You are missing some Flash content that should appear here! Perhaps your browser cannot display it, or maybe it did not initialize correctly.


You are missing some Flash content that should appear here! Perhaps your browser cannot display it, or maybe it did not initialize correctly.


Örnek Resim


Opel Reklam
Malatya Haber -

‘Malatya’da Başladım’

‘Malatya’da Başladım’
  • 27.12.2015

malatyahaber.com’un kurucularından, atv ana haber bülteni sunucusu Fuat Kozluklu, superpoligon.com sitesinde yayınlanan röportajında, gazetecilik mesleğine başlamasından bugüne kadar yaşadığı dönemi, deneyimlerini anlattı, değerlendirmelerde bulundu.

superpoligon.com muhabiri Yelda KIRÇUVAL‘ın Fuat Kozluklu ile yaptığı röportaj şöyle:

..”—Öncelikle habercilik geçmişinizden bahsedelim, ne zaman ve nerde başladı bu meslek?

FUAT KOZLUKLU: Gazeteciliğe, 1982 yılında Malatya’da Görüş Gazetesi’nde başladım. 1980’de İstanbul’dan babamın işi dolayısıyla memleketimize dönmüştük. Fatih Lisesi’nde öğrenciydim. O tarihte Malatya’da tek gazete Görüş idi. Kapılarını çaldım, içeriye buyur ettiler, kendimi tanıttım, “gazeteci olmak istiyorum” dedim. O yıllarda gazeteci olmak için başvuran sayısının çokluğundan mı acaba benim ciddiyetimi denemek için mi bilemiyorum, ilk etapta birçok iş verdiler. Bulmaca hazırlayabileceğimi söyledim. Mesleği bana öğreten kişi olan İsmet Yalvaç ağabey, gazeteci olma kararlılığımı gördü ve destek verdi.
Aslında Görüş Gazetesi Malatya’da bir okuldu, buradan çok sayıda gazeteci yetişmişti ama bu mesleği daha da büyük tecrübelerle icra etmek için memleketimin yeterli olmayacağını düşündüm, İstanbul’a gitmeye karar verdim. Rahmetli babam Ali Osman Kozluklu, gazeteci olmama karşı çıkıyordu. Kendine göre gerekçeleri vardı belki. Babamın, haklı olduğunu düşündüğüm anlar olmadı değil aslında.

Sonra bir gün, babama, izin vermeyeceğini bildiğim için, “Kayseri’ye maça gidiyorum, ama belki İstanbul’a da gider gazeteciliği orada yapmayı bi denerim” dedim. O “sen maça git dön, ama oradan İstanbul’a devam edersen de Allah yolunu açık etsin” dedi. Anlamıştı kararlılığımı. Biraz espiri olsun şöyle özetleyeyim; maçtan sonra İstanbul’un yolunu tuttum. O tarihlerde birçok genç “artist olmak için” evden uzaklaşır, Yeşilçam’ın yolunu tutardı. Ben, gazeteci olmak için evden kaçan ilk Türk genciyim belki de! Veya başka kaçan var mı bilemiyorum, ama ilklerden biriyim diyeyim…

Sonrası malum…

1983 yılında Cumhuriyet’te işe başladım. Sabah gazetesinin kuruluş kadrosunda yer aldım, 1990’da Körfez Savaşı’nı takip ettim, 1991-2006 arası Washington merkezli olarak birçok basın kuruluşunun temsilciliğini yaptım, son olarak da 3 yıl kadar Amerika’nın Sesi Radyo ve Televizyonunun Türkçe servisinde çalıştım. 2006’da da kürkçü dükkânına dönüş yaptım. 1 yıl kadar iş bakındım. Ama yerli değil, yabancı kuruluşlarda iş bulabildim. Sonra 2007 yılında kuruluşu sırasında haber kanalı 24’ten çağırdılar. Önce gündüz 3.5 saat, sonra hem gündüz hem gece 5 saat, sonrasında da sadece gece kuşağını 2.5 saat haftanın 5 günü sundum. 2008 yılı Haziran ayı sonlarına doğru da ATV’de işe başladım. Ve şu an bildiğiniz gibi ATV’de Ana Haber bültenini sunuyorum.

— 15 yıl ABD’de yaşadınız… Tamamen orda kalıp, mesleğinizi orda devam ettirmek istediniz mi?

FUAT KOZLUKLU: Bi kere 25 yaşımda, sonra kısa bir kurs döneminin ardından İngilizce ile tanıştım. Ama ne kadar çabalarsanız çabalayın şayet ana diliniz değilse veya çocuk yaşta başlamadıysanız öğrenmeye, 1-2 örnek dışında ABD’de bir gazetede yazacak veya bir televizyon kanalında muhabirlik yapacak kadar yeterli, akıcı, nüanslarıyla İngilizce bilmek hayli zor. Gerçekçi olmak gerek. Ama foto muhabiri, kameraman veya yapımcı olmak zor değil. Nitekim Amerikan medyasında muhabirlik dışında, sıraladığım alanlarda iş buldum, çalıştım. Ancak hedefim muhabirlik olduğundan ülkeme dönmek en doğrusuydu.

Aslında Amerika’da tahmin ettiğimden daha uzun süre kaldım. Beni yakından tanıyanlar, “Fuat bir yerde fazla duramaz, sürekli dünyadaki olayları takip etmek ister, seyahat etmek onun doğasında var ama ülkesini de çok özler” der. Geriye baktığımda Amerika’da epey uzun bir süre kaldığımı söyleyebilirim. Aslında oradayken de sürekli bir yerlere gidip geliyordum. Pek yerimde durduğum yoktu. Bizimki tarihe, olaylara, yaşananlara tanıklık etme mesleği. Hatta biraz da egoyla ilgili… Yani, “şu olay olduğunda, ben oradaydım, bunu canlı gördüm” deme arzusu. Bu, her insanda olmayan bir tutku, tarifi apayrı bir heyecan. Sanıyorum bu arzu, heves, heyecan ve tutku ortadan kaybolduğunda gazetecilik de bitiyor.

— İnsan bu sıraladığınız dil gerekçesi varken neden 3-5 yıl değil de 15 yıl kalır peki?

FUAT KOZLUKLU: Ben ABD’de bu kadar uzun süre kalmışsam bunun nedeni biraz da, dönemin tarihi özellikleri itibariyle orada gazetecilik yapmanın öneminden, mesleki kariyer açısından değerinden kaynaklanıyor. Hem de mesleki gelişim açısından avantajlı ve önemliydi o yıllar. Mesela Barack Obama seçildikten sonraki ABD’ye tanıklık etmek de çok tarihi bir şans. Washington’da olmayı hangi gazeteci istemez şimdi. Süper gücün ekonomisi alt-üst oldu. İlk defa bir siyahi Beyaz Saray’da. Çok tarihi bir süreç açıkçası. Evet, sonuçta beni Amerika’da bu kadar uzun süre ne tutmuş olabilir ki? Benim doğduğum ülke değil, dilini bilmezdim, kültürünü bilmezdim, öyle çocuk yaşta gitmiş de değilim. Ömrümün sonuna dek Amerika’da kalmayı hiç düşünmedim. ABD çok güzel bir ülke ama sonuçta doğup büyüdüğüm yer, vatanım Türkiye. Burası benim ülkem.gurbette birçok başarıya imza atabilir, ödüller alabilir, büyük paralar kazanabilirsiniz. Ülkenizde bunların çok daha azıyla mutlu olabilirsiniz. İster gazeteci ister işçi, mühendis, ülkesi için mücadele eden bir aydın, ne olursanız olun, insan asıl tatmini kendi ülkesinde, kendi yerelinde buluyor. Ama şartlar bir insanın tahammül edemeyeceği kadar ağırlaşmışsa, buna dayanamayan insanlar başka yerlerde umut ve çıkış arıyorsa, kimseye bir şey deme, yargıda bulunma hakkımız yok. Çünkü herkesin bir hayatı var ve o hayata ilişkin tercih de o’na ait.

—Türkiye’ye döndüğünüzde neleri değişmiş gördünüz özellikle televizyon camiasında?

FUAT KOZLUKLU: Ülkem aynı… Sürekli gergin, mutsuzluk katsayısını artırmak için birbirinin her alanda yaşam hakkına saldıran bir anlayışın hâkim olmaya başladığını gözlüyorum. Genelde birbirine pusu kurma anlayışıyla üç günlük hayatı birbirine zindan eden kinci ve de yok edici bir cinnet durumu var. Birbirinin özlük haklarına tecavüz etmeden, yaşam hakkını örselemeden hayatını sürdüren, bir arada soluyan toplum olmaktan maalesef hızla uzaklaştığımızı düşünüyorum. Gelişme derken insanlar nicel, yani sayısal, artışı dikkate alırsak ki ben almıyorum, evet böyle bir “gelişme” var.

Örneğin sayısız TV kanalımız var çok şükür. Ama hepsini toplasanız nitel anlamda, yani kalite anlamında, kaç tane kanal çıkar? En iyimser tahminle bir elin parmakları diyebiliriz. Belki o kadar da çıkmaz. Hatta biraz iddialı olacak, bazılarında geriye gitme bile var diyebilirim. 80 ve 90lı yıllarda ne internet, ne cep telefonu, ne elektronik posta vardı. Gazetelerdeki en ileri düzey iletişim aracı bir dönem faks, bir dönem bilgisayardı. Birçok gazete daha dün denecek tarihe kadar daktilo kullanıyordu. Biz o günlerde de gazeteciliği eleştiriyorduk, haberlerin içeriğine kızıyorduk ama inanın gazetecilik anlamında bugüne göre çok daha özenli yıllardı. Bunu söylerken nitelik olarak çok iyi eğitim almış üniversite mezunlarını da yabana atmamak lazım; onlar için en gerekli şey tam anlamıyla muhabirliğe soyunmayı aşılamak. Çünkü gazetecilik ruhunun şah damarı muhabirlikte yatıyor; haberi koklasın bulsun araştırsın ve görselleştirsinler. Bugün aramızda nitelik olarak çok iyi eğitim almış ve muhabirlik de yaparak kendisinden öğreneceğimiz çok şeylere sahip üstün vasıflı arkadaşlar var.

— Günümüzde muhabirliğe ilişkin gözlemleriniz, tespitleriniz neler?

FUAT KOZLUKLU: Bu meslekte bugün unutulan “muhabirlik” diye bir öğe vardı. Muhabirlik, özellikle uzman muhabirliğin gazeteciliğin temel taşı olduğunu düşünüyorum. Muhabir, donanımlı olacak, kültürlü olacak, işini bilecek, dil bilecek. Sonra da siz o’na asgari ücretten maaş vereceksiniz! Olmaz. Muhabir, yani iyi muhabir, eşittir haber, yani iyi haber, demektir. İyi haber, doğru yorum ve doğru kamuoyu oluşturmayı beraberinde getirir. Türkiye epey uzun süredir doğru ve adil yorum ve kamuoyu oluşturmaya gereksinim duymadığı için iyi muhabire de ihtiyaç duymaz oldu. Muhabirlik deyince, yabancı ülkelerde Amerika’da, İngiltere’de, Fransa’da, bunan nasıl saygın bir konum olduğunu bilen bilir. O ülkelerde herhangi bir habere gittiniz mi, herhangi bir amaçla yapılan basın toplantısını izlediniz mi, son derece konuya hâkim insanlarla karşılaşırsınız. Kimi zaman ak saçlı ihtiyarlarla yan yana oturursunuz. Biz de ise, belli bir yaşa gelen insanlar neredeyse muhabir olarak çalışmaya utanır oldular. Ya da medya yöneticileri onları muhabir olarak çalıştırmaktan. Açın bakın Amerikan TV’larını. Orada 50 – 60 yaşlarında muhabirlerle karşılaşırsınız. Çünkü, o iş, gazeteciliğin “general” rütbesidir. Bizde ise, 18 – 23 yaş arasına hapsedilmiş bir uğraşdır neredeyse. 25 yaşına gelince, bizim Türk gazetecisi “oldum artık. Ya anchorman, ya editör, ya da bilmem ne müdürü olmam gerekiyor” hissine kapılıyor. Yok böyle bir şey dünyada. Türkiye’de benim muhabir kalabilen ve sağlık koşullarını adeta hiçe sayarak 24 saat haber peşinde koşturan tek isim var; Savaş Ay. O ne enerji yarabbi! Gıpta ediyorum, herkesin Savaş Ay’ın bitmek bilmeyen muhabirlik aşkını örnek almasını öneriyorum.

—Haber kanallarını sorsam…

FUAT KOZLUKLU: Bi kere haber kaynıyor ülkemiz. Ancak yine de logoları (ayırmaç) farklı içeriği ise az çok birbirinin aynı çok haber kanalı var… Ancak yetişmiş, sıcak haber peşinde koşturmuş tecrübeli eleman bulmakta güçlük çekiyorlar. Batı tarzı BBC, CNN International, SKY News, El Cezire İngilizce gibi haber kanalımızın olmadığını düşünüyorum. Son zamanlarda Habertürk önemli bir çıkış yakaladı. Keza 24 kanalı da… Her iki kanalın yönetici ve çalışanlarını ufak tefek eksiklerine rağmen yürekten kutlamalıyız. Bu kanallar NTV ve CNN Türk gibi yılların haber kanallarını tedirgin etti. Özellikle de, mesleğimizin kıdemli ismi Nuri Çolakoğlu’nun kurup markalaştırdığı NTV’yi. Neden mi? Markalaşması sürecinde benim de haberlerimle katkıda bulunduğum NTV yıllarca “tek kale” bu işi yapmasının bedelini biraz da kendi kendine ödedi. Rakip olmayınca bir atalet, bir “kendini beğenmişlik” bir “ben ne yapsam gider” anlayışı köreltiyor insanı. NTV de bu duruma düştü. Ve yıprandı yıprandı… Sonunda bugünkü durumuna düştü. Yüzlerce insanı atıl kapasitede elinin altında tutan ama habercilik yapamayan bir konuma geldi. Bir tane çarpıcı “özel” haberini hatırlayan var mı yakın zamanda.. Özel röportaj demiyorum. Herkes bir şekilde özel röportaj yapıyor. Ama özel haber? Göstersinler… Bir özel dosya, ülkeyi sarsacak bir skandal haberi (Türkiye’de bunların sıkıntısı mı çekiliyor? Adım başı bir özel haber var. Maksadınız gazetecilik ve habercilik ise. Başınızı alamazsınız. Günde 50 tane çıkar.)

Bir de, yayıncılığın çok pahalı bir iş olması, kanalları sponsorlu ve reklama bağlı programlara yöneltti. Bu da haberciliği öldüren en önemli unsurlardan biridir. NTV’ye bakın ne dediğimi iyi anlayacaksınız.

Yakında TRT’nin haber kanalı geliyor. Yapılanmalarına ilişkin bilgilerim planlarının pratiğe iyi yansıtılması durumunda, mevcut haber kanallarını zorlayıp bu yarışta lider olacaklarına işaret ediyor.

—Türkiye ve Amerika Medyası arasında ne gibi farklılıklar var, mesela 60 yaşında anchorman’ler var mı?

FUAT KOZLUKLU: Malatya’da bir arkadaşım var, Bülent Korkmaz. Yabancı dil bildiği için dış basını, televizyonları takip edebilen birisi. Biraz da şakacıdır. Bu arkadaşımın bir arkadaşı uydu anten almış, dil bilmiyor ama dünyanın her tarafından haber kanallarına göz atıyor. Benim arkadaşıma, bu işlerden anlar hesabı, şu soruyu yöneltiyor: “Ya bu BBC’de, CNN’de, cümle ecnebi kanallarında haber sunan kızlar niye genç ve güzel değil? Niye hep yaşlı kadınlarla adamlar ekrana çıkıyor?”… Sanıyorum bu örnek Türkiye ve Amerika medyası, Türkiye-Amerika diye kişiselleştirmeyelim, doğru medya ile yanlış medya arasındaki farkı ortaya koyuyor. Türkiye’deki kanallara bakın, kimi zaman 18 – 20 yaşlarında bir arkadaşımız sadece kaşı gözü veya burnu güzel diye, saçlarının rengi veya havası nedeni ile çok tecrübeli habercilerle aynı konumda ekrana adeta salınıveriyorlar. En ufak bir mesleki formasyona sahip olmaları beklenmiyor. Neticeyi veya ürünü görüyorsunuz herhalde. Medya olgusunu bir yana bırakalım. Türkiye’de insanlar yetenekleriyle, çalışarak, mücadele ederek, alınlarının teriyle bir yerlere gelemez oldular. Her iş çok ciddidir, büyük emek ister, o işte bir yere gelmek olağanüstü zaman alır. Tecrübe satın alınamaz. Çok değerlidir. Demek Amerika’da, İngiltere’de, Almanya’da bu şartlar geçerli ki insanlar ancak ilerleyen yaşlarında ekranın karşısına geçebiliyorlar. Bazıları şöyle diyebilir: Amerikan toplumu veya o televizyonların izleyici kitlesi haber istiyor, ciddi yayıncılık istiyor, o nedenle kanallar buna dikkat ediyor; Türkiye’de tam tersi. İnsanlar, haberin derinliğine verilmesini istemiyor, eğlence, sansasyon istiyorlar, kanallar da bu arz-talep dengesine göre hareket ediyorlar.

Bence bu yaklaşım, bu halka hakarettir. Evet, o yaklaşım içerisinde olan insanlar olabilir ama biz bunu yapamayız, yapmamalıyız. “Piyasa” neyi talep ederse etsin ülkemize, mesleğimize sorumluluk adına işimizi düzgün yapmalıyız. Piyasa denen “yaratık”, hayatımızdaki her şeyi berbat ettiği gibi, bu ülkede haberciliği, gazeteciliği, yayıncılığı, yani güzel olan pek çok şeyi mahvetti.. Maalesef.

—Siz pek çok ilke imza atmış bir habercisiniz.Soruma geçmeden önce bu ilklerden bir kaçını okuyucularımıza hatırlatmak isterim, terör örgütü PKK’nın lideri Abdullah Öcalan’ın yakalanıp Türkiye’ye getirildiğini Dünya’ya duyuran ilk gazeteci olmak, 17 Ağustos 1999’daki Marmara Depremi’nin yol açtığı yıkımı sarsıntıdan 2 saat kadar sonra bölgeye ulaşıp canlı yayında Dünya televizyonlarına aktaran ilk gazeteci olmak, 1992 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın talimatıyla Iraklı Kürt liderler Celal Talabani ile Mesut Barzani’ye Türk diplomatik pasaportu verildiğini ortaya çıkarmanız, Pakistan’da darbeyle yönetime el koyan General Pervez Müşerref’in röportaj verdiği ilk gazetecilerden biri olmak…

Ne kadar şanslı olduğunuzu söylemeden geçemeyeceğim…
Bunlar meslekteki başarılarınızdan sadece birkaçı…Bu başarılar öyle kolay olmamıştır sanırım,peki siz bu başarılara imza atarken ne gibi zorluklar çektiniz, neler yaşadınız?

FUAT KOZLUKLU: Birçok meslektaşım imrendiğim başarılara imza atmış durumda. Bana da sıraladığınız başarılar kısmet oldu diyeyim. Mesleğin sıcak haberciliğini yapan her arkadaş gibi büyük bir gerilim, uykusuz geceler, ekonomik açıdan yaşama çabası, psikolojik incinme ve yaşam ile ölüm arasındaki ipince çizgide hayata tutunma macerası, çılgınlığı… Hepsinden önemlisi sevdiklerinizden, sevenlerinizden uzak bir daha asla borçlanamayacağınız zamanları tek başınıza geçirmek. Sanırım birçok meslektaşım gibi ben de bayağı ağır bedeller ödedim…

— Peki tüm bu ilklere imza atan bir gazeteci olarak sizi en çok etkileyen ya da zorlayan olay hangisiydi?

FUAT KOZLUKLU: Dünyanın birçok yerinde savaşa, karışıklığa, doğal afetlere, darbelere ve rejim değişikliklerine, uluslar arası anlaşmaların törenlerine, tarihin akışını etkileyen seçimlere tanıklık ettim. Gözümüzün önünde insanlar öldürüldü. Irak’ta, Kosova’da, Bosna’da, Etiyopya’da yaşanan vahşeti, katliamları görünce, ölü bebek kokuları beynime kazınınca, bir daha savaş bölgesinden habercilik yapmama sözü vermiştim kendime. 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi’nde olanlar dün gibi aklımda, aklımızda. Bir sarsıntıyla insanlar bir anda her şeylerini kaybettiler. Tüm bu yıkımları görüntüye kaydetseniz de yazıya dökseniz de beyhude! Hiçbir şey o insanların trajedisini, yaşadığı acıları anlatamaz. Tüm bu tanıklıklarım bana bir şey öğretti: Gelecek diye, yarın diye bir şey yok, hayatını en güzel şekilde yaşamaya bakacaksın. Herkes her an çizginin öte tarafına geçebilir; yaşamı her anlamda dramatik biçimde değişebilir. O nedenle su gibi hayat veren ölçüde hırslara sahip olmalıyız. Yıkıcı seller gibi olan hırsa değil… Abartmaya, kasmaya gerek yok hayatımızı ve yaptığımız işi. Yıllarca tanıklık ettiğim olaylardan, yaşamlardan sonra dedim ki; ailene, tüm sevdiklerine daha geniş zaman ayıracaksın. Gerisi boş….

— İşsiz kaldığınız dönemle şu anki dönemi karşılaştırdığınızda hayata dair neler çıkardınız?

FUAT KOZLUKLU: Hep bir işim oldu. Ancak aktif habercilik yapamamak anlamında işsizlik diyebileceğim bir dönem oldu. İşsizlik neredeyse her gazetecinin, özellikle de alnının teriyle bu işi yapan gazetecinin yaşamak zorunda bırakıldığı bir şey. Açıkçası nasıl tanımlayacağımı tam olarak da bilemiyorum gazetecinin işsizliğini. Birçoğu için ciddi bir travma. Kendisini hayata gerçekten gazeteci olarak hazırlamış birisi sonradan başka işe de geçiş yapamıyor, uyum sağlayamıyor. İşsizlik dönemlerimde hayata dair çok önemli şeyler çıkardığımı sanmıyorum. Bu tür şeylere alıştık nasıl olsa. İnsan, umudunu kaybetmemeli, mücadeleden vazgeçmemeli. Galiba çare bu.

—Şu anda çalıştığınız kanalda ciddi bir haber maratonu içinde rating kavramını nasıl değerlendiriyorsunuz, sizce bu bir yarış mı yoksa sadece halkı olup bitenden haberdar etmek mi?

FUAT KOZLUKLU: Öncelikle ATV dev bir marka. Bu markanın çatısı altında olmak başlı başına büyük bir sorumluluk yüklüyor insana. ATV rating uğruna bayağılaşmamış ve kalitesinden ödün vermemiş bir kurum. Yüzlerce çalışanından biri olmak ayrıca heyecan veriyor. Bizim işimiz, halkı olup bitenden haberdar etmek olmalı. Ancak rating diye bir kavram gerçeği de var. Sonuçta rating alamayınca kanalınız kan, siz ise işinizi kaybedebiliyorsunuz. Ama ben halen işime inanan ve güvenen birisi olarak, doğru-düzgün yapılan gazeteciliğin ratingi beraberinde getireceğine inanıyorum… Tartışmasız bir gerçek; ben izleyici için yeni bir yüzüm… Ve ben de her geçen gün mesafe alıyorum, kendimi geliştiriyor ve bu rating gerçeğini daha kapsamlı öğreniyorum. Benzetme doğru mu bilmem, siz malınızı kaliteli yapın, müşterisi mutlaka olacaktır.İyi haberciyimdir. Benim performansımı en iyi değerlendirecek olanlar şüphesiz yöneticilerimdir. Bazı gazeteci arkadaşlarımız var, onlarca yıldır medyada olan…
Ve kamera önünde doğru dürüst yayın yapmamışlar, saatlerce promtersiz canlı yayın performansı becerisinden de yoksunlar. Onların beylik laflarını asla ciddiye almam, alamam. İzleyicime saygısızlık olur ve zaten benim de bunlara değil işimin özüne odaklanmam gerek. Ancak birkaç isim de var ki, hayatlarında sahada sıcak haber peşinde koşmamış ama gıpta ediyorum yeteneklerine, öngörülerine.

—Rating ve haber bültenleri bağlamını nasıl yorumluyorsunuz?

FUAT KOZLUKLU: Biraz önce söylediklerim geçerli. Sonuçta bu bir haber bülteni. O gün hayata dair içte ve dışta ne olupbittiyse izleyicilerimize sunmak istiyoruz. Hiç de kolay değil. Bu arada rating alacağız diye eğip bükmenin anlamı da yok. Tamam, belki geçici bir süre için bunu sağlarsınız ama ya sonra ne olacak? Kanalın kazancını, reklam gelirini de bi kenara koyarak değerlendirin… Sizin bir rating uğruna dağıttığınız insanların beynine, ruhsal yapısına ne olacak?

— Haber bültenlerinin prime time zaman dilimine sokulması, haberlerin yapım ve yansıtılma aşamasında ticari bir kaygıya dönüşmesi, ne gibi olumsuzlukları beraberinde getiriyor sizce?

FUAT KOZLUKLU: Aslında sorunuzun yanıtı içerisinde gizli. Bu haber olmaz, “ticari kaygı” olur. Haberi hazırlayan muhabir, okuyan spiker “aman şurayı şöyle yapalım, burayı böyle yapalım, kimseye dokunmasın” derse ortada haber kalmaz. Ama Türkiye gibi her bir köşesi “mayın tarlası” bir ülkede habercilerin hareket alanlarında pek çok “risk” var. Mesele, o “risk” faktörleri ile nasıl baş edebileceğinizle ilgili. Bunu beceren sivrilir. Temayüz eder. Edemeyenlerin hali ortada..

— Sizce haber bültenleri arasında bir yarış olması doğru mu?

FUAT KOZLUKLU: Yarış olmalı. Bu işin güzelliği de burada zaten. Sonuçta gazetecinin en büyük hazzı, haber atlatmaktır, yani başka meslektaşlarının yapamadığı haberi yapabilmektir. Ama yarışacağız diye haberi değil başka şeyleri ön plana çıkarırsak, az sonra az sonra, diye bağırıp çağırıp insanları haber dinlemekten ziyade kâbus görmeye hazırlarsak ki şu anda genel olarak yapılan budur, o haberciliğin ne yapana ne de izleyene faydası olur. Ama kuralı ve de standardı olan bir yarış yok. Ana Haber bültenleri aynı anda başlayıp aynı anda sona ermiyor. Bölerek raporlama Türkiye’ye özgü. Bunu yaparak ve hatta diğer kanallar haber bültenlerini noktaladıktan sonra hala ekranda kalarak en çok izlendiğini iddia eden var. Bu tür cinlikler karşısında sadece gülüyorum. Bültenler arasında yarış gerçeğe en gerçeğe erişimde ve izleyiciye aktarmada olmalı. Ramazanda İstanbul için iftar vaktini “son dakika” diyerek duyuran ve ulusal kanal olmasına karşın İstanbul’un iftar vaktini canlı ezan okunmasını ekrana taşıyanlardan öğrenecek bir şey bulamıyorum. O nedenle bu tür rating mücadelesine de gerçek bir yarış diye bakılmamalı. Türk usulü saçma sapan bir yarışçık bu.

— Diğer kanallarda ki haber sunan meslektaşlarınızı nasıl değerlendiriyorsunuz, kendinizi bu var olan yarışın içinde nerde görüyorsunuz?

FUAT KOZLUKLU: Uzun yıllardır ekranlarda olan tamamı 60 yaşını geçmiş büyüklerimin arasında 44 yaşında ve yerelden ulusala, ulusaldan uluslararasına 28 yıllık deneyime sahip bir gazeteciyim. Onlarla yarışta eşit koşullarda olmamama rağmen her geçen gün iyiye gittiğimi düşünüyorum. Ben yeni bir yüzüm ve biraz daha zamana ihtiyacım var. Kafamdaki ana haber sunum modelini hayata geçirebildiğim an çok daha beylik laflar edebilirim. Diğer kanallarda ana haber sunan meslektaşlarımı benim değerlendirmem doğru olmaz. Haddimi aşmamalıyım. Onlar benim her zaman yaşça büyüklerim ve bir gün emekli olduklarında saygılı tutumumu hatırlayarak beni izlemelerini isterim.

—Örnek aldığınız gazeteci ve ya anchorman var mı?

FUAT KOZLUKLU: Sadece dünyadan örnek vereyim; 4 yıl önce vefat eden Amerikan ABC televizyonunun ana haber sunucusu –gerçek anchorman- Peter Jenings ve 60’ından sonra emekli olan Tom Brokaw. Bu iki isim örnek aldıklarım diyebilirim…

— Atv ana haberde başladığınızda sizi tebrik eden anchorman oldu mu?

FUAT KOZLUKLU: Birincisi Mehmet Barlas, diğeri de Mehmet Ali Birand. İki büyüğüm de mesleklerinde saygın bir zirvedeler…

— Son zamanlarda artık erkeklerin egemen olduğu bir dönemdeyiz, ilk dört kanalda anchorwoman’ların olmayışına nasıl bakıyorsunuz, sizce bu bir tesadüf mü?

FUAT KOZLUKLU: Bu işin kadını erkeği olmaz. Haber sunumunda kadın veya erkek diye bir ayrım olmamalı. Özel bir tercih olduğu kanısında değilim. Nazlı Öztarhanlı ve Defne Samyeli umarım en kısa sürede ana haber sunucuları arasında yerlerini alırlar. Gerçi Nazlı daha önce hafta içi ana haber sundu ve çok da başarılı oldu.Yeniden önümüzdeki yıllarda hafta içi de görmeliyiz diye düşünüyorum.Nazlı Öztarhanlı’yı bu sektörde geldiği yere tamamen becerisinden dolayı gelebilmiş, televizyonculuğu Batı standartlarında A’sından Z’sine her şeyini öğrenerek yapmakta olan biri. Uluslararası arenada da bu işi yapabilecek donanımdaki sayılı arkadaşımız. Ben yapamam ama Nazlı ve Defne rahatlıkla bir Batı ülkesi televizyonunda da haber sunucusu olabilirler. Şu kadarını söyleyeyim; haber peşinde koşturmuş yıllara dayanan deneyimi olan arkadaşlarımız var. En az 4-5 kadın gazeteci var kafamda. Onları ana haber sunanlar arasında görmek için sabırsızlanıyorum. Maço egemen kültüre karşı olduğum gibi maço ekrana da karşıyım…

— Şu anda çalıştığınız kanalda canlı yayında hiç sizi sıkıntıya düşüren zorlayan bir durum yaşadınız mı?

FUAT KOZLUKLU: Hayır, öyle pek de kayda değer bir olay henüz yok.

— Son zamanlarda medyada ki yozlaşma ve bize ait olan değerlerin günden güne yok olduğunu görmek sizde geleceğe dair bir endişe yaratıyor mu, siz Fuat Kozluklu olarak bu yozlaşma için neler yapıyorsunuz?

FUAT KOZLUKLU: Gazetecilikten başka bir işe bu denli tutkuyla sarılamayacak, bence dünyanın en güzel bu mesleğine kayıtsız şartsız aşık olanlar için, medyanın geldiği nokta kuşkusuz büyük endişe yaratıyor. Ama insan sadece endişe ve korkuyla hareket ederek, umutsuzca konuşarak, şikâyet ederek, ağlayarak, sızlayarak sorunun üstesinden gelemez. Ortada bir sorun var mı? Var… Bunda hemfikiriz. Bana göre çareyi yine bu işe inanan, işi sadece gazeteci olanlar bulabilecek. Sorunları yok sayarak, haksızlıklara sesini çıkarmayarak, mücadele etmeyerek, bu mesleği yüceltip yükseltmeyerek ve kendimizle yüzleşmeden bu yozlaşmanın üstesinden gelebileceğimizi sanmıyorum. Barış dili kullanan, gelenek, görenek ve duygularımız üçgeninde yozlaşmadan, duyarsızlaşmadan yürümeye devam ediyorum. Bu çizgideki arkadaşlarla bir arada olmaya çalışıyorum.

— Siz medyada ki erkeklerin kadınlara olan taciz kar davranışlarını dile getiren tek gazetecisiniz, sizce bu böyle gelmiş böyle gider mi demeliyiz?

FUAT KOZLUKLU: Hepimizin bildiği bir gerçeği dile getirdim sanıyorum. Abartılacak ya da şaşılacak bir şey yapmadım. Hem şunu da unutmayalım; iffetsiz insanlar dünyanın her yerinde ve her meslekte var. Bu tür tacizkar zavallılardan, yaratıklardan korunma ve kurtulmanın yolu iş yerinde sıkı sıkıya kurallar uygulanması, örnek kararlar alınması ve hukukun hayata geçirilmesi için cesurca adım atılması lazım. Yöneticilere büyük ve hayati görevler düşüyor. Kendi yakınlarına yapılması durumunda öfke kusanlara, önce kendi eş ve kız kardeşlerini hatırlamalarını öneririm.

— Peki televizyon dünyasında haksızlığa uğradığını düşündüğünüz çalışanlar var mı?

FUAT KOZLUKLU: Evet var, kameraman arkadaşlarım. Hem maaş, hem çalışma şartları itibariyle kameramanlar Batılı meslektaşlarına göre en kötü koşullara sahip olanlar diye düşünüyorum..

—Nasıl bir sektörde çalıştığınızı düşünüyorsunuz?

FUAT KOZLUKLU: Güzel, heyecanlı ve insanı bağımlı yapan bir sektörde çalışıyoruz. Şayet samimi olursanız görürsünüz ki, her sektörde olduğu gibi medyada da çığırtkanı, delisi, sahtekârı, namuslusu, namussuzu, yiğidi, kaypağı, düello yapanı, tuzak kültürlü olanı, kısacası, her türden insan bulunmaktadır. Tam bir Pazar yeridir aslında… Kesintisiz bir bağırış çağırış söz konusudur. Ama gazete, radyo ve televizyonlar asıl saydığım olumsuzluklardan ve de ayıplardan uzak durup, işini gücünü yapan, ekmeğini sadece ve sadece alın teriyle kazanan, iffetli, yurtsever insanlar sayesinde yaşar. Ev ödevini iyi yapan ve gazeteci rolünü hakkıyla oynayanların sayısı ne acıdır ki giderek azalmakta… Kendisine saygı duyulan meslektaşımızın sayısı bugün bir elin parmakları kadardır. Tıpkı Dünyamız gibi, medyanın da dingili çıktı. Patronlar dâhil kimsenin işi kolay değil.

Duayen bir medya profesörü, “iyi ki var” dediğim ağabeylerimden Haluk Şahin, yine iyi ki var dediğim bir diğer büyüğüm Milliyet yazarı Sami Kohen’den söz ettiği bir yazısında “Sessiz sedasız çalışan, durmadan üreten, gündelik polemiklere girmeyen ‘atom karınca’ gazeteciler vardır. Gazeteler onların yüzü suyu hürmetine çıkar. Türkiye ve dünya onlar sayesinde anlaşılır hale gelir.” diyordu. İnanın bu sektörde binlerce kişi çalışıyor ama Şahin’in tanımladığı Kohen Abi gibi üç-beş kişiyi sayabiliriz, gösterebiliriz. Kimsenin işi kolay değil. Mesleğin yaman gazetecileri neredeyse kalmadı gibi.

–Peki bir röportajınızda yalan haber yazdığınızdan söz etmiştiniz, olay oldu…

FUAT KOZLUKLU: Bii dakika, yanıtlayayım ama lütfen kesintisiz yayımlayın…

–Biz zaten röportajlarımızda en ufak bir kesinti ve oynama yapmıyoruz bu konuda bir endişeniz olmasın..Ama siz de haklısınız o kadar çarpıtılıyor ki her şey hassasiyetiniz de haklısınız…Buyurun,

FUAT KOZLUKLU: Bu konuda son kez konuşmak istiyorum; her sektörde olduğu gibi bizim medyada da birbirini seven-sayan olduğu gibi, kıskanan, birbirine ön yargılarla yaklaşan ve de nefret eden de var. Ben kimseden nefret etmiyorum. Ama doğal olarak yaşama bakışımız, mesleki pratik ve duruşla ilgili hoşlanmadıklarım var. O konuyu çarpıtıp yayımlayanlar oldu. Verdiğim röportaj da yanıtım makaslanarak yayımlandı. Yer durumundan kesildiği söylendi ama farklı anlamalara yol açtı. Şimdi de peşim sıra önüme getiriliyor. Olay şu; ben mesleğe adım atacak olanlara veya meslekte ilk günlerinde olanlara tavsiyede bulunup, öneride bulunurken, benim toyluk dönemimde, yaptığım bir yanlıştan söz ettim. Cumhuriyet gazetesindeki ilk günlerimdi, bir telefon geldi, ben baktım. Bir adam İstanbul Vatan caddesindeki Lunapark’ta Kadın dönme dolabın üzerinin Fatih’teki bir kesimin baskısıyla üzerinin brandayla kapatıldığını anlatıyordu. Fotoğraf makinemi alıp Lunapark’a gittim Fotoğrafladım ve gazeteye dönüp haberi yazdım. Haber Müdürüm Yalçın Bayer idi ve muhabirine güvenip birinci sayfadan yayımladı. Oysa ben yanlış yapmıştım, toydum ve iddiayı Lunapark yetkililerine sormamıştım. Ertesi gün olay ortaya çıktı ki, iftira edilmiş. Ben haberciliğin kurallarına uygun hareket edip telefondaki yalan ihbarı soruşturmamıştım. Ve gazete yöneticileri beni bu yanlışımdan dolayı cezalandırmak yerine affettiler ve bana mesleğin kapılarını açık tuttular. Olay bu. Benle yapılan röportajda, 18 yaşımın verdiği toylukla inançlı insanları töhmet altında bıraktığımdan dolayı üzüldüğümü belirtmiştim. Ancak kötü niyetli meslektaşlar ve kesimler, bana ve Cumhuriyet gazetesine vurmak adına o röportajı çarpıtarak tepe tepe kullanıyorlar. Özetle gerçek bu. Oysa benim konuyu açmamın sebebi tamamen mesleki yanlışlarımıza ilişkin gelecek kuşaklara öğüt anlamında katkıda bulunmaktı.

— Özel televizyon gazeteciliği 17 yaşında. Sizce 17 yıl öncesi ve bugünün karşılaştırmasını yapmanızı istediğimde nereden nereye gelinmiştir?

FUAT KOZLUKLU: Ben TRT sonrası televizyon macerasına gerçek anlamda, kesintisiz olarak 14’ncü yılından itibaren tanıklık etmekteyim. Yani 3 yıldır Türkiye’deyim, kesintisiz biçimde. Tek kelimeyle kalitenin düzey(sizliği)ni yaşıyoruz. Aslında günümüzde sadece medyaya özgü değil, Türkiye’de hemen her kesime özgü bir sorun söz konusu. Ayrıntılardan uzaklaşılıyor, ana konular, asıl sorunlar üzerinde kafa yorulmuyor. Bu yapılmadığından temel stratejiler de üretilemiyor, çerçevelendirilemiyor. Popülist bir anlayışın hegemonyası hüküm sürüyor. Gazeteciyi sıradan gözlemciden ayırt eden yanı, onun sorgulayıcı, irdeleyici ve eleştiren nitelikleridir. Gazeteci herhangi bir propagandaya alet olmamalıdır; kamunun çıkarını kollamak durumundadır. Habercinin asli ve de ulvi görevi üçüncü göz olmaktır. Sanırım bizde körlük söz konusu. Tamamen mesleki olarak gazeteciliği, hakkıyla yerine getiren sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azalmış. Ancak yine de karamsar olmayalım. Türkiye’deki medya çalışanları, genelden soyutlanamaz.

—Meslektaşlarınızdan kıskandıklarınız oldu mu?

FUAT KOZLUKLU: Ben kıskançlık vurgusundan uzak dururum her zaman. Ancak mesleki becerileri itibariyle her zaman imrendiklerim oldu ve oluyor da… Kıskanmak yerine hayranlık beslediklerimin imrendiğim yönlerine sahip olmaya çalışıyorum. Bugüne dek en çok, hayatında kamera karşısına geçmemiş, geçtiyse de kem küm deyip doğru dürüst iki laf edememiş olanların değerlendirmelerine üzüldüm, hatta onlara acıdım. Savunmaları ise komikti, “ben kamera karşısında olmayı sevmem”… Halbuki bu madem senin işin ve madem çalışanlarına beylik laf ediyorsun, o halde hadi sen de birazcık yapıyor gibi ol. Neyse, komik deyip geçelim…

—Sert bir yapınız olduğu söyleniyor. Çalışması zor deniyor sizin için…

FUAT KOZLUKLU: Ne derlerse desinler, eskiden umursuyordum ama şimdi hiç ama hiç umurumda değil… Nasıl görünüyorsam o. Ancak ben çalışması zor iftirasını daha çok enerjime ayak uyduramayan, işini de yapıyor gibi gözüken niteliksizlerden ya da art niyetlilerden alıyorum. Değer verilecek nitelikteki arkadaşlarımın eleştirisini ise can kulağıyla dinliyorum. İşini çok seven, titizlenen ve çevremdekilerden de aynını bekleyen-talep eden biriyim. Buna ayak uyduramayanların serzenişini de anlıyorum. Batı’da da çalışmış biri olarak, oralarda iş zamanı nasıl hareket ediliyorsa, ne oranda işe göre eleman istihdam edilmişse, ne uygulanıyorsa aynını hayata geçirme çabasındayım. İşini yapıyor gibi görünenlerin ve yukarıda çizdiğim tipte olmayanların bana besledikleri kini biliyorum. O tiplerin ürettiği efsaneye de fazla önem vermemek gerekir.

Bakın hukuk okumadan avukatlık yapamazsınız, tıp okumadan doktor olamazsınız, ama bir yazınız, haberiniz veya canlı yayında ağzınızdan çıkacak kelimelerle toplumları çatıştırabilirsiniz. Bu yüzden hayati önemde hassasiyetleri bulunan gazeteciliği her önüne gelen yapmamalı. Ne yaman çelişki değil mi?!? Ne acıdır ki, ülkemizde her alanda olduğu gibi medya sektöründe de başarı her zaman kifayetsizler tarafından cezalandırılmıştır. Çinli savaş kuramcısı Sun Tzu 2 bin 500 yıl önce şöyle demiş: “Asabi misin, düşmanına belli etme. Seni kızdırıp tuzağa düşürür.” Ben de tuzaklara düşmemek için dikkat ediyorum. Aynı kuramcının bir sözü daha var; “Savaşın özü şaşırtmacadır. Senden bekleneni yapmayarak şaşırt düşmanını.” Benden bekleneni yaparak değil, yapmayarak ayakta kalmaya çabalıyorum!.

— Bugünün medya yelpazesinde kendinizi şu ya da bu kesime yakın gibi tanımlamalarla bir yere yakın hissediyor musunuz?

FUAT KOZLUKLU: Tatsız bir durumla karşı karşıyayız. Bu birçok gazeteci için geçerli. Hoş olmayan bir noktadayız. Türkiye’de demokrasinin ‘D’sinden dahi anlamayan, anlayamayacak olan, bunu yaşamamış olan zavallı bir grup insan, masa başında oturmuş yafta hazırlıyor. O zavallılar ki, künyesiz internet siteleri de kurarak ona buna ‘şucu, bucu’ diye etiketler hazırlıyorlar. Komplo kültürlü kimileri, sizinle uzaktan yakından ilgisi olmayan senaryolar yazabiliyorlar. Ve onların tek işi-gücü; odalarında dönüp dolaşıp sabah akşam hayata kendileri gibi bakmayanlara çamur sıçratmak, adice komplo teorisi üreterek hastalıklı ruh hallerine kurban aramak… Bunların kim olduğunu da iyi tanıyorum. Allah kimseyi bunların ocağına düşürmesin. Kalleş, acımasız ve adalet duygusundan yoksunlar. Kompleksliler, ve köşelerinde veya programlarında size boyun eğdiremedilerse karalıyor ya da aşağılıyorlar. Açgözlüler…

—Hep tartışma konusu olan basın özgürlüğü deyince ne söylersiniz?

FUAT KOZLUKLU: Bugün çok dramatik bir medya tablosu var önümüzde. Basın özgürlüğü kavramı anlamını sanırım iyiden iyiye yitirmiş durumda. Çünkü medya baronlarının bir dizi kirli, kokuşan ilişkileri ortaya çıkmış durumda. Bu kapsamda Ergenekon adı verilen soruşturmanın da siyasi, ekonomik ve ideolojik hegemonya ile medyanın kirli, ürküten ve kaygı veren ilişkilerini bir nebze olsun ortaya döktüğüne inanıyorum.

—Sunduğunuz haber bültenini bizzat siz mi hazırlıyorsunuz?

FUAT KOZLUKLU: Hayır ben hazırlamıyorum. ATV Haber Genel Yayın Yönetmeni Fuat Uğur’un kaptanlığında deneyimli editör kadro tarafından hazırlanan bir bülteni sunmaktayım. Benim işim hazırlanan bülteni layıkıyla izleyiciye aktarmak, iyi biçimde sunmak… Günlük haber toplantılarında tüm editör arkadaşlar gibi ben de görüşlerimi dile getiriyor, haber önerisinde bulunuyorum. Ancak nihayetinde ben sadece sunucuyum.

— Çok iddialı bir cümleyle noktaladınız…

FUAT KOZLUKLU: Yoo, asla iddialı değil. Tamamen bana özgü bir tespit. Yanılıyor olabilirimde. Sadece şunu diyeyim, geçmişte gerçekliğin önüne set çekilmesi açısından Türkiye’de halka çok zarar veren televizyoncular oldu. 28 Şubat süreci bunun en çarpıcı örnekleriyle dolu. Demokrasi dışı yapılanmalar ve hareketler içinde yer alan, ya da destek veren gazeteci kılıklı çok insan var. Kimileri hala basında boy gösteriyor, utanmadan demokrasiden falan söz edebiliyor. ‘Aslolan bugündür’ diyerek kervanlarını yürütüyorlar. Ve ne acıdır ki; bu dediğim tipte olanlar hala el üstünde tutulabiliyor, hatta komik biçimde de ödüllendiriliyor. Hafıza sorunundan olsa gerek ülkenin dokusuna zarar vermiş olan birçok isim hala baş tacı ediliyor. Onlar ki kendilerini elitist, ve de aydın(!) televizyon sunucuları olarak görüyorlardı. Bana kalırsa tek yaptıkları içinde yaşanılan döneme ilişkin gerçekleri hasıraltı etmek oldu… Ya da provovake ettiler. Bugün de bu dediğim çerçevede haber bülteni hazırlayıp sunanlar var…

—Ve son olarak bu mesleğe girmek isteyen okulunu bitirmiş arkadaşlarımıza neler söylemek istersiniz, çünkü onlar çok karamsar ve kapıların onlara zor açılacağı konusunda ciddi endişeleri var…

FUAT KOZLUKLU: Mevcut koşullar altında genç arkadaşlara, bu işe girin, gazetecilik yapın desem vebal altında kalırım. Üzüntüyle belirtmek gerekir ki Türkiye’de gazeteciliğin, hiçbir meslek grubunda olmayan, bir talihsizliği var. Herkes, evet herkes, gazeteci (!) olabiliyor. Bu meslekte nitelik denen unsur çoktan ortadan kaldırıldığından, doğru dürüst Türkçe bilmeseniz dahi, gazeteci olabiliyorsunuz. Bir medya kuruluşu sizi istihdam etmese bile üç-beş kuruş parayı denkleştirip kendiniz yerel bir gazete çıkarabilir ve kendinizi oraya başyazar olarak atayabilirsiniz. Neredeyse tüm varlığını resmi ilan kurumuna borçlu Anadolu’daki yerel basında böyle bir durum var. Türkiye’de gerçek anlamda bir yerel basın oluşmasını engelleyen ve dolayısıyla birçok eğitimli arkadaşımızın gazeteci olmasını engelleyen bir yapı da bu. Herkes Sabah’ta, Milliyet’te, Hürriyet’te, Zaman’da ve diğer ulusal gazetelerde ya da televizyonlarda çalışacak diye bir şey yok, yerel basın da olmalı… Ama ısrarla şunu diyeyim, internet gazeteciliğinde gelecek. Televizyon da radyo da, yazılı basın da internet üzerinden yapılabiliyor. Mesleğe henüz adım atacak olanlar internet gazeteciliğine ağırlık versinler.”

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici, saygısız ifadeler, cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, suçluyu ya da suçu övücü, uygunsuz gönderici adı, 'naylon- uyduruk' mail adresli, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır. Ayrıca, mesajların tüm yasal ve cezai sorumluluğu, mesajlarıyla birlikte IP numaraları da düşen göndericilere aittir."