Final

Örnek Resim
İbrahim Yücel Reklam

Arion

Malatya Haber -

Malatya’da Halk Arasındaki Bazı İnançlar

Malatya’da Halk Arasındaki Bazı İnançlar
  • 27.12.2015

Necati GÜNGÖR

[email protected] 
 
Malatyalı eski insanlarımızın yaşamında inançların varlığı önemli bir yer tutardı. Bunun toplumsal, dinsel, tarihsel, ruhsal birçok nedeni olmalıydı. Amacım, bu nedenleri araştırmak değil. O, bilim adamlarının işi. Benim bu yazıyla yapmak istediğim şey, anılara ve daha çok da belleğimde kalanlara dayanarak, çevremde tanıdığım insanların davranışlarına, sözlerine yansıyan inançların altını çizmek; bu vesileyle biraz da geçmiş zamanın perdesini aralamak, bir ucundan…Yazımızın bilimsellik ya da eksiksiz bir çalışma olmak gibi bir iddiası yok… Başkaları çıkıp bu konuda başka örnekler de gösterebilir.  

Üstüne gerinmek: Malatya ağzında buna “gerneşme” denilir. Boş bulunup da yakınınızda bulunan birinin karşısında gerinince, o kimse hemen rahatsız olur; “üstüme doğru gerneşme!” diye size çıkışır, sonra da – o gerinmeden doğan olumsuzluk her neyse – “tu-tu- tu” yaparak savuşturmaya çalışırdı. Büyüklerinizden böylesine tepki görünce, en azından bunun karşınızdakine bir saygısızlık olduğunu düşünür ve kimsenin üstüne doğru gerinmemeye dikkat ederdiniz. 

Cuma günü ev süpürmek: Evet, Malatyalı yaşlı hanımlar, cuma günü ev süpürmemeye dikkat ederlerdi. Bunun gerekçesi şuydu: Cuma günü, eve “meleaike”ler iner, eğer ev süpürmeye kalkışırsanız, Allah korusun, meleklerin kanatlarını incitirdiniz… (Bu açıklamayı, bir Kuran hocasından bizzat işitmiştim çocukluğumda.) İşte bu nedenle, ev hanımları evlerini ya perşembeden süpürüp temizler, ya da temizlik işini cumartesiye ertelerlerdi. 

Soğan, sarmısak kabuğu… Yine bir hocadan işitimiz bir öğüttü bu. “Soğan, sarmısak kabuğu yakılan evlere  melaike uğramaz,” denilir ve buna inanılırdı. O yüzden, yemek yapılırken soyulan soğan ve sarımsağın kabukları ocağa ya da sobaya atılıp yakılmaz, öteki çöplerle birlikte mutlaka çöp tenekesini boylardı.  

Geceleyin tırnak kesmek günahtır: Bu bir inanç mıydı, yoksa insanları bir kazadan korumak için icat edilmiş bir şey mi, bilemiyorum… Ama her kim ki, geceleyin tırnak kesmeye kalkışsa, hemen yaşlı insanlar uyarırdı: “Gece tırnak kesilmez! Günahtır…”

Bunun nedeni şu olabilirdi belki. Eskiden evlerde, gaz lambasının sarı, titrek, ölgün ışıkları altında yaşarda insanlarımız. O yarı karanlık ortamda, bir şeyi, gün ışığındaki kadar ayrıntılı görme olanağı yoktu. Tırnak keseyim derken, insanın parmağını kesmesi, kesilen parmağın mikrop kapması olasılığı vardı… Bu yüzden, genel olarak bir “günah” perdesi altında, istenmeyen sonuçlardan korunmaya  çalışılırdı. Belki. 

– “Cünüp” dolaşanın işi ters gider: Cinsel bir faaliyetin ardından yıkanmak, yıkandıktan sonra da aptes almak, toplumun genelinde uyulan eski gelenek… İnsanları günlük yaşamda temizliğe yönlendirme amacı taşıdığını tahmin etmek güç değil. Bu belki Malatya’nın yerel dünyası içinde bir inanç biçimini almıştı zamanla. “Cünüp” ya da “cenabet” dolaşmanın uğursuzluk getireceğine inanılırdı. İşlerin ters gideceği, örneğin yolculuğa çıkanların kaza yaşayabileceği vurgulanırdı. Bu tür inanca kuvvetle bağlanan kimseler, üşütüp hastalanmayı göze alır, ağır kış soğuklarında bile mutlaka yıkanmaya çalışırlardı. Parası varsa hamama gider, yoksa Yeni Cami’nin tuvaletindeki duş kabininde soğuk suyla yıkanır ve bir süre, takır takır dişleri birbirine vurarak titrerdi! Belki zatürree’ye yakalanıp ölenler bile olmuştur. Ama hastalığının içyüzünü kimselere söylememiştir mutlaka!…  

Merdiven altından geçmek : Malatya’da uğursuzluk sayılan merdiven altından geçme eylemi, Türkiye’nin başka birçok yörelerinde de boş bir inanç olarak karşımıza çıkar. Belki şöyle bir açıklaması olabilir bu inancın: Bir gün birileri, bir merdivenin altından geçerken bir kaza olmuştur… O yüzden merdiven altından geçmenin uğursuzluğuna inanılmıştır. Kim bilir… 

Önünden kara kedi geçmek: Kara kediye zaten başlı başına bir uğursuzluk kaynağı olarak bakılırdı Malatya’da. Evlerde beslenmezdi kara kediler. Eski bir Türk inancı olmalı… Birbirine dargın kimseler için ne denir hani: “Aralarından kara kedi geçmiş!” Eski insanlar, sokakta kara bir kedi gördüklerinde, hemen kovarlardı kediciği ki, önlerinden geçmesin! İşlerin ters gideceğine inanırlardı çünkü… 

Kurbağaya taş atmak: Acaba hayvanları, çocukların saldırısından korumak için mi böyle bir şey icat edilmişti; başka bir nedeni mi vardı yoksa… Bilemiyorum. Çocukların ellerinde çıkan siğilin beslenme eksiliği, vitaminsizlik gibi bir nedeni vardı belki de… Ama, çocukluğumuzda bize, büyüklerimiz, “kurbağaya taş atma, ellerinde siğil çıkar!” derlerdi. Biz de bu korkuyla, dere kıyılarında vıraklayıp duran kurbağaları rahat bırakırdık… Patlak gözleriyle yosunlu suların içine dalıp anında kaybolur, sonra yine ortaya çıkardı hayvancıklar. Refleksleri o kadar hızlıydı ki, onlara taş değdirmek hiç de kolay değildi aslında. Onlar doğal ortamlarında kendi  yaşamlarını sürdürürken, yaramaz çocuklar olarak hayvancıkların yaşamlarını tehdit ederdik, bilmeden… Büyüklerimiz de çocukları belki böylece frenlerdi.  

Baykuş ötmesi uğursuzluktur. Buna ciddi olarak inanılırdı ama… Damında baykuş öten bir evin tez zamanda virane olacağını söylerdi herkes. “Biri ölecek!” korkusu düşerdi insanların yüreğine. Merak, korku, endişe birbirine karışırdı. Tiz bir çığlık atardı baykuşlar, gizlendikleri yerden… Bütün bir mahallenin gençleri bu gizemli kuşun peşine düşerdi o saat! Kavakların burcuna göz dikilir, çatıların tepesi gözetlenir, akla hayale gelmedik yerlerde baykuş aranırdı ki, vurulup öldürülsün! 

Tarladan domuz geçmesi: Malatya’da domuz ne arasın? Görülmüş, duyulmuş şey değildi. Yine de şuna inanılırdı hep: Bir tarladan bir domuz geçti mi, toprağın bereketi kaçar! (Oysa Avrupa coğrafyasının bereketli topraklarında domuzlar özellikle besleniyor; ama bunu bizler bilmiyorduk o zamanlar.) İnancın kökeni, İslamiyet’te domuz etinin haram sayılmasından kaynaklanıyordu kuşkusuz. Ormanlık bölgelerde yaban domuzuna rastlanır mıydı acaba? Ama evcil domuzun adı bile bulunmazdı Malatya’da. Yine de işte, böyle bir kaygısı vardı insanımızın. “Aman, domuz ayağı değmesin tarlamıza!”

(Tuhaftır, engizisyon dönemi Avrupa’sında, domuz eti yemeyi reddeden bir kimse Hıristiyanlıktan  sapmakla suçlanıyor, yargılanıyor, zindana atılıyor, hatta  yakılıyordu!) 

Dükkân kapısına domuzyağı sürmek: Aynı inancın bir uzantısıydı belki de bu. Dükkân sahibi birine kızıyorsanız, gidip dükkânının kapısına domuzyağı sürün, o saat kazancı kesilir… derlerdi. Yine dediklerine göre, domuzyağı Hindistan’dan, küçük kutular içinde getirilirmiş Malatya’ya. Bir gün, küçük bir teneke kutu görmüştüm birinin elinde. İçinde domuzyağı olduğunu söylüyor, ama kutunun kapağını açmaya cesaret edemiyordu: Ya kazara bir yere bulaşırsa, diye korkuyordu! 

Kapıyı erken açanın kısmeti erken verilir… Denilirdi ve bu da yaygın inançlardan biriydi. Dükkânını erken açan, evinden işine erken saatte giden kimselere de hep olumlu gözle bakılırdı. İşyerini erken açan kimsenin erken kazanmaya başlaması da doğal bir şeydi. Tarlasına, bahçesine erken saatte giden kimsenin, sabah serinliğinde biraz daha fazla iş yapma olanağı olurdu elbette. Temelinde bir “teşvik” amacı yatıyordu belki bu inanışın… 

– Sabahın şerri, gecenin hayrından iyidir… diye inanılırdı. Eski Türkler, karanlığı sevmezdi zaten. Kötülük getiren işler hep karanlıkta yapılırdı da ondan belki… Karanlık korkudur, kuşkudur, tedirginliktir. Karanlıkta düşman gizlenir. Karanlıkta alışveriş yapan aldatılır, para saysan yanılabilir. Yaşam deneyimleri, insanımızı, karanlıktan kaçınmaya itmiştir boyuna. O yüzden geceleyin iş yapılmaz, bir yere gidilmez; böylesi durumlarda, “sabah ola, hayrola” denilirdi.  Üzerinde durulan bir işi, bir konuyu aceleye getirmeme anlamı da vardı bunun. 

Nisan yağmuru saç uzatır… Evet, kuşkusuz aslı astarı olmayan bir inanıştı bu da… Yine de kökleri somut bir yerlere uzanıyor olmalıydı. Bahar doğada canlanma, yenilenme, dünyanın yeşil örtülere bürünmesiydi ya; baharın ilk yağmurları da, doğanın bir parçası olan insana, insanın saçlarına hayat verdiği inancını doğurmuş olmalı.

 – “İtten pisige gudüm vardır…” Başka bir söyleyişle, kediden köpeğe, birçok canlıda uğur vardır. Bazı evcil hayvanlar sahiplerince pek sevilirdi. Evdeki ineğin sütüyle, bir çocuk büyümüştür mesela. Köpek havlayarak ev halkını ayağa kaldırmış, bu da soba dumanından zehirlenmeyi önlemiştir diyelim… Bir defasında evin kedisi huysuzluk ederek sahibinin  uykunu kaçırmış; uyanan kişi, mangaldan kilime kıvılcım sıçradığını görmüştür… Böylece kedi, olası bir yangının önüne geçmiştir… Artık o hayvan “gudümlü” sayılır, evin bir insanı gibi görülür ve korunurdu. “Hayvanın ayağı gudümlü geldi!” sözleriyle ifade edilirdi. Zaten eski insanlarımız hayvansever kimselerdi. Kediye, köpeğe, kuşa eziyet eden çocukları azarlar, kulağını bükerler; “O, ağzı var dili yok hayvandan ne istiyorsun? Günahtır çağam! Allah’ın gücüne gider…”  sözleriyle nasihat ederlerdi. 

Ayna kırılması: Ayna kırılması birçok yörede olduğu gibi Malatya’da da uğursuzluk getireceğine inanılan durumlardandı. Kaynağını, nedenini bilemiyorum ama, kuşaktan kuşağa sürüp gelen bir inaçtı bu. Aynanın kırılmasına neden olan çocuklar azar işitirdi bu yüzden. Hele elinde aynayla oyalanan genç kız olursa; “Kır o aynayı da, sorayım sana!” diyerek sertçe uyarılırdı. 

Üst üste işemek: Çocuklar arasında bir oyun muydu? Belki de… Bahçelerde oyun oynarken sıkışan çocuklar, oyunu bırakıp da tuvalete kadar gitmeyi göze almaz, oyun alanın biraz ötesinde, ağaçların, çalıların, otların arkasında sidik torbalarını boşaltırlardı aceleyle. Bunu yaparken de, kimse, arkadaşının sidiği üzerine su dökmemeye dikkat ederdi. Buna dikkat etmeyen olursa, öteki çocuklarca uyarılırdı: “Günahtır oğlum! Öbür dünyada kirpiklerinle ayırırsın!”

 – İçilen içkinin şişesi, sırat köprüsünden geçerken –boynunda– ağırlık eder… Sanırım, yetişkinler kadar,  yetişmekte olan çocukları da içkiden uzaklaştırmak için icat edilmiş bir inançtı bu. İçki içenler inanır mıydı? Belli değil… Ama, kocalarının içkiciliğinden şikâyet eden hanımlar, onlar adına kaygılanır ve bu dinsel yaptırımı, sık sık gündeme getirirlerdi. 

Makası elden almak: Birinden makas alınırken, elden ele geçmezdi o alet. Veren kişi bir yere bırakır, alan kimse de bırakılan yerden alırdı. Biz çocuklar bu seremoniyi anlamakta güçlük çeker, nedenini  sorardık büyüklere. “Elden makas almak iyi değildir; uğursuzluk getirir” demekle yetinirlerdi. Belli ki, büyüklerimiz de kendi büyüklerinden öyle görmüş, öyle yapıyorlardı. Somut olarak bildikleri bir “sakınca” yoktu.  

Ağzı açık esnemek: Küçük dilini göstere göstere ağzı açıp esnemek elbette görgü kurallarına aykırı. Kendini bilen kişiler esnerken ağzını kapatır… Ancak bunun “ayıp” olduğunu söyleyecek yerde, bambaşka bir “sakınca” ileri sürerlerdi… Esnerken kapatılmayan ağızdan içeri şeytan girer… derlerdi! Bunu, “elifba” okumaya gittiğimiz hocanın da söylediğini iyi anımsıyorum. Biz küçükler de buna inanır, korkudan, elimizin tersiyle ağzımıza kapatmadan esnemezdik. Neden elimizin içiyle değil de, dışıyla kapattırırlardı ağzımızı? Her dakika olur olmaz şeylere dokunduğumuz için, avuç içi mikroplu olabilir diye… Şeytanın kötülük, mikrobun da hastalık kaynağı olduğu daha o yaşlarımızda işlenmiş olurdu kafamıza. 

–  Islık şeytanın şarkısıdır: Islık çalmak da yasaktı, evet… Islık çalınca şeytan gelirmiş yanımıza! Dahası, ıslık, şeytanın şarkısıymış! Öyle derlerdi. Biz çocuklar da ıslığı büyüklerin yanında değil, onlar yokken çalar; şeytan nasıl ve nerden çıkıp gelecek diye merak içinde beklerdik…

Şeytan, belki de bizim yaramaz çocuk zekâmızın ta kendisiydi! Kim bilir… 

– “Siftah” parası: İlk alışverişten alınan para, adeta kutsanırdı. (Sanırım bu eğilim, tüm zamanlar için geçerlidir.) İnanışa göre, kimi insanların siftahı bereketli olurdu. İlk alışverişi yapan kimsenin verdiği para uğurlu gelirse, o gün işler iyi gider, alışveriş çok olur, kazancın düzeyi yükselirdi. Esnaf, her sabah böyle uğurlu birinin dükkânına uğramasını umutla beklerdi. Bazı kimseler de, alışveriş yaptığı esnafı uyarır, “Bak ha, benim param bereketlidir!” diyerek pazarlık kapısı açar, hatırı sayılır bir indirim beklerdi. İlk alışverişini yapan esnaf parayı eline alır almaz; “Siftah senden, bereket Allah’tan!” demeyi unutmazdı.  

Resim karşısında namaz kılmak: Resim bulunan odada namaz kılmaktan kaçınırdı yaşlı insanlarımız. O resimler kimin olursa olsun, ters çevrilir, öyle kıbleye varılırdı. Resmin günah sayılması, eski ve yaygın bir inanıştı. Yeni kuşak insanları bunu pek akılcı görmeseler de, yaşlılarımız sarsılmaz biçimde bu inanca bağlıydı. Resmi belgeler için vesikalık dışında fotoğraf çektirmekten kaçınan yaşlılar bilirim. Bir gün, İlyas Mahallesi’nin eski muhtarı Hacı Sucu’nun –merhume –  annesi Fadime Teyze’nin anı olacak bir fotoğrafını, ancak ondan gizli olarak çekebilmiştik! Beni onca sevmesine karşın, resmini çekmeme asla izin vermemişti! Ahir vaktinde bile bile günah işlemek istemiyordu.  

Namaz kılanın önünden geçmek: Nineleri ve dedelerince şımartılmış yaramaz çocuklar, kendilerine yasaklanmış şeyleri inadına yapmaktan çocukça bir keyif alırlar, bilirsiniz… Bu yasaklardan biri de, büyükler namaz kılarken, onun önünden geçmekti… Bunun büyük bir günah olduğunu çocuklara anlatır dururlardı. Kimi çocuklar büyük sözü dinler, namaz kılan dedesinin ya da ninesinin çevresinde dolaşmazlardı. Kimi yaramazlar da, küçük olmanın dokunulmazlığını şımarıklık yönünde kullanır; namaz kılan büyüklerinin ya seccadesinin üstünde yatar, yahut o başını secdeye koyunca, gidip ensesine binerlerdi! Büyüklerse, içlerinden okudukları duayı yüksek sesle okuyarak, kızgınlıklarını belli etmeye çalışırlardı. Kimi de alelacele selam verip, sonra başka bir odaya geçer, ibadetini sürdürürdü. Daha sonra çocuğu azarlasalar da, onu incitmemeye özen gösterirlerdi. Bir yanda inancı, bir yanda evin mutluluk kaynağı saydığı çocuk! Bu iki şeyi sabırla dengelemek, bizim insanımıza özgü bir tutum olmalıydı.  

Tavuk su içer, Allah’a bakar… Malatya’nın eski evleri avlulu bahçeli olduğu için, avlunun bir köşesinde mutlaka “pin” denilen kümes olur, burada iki üç tavuk, bir de horoz beslenirdi. Tavuksuz, horozsuz ev yok gibiydi. Hatta çocukların sorumluluk duygusu gelişsin diye, bu tavukların bakımı onlara verilirdi. Tavukları çocuklar yemler, taze yumurtayı folluktan onlar alırdı. Tavuklarla horozun sağlığını bile çocuklar denetlerdi. Böylece, kuşaklar boyunca her Malatyalı çocuk, evcil hayvanlar konusunda gözlem ve deneyim kazanarak yetişirdi… Tavuklar su içerken, gagalarına bir damlacık suyu alır, başlarını havaya kaldırarak boğazlarından aşağı akıtırlar… Hayvanların böyle her yudumda başlarını havaya kaldırmasını, “Allah’a şükretme” amacıyla yaptığına yorar, öyle inanırlardı. “Bak,” derlerdi. “Tavuk bile Allah’a şükretmesini biliyor! Her yudumda Allah’a bakıyor…” 

Örgüye başlanırken ayağına çabuk birinin uğraması, örgünün tez bitmesini sağlar… diye inanılırdı. Bunun için bir örgüye, mesela uzun sürece bir kazağa başlamadan önce, çevrede ayağına tez diye bilinen biri ayarlanır, başkaları yerlerinde bekletilir, ayarlanan kişinin geçmesi sağlanırdı. Örgü gerçekten çabuk bitmişse, bu inanç kesinkes pekişirdi artık. 

Hamile kadın doğumdan önce en son kimi görürse, çocuk ona benzermiş… Her ne kadar genetik yasalarına aykırı olsa da, kesin inanılan konulardan biri de buydu, evet… Kendi anne babası dururken, bebek, niye annesinin en son gördüğü kişiye benzesindi? Öylesine inanılırdı ki buna, sevimsiz bulunan bazı kimseler, hamilenin çevresinden özellikle uzak tutulur, eve girip çıkması yasaklanırdı resmen. Tersine, sevimli, sempatik, güzel bulunan kimsenin de, hamileye görünmesi sağlanırdı.  

Düşen diş, cami duvarının kovuğuna konulurdu. Çocuklar sıkı sıkıya tembih edilirdi bu konuda: Sallanan bir diş düşerse, onu sakın atma, diye… Birçok boş inanç gibi bununda mantıklı bir açıklaması yoktu. Büyükler ne söylerse, küçükler ona inanır, öyle davranırlardı. Bu nedenle, beş altı yaşlarında, dişler dökülüp yerine yenileri çıkarken tüm çocuklar dikkatli olmaya çalışırdı. Düşen diş alınıp bir kâğıda sarılır, en yakındaki camiye gidilir, bir duvar kovuğuna saklanırdı. Niye cami duvarına konulurdu düşen diş? Orası da belli değildi tabii. Bir açıklaması yoktu.  

Hamilenin karnı sivriyse, doğacak çocuk erkek olur… denilir, öyle inanılırdı. Yok eğer karın yuvarlaksa, doğacak çocuğun kız olacağına hükmedilirdi. Zamanımızda, bebeğin cinsiyetini saptayan “ultrason” cihazı bu inancın temelini sarsmış olmalı. 

Hamile, “teze” (yeni) Ay’ı görürse, doğacak kız güzel olur… derlerdi. Annesi babası güzel değilse, Ay ne yapsındı çocuğa?  İşin orası düşünülmez, kimse de çıkıp sual etmezdi.   

Ölünün üzerine demir konulursa şişmez… diye bilinir, öyle yapılır hâlâ. Bilimsel bir geçerliliği var mıdır? Kuşkulu. Bu inanış toplumun genelinde var mıdır? Yoksa yöresel bir durum mu? Emin değilim. Ancak değişik yörelerde de, bu inancın izlerine rastlanabilir.  

Kellenin dilini yiyen kız dilli olur! Böyle denilir, böyle inanılırdı. İnanarak söylendiği şuradan belliydi ki, evde kelle piştiği zaman dili gerçekten kızlara yedirilmez, erkek çocuklara verilirdi. Büyükler böyle söyleyince, kızlar da, gerçekten dil yemekten kaçınırlardı; çünkü “dilli” olmak, bir kız için olumsuz bir özellikti. Adı “dilli”ye çıkanın, kısmeti tehlikeye düşer diye korkarlardı zahir…

“Dilli” olmaktan ne anlıyorduk?

Büyüklerinin her sözüne karşılık veren! Haddini aşan. Delidolu konuşan.  

Damat evine gelen gelin, kapıdan sağ  ayağını atarak girerse uğurlu kademli olur… Kadim zaman insanlarının inandığı şeylerden biri de buydu, evet.  Gelin kapıdan girerken, koluna, gün görmüş bir hanım girer, onu, sağ adımını önce atarak girmesi konusunda uyarırdı.  

Ekmek yere düşerse, ordan alınır, öpüp başa konularak, kuşların göreceği bir yere konulur… idi. “Nan-ı aziz” diye benimsenen ekmek bütün dönemlerde kutsanagelmişti insanımızca. Kimsenin ekmeğiyle oynanmazdı sözgelimi. Birinin ekmeğiyle oynayan kişiye iyi gözle bakılmazdı. Emeğini yediğiniz insana karşı nankörlük etmek, insanın kalitesini düşüren bir durumdu. Ekmek, insanın emeğini, hayatın temelini simgeleyen bir şeydi insanımızın gözünde. Ekmek kırıntısı çöpe atılmaz, özellikle kuşlara verilirdi. Bayatlamış ekmeği “kötü” diye nitelemenize izin vermezdi büyüklerimiz. Çünkü onlara göre, ekmeğin kötüsü olmazdı! Bunca  kutsanan ekmeğin bir parçası yere düşse, hemen yerden alınır, öpüp başa konulur, sonra da kuşlar yesin diye, yüksekçe, temiz bir yerlere bırakılırdı.  

Kabak peygamber aşıdır… denilirdi. Kabağın bol olduğu yaz mevsiminde sık sık kabak aşı pişerdi evlerde. Domatesli kabak kavurması, yumurtalı kabak, yoğurtlu kabak kızarması, kabak dolması, kabak kallesi, sonbaharda mercimekli kabaklı köfte… Biraz şikâyet edecek olsanız, hemen karşılığı hazırdı: “Kabak Peygamber aşıdır, ondan bıkılmaz! Peygamber Efendimiz pek severmiş kabak aşını.” Bir söylenti miydi bu yalnızca, gerçeği yansıtıyor muydu? Ayrıca Arabistan coğrafyasında bizdeki gibi çeşit çeşit kabak yetişir miydi? Orası bilinmezdi ama, bir kez bir yerlerden duyulmuş olan bir söz, kulaklarda inci bir küpe gibi takılı kalırdı. 

Teze (taze) Ay’ı görürsen kadın yüzüne bak… Diye tembihlemişti bir keresinde, bir mahalle hocası. Tecdeli Hoca, heybesinden çıkardığı bir kitaba bakıp da söylemişti bunu. Kitap, Arap harfleriyle yazılmıştı. Dinsel bir kitap değildi belki de. Ama hocanın her sözü, dinde yeri vardır önyargısıyla dinlendiği için, uyulması zorunlu bir buyruk gibi algılanıyordu. Yeni Ay’ı görünce niye kadın yüzüne bakılacaktı? Bakılırsa ne olurdu, bakılmazsa ne olur? Kimse bilmiyor, sormaya da gerek görülmüyordu… 

Harmana Hızır uğrarsa, ürün bereketli olur… inancı da pek yaygındı halk arasında. Hızır adındaki ol kutlu kişiyse, öyle her harmana uğramıyordu anlaşılan. Hızır’ın uğramadığı harmanın sahibi kısmetine razı geliyor, yalnızca topağın verdiğiyle yetiniyordu! Ama bir de Hızır hazretleri uğrarsa, bitmez tükenmez bir bolluk oluyordu harmanda. (Ben, diyenlerin yalancısıyım!) Harmandan kaldırılan ürün, paylaşılmakla bitmiyordu. Bölüştükçe eksilmiyor,  artıyordu mübarek! Zaten biri hakkında iyi dilekte bulunurken, “Hızır yoldaşın ola!” denilmiyor muydu? Bu Hızır, o Hızır’dı işte. Onun adımını attığı yerde bolluk, bereket yaşanıyordu ki, dostlar başına…

Güzel Malatya’nın güzel insanları, bu zararsız inanışlar içinde, kendi halinde, kendine de, yakınlarına da iyilikler dileyerek, iyi olmayı umut ederek ve dahi soyu tükeninceye kadar, yaşayıp gidiyordu… 

Yılan öldürmek…  Yılan soğuk ve korkulan bir hayvan olması nedeniyle sevilmezdi. Bu hayvanla ilgili birçok söylence anlatılırdı Malatya’da. Onun insanlarla olan serüveni masallaştırılırdı. Bunları anlattıklarında, bir sürüngenden değil de, sanki bir insandan söz ediliyor sanırdınız. Yılan dile gelir, insanlarla konuşurmuş, söz dinlermiş, iyilik edeni unutmazmış, yılan gömleği ağrılara iyi gelirmiş, bazı yılanlar eşleriyle birlikte gezerlermiş, boynuzlu saçlı yılanlar varmış, onları görenin dileği kabul edilirmiş, yılan toprak yiyerek yaşarmış, ama onu da öğün öğün yermiş… vs, vs. (Oysa yılanlar et yiyicidir ve fareleri, kurbağaları avlayarak beslenirler, biliyoruz.) Ama bizim insanımız söylence yaratmaya bayılırdı. Bu söylenceleri insanlar kendileri yaratır; doğruluğuna da tertemiz bir kalple inanırlardı. İşte, o inanılan şeylerden biri de yılanların öldürülmesiyle ilgili bir söylenceydi. “Eğer  yılanı öldürmek zorunda kalırsanız,” derlerdi, “onu götürüp toprağa gömün. Yanına da bir avuç un koyun. Çünkü eşi onu aramaya çıktığında, öldürülmüş olduğunu anlarsa, maazallah öç peşine düşer! Ama eğer, eşinin ölüsünün una bulandığını görürse, onun bir un çuvalına girdiğini, bu yüzden öldürüldüğünü düşünür; öç peşine düşmez!” 

Mezarın üstüne basılmaz. Mezarlıktan geçerken, mezarların üstüne basarak yürümenin günah olduğuna inanılırdı. Bu, sanıyorum ki, ölüye saygıdan ötürü ortaya çıkmış bir inançtı. Ölen kişi kim olursa olsun, hatta kimliği bilinsin ya da bilinmesin, kabir çiğnenmezdi. Büyükler sakınır,  bu konuda çocukları da duyarlı davranmaya yöneltirlerdi.  

Sabun, elin iç yanıyla alınmaz… El yıkamak için birinden sabun almak durumunda olunursa, o sabunu elin içiyle değil, dışıyla alırdı büyüklerimiz. Nasıl bir sakınca içeriyordu, elin içiyle sabun almak? Orasını hiç bilmiyorum. Ya, boş bir inanışa dayanıyordu bu, ya da açıklanmamış bir görgü kuralı söz konusuydu. Kim bilir… 

– Tırnak kadar dazı (keli) olanın, dağlar kadar nazı olur… Derlerdi. Ve bu söz daha çok genç kızlar için söylenir, bir kaygıyı dile getirirdi. Cemali ahsen (güzel yüzlü) olanın, talihinin da güzel olacağı anlamına gelmediğini söylemek isterlerdi. Şuna inanılırdı ki, bir kız mükemmel  güzellikte olacağına, birazcık kusurlu olursa, ilerde, eşinin gözündeki değeri daha fazla olur… Yaşamın kötü deneyimleri, başa gelen talihsizlikler, insanımızı böyle inanmaya itmiş olmalıydı. 

Tavuk kuluçkaya yatırılırken… Kuluçkanın hayırlı ve de uğurlu olması için, uğruna inanılan birinin orda bulunması sağlanırdı. Bu da eski ve yaygın bir inanıştır Türk toplumunda. Malatya’daysa, uğursuz birinin bulunduğu yerde tavuk kuluçkaya yatırılırsa, yumurtalar boş çıkar diye inanılırdı… Bu inanışın bir de Osmanlı versiyonu var: O dönemlerde dervişin biri çok ağır küfürler edermiş. Elinde değilmiş. Ne yapsa dilini gemleyemez, basarmış yakası açılmadık küfürleri… Sonunda şeyhine varıp danışmış; ne yapsam da şu küfür etme belasından kurtulsam, diye… Şeyh, dervişe: “Dilinin altına bir bakla koy” diye tavsiyede bulunmuş. “Küfür edeceğin anda, bakla sana hatırlatır, dilini tutarsın…” Derviş denileni yapmış. Ağzında baklayla dolaşmaya başlamış. Gerçekten yararını da görmüş… Bir gün sokakta şeyhle derviş giderlerken, bir pencere açılmış, bir kadın başı uzanmış: “Şeyh efendi, şeyh efendi, biraz durur musunuz?” diye seslenmiş. “Hanımım size bir şey söyleyecek. Yalnız şu an biraz işi var,  bitirince gelecek, azıcık bekleyiverin!”

Şeyhle derviş başlamışlar sokakta beklemeye. O sırada da bir yağmur başlamış. Sokak ortasında iki adam, donlarına kadar sırılsıklam olmuş! Yine de sabır ve merakla beklemişler. Nihayet pencere yeniden açılmış; aynı kadın görünmüş:  “Şeyh efendi beklediğiniz için hanımım size teşekkür ediyor, artık gidebilirsiniz!” demiş. Şeyh ile derviş burunlarından soluyarak birbirlerine bakmışlar. Şeyh: “İyi de kızım,” demiş, “şu yağmurun altında niye beklettin bizi?”

“Kusura bakmayın” demiş kadın. “Hanımım, tavuğu kuluçkaya yatırıyordu. Çıkacak civciv horoz olursa, ibiği senin sarık gibi kırmızı olsun diye beklettik!” O zaman yanındaki dervişe dönmüş şeyh efendi: “Çıkar ağzındaki şu baklayı!” demiş.  

Yola gidenin arkasından su serpilirdi ki… su gibi gidip gelsin! Bu da eski ve yaygın bir inanıştı. Eskiden öyle herkes sık sık yolculuklara çıkmazdı şimdiki gibi. Bir kez uçağa (o zamanki adıyla tayyare) binmek, masal gibi bir şeydi… Böyle garajlardan saat başı, Türkiye’nin her yanına giden otobüsler kalkmazdı; çünkü karayolu sınırlıydı. Ayrıca kara taşıtları da öyle. Hele Malatya’da araç sayısı, parmakla sayılacak kadar azdı… Ayda yılda bir, biri askere gider, yahut biri ağır hastalanır, büyük kentlere ameliyat olmaya gider, tek tük delikanlı dışarılarda okumaya yollanırdı. Yolculuklar da trenle yapıldığı için, o zamanlar şehir dışı sayılan istasyona kadar faytonla gidip yolcu geçirmek, başlı başına bir tören, bir serüven ve yorgunluktu! Yolculuğa çıkan kişi, sanki meçhule gidiyormuş gibi muamele görürdü. Günlerce hazırlanılır, yol yemeği yapılır, elbisesinin içine gizli cepler açılırdı ki parasını yolda çarpmasınlar… İşte o kırk yılın başında geçirilen yolcuların arkasından bir tas su dökülürdü mutlaka. Ardından su dökülen kimsenin, yolculuğunun su gibi akıcı olacağına inanılırdı. Bir de, sıkı sıkıya tembihlenirdi yolcu edilen kişi: “Gider gitmez yaz! Sakın ihmal etme!” O, meçhule gidenlerden, bir aydan önce mektup gelmezdi genellikle! Eğer on beş günde haber gelmişse, tez geldi diye ana-babası bayram ederdi! Sonraki yıllarda, diyelim altmışlı, yetmişli yılarda, hemen her ailenin dışarıda bir yakını bulunuyordu. Onları otobüse (cam kenarına oturmak için mücadele verilirdi!) bindirdikten sonra, geride kalanlar  saat başı, otobüsün nerde olduğunu tahmin etmeye çalışırlardı… “Şimdi Gürün’ü geçti. Şimdi Kayseri’ye varmış olmalı. Ankara’ya ulaşmış mıdır, ne dersin?”  Ankara’dan sonrasıysa tahminleri aşıyordu…  

Kadir gecesi gül dalına para kesesi asmak: Kadir gecesi gül dalına para asanların zengin olacağına inanılırdı. Hem de madeni para… Delikli bir kuruşlar, ya da yüz paralar bir keseye konulur, akşamdan, avludaki gülün dalına asılırdı. Bu yolla zengin olan yoktu ama, hiç değilse bir geceliğine güzel düşler kurulurdu sanırım.  

Mezar parmakla gösterilmez… diye öğretmişlerdi çocukluğumuzda. Mezarı parmakla gösterenin ölümünün tez zamanda olacağına inanılırdı. Biz çocuklar da, bir mahalle-i hamuşan’dan (uyuyanlar mahallesinden) geçerken, ne olursa olsun, bir mezarı parmağımızla göstermekten zinhar kaçınırdık! 

–  Su içene yılan dokunmaz… imiş. Böyle denilir, böyle inanılırdı. Yalansa, günahı söyleyenlerin boynuna! 

Ayakta su içilmez… derlerdi. Ayakta içilen suyun bedene zararlı olacağına inanılırdı belki. “Suyu oturduğun yerde iç!” diye ciddi ciddi uyarırdı büyüklerimiz. Kimi köylüler, Yeni Cami’nin çeşmesinden, zincire bağlı bakır tasla su içerken hem çömelir, hem de bir eliyle başılarını tutarlardı!  

Ölen aile büyüklerinin ardından çocukları ağlarsa, o gece mezarına rahmet yağarmış… diye inanılır, cenaze çıkan evlerde ağlayan çocuklar bu anlamda kendi haline bırakılırdı. Aslında ağlamak psikolojik olarak insanı rahatlattığı, boşalma sağladığı için olumsuz bir yönlendirme sayılmazdı. 

Çocuğun kırkı çıkmadan hamama götürülmezdi… Bu da Türkiye geneline özgü bir olguydu. Bir inanıştan kaynaklanıyor olabilir. Ama sağlık kuralları açısından doğrudur sanıyorum: Çünkü yeni doğmuş bebeğin direnci sıfır noktasındadır. Çevreden alacağı mikroplara karşı henüz bağışıklık kazanmamıştır minik bedeni. Kırk gün içinde, dünyanın mikroplarıyla bir oranda tanışır. Direnç kazanmaya başlar. Sonra hamama götürülür. Ama bizim memleketin kadim zaman insanlarına sorsanız, kim bilir size ne folklorik malzemeler verirlerdi bu konuda?

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici, saygısız ifadeler, cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, suçluyu ya da suçu övücü, uygunsuz gönderici adı, 'naylon- uyduruk' mail adresli, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır. Ayrıca, mesajların tüm yasal ve cezai sorumluluğu, mesajlarıyla birlikte IP numaraları da düşen göndericilere aittir."