Final

Final

Örnek Resim


Arion

Arion

Malatya Haber -

SİNEMA HERŞEYİMİZDİ: Hayal Perdesinin ‘Neşeli’ Yılları

SİNEMA HERŞEYİMİZDİ: Hayal Perdesinin ‘Neşeli’ Yılları
  • 15.10.2017

..Sinemalar her kesimin, zenginin, fakirin neredeyse herkesin tek eğlencesiydi..  

Nezir KIZILKAYA
[email protected]

Kendimi sımsıcak, yıldızlı bir yaz gecesinde buluyorum
Tahta sandalyelerin üzerinde, konu komşu cümbür cemaat
Bir film olmuş akıyor kocaman perdede çocukluğum
Yukarıdan aşağı çizgili, bir o kadar da hışırtılı.
Elimde kafama diktiğim buz gibi gazozum.
Ayhan Durmuş

Aslında çocukluk yıllarımızda sinemayı hayatımızın neresine koyduğumuzu, onu nasıl algıladığımızı kelimelere dökerek nasıl anlatabileceğimi ben de merak ediyorum. Günlük yaşantımız içinde, okul ve yapmakla yükümlü olduğumuz diğer görevlerimizin dışında kalan tüm zamanımızı kaplayan bir olguyu, sayılamayacak kadar çok alternatifin olduğu günümüz insanına izah etmek oldukça zor olacak gibi geliyor bana.

1960’lı ve daha önceki yıllarda doğanlar bilir. Malatya’da 1970’ler sinemanın altın çağı idi. Burada anlatacağımız 1970’li yıllarda salonlar tıklım tıklım, sinemaların önü karaborsa bilet satıcıları ile dolardı. 1975 yılı Nisan ayından itibaren televizyon yayınları başlasa da, günlük 3 saatlik yayın ve son derece statik olan içeriği ile sinemaya henüz rakip olamamıştı.

Sinemalar, her yaştan, her kesimden, zenginin, fakirin neredeyse herkesin tek eğlencesiydi. O yıllarda Türkiye’nin en modern sinemalarından olan Büyük Sinemanın da açılması ile oldukça büyük bir sinema salonuna kavuşan Malatya, Can Sineması, İstanbul Sineması, Orduevi Sineması, Renkli Sinema, Yeni Melek Sineması ile tam bir sinema kenti görünümündeydi.

Özellikle filmlerin vizyona girdiği ilk günlerde gişeler önünde, teşrifatçıların ellerindeki sopalarla düzene soktuğu uzun kuyruklar olur, biletler karaborsaya düşerdi. Zaman zaman önlem olarak bir kişiye iki biletten fazla satış yapılmasa da karaborsacılar hemen her sinemada bilet satışına devam ederdi.

Havalar ısınıp, yazlık Pınar, Renkli ve Yeni Melek sinemalarının da açılması ile adeta Malatya’daki gece hayatı canlanır, genellikle ailelerin yoğun ilgi gösterdiği yazlık sinemaların çevresi karnaval yerine dönerdi.

Bu arada şehir merkezi dışında, Sıtmapınarı’nda, Yeşiltepe’de o semtlerin seyircisi için büyük şans olan sinemalar da vardı.

Çırmıhtı’daki “Gâvur Haci”ye ait yazlık ve kışlık sinema, Gündüzbey ve Eskimalatya’da açılan sinemalar, Darende’de, Doğanşehir’de, Arapgir’de, Pütürge’de hatta bir kez film seyretme şansı da bulduğum Akçadağ’daki sinemalar bile yoğun ilgi gören salonlardı.

Zaten popüler olan sektör, Ramazan ve Kurban bayramlarında bir başka olurdu. Mutlaka büyük ve merak edilen prodüksiyonlar gösterime girer, bayram boyunca kolay kolay bilet bulunmazdı. Bütün sinemaların önü neredeyse bayram namazı sonrası girilen kuyrukların mahşeri kalabalığı ile dolardı.

Sadece sinemaların yakın çevresi değil, film afişlerinin topluca sergilendiği yerler de bu yoğunluktan nasbini alırdı. Sabahları bazen sinema afişlerinin değiştirilmesine rastlar, heyecan içinde sinema görevlisinin eski afişi söküp rulo halindeki yeni afişi açıp asmasını beklerdik.

Benim hatırladığım, şehirdeki bütün sinemalara ait afişlerin cam dolaplarda sergilendiği ilk yer, eski belediyenin karşısında, şimdi Halkbank’a ait binanın bulunduğu yer idi.

İşi gücü olmayanların, çizgi roman (Teksas-Tommiks) alıcı ve satıcılarının, açık sigaracıların, seyyar satıcıların ve de sinema meraklılarının doluştuğu, günün her saatinde canlılığını kaybetmeyen bu yerdeki afişler, daha sonra Hükümet binasının Fuzuli Caddesi’ndeki köşesine taşındı. Sinemaların bir bir kapanması ile de kendiliğinden kayboldu.

Tabelaların önünde rızıklarını arayan seyyar satıcılardan hatırlayabildiklerim, ciğer kebapçı Albay, Dondurmacı Bahri Usta ve kış mevsiminde salep, sıcak havalarda ise limonata ve bici bici satan Neşeli Memet’di. Üçü de son derece özgün kişiliklerdi. “Albay”a itiraz edilemezdi. Dondurmacı Bahri Usta biraz daha esnek sayılırdı. “Neşeli Memet” adı gibi neşeli, çevresine pozitif enerji veren hepimizin sevgilisiydi. Yaz mevsiminde tamamı süt beyaz; ayakkabı, şalvar, gömlek atkı ve kasketten oluşan kostümünü havalar soğuyunca, yani salep satışına başlayınca, beyaz ceket dışındakileri siyahları ile değişirdi.

Dönelim yeniden sinema salonlarına. Lambaların sönüp, perdelerin süzülerek iki yana açılması ile birlikte önce film makinesinde dönen makaraların sesi duyulur, salondan çıt çıkmaz, herkes filmi yaşamaya başlardı. O anda karşımızdaki “hayal perdesi” yaşamımızın en önemli parçası haline gelir, bizi filmin öyküsünün içine hapsederdi. Kötü adam yuhalanır, filmin kahramanı her olumlu hareketinde avuçlar kızarana kadar alkışlanırdı. Konusu ne olursa olsun, her film kendi seyircisini bulur, tam bir şölen kıvamında zaman akıp giderdi. Ertem Eğilmez imzalı içimizi ısıtan o sıcacık aile filmleri, Cüneyt Arkın’ın Kara Murat, Malkoçoğlu ve Battal Gazi serileri, Kartal Tibet’in Tarkan ve Karaoğlan’ları, Yılmaz Güney’in avantürleri, unutulmaz şarkıların filmleri ve aklımızı başımızdan alan kovboyların at sürdüğü westernler bizi bu dünyadan alır, bir hayal ülkesine götürürdü.

Hele de o Battal Gazi filmlerinde her Malatya kelimesi geçişinde salon alkış sesleriyle inlerdi. Filmde sesin gitmesi ya da filmin kopması gibi aksaklıklarda bütün salon “Makinist” diye bağırır, hayal ülkesine yaptığı yolculuğun kesintiye uğramasına tahammül edemezdi.

Seanslar; 10.30, 12.30, 14.30, 16,30, 18.30 ve 20.30 ya da 21.00 (Mevsimine göre) saatlerinde olur, nedense 12.30 ve 16.30 seanslarına fazla rağbet olmazdı. Çarşamba resmi olarak talebeye tenzilatlı idi ama öğrenci-sivil herkes tenzilatlı girerdi. Salı ve Cuma günleri 14.30 ‘Bayanlar Matinesi’ idi. Bazen de diğer günlerde  (Sadece balkonu olan sinemalar için) “Balkon Bayanlara” olurdu. Aileler genellikle “Loca” da seyrederdi. İlk perdenin bitmesiyle, daha ışıklar bile yanmadan salonda, sinema perdesinin hemen önünden gelen güçlü bir “Gazooooooz” narası duyulur, elindeki açacak ile şişelere vurarak satış yapan satıcıdan alınan gazozlar yudum yudum ve son derece kontrollü içilir, ne kadar kaldığı sürekli kontrol edilerek film sonuna kadar bitmemesi sağlanırdı.

Bu arada “Orduevi Sineması”na ayrı bir parantez açmak istiyorum. Aslında bu sinemada popüler yıldızların (Cüneyt Arkın, Yılmaz Güney vb.) filmleri pek oynamazdı. Daha çok yabancı filmler gösterilir, nadiren oynayan western filmleri de bizi oraya çekerdi. Orduevi Sineması’nı tercih etmemizin iki temel nedeni vardı. Birincisi şehirdeki sinemalardan yarı yarıya ucuz oluşu, ikinci ve bana göre daha önemli sebebi ise teşrifatçı ücretinin ve teşrifatçıların kötü muamelesinin olmayışı idi.

Diğer bütün sinemalarda disiplinin sağlanması adına teşrifatçıların astığı astık, kestiği kestik tavırları, özellikle de çocukları oldukça ürkütürdü. Tabi bütün teşrifatçıları bu şekilde tanımlamak haksızlık olur. Özellikle Renkli Sinema’da Rahmetli Ayhan Tetik (Amigo Ayhan) yumuşak ses tonu ve büyük küçük herkese karşı gösterdiği saygılı tavrı ile kalplerimizi fethetmişti.

Sinemaya gidenler, seyrettikleri filmleri mutlaka mahallede diğer arkadaşlarına canlandırarak anlatır, herkes onu filmi seyredercesine can kulağı ile dinlerdi. Hatta hepimiz o filme gitmiş olsak dahi karşılıklı olarak yine de anlatılır, filmin anlatımının sona ermesi ile de ciddi bir senaryo tartışması başlardı. Senaryoda beğenilmeyen (Hele de kahraman ölmüşse) kısımlar eleştirilir, olması gereken şekli ortaya konulurdu. İyilerin kaybetmesine asla tahammül edilmez, hikâyeler, onları sonsuza kadar yaşatacak şekilde değişikliğe uğrardı.

Sinemaya gitmek için alınan risklere örnek olması açısından bir anımı aktarmak istiyorum. Sinemaya genellikle beraber gittiğimiz mahalleden ve Hasan Varol Orta Okulu’ndan sınıf arkadaşım Mehmet Turan (Prof. Dr.) ile sabahçı olduğumuz zamanlar 14.30 seansına, öğlenci olduğumuz zamanlar ise 10.30 seansına giderdik. Sabahçı olduğumuz zamanlarda problem yoktu ama öğlenci olduğumuz zamanlarda 10.30 seansından çıkışımızda çoğu zaman ders başlamış olurdu. Ancak Mehmet hem sınıf başkanı, hem de çalışkan bir öğrenci olduğundan Hasan Varol’un o disiplinli hocaları bile, derse 5-10 dakika geç gelmesine ses çıkarmazlardı. Beraber geç kaldığımız için aynı hoşgörüden ben de faydalanarak olası bir cezadan yırtardım.

Son olarak da Renkli Sinema’da kulak misafiri olduğum bir diyalogu aktararak o zamanlarda sinemanın nasıl algılandığı ile ilgili bir fikir vermek istiyorum. Yine perdede oynayan bir filme kendimizi kaptırmış, neredeyse nefes dahi almadan büyüsüne kapıldığımız sahnelerin içine atmıştık kendimizi adeta. Filmde ıssız bir yerde, bitkin ve yarı çıplak halde bulduğu genç kızdan faydalanmak yerine pardesüsünü çıkartıp genç kızın üzerini örten ve onu ailesine teslim eden oyuncu ile ilgili olarak önümdeki sırada oturanlardan biri diğerlerine döndü ve ağzından şu kelimeler döküldü: “Bakın! Hiçbir şeye tenezzül etmedi. Herhalde belli yerin oğlu”

* * *

karanlığa dağılan o çocuk ben miyim
beni mi kovalıyor tabancalı adamlar
ıssız sarayların güngörmez prensiyim
yalnızlığımı belki de aşk tamamlar
bilmek zor hangi filmin neresindeyim
ne yapsam içimde o eski sinemalar
Atilla İlhan

_________________________________________

Not: Sinemalar ile ilgili arşiv fotoğrafları için, Sayın Ahmet Alanyüz’e, Sayın Burak Altun’a, Sayın Mehtap Denizmen’e, Sayın Necati Dikmen’e ve Zeki Yeşil’e sonsuz teşekkürler.

Etiketler: / /

Yorumlar
  1. malatyalı dedi ki:

    sayın editöre ; yazının ruhunu anlamayan okurların yorumlarına yer vererek emeği baltalamayın lütfen.

  2. Levent Aksoy dedi ki:

    Sinemadaki sigara dumanını,dolaşan fareleri,kopan filmleri,teşrifatçının dayaklarını,kıyma ciğerciyi,kadınlar matinesinde çarşafa saklanan çocukları hatırlatmak isterim.

  3. Levent Aksoy dedi ki:

    Nezir Hocam,Ş.K.Ö.de öğrenciyken de sinemayı çok severdin.Atölye derslerinde yoklama sinemada alınırdı.Ellerine sağlık.Bizleri 70’li yıllara götürdün.Devamını diliyorum.

  4. Gokhan Karabulut dedi ki:

    Emeginize saglik arkadaslar cok guzel bir nostalji..
    Tesekkur ederim kimin emegi gectiyse herkese tesekkur ve saygilarimi iletiyorum.

  5. KEMAL dedi ki:

    Ah o günler sanki bunlara baktıkça epeyi bir geriye gidip anılarımızı tazeledik.Hele o sinamacılar biz çocuktuk şimdi baktıkça onları görüyor gibiyiz.Bekliyorduk ki çarşamba öğrenci matinesi olsun ki sinemaya gidelim.Hazırlayan arkadaşa teşekkür eder başarılar dilerim.Sağlıcakla.

  6. Vahap dedi ki:

    Yıllardır Almanyadayım Bana çocukluğumun gençliğimin Malatyada geçen günlerini hatırlattı Ellerinize yüreğinize sağlîk bu nostalji zamanı bizlere çokda güzel hatırlattîğınîz için Sinemayı çok ama çok severdik Rahmetli Babam sinemacıydı cumali Şehir sineması Can ve Renkli de çalîşırdı canîm hemşerilerime kucak dolusu selamlar Malatyam Bulunmaz eşin

  7. Ozan dedi ki:

    Kusura bakmasınlar ama sinemalar, dolayısı ile sinemacılar yıllardır bizden önceki nesillere sinema adına “zulüm” yaşatmışlar. Çok değerli ve kaliteli Türk filmleri bu zalimlerin yüzünden bu sinemalarda yer bulamadı. Bu kaliteli filmleri biz yeni nesil şu anda ya internet üzerinden keşfediyoruz, ya da kaliteli TV kanallarından izliyoruz (Kanal D, A TV vb. değil, onlar ayrı bir zulüm). Örnek vermek gerekirse, yönetmenliğini “Metin Erksan”ın yaptığı “Sevmek Zamanı” filmini biz yeni keşfediyoruz. Bu film bu sinemalarda yer buldu mu? Hayır. Hakeza “Kemal Sunal”ın “kırpılmamış” filmlerini yeni yeni izliyoruz.

    1. bircans dedi ki:

      Yazının anlatıldığı yılların ruhuna son derece aykırı bir yorum olmuş. Oysa yazı, izleyenlere “zulüm” değil, yaşattığı mutlulukların ele alındığı duygusal açıdan harika bir çalışma. O dönemleri yaşayan birisi olarak perdede neyin oynadığı değil, bizim o perdenin karşısında olmamız önemliydi. Bu kadar naif bir yazıya bu kadar hırçın bir yorum yazmak için nasıl bir ruh halindesiniz, kendime izah edemiyorum. Size önerim; yazıyı bir kez daha okuyun ve keyfini çıkarın.

      1. Ozan dedi ki:

        Kusura bakmayın ama o dönemki sinemacılar sanat ve sanatçıdan öte para peşindelerdi. Baktılar ki seyirci azaldı “porno film” işine girdiler. Doğru mu? “Metin Erksan” gibi yönetmen ve sinemacıların önünü kestiler. Bu yetmiyormuş gibi sinemacıların yüzünden Doğu’dan Batı’ya göçe sebep olup, İstanbul’u batırdılar. Şu anda Fil TV, Blu TV, TV + vb. TV kanallar sayesinde bizler nitelikli sinema filimleri ile tanıştık. Size bir soru; “Sarmaşık” filmi, sinemalar zamanında yapılsaydı, bu sinemalarda yer bulur muydu?

        1. yavuzca dedi ki:

          ozan bey, bu yazı o dönemin sinemasına teknik ve yeterlilik açısından yaklaşmıyor.bugün ile dünü de kıyaslamıyor.ayrıca bir sinema eleştirisi ya da övgüsü de yok.. bu yazıyı bir defa daha okuyunuz.. yazı bir dönem yazısıdır.. bir yandan hatıraları bizlere yaşatırken diğer yandan tarihe not düşmektedir.. şimdi roma döneminde ki gladyatörleri,arenaları bugünün spor oyunları ile nasıl kıyaslayalım..doğru mu?

  8. Yavuzca dedi ki:

    Bu kadar naif, bu kadar samimi ve bu kadar özgün bir yazı ile hayatımızın klasiğine dokunan ve hatıralarımızın gölgesinde serinleme imkanı veren sayın yazara teşekkürler.. emeğine sağlık.. Bu arada malatyahaber ailesine de bu ve benzeri yazılar ile bizleri buluşturduğu için teşekkürler..Bir çok değerin anlamını yitirdiği çağımız da malatyahaberin bu yayıncılığı nesillerce unutulmayacak..

  9. RAŞİT KISACIK dedi ki:

    Ellerinize, yüreğinize sağlık. Malatya’nın sinema tarihinin bir bölümüne daha ışık tuttunuz. Teşekkürler..

YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici, saygısız ifadeler, cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, suçluyu ya da suçu övücü, uygunsuz gönderici adı, 'naylon- uyduruk' mail adresli, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır. Ayrıca, mesajların tüm yasal ve cezai sorumluluğu, mesajlarıyla birlikte IP numaraları da düşen göndericilere aittir."