Final

Örnek Resim


Arion

Malatya Haber -

Muşar Kalesi

Muşar Kalesi
  • 01.01.2016

Orhan TUĞRULCA

Tarihçi-Yazar

[email protected]

Daha önce yayınladığımız makalelerde, Malatya coğrafyasının başka coğrafyalara benzemediğini, bilhassa Osmanlı idaresine girmeden önceki dönemlerde konumu nedeniyle birçok farklı kültür ve medeniyete ev sahipliği yaptığını ifade etmiştik. Çok farklı kültür ve medeniyete ev sahipliği yapmış olan bu coğrafyada söz konusu bu medeniyetlere ait kalıntıların olmaması düşünülemez. Yazılı kaynaklar üzerinde yaptığımız araştırmalarda Hitit, Luvi, Urartu ve Asur kaynaklarında sonraki dönemlerde Roma-Bizans, Ermen-Süryani ve İslam kaynaklarında Malatya coğrafyası üzerinde çok fazla olay ve olgunun yaşandığını görüyoruz. Anadolu’nun birçok şehrine göre çok sayıda höyük ve tümülüs gibi insan yaşanmışlığının izine rastlanılıyor olması bu coğrafyadaki insan-kültür ve medeniyet sirkülâsyonuna işaret etmektedir. 

Son zamanlarda yazılı kaynakların yanında bu coğrafyada söz konusu bu yaşanmışlığın izini sürmeye çalışıyoruz. Doğrusu sınırlı imkânlarla da olsa bu coğrafyayı dolaştıkça kentin tarihi geçmişi ile ilgili tasavvurumuz da değişmektedir. Değişen tasavvurumuz o ki bu coğrafyanın her karışında tabiri yerinde ise tarih fışkırmaktadır. Coğrafyayı tanıdıkça, tahrip edilmiş ve yok edilmiş tarihi mirasımızı gördükçe yetkililere sitem etmekten kendimizi alamıyoruz. Özellikle Kültür Bakanlığının arkeolojik çalışmalar konusundaki yavaşlığı bilhassa Malatya coğrafyasındaki höyük ve tümülüslerin defineciler tarafından yok edilmesine neden olduğunu düşünüyoruz. Üniversitelerimizde 43 adet Arkeoloji bölümü olmasına rağmen Kültür Bakanlığının arkeoloji alanındaki politikaları nedeniyle mezunları ne yazık ki ya yıllarca boş geziyorlar ya da farklı alanlarla meşgul olmak zorunda kalıyorlar.

Kültür Bakanlığından beklenen Anadolu’da bir arkeolojik araştırma seferberliği başlatmaktır. Bu birçok açıdan halkın yaşadığı coğrafyaya daha bilinçli bakmasına neden olacağı gibi yeni bir istihdam alanı da açılmış olacaktır.

Bu sitemkâr girişten sonra asıl meseleye gelebiliriz.

Malatya Valiliği’nin birkaç yıl önce başlattığı Malatya Kitaplığı Projesi çerçevesinde proje koordinatörü Ressam-Yazar Hasan Demirbağ, araştırmacı-yazar Celal Yalvaç ve tarihçi-yazar Süleyman Demir ile birlikte  İl Özel İdaresinin aracıyla yola çıkıyoruz. Eskimalatya’nın yaklaşık 15 km. kuzey doğusunda yer alan Atabey vapur iskelesinden saat 11.00 Feribot’u ile hareket ediyoruz. 400 ton yük kapasiteli araba vapuru ile karşıya İmikuşağı İskelesine geçiyoruz.

Sahile yakın asfaltlı yoldan yaklaşık 15 km kuzey –doğu’da yer alan Kale köyüne yöneliyoruz. Hedefimizde Abdulvahap dağının kuzey alt bölgesinde, barajın sıfır noktasında bulunan Muşar / Masara Kalesi var. 

İzini sürdüğümüz Muşar kalesi, baraj sularının altında kalan eski Kale Köyünün üst tarafında yer almaktadır. Köyün adını bu kaleden aldığı açıkça anlaşılmaktadır. Kale köyü baraj sularının gelişinden sonra dağılmış. Eski kale köyünden olduğunu söyleyen İsmail amca yaklaşık 20 sonra gelip sahilde yazlık bir ev yapmış, köyün adını yaşatmaya çalışıyor.

Muşar kalesinin ne zaman yapıldığını bilmiyoruz. Ancak Anadolu Selçuklu Sultanlarından Alâeddin Keykubat’ın 7 yıl kadar burada hapis tutulduğu bilinmektedir.

Tarihi kaynaklar Muşar Kalesi ile ilgili şu bilgileri vermektedir:

“12. ve 13. yüzyılın Malatya’sında önemli merkezlerinden biri olan Masara kalesi; kaynaklarda Masara, Minşar, Muşar, Mınşar, Mışar olarak geçer. 

Bilge Umar, Malatya dolaylarında eski bir köy dediği bu yerleşim yerine Mevlüt Oğuz, Malatya Tarihi adlı eserinde Masara’nın yerini Eğribük olarak vermektedir. Ahmet Şentürk-Mehmet Gülseren, “Malatya’nın Kültürel Yapısı”, adlı eserinde Abdulvahap Gazi Türbesi’nin alt tarafında Fırat kıyısında bir kale olarak göstermektedir.

Abul Farac ise, Alâeddin Keykubad’ın, kardeşi İzzeddin Keykavus tarafından iktidardan uzaklaştırılıp Malatya’da Masara Kalesinde hapsedilmesi olayını anlatırken, Masara Kalesini “Mar Ahron Manastırı’nın altındaki Masara Kalesine kapadı. Bu manastır Malatya civarındaki mukaddes dağda dır” şeklinde tarif eder. Abul Farac, İzzeddin Keykavus’un ölümü üzerine kardeşi Alâeddin Keykubad’ın Malatya’daki Masara Kalesinde mahpus iken tahta çıkarılmak üzere çağrılışını anlatırken; “Briha dağındaki Masara Kalesinde mahpus olan Alâeddin Keykubad’ı getirttiler” ifadesini kullanır.

Masara’nın önemli bir merkez olduğu bir dönemde Malatya’da yaşayan Süryani tarihçi Abul Farac’ın (1225–1286) verdiği bilgilere itibar edilmesi daha isabetli bir yaklaşım olacağını düşünüyoruz.

Alâeddin Keykubad 1237 yılında ölünce yerine henüz 16 yaşındaki oğlu Gıyaseddin geçti. Yeteneği ve iradesi zayıf olan II. Gıyaseddin Keyhüsrev, iktidar hırsıyla yanıp tutuşan vezir Sadedin Köpek’in elinde oyuncak haline geldi. 

Yassı Çemen Savaşı’ndan sonra (1231) Alâeddin Keykubad’ın Selçuklu hizmetine aldığı ve kendilerine ikta’lar verdiği Harezim beylerini bir tehdit ve tehlike olarak gören vezir Sadeddin, Harezimlerin önemli önderlerinden biri olan Kayır Han’ı hapsetmesi ve ardından da zindanda ölmesi üzerine Harezimliler hayatlarından endişeye düşmüş ve Anadolu’dan ayrılarak Malatya üzerinden Suriye bölgesine inmek için harekete geçtiler.

İşte Abul Farac bu hadiseyi anlatırken “Bunlar geçtikleri her yerde müthiş tahribat yapıyorlardı. Nitekim Malatya’ya gelmişler ve buranın Subaşısı olan Seyfüddevle’yi esir etmişlerdi. Bunlar daha sonra yaya olarak Fırat’ı geçtiler. Masara Kalesi’ne gittiler” demektedir.

Orta Anadolu’dan gelen ve “Fırat’ı geçip Masara Kalesi’ne gittiler” denildiğine göre adı geçen bu kalenin Fırat’ın doğu yakasında olduğunu gösterir.”

Muşar Kalesi; Fırat vadisinin çok önemli bir noktasında içe doğru bir burun şeklinde sarp bir bölgede yer almaktadır. Fırat vadisinin hem yukarı bölgesini hem de aşağı akış yönünü görebilecek stratejik bir bölgede inşa edilmiştir. Kale sırtını bugün Abdulvahap Dağı dediğimiz Abdul Farac’ın ise “mukaddes dağ” dediği dağa dayamıştır. 

Kalenin kalıntıları üzerinde incelememiz sürdükçe ateşli silahların henüz kullanılmadığı o günkü şartlarda ne kadar güvenli olduğu kanaatine varıyoruz. Zira kale aşağısı Fırat nehri yukarısı Abdulvahap Dağı ve uzantısı dağ ile korunurken, diğer açıkta kalan tarafları ise bir kısmı yine doğal kayalıklar ve kalın taş duvarlar ile kapatılmış.

Giriş yaptığımız yönde kale kapısı büyük oranda tahrip olmasına rağmen açıkça görülmektedir. Giriş kapısının hemen sağ tarafında sarp kayaların içine ve yanlarına oyulmuş ve açıkça belli olan su sarnıçları dikkat çekmektedir.

Giriş kapısının hemen aşağısında yaklaşık yüz -yüz elli metre karelik bir düz alan yer almaktadır ki burasının mezarlık alanı olarak kullanıldığı defineciler tarafından tahrip edilmiş haliyle anlaşılmaktadır. Zira yaptığımız incelemede insan kemikleri olduğu açıkça belli olan verilere rastlıyoruz.

Giriş kapısından yine kuzey- doğu istikametinde, sarp kayaların ortasında hayli büyük bir oyuk bulunuyor. Mağara ağzını andıran bu yere girmek için teşebbüste bulunduysak da tehlikeli olduğu için göze alamadık. Uzaktan ve en yakın noktadan fotoğraflarını çekmekle yetindiğimiz bu mağaranın Kale’nin zindanı olduğunu dönüş yolunda uğradığımız İsmail Amca’dan öğreniyoruz. İsmail amca baraj suları gelmeden önce oraya girilebildiğini, kendisinin de birkaç kez girdiğini ifade etti. Hayli geniş olduğu ve arkasının toprağa dayandığını söyledi.

Kuzeydoğuya doğru ilerledikçe kalenin diğer unsurlarının dimdik ayakta olduğunu gördük. Yaklaşık bir metre genişliğindeki duvarların aşağıya doğru basamaklarla inilen yerler açıkça görülüyor. Birkaç farklı odacıklar şeklinde bölünmüş olan bu platform aşağıya baraj sularının içine doğru gitmektedir. Askeri amaçlarla kullanılan platformlar olduğu ve daha çok kalenin güvenlik binalarını andıran bu duvarlar uzun süre baraj sularının altında kalmasına ve aradan 700–800 yıl -belki daha fazla- geçmesine rağmen hala ayakta olması hayli dikkat çekici idi.

Kale içerisindeki araştırmalarımıza devam ederek kuzeydoğu yönünde son noktaya doğru gidiyoruz. Aşağıdan dağın zirvesine doğru uzanan ve tahminen 2 metre kalınlığında kalın bir sur ile korunmuş. Zirveye doğru bazı noktalar doğal kayalıklar tarafından korunurken açık noktalar ise taş duvarlarla örülmüş durumdadır.

Kalenin orta bölgesi defineciler tarafından adeta delik-deşik edilmiş durumdadır. Bazı noktalarda 5–6 metre derinliğine varan kuyular açılmış. Can güvenliklerini tehlikeye atan definecilerin açtıkları çukurlardan birinde yaptığımız incelemede tandır yeri (ekmek pişirilen yer) olduğu açıkça belli olan bölümlere rastladık.

Küp- kap- kacak parçalarının bolca bulunduğu kalede bir de deniz fosiline rastlamamız hayli öğretici oldu. Zira Fırat’ın yatağından en az 200–300 metre belki daha fazla yukarılarda bir deniz fosilinin bulunmuş olması, bize yeryüzünün geçirmiş olduğu jeolojik evrimi hatırlatmaktadır. Ayrıca Fırat vadisini de içine aldığı yönündeki güçlü yorumlara göre M.Ö. 5. bin veya 3. bin civarlarında meydana gelen Tufan’ın etki alanı konusunda da ibret verici bir nişane oldu.

Makalemize burada son verirken son olarak şunu ifade edelim; Malatya coğrafyasında gün yüzüne çıkmamış pek çok tarihi envanter bulunmaktadır. Bu tarihi envanterin hem bilim dünyasına, tarih meraklılarına hem de Malatya ve Türkiye kamuoyuna sunulması gerekir. Bu coğrafyanın tarihsel derinliği anlaşıldıkça ona olan aidiyetimizde o oranda artacaktır. Bu bağlamda yukarıda da ifade ettiğimiz üzere Malatya Valiliği İl Özel İdaresinin aracıyla bu yüzey araştırmasını gerçekleştirmiştik. Bu imkanları bizlere sundukları için şükranlarımızı iletiyoruz. 

Kaynaklar

Abul Farac, Abul Faraç Tarihi, s.491–504

Orhan Tuğrulca, Malatya Tarih Kent ve Kültür, Cilt I, yayınlanmamış eserinden

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici, saygısız ifadeler, cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, suçluyu ya da suçu övücü, uygunsuz gönderici adı, 'naylon- uyduruk' mail adresli, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır. Ayrıca, mesajların tüm yasal ve cezai sorumluluğu, mesajlarıyla birlikte IP numaraları da düşen göndericilere aittir."