You are missing some Flash content that should appear here! Perhaps your browser cannot display it, or maybe it did not initialize correctly.


You are missing some Flash content that should appear here! Perhaps your browser cannot display it, or maybe it did not initialize correctly.


Örnek Resim
Opel Reklam
Malatya Haber -

O Ne Paçaydı!

O Ne Paçaydı!
  • 07.01.2016

Bülent Korkmaz

korkmazbulent@gmail.com

 

“Paça yedim beni bir hoş eyledi,

Tarhana şorvasından aldığım lezzeti abat eyledi”

(Bu dizeleri Divan Şiiri formunda uzatarak okursanız  lezzet alırsınız).

 

***

 

Malumunuz; Malatyahaber ve sansursuz.com ile dost ve kardeş yayın organı Görüş’te yayınlanmak üzere bir paça yazısı kaleme almıştık. ‘Datlı-tamlı, yağlı-yüzlü’ yazıya ÇSİ (Çırmıhtı saati) 20.00 gibi başlamış, sabaha karşı 02.38’de bitirmiştik.

 

Paçanın kendisi de yazısı da ılgıt ılgıt, odun ateşiyle, sabırla pişecek ki; tadından yenmesin!

 

Açıkçası, bu yazının bu kadar ilgi çekeceğini, olumlu tepki alacağını ve özellikle Malatyalı olup veya az da olsa Malatya’yı yaşayıp memleket özlemiyle yanıp tutuşanların yarasına tuz basacağını, hemi de gaya duzu, tahmin etmemiştik.

 

Bizim paça da Nazım Baba’nın ‘vapur’u gibi olmuş, el yakmış! Hani der ya usta: “bir vapur geçer Varna önünden/oy Karadeniz’in gümüş telleri/bir vapur geçer Boğaz’a doğru/Nazım usulcacık okşar vapuru/yanar elleri…”

 

Biz o yazıyı yaşadığımız topraklara ve onun üzerindeki her canlıya duyduğumuz sonsuz aşkla kaleme almış olabiliriz. Ama o yazı, yer adlarını değiştirin, herkesin memleketine gidecek matbu bir evraka da dönüşebilir. Çünkü herkesin memleketi, herkesin sevgilisi gibi, dünyanın en güzeli, en yakışıklısı, en tatlısı, en aziz ve muhteremidir.

 

Yeryüzünün her yerinde, ekmeğini yediği suyunu içtiği topraklara sevgi beslemek övünülecek bir şey değil, yapılması gereken sıradan bir görevdir. Yurduna karşı olumlu duygular beslemeyenler de yurdunu “herkesten çok sevdiğini” iddia edenler de makbul insanlar değillerdir. Akıl ve onur aranmaması gereken bu mahlûkattan zinhar uzak durulmalı, kredi kartı kuyruğunda sıraya girilmemeli, aynı lokantada kebap yenilmemeli, kız alınıp kız verilmemeli, yanlışlıkla verilmişse geri alınmalıdır.

 

Zahmet buyurup yazılarımızı okuyan ve elektronik posta adresiyle bize ulaşanların hepsine mutlaka cevap yazıyoruz. Yalnız, bu noktada bir uyarıda bulunmam gerekiyor: gmail uzantılı elektronik posta adresinden atılan mesajlar bazen mynet uzantılı adreslere ulaşmıyor. Hotmail uzantılı adreslerin bir sorunu ise, adres defterinizde kayıtlı olmayan adreslerden gelen elektronik postaların doğrudan ‘junk mail’ (Malatya’ca, zibillik) denen yere gitmesi. Bu tür malların zibillikten geri dönüşümü için junk maile gidecek; oradan “gurbanın olam, bu mal sağlam” manasındaki “not junk mail” bölümünü işaretleyeceksiniz. Lütfen aynı işlemleri sadece benim gibi sıradan yurttaşlardan gelen elektronik postalara yapınız. Porno esnafından gelen maillere de bu işlemi uygularsanız, hakkınızda hayırlısı olmaz.

 

Şimdi gelelim muhterem okurlarımızdan gelen iletiler ile yanıtlarına…

 

Ankara’dan Tuğba Özay Baki Hanımefendi o kadar ilginç bir mesaj yollamış ki, paylaşmamak elde değil!

 

Bir insan Malatya’yı bu kadar az yaşayıp da bu kadar Malatyalı olabilir, yüreği bu kadar memleket özlemiyle yanabilir mi? Oluyormuş; yanıyormuş. Afyonlu bir baba ve Malatyalı bir anneden 1959 yılında İstanbul’da doğmuş, orada büyümüş, 1968 yılına kadar Malatya’ya gelmiş ve o tarihten sonra buraları görmemiş Tuğba Hanım bakın neler söylüyor:

 

“…Her yaz o muhteşem diyarda konuk oluyordum. Çırmıhtı ve Tejde anamın hısımlarının ikamet yerleri idi. sonrasında nenemgil tayin nedeniyle oralardan ayrıldılar ve o gün bu gündür -anacığımın her yıl, yedinci ayda beni götürün memleketimi göreyim ölmeden yalvarmalarına rağmen – 37 yıl öncesinde belleğimize kazınan anılarla avunuyoruz. Siz anlatmışsınız ya… Ben de o yaşanmışlıklarda sizlerle birlikteymişim gibi oldum okurken.Tejde’deki vişne bahçeleri,derede külle yıkanan bakır kap-kacaklar… Geceleri bahçenin bir ucundaki derme çatma helâya gitmeye korktuğum için, Zeynep teyzemin beni evin damında çişe tutması.Sonra damdan gökyüzündeki yıldızlara gönderdiğim dilekler… Evin altındaki ahırda konuşlanmış inek korosunun keyifli ezgileri…Malatya’da nenemlerin oturduğu Sümerbank lojmanları bahçelerine -sanırım haftada bir kez idi-arklara su verildiğinde yaşanan bayram coşkusu. Faytonlar, İstasyon Caddesi… Ayva, fasulye bitkilerinin yaprakları arasına bulgurlu içler konularak sarılan güzelim lezzetler… Neler neler… Nasıl da özlemişim her şeyi… Pipirimli acı ayranlar,dereotu turşusuyla peynirin harmanlanıp yufka ekmeklerine sarıldığı dürümler…Haa bir de kışın minder altından bize sunulan güzelim armutlar…”

 

Bursa’da yaşayan, Kale’nin (İzollu) Bağlıca Mahallesi’nden Erkan Arslanoğlu Bey, mecbur olmasa memleketinden ayrılmayacağını, ekmek parası için gurbet ellerde olduğunu söylüyor ve bizden mahallesinin fotoğraflarını istiyor. Kerneği, Mişmiş Parkı, Kanal Boyunu unutamadığını ekliyor. Fırsatını bulduğumuzda Erkan Bey’e fotoğrafları yollayacağız. Unutursak; hatırlatsın lütfen.

 

Öğretmen Sebahattin Sarıoğlu Bey, konularımızı sadece Çırmıhtı (Yeşilyurt) ile sınırlı tutmamamızı, genişletmemizi istiyor. Sadece Sebahattin Hocama değil, tüm okuyuculara bu noktada bazı açıklamalar yapmamda yarar var:

 

Çırmıhtı ve Malatya ile ilgili olmayan çok sayıda yazı yazdım; ama bunlar Amsterdam Piyer Van Hoydonk Mahlesi Döner, Kebap ve Paça Salonu işletmecilerinden, eski gazeteci Fuat Kozluklu Begin sitesinde (sansursuz) yayınlandı. Malatyahaber’de birçok yazının lokomotifinin Çırmıhtı öyküleri olduğu doğru. İsterim ki, Arapgir’den Akçadağ’a, Pütürge’den Darende’ye memleketimizin her bir yerini yazayım; çizeyim. Ama ben oralarda yaşamıyorum ki! Fikrimce, insan en iyi yaşadığı yeri yazabilir. Kuşkusuz iyi bir gözlem yeteneği, bilgi birikimi, kültür, araştırma ve merak heyecanı gibi birçok başka unsurun değerli katkılarıyla. Benim bozulduğum bir şey var: Yahu şu Akçadağ’da, Hekimhan’da, Babuhtu’da, Şahnahan’da bir tane okuma yazma bilen adam yok mu? Bir şeyler yaşanmıyor mu memleketinizde? Yazın getirin; yayınlayalım.

 

İkincisi, zurnanın zırt dediği yer: Yıllar önce şimdi yayınlanmayan Öküz dergisinde bir röportaj okumuştum. Ankara’da Bent Deresi’nde genelevlerin önünde tatlı satan bir Şaban Dayı (ismi yanlış hatırlıyor olabilirim) ve onun yazdığı öykü, şiir ve benzeri şeylerle ilgiliydi. Açıkçası Şaban Dayı’nın yazdıkları basit şeylerdi; ama helal olsundu, yazmıştı. Şaban Dayı, yazarlıktan para kazanıp kazanmadığının sorulması üzerine “Yazarlık iş değil. Geçim sağlamaz” karşılığı veriyordu.

 

Alın bu meseleyi; istediğiniz kadar gülün ağlanacak halinize…

 

Bizim ekmeğe, yapılan her mesleğe karşı sonsuz saygımız vardır. Nitekim buna kanıt olsun diye, “Ekmek, Süt, Kestane” başlıklı meslek fetişistlerine ve mesleğe saygı göstermeyenlere karşı “manifesto” niteliğinde bir yazı da karalamışızdır.

 

Bunu bir tarafa koyup diyeceğimizi diyelim: Bu memlekette kerhane önünde tatlı satmak karın doyurur, ama yazarlık doyurmaz. Ben de bir dönem ekmeğimi gazetecilik mesleğinden çıkarmaya çalıştım. Ama malum memleket sebepleriyle olmadı; gazeteciliğe bizim gözümüzle bakanlara “kış, kış” denildi; sevgili kapı komşum Sinan Erkan ağabeyimin ifadesiyle, “durduğum yerde Einstein olamayacağım” için yönümü ekmek parası kazanacağım işlere çevirdim. Dolayısıyla işten-güçten kafamı alıp, kendimi yazıya veremiyor, “daha fazla, daha fazla…” yazamıyorum. Azımsanmayacak sayıda “kasteci” bu durumda; neredeyse bu güzel meslek yarım öğünlük (part time) meslek oldu(ruldu). Lütfen abartı olarak algılanmasın; yoksa elimin altında memleketin tavuklarına, eşeklerine kadar yazacağım bir ton yazı var.

 

Yeri gelmişken, şu an yaptığım işlerden gayet memnun olduğumu; onlar kesmediği için yaz mevsimi evin-barkın tüm odununu yarıp (şaka değildir) kariyerime fantezi üzerine fantezi kattığımı arz edeyim.

 

Efendim, İstanbul’dan yazan 1940 doğumlu Necmi Yelkikanat Beyefendi-ağabeyimiz, 1956 yılında okumak için Malatya’dan ayrıldığına, yazılarda belirtilen o güzelim yerleri (Pınarbaşı, Kapılık, İnek Pınarı) unutamadığını söylüyor ve o yılların yokluk, yoksulluk ve çaresizlik yılları olduğunu anımsatıyor. Necmi Bey, 1940–65 arası Malatya yaşamını kitap haline getirmek istiyormuş. Bekliyoruz; umarız nitelikli bir çalışma olur.

 

Bu noktada kendimize iğne ve çuvaldızı birlikte batırmamız gerekiyor: Şu yazılarımızı toplayıp kitap haline getirsek, bir yerimiz mi eksilir? Sonra eline kalem alsa on tane kitabı bir nefeste çıkaracak bilgi, yaşam, deneyim ve birikime sahip sanal patron İsmet Yalvaç ve Fuat Kozluklu Begler niye harekete geçmezler? Nazarı dikkatinizi celp etmemde yarar var: Bunların yazı konusunda (haber demiyorum) kendi tükanlarına bile hayrı yok. Lütfen kamuoyu baskısı oluşturalım.

 

İstanbul’da yaşayan hakiki Çırmıhtı çocuğu Tarkan Kölük (sonradan hısım da çıktık), buradakilerin İstanbul’a gidip “renkli yemeklerle” memleket sorunlarına çözüm bulamayacağını söylüyor. Tarkan, Yeşilyurt’ta akan Büyük Çay’ın üstünün kapanması çalışmaları yapıldığını duyduğunu belirtip, konuya ilginç bir yaklaşım getiriyor: “Kanalizasyonunun çaya verilmemesi fikrine katılıyorum. Ancak çayın üstünün kapanmasına hiç katılmıyorum. Çünkü çay demek doğadaki yaşam demektir…” diye yazmış; çok hoş demiş. Hısımım merak etmesin; o çayı kimse kapatamaz. 1928 ve 1991 yılında gelen 2 büyük selin korkusu buna imkân vermez. Çay, öyle üzeri kapatılacak bir şey değil ki. Bu gerçekleşirse, Amerika da Okyanus’un üzerini kapatır, Şikago’ya Çarmuzu’dan trenle gideriz.

 

Süleyman Solmaz hemşerimiz de Atmalı Vadisini siyah-beyaz vizontele yıllarımızdaki ‘Vadideki Hayat’ dizisine benzetiyor. Hay, hay! Neydi o günler? Kızılderili Jim adamımızdı. Zaten biz sonrasında her dandik kovboy filminde tavrımızı, Jim abimizin kavminden yana koyduk; koymaya da devam ediyoruz, edeceğiz.

 

1 adet Öz Malatya Paçası

 

Fi tarihinde Çırmıhtı’da et almak her yiğide mahsus değilmiş. Çünkü et pahalıymış. Fakirlere, hayvanın ayak, bumbar, karın, kelle gibi bölümlerinden oluşan, bizim “paça” dediğimiz gıda düşermiş. O yıllarda halkımız yemeye ekmek bulamadığından kolesterol gibi dertler de yokmuş; paça da fakirin etiymiş. Sonra bir gün zenginlerin de paça alacağı tutmuş; fıkaraya paça kalmamış. İşte bunlardan, ağzı da bozuk olan biri, kasaba gelmiş, bakmış yine paça yok, et yiyemeyecek. Çarşıya aşağı, sansürlü, bağırmış:

 

“Ulaaaa… Et alacah parası olup da paça alanının anasını avradını haaaa…”

 

***

Bu arada kıymetli okurlar… Paçadan sonra öyle bir bombayı kaçırdık ki; sormayın gitsin. Kamuoyu hazır olmadığı için isimlerini vermeyeceğim. Bizim gruptan 2 eril eleman bir eve kapanmışlar; etli küfteligi önlerine almışlar, “analı-gızlı” diye bildiğimiz içli ve iri küfteyi yuğurup tökmemişler mi? Sonra da mahlenin avratlarını çağırıp ikram etmemişler mi? Avratlar da, “uuu! Elinize sağlık, ne de gözel olmuş?” diye afiyetle yememişler mi?

 

Beni niye çağırmamışlar? Efendim, basına kapalıymış.

 

Dünya Feministler Birliği’nin Pulitzer’ini kaçırdık, haberleri yok. Eğer şare (şehriye) tökerler de beni çağırmazlarsa, ikisini de âleme eşgere edeceğim.

 

***

 

Bu yazının ana fikri:

 

“Ehli keyfi keyf eder kahvenin kaynaması

Eşeği aklından eder sıpanın oynaması”

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici, saygısız ifadeler, cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, suçluyu ya da suçu övücü, uygunsuz gönderici adı, 'naylon- uyduruk' mail adresli, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır. Ayrıca, mesajların tüm yasal ve cezai sorumluluğu, mesajlarıyla birlikte IP numaraları da düşen göndericilere aittir."