Final

Örnek Resim
İbrahim Yücel Reklam

Arion

Dugun
Malatya Haber -

Öğretmenlerimiz Vardı

Öğretmenlerimiz Vardı
  • 27.12.2015

Necati Güngör

 

Malatya Haber’de yayımlanan son yazım dolayısıyla elektronik bir mektup aldım. Daha doğrusu üzücü bir haber: Hasan Varol Ortaokulu’ndan öğretmenimiz Nezir Özmen’i, geçen Ağustos ayında yitirmişiz! Haberi ileten, merhum Nezir Hoca’nın oğlu…

 

Nezir Özmen adı, okuldaşım olan bütün öğrencilerde hafif bir korkuyla karışık derin bir saygı uyandırır her zaman… Nedense yüzünde hep sert, bağışlamaz, alaycı, duygusallıktan uzak, sıkıdüzen yanlısı bir ifade vardı. Bu ifadeleri taşıyan yüz sahibinin hışmına uğramamak için rastladığınız yerde saygıyla selam verir, hani neredeyse üç adım da geriye çekilirdiniz!

 

Nezir Bey, gerçekten böyle göründüğü gibi biri miydi?

 

Elbette hayır! O, gölgesinden korkulan, rastlandığı yerde uzağa kaçılan adam, başarılı bir okul yöneticisi, duyarlı bir öğretmen, yurtsever bir aydın, iyi bir aile babasıydı gerçekte. Sert ve kabuğu kırılmaz görüntüsünün nedeni, işinde ve ilişkilerindeki ciddiyetiydi. Yoksa şakacı ve mizah duygusu olan bir insandı. Yılışmayı, ilişkileri sulandırmayı, hoşgörüyü kötüye kullanmaları sevmezdi; bağışlayıcı olmadığı yön, dalgacılıktı… Bütün bunları anlamak için de insanın yaşının biraz ilerlemesi gerekir kuşkusuz.

 

Üstelik yalnızca biz öğrencilerine karşı sert ve ciddi değil, okulumuzun öğretmenleri üzerine de otoritesinin gölgesi düşerdi zaman zaman. Onun, “hayır, olmaz,” dediği konularda direnecek kaç öğrenmen vardı, bilemiyorum.

 

Ölümünü öğrenince birden kendimi o, altmışlı yılların ilk yarısındaki ilk gençlik çağını süren hallerimizle Hasan Varol Ortaokulu’nun bahçesinde; duvarlarının örülmesine, kimi yerlerin çimlenmesine, bahçeyi çevreleyen kavakların dikilmesine kadar birçok şeyi bir oyun sevinci içinde elbirliğiyle yapıp ettiğimiz, dikip yetiştirdiğimiz günlerde buldum kendimi…

 

Bir defasında, bir beden eğitimi dersinde, bahçede çocuklarla oyun oynayan öğretmeni tatlı sert bir uyarıyla (elindeki sopayı cama vurarak) oyunu durdurmuş, öğretmenin, “ama efendim…” diye karşı çıkmasına fırsat vermeden sınıfına göndermişti.

 

Laf olsun diye yapmazdı o böyle şeyleri. Kendince mutlaka haklı bir nedeni olmalıydı.

 

Yine bir defasında, 23 Nisan mıydı, belki Cumhuriyet Bayramı, bütün okullar şehir stadında tören sırasını beklerken ansızın şiddetli bir yağmur bastırmış, öteki okulların öğrencileri çil yavrusu gibi dağılmışlar; bir tek Hasan Varol Ortaokulu’nun öğrencileri istifini bozmadan,  ıslanma pahasına bulundukları yerde kalmışlardı! Çünkü başlarında Nezir Özmen vardı ve “Kimse dağılmasın!” demişti. Kim göze alabilirdi artık, Nezir Bey’in buyruğunu çiğnemeyi!

 

Bayram ertesinde, Milli Eğitim’inden Valiliğe kadar herkesten takdir yazıları yağmıştı okula.

 

Hasan Varol Ortaokulu öğrencisinden öğretmenine hiç fire vermeden, toplum yararına yapılan işlerin ortasında yer alırdı her zaman. Yanılmıyorsam, Cumhuriyet gazetesinin öncülüğünde, o yıllarda bir “Millet Yapar” kampanyası açılmıştı. ABD, verdiği silahların Kıbrıs’ta kullanılamayacağını o zamanki Başbakan İnönü’ye bildirmiş, bu da toplumda bir burukluk yaratmıştı… Cumhuriyet’se, “Bu millet ordusunu donatır” anlamında bir kampanya başlatmıştı. Nezir Bey, tüm okuluyla işte bu kampanyanın destekçilerinden biri olmuştu.

 

Bir aralar da, vaktiyle ormanlık bir alan olan Beydağı’nı ağaçlandırma kampanyası başlatıldı.

 

Nezir Bey, yine tüm öğrenci ve öğretmenleriyle bu çalışmaların içindeki yerini almakta tereddüt etmemişti. O günkü sesi hâlâ kulaklarımdadır: “Bu asil gayeye yan çizen, birini görürsem!…”

 

Nezir Özmen el attığı her konuda ciddi davrandığı için başarı çoğu zaman onun ardı sıra geliyordu. Beydağı’nın yolunu tutmadan iki gün önce, iki öğrencisini (Hasan Keleş ile ben) görevlendirmiş; dağdan toprak getirtip incelemişti. Hasan’ın mendiline koyup getirdiğimiz kırmızı renkli toprağı görünce, yüzünde hemen memnuniyet çizgileri belirmiş; “ Tam orman toprağı bu!” demişti sevinerek. (Ama her nedense, bir bahar günü şenlik şamata içinde diktiğimiz o çam çitilleri boy atmadan kuruyacaklardı! Belki ilgisizlikten, belki başka bir nedenle.)

 

Malatya Milli Eğitim topluluğundaki seçkin yerini hep koruyageldi Nezir Hoca. Daha sonra -sanırım ödüllendirilerek- İstanbul’da, Büyükada’da bir okula atandı. Kendisiyle ilgili haberleri uzaktan alabiliyorduk… En son bir iki yıl önce, şair ve çevirmen dostum Eray Canberk selamını getirdi. Çanakkale’nin bir köyünde tanışmışlar; Malatya’da görev yaptığını öğrenince, beni tanıyıp tanımadığını sormuş Hocama. “Tanımaz mıyım?” yanıtıyla karşılamış onun sorusunu. Göztepe’de, Çemenzar’da oturuyormuş. Ama başka adresi yoktu. Hep bir gün karşılaşacağız umudunu taşıdım… Ta ki, ölüm haberini alıncaya dek!

 

Toprak çocuklarıydı bizim öğretmenler kuşağı, evet! Ekmeğini taştan topraktan çıkaran ailelerin çocuklarıydı hemen hepsi… Ellerinde  simgesel de olsa bir “sopayla” dolaştıkları da doğruydu; zaman zaman bu sopaları kullanırlardı da… Emek nedir, ekmek kavgası ne anlama gelir iyi biliyor; bu yüzden ana babaların çocuklarına harcadığı emeğin karşılığını ödemek zorunda olduğumuzu sık sık hatırlatırlardı. O çok değerli ilk gençlik günlerimizi hovardaca boşa harcayışlarımızı hoşgörüyle karşılamazlardı… Ders çalışmayanı, haylazlık yoluna sapanları bağışlamayışları bu yüzdendi. Mütevazı maaşlarını fazlasıyla hak eden insanlardı onlar. Ana balarımızın gözünde de,  öğretmenlerimiz kutsal varlıklardı: “Öğretmenimiz böyle söyledi,” dedik mi, akan sular dururdu! Bir öğretmen, bir okul müdürü çarşıdan geçerken, esnafın ayağa kalkarak ona selam verişine çokça tanık olmuşumdur. Gösterdiği saygıdan ötürü gönenen insanlara rastlamışımdır.

 

Bu saygın kişilerin çoğu gerçekten mesleğini seven, insancıl, duyarlı ve yurtsever kimselerdi. O üç beş yüz liradan oluşan aylıklarıyla hem örnek olacak biçimde temiz pak giyinir, hem ev geçindirir, kira öder, hem çocuk okutur, hem de geleceğe umutla bakarlardı.

 

İlkokulu, Teze (Yeni) Cami’nin yan kapısıyla bakışan Fırat İlkokulu’nda okudum. Bu okulda “rahle-i tedrisinden” geçtiğim iki öğretmenimi hiç unutmam. Biri, birinci sınıfta öğretmenim olan, (yanılmıyorsam adı, Atıfet olacaktı) öteki de, Seyfidar Ohan.   Çocukluk bu ya, bir gün, okul bahçesinde geçirdiğimiz teneffüste kartopu oynamaya dalmış, sınıfa geç girmiştim! Tabii öğretmenim (Atıfet Hanım) bağışlamadı: O an karatahtanın başına alıp şöyle bir ceza verdi: “Yaz bakalım,” dedi. “Ben kartopu oynadım, dersime geç kaldım!”

Yazdım ve cezamı çekmiş oldum. Yazımı beğendi ve bir daha geç kalmayacağım konusunda söz aldı benden!

 

Sevgili öğretmenim, ertesi yıl artık bizim dersimize girmiyordu; ama beni hep göz ucuyla izlediğini, selam vermemi beklediğini iyi anımsıyorum. Bir gün yine teneffüste yanıma kadar gelip (bir kıyıda sessizce, oyun oynayanları izliyordum) iyi bir öğrenci olmam, hep derslerime çalışmam konusunda tembihte bulunuşu, şimdi gibi gözlerimin önünde… Yine benden söz aldı ve gitti… Yazık ki, o ders yılından sonra bir daha hiç göremeyecektim onu!

 

Seyfidar Ohan’da okuduğum yıllar, artık çocukluktan ilk gençlik çağına geçtiğimiz, şairanelik taslayarak şiir yazmalara kalkıştığımız dönemdi. Doğanşehirli öğretmenimiz (“Hocam” sözüne kızar, “Benim sarığım mı var?” derdi.) ders çalışmayan öğrencileri her gün tahtaya kaldırır, hem sözle eleştirir, hem de kulaklarını çekerdi. Bu işlemle karşılaşmamak için ders çalışırdım ben de; bu yüzden adım “çalışkan”a çıkmaz mı kısa zamanda! İlkokulu bitirene kadar alnıma vurulmuş bu damgadan kurtulamadım… İlkokulu pekiyi ile bitirmek zorunda kaldım! Bu “çalışkanlık”tan ötürü hem öğretmenimle aram iyiydi, hem de aile içinde “okuyan evlat” imajını elde etmiştim…  O yıllarda okuyan evlat, hayırlı evlattı çünkü. Sütün, yoğurdun kaymağı onun için saklanırdı!

 

Hasan Varol’a dönersek…

 

Türkçe öğretmenim Fahriye Parlak, hiç unutamayacağım, hep iyi duygularla, minnetle anacağım insanların başında gelir. Bu, ilerici Cumhuriyet kadınının bir tek tutkusu vardı: Bütün öğrencilerine edebi değerde eserleri okutmak, sevdirmek, bu alanda beğeni sahibi olmalarını sağlamak… Bu yönde çaba gösteren öğrencilerini yüreklendirir, gönül okşayıcı övgüsünü esirgemez, öteki çocuklara örnek gösterirdi. O hafta hangi yazarın bir yazısını işleyeceksek, o yazarla ilgili kitapları evlerimizden getirmemizi isterdi. Sanki Malatya’da her evde bir kütüphane varmış gibi! Öğretmenimize mahcup olmamak için kimilerimiz gidip o yazarın kitaplarından birini satın alır, kimilerimiz de ordan buradan bulmaya çalışırdık. Böylece bir süre sonra  evimizde küçük bir kitaplık oluşacaktı. Ders için götürdüğümüz kitapları alır, bütün sınıfa gösterir, kitabın sahibini –böyle güzel kitaplar okuduğu ve bulundurduğu için– överdi. Bu övgü, öteki çocukların ilgisini kamçılardı. Edebi değeri olmayan kitapları okuyan genç kızlarıysa; “Bunları okuyarak kafanızı geliştiremezsiniz!” diye eleştirirdi. “Bu kitapları ben bile yazarım, hatta siz bile yazarsınız. Çünkü basit kitaplar bunlar!”

 

Öğütleri bu kadarla da bitmezdi Fahriye Hanım’ın. Uyuşuk, tembel, ağırkanlı davrananları da şiddetle kınardı: “Canlı olacaksınız! Ateş gibi olacaksınız! Bir şey sordum mu, hemen cevap vermelisiniz. Neden? Çünkü siz gençsiniz… Gençler enerjik olur.”

 

Sanki kendisi yaşlıymış gibi!

 

O yıllarda kaç yaşındaydı, bilmiyorum ama, bizlere göre büyüktü elbet. Üç kız kardeştiler. Ablası da öğretmendi. En küçüklerini de, bu iki kardeş okutuyordu. Üç kız kardeş, masallardaki üç prenses gibiydi! Güzel, şık ve iyi kalpli… Yeryüzüne yalnızca öğretmenlik için indirilmiş melekler misali… Aslen Yeşilyurtluydular. Yani okuyup yazanı çok olan ilçemizden… İçlerinde birkaç arkadaşım bulunan Parlak ailesinden… Hem aydın, modern insanlardı, hem de geleneksel Malatyalı.

 

Bir yıl, Türkçe yazılılarından kırık not alarak karne ortalamasını düşürmüştüm istemeyerek. Baktım ki karneme zayıf gelecek, öğrenim hayatımda hiç yapmadığım bir şey yapıp, Fahriye Hanım’a giderek durumu anlattım. Kendisine başvurmamı anlayışla karşıladı. Açıp not defterine baktı: Yarıyıl içindeki notlarımın toplamı gerçekten düşüktü, ama o kendiliğinden bir sayı fazla vererek, karne notumun zayıf olmasını önlemişti… “Biliyorum, sen kitap okuyorsun ama, demek ki ders çalışmamışsın! Söz ver bakayım, notunu yükselteceğine…”

 

Canım öğretmenim! Saçının telinden, ayak tırnaklarına kadar iyi niyetten ibaret; hep öğrencilerinin iyiliğini isteyen bir insandı. (Hikâye zaman kipiyle yazmam sözün gelişi.)

 

Evimizin birkaç adım ötesinde Kubilay Ortaokulu’nun açıldığı yıl, bizler Hasan Varol’un son sınıfında okuyorduk. Üç yıldır, öğretmeni, okul yönetimi, öğrencileri, hatta okul hizmetlileriyle koca bir aile gibi olmuştuk burada. Herkes herkesi benimsemişti… Ama, evimizin birkaç adım ötesindeki bu yeni okula gitmek, doğrusu daha cazip gelmişti bana. (Sınıfta otururken, her an evimizi, annemi görebilmek, bana çok çekici geliyordu!)  Bize onca yıl emek veren öğretmenlerimizse gitmek isteyişimiz karşısında buruk bir suskunluk sergiliyor, “Siz bilirsiniz çocuklar,” demekle yetiniyorlardı. Oysa Fahriye Parlak resmen ve açıkça karşı çıkıyordu bu duruma: “Sakın gitmeyin! Hiç tavsiye etmiyorum. Oranın öğretmen kadrosu bakalım tam mı? Siz bu okulun yetiştirdiği çocuklarsınız…” demekten kendini alamıyordu.

 

Evet, belki vefasızlıktı, son sınıfta çekip başka okula gitmek… Ama, düşünüyorum da şimdi, eğer Kubilay Ortaokulu’na gitmesem, buradaki Türkçe öğretmenim Fatma Layık’ı (Köyoğlu’nu), tarih öğretmenimiz Bayram Yaralı’, Ergun Bey’i, hikâyeler yazan İrfan Meydan’ı tanıma şansım olmayacaktı.

 

Hasan Varol’da derslerimize giren Ergun Pektaş’ı (Kıbrıslı) Mustafa Tuncer’i, Gülsen Kıroğlu’nu, soyadlarını çıkaramadığım Sadık Bey’i, Murtaza Bey’i, lakabı adının önüne geçen Bolubeyi’ni ve ötekileri de zaman zaman fotoğraf olarak anımsar ve sevgiyle yâd ederim doğrusu. Ne zaman bir okul arkadaşımla karşılaşsam, hep onlardan söz ederiz.

 

Fahriye Parlak’ı daha sonra İstanbul’da (Çarşamba Lisesi’nde) öğretmenlik ederken birkaç kez arayacak, ona yazılarımın yayımlandığı dergiler, kitaplar götürecektim. Beni görünce hemen elini uzatacak, “Öp bakayım!” diyecekti.

 

O, bende hep özel bir öğretmen olarak yerini koruyacak; sevgi ve saygıdan oluşan tahtında kraliçeler gibi oturacaktır!…

 

Fatma Layık bekâr bir kızdı, Türkçe öğretmenimiz olduğu yıllarda. Evimizin hemen bitişiğindeki kira evinde oturuyordu. Esmer güzeli, zayıf ve zarif bir kızcağız. İzmir’den gelmişti Malatya’ya. Okulun Müdiresiydi. Aynı zamanda öğretmenler örgütünün de başkanı… Kendisi bilmez, mahalle komşularımız onun zayıflığına üzülürlerdi. Evinde yemek pişmediğini, bir tabak zeytinyağına biber ve tuz ekleyip ekmeğini banmakla yetindiğini kederlenerek anlatırlardı. “Yemek yemezse, nasıl kilo alsın ki?” diye içlenirlerdi.

 

Çağdaş edebiyat ve öztürkçe tutkusunu bütün öğrencilerine aşılamaya çalışırdı. Sınıfta her türlü edebiyat tartışması –saçmalamak dahil!– serbestti. Öğretmenlik mesleğini sever de, öğrencilerine öğretmenlik taslamazdı hakçası. Öğrencilerinin ablası, arkadaşı gibiydi. Öğretmen arkadaşları da sever, sayarlardı bu genç kızı! İdealist, ilerici, mücadeleci, gözünü daldan budaktan esirgemeyen bir İzmir efesiydi sanki!

 

Bilinen müfredat programının dışında bir ders işleyişi vardı. Sözgelimi, Sait Faik’in bir hikâyesini (“öykü” diye düzeltirdi şimdi o olsa) okutur, bunun üzerine kurardı dersin konusunu.

 

Bir gün bir atasözü vermiş, bunu açıklayıcı bir yazı yazmamızı istemişti. Ancak yaptığı değerlendirme sonunda herkes zayıf almış, yalnızca iki öğrencisini geçer nota layık görmüştü. Biri, şimdilerde yılların gazetecisi olan (Milliyet’te ve DHA’da çalışan)  Orhan Apaydın’la ben. O yazılıdan sonra ilgisini hiç esirgemeyecekti bizden…

 

Yazık ki Malatya’da uzun süre görev yapmasına izin vermediler Fatma Hanım’ın. Bir yerlere sürüldü, ceza niyetine. O da öğretmenliği bırakıp raportörlük, TRT yapımcılığı görevlerinde bulundu. Yetmişli yıllarda TRT Antalya Radyosu’ndaydı. Sonra İzmir’e gitti, evlendi, anne oldu. Hep uzaktan haberlerini aldım. Bir gün de (Kanal-D Haber Merkezi’nde çalıştığım dönemde) telefonla görüştük… Uzaklarda olsak da, o hep gönlümüzdeki saygın yerini korumuştur.

 

Kubilay’da tanıdığım ve Malatya’nın yiğit, idealist öğretmenlerinden Nedim Şahhüseyinoğlu ile öğretmen öğrenci gibi değil, abi kardeş gibi olduk ta başından beri.

 

Fırat Koleji’ndeki edebiyat öğretmenimiz Vecihi Timuroğlu’nunsa, yıllar sonra, Babıali’de dostluğunu kazanacaktım.

 

Beden eğitimi öğretmenimiz Osman Şahin’le ilişkimiz yıllar içinde arkadaşlığa dönüşecek, zaman zaman bir araya gelip eski günlere ilişkin anılarımızı tazeleyecektik.

 

Edebiyat öğretmenlerimizden Münir Doğan Baloğlu ise hayattayken, dostluğunu, arkadaşlığını esirgemeyecek kadar bizlere sevgisi olan bir başka insandı…

 

Psikoloji öğretmenimiz İbrahim Akkoç da öğretmenlik sıfatını hakkıyla taşımış aydın bir kişidir. Hep okur, hep düşünür, hep ülke ve dünya sorunlarıyla ilgilidir. Karşılaştıkça, iki dost olarak özlemle kucaklaşırız yıllardır.

 

Birçok öğretmenimizle aynı yıllarda aynı kitapları okuyarak  bilgi açlığımızı gidermeye çalışırdık. Biz onlara saygı duyarken, onlar da biz öğrencilerinden yakınlıklarını, arkadaşlıklarını esirgemezlerdi.

 

Bugün hayatta olanlara uzun ömürler dilerken, yeryüzünü terk edenlerin toprağına solmayan güllerle örülü birer sevgi çelengi bırakmak isterim!

FOTOĞRAF: Öğretmenlerimden Seyfidar Ohan, okurlarımızdan Sayın Nezir Kızılkaya’nın da öğretmenliğini yapmış. Ohan’ın okuttuğu ve Kızılkaya’nın da öğrencisi olduğu sınıfın fotoğrafı sayın okurumuzun arşivinden..

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici, saygısız ifadeler, cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, suçluyu ya da suçu övücü, uygunsuz gönderici adı, 'naylon- uyduruk' mail adresli, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır. Ayrıca, mesajların tüm yasal ve cezai sorumluluğu, mesajlarıyla birlikte IP numaraları da düşen göndericilere aittir."