You are missing some Flash content that should appear here! Perhaps your browser cannot display it, or maybe it did not initialize correctly.


You are missing some Flash content that should appear here! Perhaps your browser cannot display it, or maybe it did not initialize correctly.


İbrahim Yücel Reklam
Örnek Resim
İbrahim Yücel Reklam

Arion

Dugun
Malatya Haber -

Marcella Hanım ve Celal Bey

Marcella Hanım ve Celal Bey
  • 29.01.2016

Bülent KORKMAZ

deybayah@gmail.com

Bazen en sonda söylenecek lafı en başta söylemek gerekir. Söylüyorum:

“Bugün Malatya tarihi diye bir şeyden bahsedebiliyorsak bunu özellikle ve kesinlikle önce iki isme borçluyuz: Marcella Frangipane ve Celal Yalvaç

Orduzu beldesinde bulunan Arslantepe Ören Yerinde 1960lı yıllardan beri İtalyanlar tarafından yapılan kazının yönetimini devralan, İtalya Roma La Sapienza (Akıl) Üniversitesi öğretim üyesi, 1948 Palermo doğumlu Prof. Dr. Marcella Frangipane ile 1957 yılında askerden geldikten sonra Malatya tarihiyle ilgili veri toplamayı kendisine iş edinen,  1936 Malatya doğumlu, Ticaret Lisesi mezunu, emekli gazeteci ve “çok emekli” (halen sürüyor manasında) araştırmacı Celal Yalvaç’ın yaşamı, kariyeri, yaptıkları, eserleri vb. ayrı ve kapsamlı bir araştırma gerektiriyor.

Dolayısıyla bu yazıda çok değerli Marcella Hanım ile Celal Bey’i ve yaptıklarını irdelemek mümkün değil. Sadece bireysel gözlemime dayanarak her iki insanın Malatya için yaptığı işin önemini vurgulamaya çalışacağım.

****

Marcella Hanımı ilk gördüğümde 1996 yılının yaz mevsimiydi. O dönem Atlas gezi dergisine fotoğraf çeken sevgili Erdal Yazıcı Malatya’daydı, kendisine çekim yapacağı yerlere yönlendirip işini kolaylaştırmaya çalışıyordum. Yazıcı ile birlikte Arslantepe’ye de gittik. Başka işlerinin de olduğu anlaşılıyordu ama bunları bir kenara bıraktı, bizi dinleyip niyetimizi anladıktan sonra bizzat önümüze düştü, istek, ciddiyet ve titizlikle ören yeri ve yaptıkları çalışmalar hakkında bilgi verdi.

Biz yanına ne randevu olarak gitmiştik ne de “önemli” kişilerdik. Her ikimizin dikkatini çeken, çalışkanlık-titizlik-özen-mesleki birikim bir yana, “Profesör Frangipane’nin işini severek” yaptığıydı.

Yazıcı, daha sonra, kazı yerinde “bizden” birinin “şu işler bitse de memlekete dönsek” dediğini aktaracak ve “aradaki farkı görüyor musun?” diye şaşkınlığını aktaracaktı.

Yaptığınız işi sevmez, benimsemezseniz, o işin başına liyakat ve emekle değil, bize özgü yöntemlerle gelmişseniz o işten hayır gelmiyordu. Bilerek, severek, isteyerek, aşkla ve şevkle yapılan her iş eninde sonunda meyvesini veriyor hem yapana hem o işten etkilenene mutluluk saçıyordu.

O tarihten sonra da Marcella Hanımın yaptıklarını sizler gibi dışarıdan takip ediyorum. Ara sıra Arslantepe’ye gidişlerim oluyor ve yapılanları yerinde gözleyebiliyorum. Bazen hocamız ve ekibini işbaşında görüyorum. İnanın benim ilk gördüğüm tarihten bu yana değişen hiçbir şey yok.

Orduzu’nun sıcağında (Arkeoloji Heyeti yılda yaklaşık 45 gün burada çalışıyor ve bu dönem yaz mevsimine denk geliyor) yine aynı şevk, heyecan, alın teri, emek ve ortaya bir eser koyabilmenin mutluluğu…

Sadece kendisi değil ekibin diğer İtalyan üyeleri de aynı görüntüyü sergiliyor. İtalyanca nasıl söylenir bilmiyorum ama biz buna Türkçede “babalarının işi gibi çalışıyorlar” diyoruz.

Marcella Hanım’dan bahsederken merhum Muharrem Perçin’i anmadan geçemeyiz. Ören yerinde 40 yıl bekçilik yapan, İtalyanca da öğrenerek ören yerinde çalışan arkeoloji heyetinin eli-ayağı olan, 65 yaş sınırına geldiği için “mecburen” emekli olan ama yine de orayı terk etmeyen, Arslantepe’ye “beni buraya gömün” diyecek kadar tutkuyla bağlı Orduzulu Muharrem Dayımızın da emeği çok Arslantepe üzerinde.

Ayrıca yarım asrı bulan kazılar sırasında bedensel ve düşünsel ter döken herkese, başta Frangipane’den önce kazıları yöneten Piero Meriggi, Salvatore Puglisi ve Alba Palmieri olmak üzere,  teşekkür etmek boynumuzun borcu. Çünkü onların sayesinde bugün Arslantepe Açık Hava Müzesine sahibiz; antik köklerimizden haberdarız.

***

Celal Yalvaç Ağabeyi, aklımda yanlış kalmadıysa, ilk Kazancılar İşhanındaki “ofisinde” 1987-88 yılında görmüştüm. Ama ne ofisJ)

O yıllar Yeni Malatya Gazetesinde beraber çalıştığım sevgili Nihat Abacı Ağabey’le, Abacı’nın bozulan fotoğraf makinesinin tamiri için gitmiştik.

Ne alaka diyeceksiniz? Hele durun…

Kocaman bir oda, belki bir-iki dükkanı birleştirip yapmışlar, duvarlara bitişik dolaplar, raflarda, dolap gözlerinde sayısız kitap, gazete, dergi. Masaların üzeri de aynı malzemelerle dolu. Celal Begin yanına ziyaretçileri de en az bu kitaplar-dergiler kadar eski, özgün, hiçbir yerde bulamayacağınız-göremeyeceğiniz, yükte hafif pahada ağır amcalar. En başta rahmetli Ahmet Şentürk ile Hüseyin Çolak.. Onlar da Malatya kültürünün, tarihinin birer kaynak hazinesiydiler. 

Bu “ağırlık” bilgi-belge-kültür-özgünlük kapsamında; aklınıza mal-mülk gelmesin!

* “Haddizatında” sonradan öğrendim ki Celal Beg ta 50li yılların sonundan itibaren memleketi üzerine bilgi-belge toplamaya, araştırma yapmaya başlamış, tek başına “Malatya Kültür Bakanlığı” gibi çalışmış. Haliyle bu memleketin adı Türkiye olduğundan ve kitap-kültür-araştırma-sanat gibi hususlar para etmediğinden, mevcut koşullarda takribi 273 yıl daha para etmeyeceğinden, bu işin masrafını karşılayacak gelir lazım.

O yıllar sponsorluk müessesesi icat edilmemiş. Kaldı ki Celal Abi, formaya UNICEF’ten başka isim yazdırmayan, üste de para veren ve bu hareketiyle Real Madridliler hariç herkesin gönlünde taht kuran Barselonaspor gibi bir marka; sponsor mıponsor kabul etmez.

Ezcümle Celal Abi tüm bu beleş kültürel faaliyetten kaynaklanan masrafları karşılamak için gayet yetenekli olduğu fotoğraf makinesi, daktilo tamirciliği işini yapıyor. O yıllar fotoğraf makineleri mekanik ve en yapılmaz denilen tamirleri yapabiliyor. Kazandığı paranın bir kısmı evinin geçimine giderken, çoğu otomatikman kitaba dönüşüyor ve evde akşam domates, biber, iri küfteye kıyma vb. bekleyen yengemiz ev ekonomisinde uzman olan o yılların her Türk hatunu gibi, haklı olarak, küplere biniyor.

İşin latife bölümünü bir yana bırakıp, Celal Abi bu memleketin tarihine-kültürüne nasıl bir katkı yaptı, kişisel gözlem ve tanıklığıma dayanarak, özetlemeye çalışayım.

En ama en önemlisi kimsenin ve hiçbir kuruluşun tarihten-kültürden haberi olmadığı bir dönemde belge toplamaya başladı.

“Belge toplamanın fevkaladeliği nerede?” diye sormayın, Nüfus Dairesi cüzdan vermese bu halk anasının-babasının adını bile bir yere yazmaz. Siz hiç dedesinin dedesinden öteye isim sayabilen Türk’e rast geldiniz mi? Veya atalarının nereden göç edip şu an yaşadığı yere konduğunu bilene?

Celal Abi akademisyen değil, tarihçi hiç değil ama bir akademisyen-tarihçi titizliğiyle akla hayale gelmeyecek sayı ve nitelikte kaynağı topladı, inceledi, tercüme ettirdi. Zaman içerisinde Malatya tarihi, kültürü, geleneği vb. hakkında araştırma yapan, yayın yapmak isteyen herkese kapısını açtı, bunları paylaştı. Kim Malatya üzerine ne yazmışsa mutlaka bu muhkem arşivden yararlandı.

İlginçtir başkalarının yazımına destek olurken kendisi oturup kitap yazmadı. Bunun nedeni tembellik değil titizlik. Ortaya çıkacak yeni bilgi ve bulguların an itibarıyla yazılacak olanı yanlış kılabileceğini düşünüyor, eser hata içermesin istiyor.

Bence bu hususta, haddim değil bunu söylemek ama, yanlış düşünüyor. Celal Abi ne olursa olsun kitap yazmalıydı.

Malatya hakkında bir şeyleri araştıranlardan zaman zaman benden yardım isteyenler de oluyor. Bende fazla kaynak yok ama sadece bir şeyleri özet halinde bir yerlere toparlamışlığım var. Başvuranın istediği fazla bir şey değilse yardımcı olabiliyorum; olamazsam Celal Abiye yönlendiriyorum. Kendisini öyle derli-toplu birisi sanmayın. Arşivi de çok kıymetlidir, kimseye elletmez, öylece kutularda bekler. İsteneni bulması da en az bir hafta sürer. Ama mutlaka geleni boş çevirmez.

Bu husustaki en dumur hatıramı aktarayım:

Bir gün Almanya dolaylarından bir araştırmacı geldi, 50-55 yaşlarında bir amcamız. Fırat boyu hanlar-kervansarayları gösteren bir harita arıyor. Bende ne gezer, aldım Hans’ı Celal Abiye götürdüm. Önce bizi buyur edip oturttu. Geleni ikramsız gönderme huyu olmadığından küçük bir odada bulunan su ısıtma makinesinin fişini taktı. Sonra adamın derdini dinledi ve “tamam” dedi, öyle bir kitap var. Dedik ya, normalde 1 hafta beklersiniz, şansa o kitap elinin altındaymış. Kitabın gelmesiyle Almanın gözleri şaşkınlıkla parladı. Kitap Avusturyalı bir yazar tarafından yazılmıştı, araştırmacının istediği haritayı da içeriyordu. Bizimkinin yüzünü memnuniyet içeren bir gülümseme kapladı, “Araştırmam için çok sayıda kaynağı taradım. Benim bu kitaptan haberim yok. Üstelik benim dilimde, Almanca, yazılmış. Sizde olması ne kadar ilginç” diye şaşkınlığını dile getirdi.

***

Bazen en başta söylenmesi gereken laf en sonda söylenir. Söylüyorum:

“İki türlü insan-toplum vardır: Yaşadıklarını yazanlar ve yaşadıklarını yazmayanlar. İnsan-toplumun yaşamı mükemmel değildir, sorunlar vardır, hep olacaktır. Ama birinciler, yani yaşadıklarını yazanlar-kayıt altına alanlar, sorunların üstesinden mutlaka gelir ve Şair’in dediği gibi, İnsan’a En Büyük Armağan Olan, yaşamın tadını çıkarırlar. Yaşadıklarını yazmayıp sözde bırakanlar, yani sadece konuşanlar ise, hiçbir sorunlarını çözemezler, en basit sorunların dahi üstesinden gelemez ve İnsan’a En Büyük Armağan Olan, yaşamı cehenneme dönüştürürler”

(Ünsüz düşünür Bülent Korkmaz’ın kendi kendisine konuşmasından)

Fotoğraflar: 1) Marcella Hanım ve ben. Gençliğimizde futbolcularla resim çektirirdik. Yaş kemale ermeye başlayınca yüzümüzü bilime mi döndük ne? 2) Celal Abi oğlum Deniz’le birlikte Görüş Gazetesinde. Boğaziçi Üniversitesinden bir heyetle Arslantepe Açık Hava Müzesini gezerken yanımda bulunan bu küçük zat burayı ilk ziyareti esnasında aynen şunu dedi: “Baba burası muhteşem”. Bu yorumdan sonra Arslantepe’yi gezmeyen kalmaz artık.

* “Haddizatında” sözcüğü Celal Abiyle özdeşleşmiştir. Konuşurken sık sık kullanır. İkinci bir sözcük daha vardır, g ile başlar a ile devam eder ve t ile biter! Ayıp olmasın diye sözcüğün tamamını yazmıyoruz ama Celal Abinin ağzında bu kesinlikle kötü algılanmaz. Yalnız güvenilir bir kaynaktan aldığımız bilgiye göre, geçtiğimiz yaz ağabeyimiz okul yıllarından bir bayan arkadaşını ziyaret ve sohbeti esnasında bu sözcüğü 3,5 saat boyunca kullanmayarak şartlar elzem olduğunda ne kadar centilmen olabileceğini kanıtlamıştır.

 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici, saygısız ifadeler, cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, suçluyu ya da suçu övücü, uygunsuz gönderici adı, 'naylon- uyduruk' mail adresli, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır. Ayrıca, mesajların tüm yasal ve cezai sorumluluğu, mesajlarıyla birlikte IP numaraları da düşen göndericilere aittir."