belki onlarca kez, Hasan ağabeye uyarlayarak içimden okudum bu Orhan Veli dörtlüğünü.    

“Malatya’da, gözümün nuru Özka’da,

Bir garip Hasan Özhan’ım.

Babamın ve bu toprakların oğluyum,

Tarifsiz kederlerle dolu yüreğim.”  

Mazideki kısa ve uzun metrajlı hatıralarını anlatmaya hazırlanırken, başını semaya kaldırdı. Bakışlarını, bu yıl meyve verememenin mahcubiyetini yaşayan bir kayısı ağacının lacivert ufukla birleştiği uç kısmında kilitledi. Cismen yanımızda, ama ruhen uzaklarda gezinirken, belki de en çetin mücadelelerle yaşadığı koca bir geçmişi bir solukta nasıl özetleyeceğinin muhasebesini yaparken, kederli bir sesle fısıldadı:  

“Birçok şey gibi bu şehrin hafızası da kaybolacak yakında.”

Sustu. Sustuk.  

O an, hem sıcak hem soğuk, hem nebatat hem de sonbahar kokan bir ekim rüzgârı gelip geçti bahçeden. Her türden ağaç göğe, yarım asrı aşkın bir mazi yüreğe dokundu inceden. Midilliler koşmayı, çocuklar çimlerde oynaşmayı bıraktı.

Kim bilir, sessiz geçen kaç dakikadan sonra, bu kez sessizliği boğan tenor bir sesle devam etti Hasan ağabey. Yaşar Kemal’in efsane romanlarından biri olan “Demirciler Çarşısı Cinayeti”nin şiir tadındaki giriş ve sonuç cümleleri dilinden döküldü: “O iyi insanlar, o güzel atlara binip, çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık.”  Yine kitabın ortasından başlamıştı. Ama makul bir röportaj için kronoloji önemliydi bizim için.  

Mis kokulu sıcak çaylarımızdan bir yudum daha aldık.  

Ve başladık… 

Kerneklilik, bir duruştur.  

−İzollu ve Kernek’te geçirdiniz çocukluk ve ilk gençlik yıllarınızı. Kısaca, oralardan başlayalım mı?  

“Kernek Mahallesi’nde, Battalgazi Sokak’ta doğdum. Çiftçilikle uğraşan ve kendi yağında kavrulan bir ailenin çocuğuydum. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım köyümde ve özellikle renkli hatıralarıyla, zengin kültürüyle Kernek Mahallesi’nde geçti. Her bir hatırası zihnimde taptaze duran Kernek, farklı bir kültürdü o yıllarda ve Malatya’nın kalbiydi.

−Bu şehirde gerçekten önemli bir “Kernek” olgusu ve kültürü, bir de “Kernekli” kimliği var. Sizce nedir Kernek ya da Kernekli olmak?

“Kerneklilik; mertliktir, yiğitliktir, dürüstlüktür, vefadır, sevgidir. Saygıdır Kerneklilik, eşitliktir, kardeşliktir. Kerneklilik horhorda yıkanmak, derede çimmektir. Taşlarının yara bere içerisinde bıraktığı, top oynarken tozunun yutulduğu yerdir Kernek. Kerneklilik, Muhtar Azizin dağda oturan komançisi olmak, Kernekli Sabo, Kernekli Hüseyin, Kernekli Yaşar, Çakal Hanifi, Hacı Bey’in oğlu olmaktır Kerneklilik. çamurlu tarlada maç yaparken Elif Ana’nın bahçesine top gittiğinde, top patlamasın diye, Hacı Bey’in oğlu olmaktır. Kerneklilik; avukat, mühendis, doktor, iş adamı, beyefendi olmaktır. Kerneklilik, bir duruştur. Adamlıktır, hayat tarzıdır Kerneklilik.    

−Bu kültür içinde geçirdiğiniz çocukluk ve ilk gençlik yıllarınızın ardından Petrol Ofisi Genel Müdürlüğü’nde çalışmak için Ankara’ya gittiniz.

“Evet. Bir Kernekli olarak seksenli yılların başında, önemli referanslar aracılığıyla Petrol Ofisi Genel Müdürlüğü’nde çalışmak için Ankara’ya gittim. Orada birkaç yıl görev yaptım. Aldığım maaş, yaşam standartlarım da epeyce iyiydi. Ancak 12 Eylül ihtilaliyle ülkenin geleceğini karanlık gördüğüm için görevimden istifa ettim ve Avrupa’ya gittim. Nitekim, öngörülerim gerçek oldu. Ülkede işler her geçen gün kötüye gitmeye başladı. Kenan Evren, ‘Petrol Ofisi Genel Müdürlüğü’nde çalışan bir işçi benim kadar maaş alıyordu.’ derken beni kastetmişti.      

Koca Avrupa’yı otostopla  dolaştım.  

−Ve Avrupa…  

“Avrupa’ya ayak bastığımda 21 yaşımdaydım. Almanya’nın Trier kentinde Alman Dili ve Edebiyatı, bir de bizdeki siyasal bilgilere denk gelen bir lisans programını tamamlayacaktım.”  

−O yaşlarda köyden çıkıp da İstanbul’a, Ankara’ya gitmek de değil sizinki. Ta Almanya’ya… Zor olmadı mı?  

“Birçok insan İstanbul’da, Ankara’da yaşamayı, okumayı bile derin bir gurbet hissine dönüştürüyorken, bizimki, o yıllarda ve o yaşlarda gurbet ötesi bir durumdu. Canının istediği her an gidip gelemeyeceğin binlerce kilometre uzakta olmak, üstelik ülkenin sınırları dışında kalmak elbette zordu. Ama kısa sürede adapte oldum oralara. Malatya’da Fırat nehri kıyısındaydı köyümüz. Çocukluğumuz hep o su kenarında geçti. Almanya’da kaldığım şehrin ortasından da Mozel nehri geçiyordu. Her fırsatta o nehrin kıyısına gidiyor; köyümü, ailemi, arkadaşlarımı hayal ediyordum. Bu arada, tatil günlerimde, o yıllarda Almanya’ya göç eden Türklerin çoğunlukla çalıştığı otomotiv fabrikalarında çalışıp harçlığımı çıkarıyordum.”

−Avrupa’da dikkatinizi çeken ilk şey ya da Avrupa’nın size öğrettiği ilk şey ne oldu?  

“Avrupa’nın bana gösterdiği ilk şey kapitalist bir sistem oldu. Orada, sanayi toplumunun yarattığı kapitalist bir insan modeli vardı. Kendi yöremizdeki yardımlaşmanın, dayanışmanın, samimiyete dayalı insan ilişkilerinin olmadığı bir sistemin somut örneklerini ilk kez orada gördüm.”  

−Biz, sizi Avrupa’nın Evliya Çelebi’si olarak biliyoruz. İlginç bir yöntemle, neredeyse bütün Avrupa’yı ve ABD’nin de üçte ikisini dolaşmışsınız.  

“Orada öğrenciydim tabii… Tatillerde çalışıp kazandığım para, ancak öğrencilik masraflarımı karşılıyordu. Ama içimde de çocukluk yıllarımdan beri dizginleyemediğim bir keşfetme merakı vardı. Bunun için Avrupa’daki birçok ülkeyi ve şehri otostopla gezip dolaştım. Bir arabadan inip ötekine binerek; bazen bir otomobilde, bazen bir kamyonda, bazen de bir trende ücretsiz seyahat ederek dolaştım Avrupa’yı. Aynı şekilde, ABD’nin birçok yerini de gezip görme şansım oldu.”  

−Avrupa’da kalıp yaşamınızı orada sürdürmeyi istemediniz mi?  “Bol bol gezip tozdum, bu arada lisans öğrenimimi de tamamladım. Almancayı da ileri düzeyde öğrenmiştim. Aslında orada kalıp, hayatımı sürdürmek istiyordum. Ancak ailemin çağrısı üzerine 5 yıl süren Avrupa macerasının ardından Malatya’ya dönmek zorunda kaldım.”   −Onca emek, o lisans programları falan bir hiç mi oldu yani?  

“Avrupa’da lisans öğrenimini tamamlamış biri olarak, köyümüzde, kayısı bahçemizde çiftçi olarak çalışmaya başladım yeniden. O yıllarda ‘yılın en iyi kayısı üreticisi’ unvanını ve ödülünü aldım. Yeniden üniversite sınavlarına girip, Diyarbakır’ı, matematik bölümünü kazandım. Ancak ailevi nedenlerden dolayı okuyamadım.”  

−Avrupa’da kabuğuna sığmayan, köşe bucak gezip dolaşan sizin gibi birine yaşadığınız alan dar gelmedi mi?  

“Bir süre sonra, Karakaya barajı nedeniyle köyümüzdeki araziler kamulaştırıldı. Ben de o tarihte, kamulaştırma bedeli olarak elimize geçen parayla şu an bahçesinde oturduğumuz Özka tesislerinin arazisini aldım. Yıl, 1986. O yıllarda buralar kuş uçmaz, kervan geçmez yerler. Burada akrebe, yılana, börtü böceğe komşuluk ederek yıllarımı geçirdim. Bin bir cefaya katlanarak dört başı mamur hale getirdiğim bu tesis, bugün Malatyalıların vazgeçilmez yaşam alanlarından biri oldu.”  

Ne ben Malatya’ya sığabildim ne de Malatya bana…  

−Ailevi nedenlerden dolayı Avrupa’da kalamamışsınız. Peki, Türkiye’de, bir metropolde yaşamayı, kendinize yeni ufuklar aramayı neden denemediniz?  

“Kafamda hep idealist projeler vardı. Bu projelerimi bir metropolde gerçekleştirmeyi istiyordum. Ama o yıllarda ailemden ayrılıp bir başka şehre gitmek gibi bir şansım yoktu.”  −O halde, idealist projelerinizin en azından bir kısmını, yaşamak zorunda olduğunuz Malatya’da gerçekleştirmek durumunda mı kaldınız? Kabına sığmayan Hasan Özhan, Malatya’ya nasıl sığdı?  

“Aynen öyle oldu. İdealist projelerimden Malatya’ya uygun olanlarını seçip bari burada bir şeyler yapayım, dedim. Özka, her geçen yıl biraz daha gelişip güzelleşerek devamlılığını sürdürüyordu. Ama buranın dışında başka ticari işlerle de uğraştım.  Mesela, Malatya’nın ilk koleji olan Arslantepe Koleji’nin kurucularındandım. Bir ara siyasi mecrada da uğraşım oldu. Sonuç itibariyle, ne ben Malatya’ya sığabildim ne de Malatya bana… ”  

−Malatya’nın yakın geçmişinde yaşanan traji-komik bir hadisenin baş aktörlerinden biri de sizdiniz. Kapalıçarşı üzerindeki olaylı Mc Donald’s…  

“Evet, Mc Donald’s’ı Malatya’ya ben getirdim. Doğu’da ve Güneydoğu’daki hiçbir vilayette Mc Donald’s yoktu. Ben, ABD’nin Şikago eyaletinde bu işin eğitimini alıp hamburgelog (hamburger mühendisi) olmuştum. Özel çabalarımla, şirketi Malatya’da şube açmaları konusunda ikna ettim.   Mc Donald’s şirketi bir gün Malatya’da bir etüt çalışması yaptı ve uygun bir yer arayışına girdi. O dönemde Mehmet Yaşar Çerçi başkanlığındaki belediye de İnönü Kapalıçarşısı’nın üst kısmını ihaleye çıkarmıştı. Nitekim ihaleyi Mc Donald’s aldı. Kısa bir sürede hazır hale getirecekleri tesisin işletmeciliğini ben yapacaktım. Ama o dönemde CHP il yönetimi aleyhimizde bir kampanya başlattı. Laikliğin simgesi İsmet İnönü’nün heykeli ile emperyalizmin simgesi aynı karede, bir arada olamaz, dediler. Tüm halkın neticesini merakla beklediği bu hadise mahkemelere kadar gitti ve tesisin açılmasına 20 gün kala tüm işlemler durduruldu. Neredeyse hazır halde olan tesis birkaç günde sökülüp yıkıldı.”  −Bu hadise, koskoca Mc Donald’s şirketler zincirinin hafızasında da epeyce bir süre yer edindi galiba.  

“Evet, öyle oldu. Bu hadise, Mc Donald’s’ın ABD’li genel müdürüne kadar ulaştı ve o günlerde genel müdür, ‘Biz, Mekke’de bile varız. Malatya’da yaşanan bu durum karşısında çok şaşkınız.’ açıklamasında bulundu.”   −Bir ara, İnönü Üniversitesi’nde market işletmeciliği de yaptınız galiba.  

“Hayatımın hep birileriyle ya da bir sistemle çakışıp çarpışan olaylarından biri de o oldu. Dönemin rektörü bir gün beni çağırdı. ‘Sen, marketinde türbanlı öğrencilere alışveriş yaptırıyormuşsun.’ dedi. Şaşırdım. ‘Bundan daha tabii ne var ki?’ dedim. ‘Benim marketimde mini etekli insanlar da türbanlı insanlar da alışveriş yapabilir.’ diye ekledim. Kısa bir süre sonra sözleşmemiz feshedildi. ‘Bu adam, başımıza bela olur!’ düşüncesiyle beni uzaklaştırdılar oradan.”  

−“Neden hep bu aksilikler beni buluyor?” dediğiniz olmuştur muhakkak.  

“Sürekli olarak olumsuz bir şeylerin olduğu kesindi. Ama niçin oluyor, neden oluyor, bilmiyordum. Şimdi dönüp arkama baktığımda bu şehrin benden çok şey aldığını görüyorum. Çok idealisttim. Çok projem vardı. Ama dediğiniz gibi, sihirli bir el, işini gücünü bırakmış da sadece benimle ilgileniyormuş gibiydi. Birinci ve ikinci İnönü savaşlarını tarih zaten yazmıştı. Ben de Malatya’da üçüncü İnönü meydan muharebesini kaybettim.”  

Akıllı işler yapmak  istedim, deli oldum; bir delilik yaptım,akıllı oldum.  

−Ama bu şehrin sizi onure ettiği, sizi muzaffer kıldığı bir şey var: Deliler Takvimi. Akıllı gibi görünen girişimlerde istediğiniz sonucu hiçbir zaman alamamış olsanız da bir deliler takvimi projesiyle akıllı bir iş yaptınız.  

“Gerçekten öyle. Akıllı işler yapmaya çalışırken deli olduk, delice bir iş yapalım dedik akıllı olduk. Uluslar arası bir firma olan Benetten, ‘aykırılar takvimi’ hazırlıyordu. Amerika’daki ölüm mahkûmları, aç insanlar vs. temalarıyla takvim hazırlıyordu. Benim de ofisimde, şöminenin üstünde sürekli, delilerimizden birkaçının fotoğrafı dururdu. Ben de bunlarla ilgili bir takvim hazırlayayım, dedim. Takvim hazırlandı, piyasaya dağıtıldı. Malatya’nın her bölgesinde, ülkenin ve dünyanın bazı yerlerinde bu takvim olay oldu. Herkesten çok olumlu tepkiler geldi. Bu takvim, üniversitelerde tez konusu bile oldu.”  

−Size, eminim, defalarca sorulmuştur bu soru. Ama ben de sormak istiyorum. O meşhur deliler takvimini hazırlarken vermek istediğiniz mesaj neydi?  

“Hayat standartlarını yükseltmek için adamlıklarından, insanlıklarından vazgeçenlerin her geçen gün sayıları artarak yaşamı kirletmeleri, bana onların saflığını ve masumiyetlerini hatırlattı. Bu şehir, delileriyle de velileriyle de saftı, temizdi. Bu masumiyet ve bu temizlik karşısındaki kirliliğe, sosyal dokunun gelişmesiyle silikleşen hafızamıza, yerel yöneticilerin bu konudaki duyarsızlıklarına dikkat çekmek istedim.”  

−Tabii, gözünüzün nuru Özka, hep öz evlat muamelesi görerek ve hiç aksamadan işlemeye devam etti bu süreçte.

“Tabii ki. Her türlü özverinin eseri olan bu tesis, hep yaşadı. Vali Saffet Arıkan Bedük zamanında patenti bize ait olan ‘kayısı kebabı’mız birincilik ödülü almıştı bir yarışmada. O yemeğimiz Özka’yla özdeşleşti artık. İnsanlarımızın doğa ile iç içe bir şekilde kendilerini yaşadıkları Özka, zaman zaman ulusal, büyük televizyon kanallarının gezi, mekân ve yemek programları için çekim sahası oldu.1986 yılında yılana, akrebe komşuluk ederek başladığımız bu alanda, Özka, atçılık ve binicilik kulübünün faaliyette olduğu, ticari politikasıyla insanlara güven veren, insanlara sosyal bir varlık olduklarını hatırlatan bir mekâna dönüştü.”.    

Sevdiğinizi alamadıysanız,  aldığınızı sevin.  

−Peki şimdi? Yaşadıklarından yorulmuş bir Hasan Özhan mısınız? Yaşadıklarınızın toplamı ya da sonucu nedir?

“İçimde, kendimi farklı bir yere taşımak isteği hep var. Ancak yaşadıklarımız enerjimizi, gücümüzü tüketti. Artık, burada, Özka’da, kendi akışında ilerliyor hayat. Tabii, yaşadıklarımız bize çok şey öğretti. Bundan sonra bizim görevimiz de ömrümüzün yettiği oranda yeni nesillere rehberlik etmek. Yaşadıklarımın toplamına gelince… Yaşadıklarımdan çıkardığım sonuç ve bir yaşam rehberi vazifesiyle gençlere iletmek istediğim mesaj şu: İnsan, sevdiğini alamamışsa, aldığını sevmeli. Yani, kendinize ait olan hayatı sevin. Başkalarının standartlarına, tüketimine aldanmayın. Sosyal hiyerarşiye rest çekin. Şeceresi dejenere olmuş entelektüel müsveddelerine aldanmayın. ”  

Yaşar Kemal, “Demirciler Çarşısı Cinayeti” romanına aynı cümlelerle başlamış, romanı aynı cümlelerle bitirmişti. Hasan ağabey, bu sohbete, bizde derin bir anlama dönüşen “Birçok şey gibi bu şehrin hafızası da kaybolacak yakında.” sözüyle başladı; sohbeti, yine derin anlamlar içeren bir mesajla bitirdi.

Kaçıncı kez yenilendiğini bilmediğim çayımdan son yudumu alırken, içime bir köz gibi oturan kederli bir durumdan kurtulmak için son sorumu da sormalıydım.  

−Yaklaşık bir saat önce, neden öyle söylediniz?

“Ne söyledim?”    

−Birçok şey gibi bu şehrin hafızası da kaybolacak yakında…

“Maalesef… Bu şehrin zaten zayıflamış olan hafızası, yaşayan son kuşakla birlikte kaybolacak. Bu şehri bizim gibi yaşayan, bizim gibi soluyan bir nesil artık olmadığı için yakın bir gelecekte bu şehri anlatan da olmayacak. Bizim, dost meclislerinde gece yarılarına, hatta sabahlara kadar anlatıp da bitiremediğimiz, tadına doyamadığımız hatıralarımız, bu şehri sokaklarında değil de dört duvar arasında yaşayan yeni nesillerde olmayacak. Türkülerimiz söylenmez, memleket hasreti çekilmez olacak.”    

O ekim rüzgârı esmeden, ağaçlar göğe değmeden, mazi güzeldi amma, bu endişe yürekleri deşmeden bitirmek lazımdı sohbeti. 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici, saygısız ifadeler, cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, suçluyu ya da suçu övücü, uygunsuz gönderici adı, 'naylon- uyduruk' mail adresli, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır. Ayrıca, mesajların tüm yasal ve cezai sorumluluğu, mesajlarıyla birlikte IP numaraları da düşen göndericilere aittir."