Final

Örnek Resim
İbrahim Yücel Reklam

Arion

Malatya Haber -

Tarzan Naim, Çocukluğum ve Kemal Tahir

Tarzan Naim, Çocukluğum ve Kemal Tahir
  • 26.12.2015

MALATYA’DA GEÇMİŞE BİR GEZİNTİ:TARZAN NAİM, EVİMİZ, ÇOCUKLUĞUM VE KEMAL TAHİR

 

Selami YÜCEL

[email protected]

 

Bu yazımda Malatya’da ailemle yaşadığımız evimizden yola çıkarak sizleri geçmişe bir yolculuğa çıkaracağım: evimiz, çocukluğumdan hatırımda kalanlar, komşularımız, bahçemiz, ineğimiz… Yazımın sonlarında ise oturduğumuz evin sahibi olan ve Malatya Hapishanesi Müdürü Memet Efendi ve bu değerli insanın da konu edildiği, Kemal Tahir’in romanlarından bahsedeceğim.

Eminim Malatyalı okuyucularım anlatacağım anılarımda kendilerinden, kendi çocukluklarından birer parça bulacaktır. Anlattığım dönemde bulunmayanların ise Malatyamız, insanlarımız ve yaşantımız hakkında birkaç fikre sahip olacağına eminim.           

YAŞADIĞIM EV ve ÇOCUKLUĞUM

Sene 1952- 1953 civarı, hapishane müdürü Memet Efendi’nin sahip olduğu eve kiracı çıkmıştık. Dedem Halil, amcam Kemal, halam Aliye, babaannem Adile , kardeşlerim, babam, annem ve kara ineğimiz ile birlikte eve yerleştik. Bu ev Tahtalı Minare’ye giderken soldaki Aslanbey Camii’nin yanından üste çıkan sokakta idi. O zamanlar sokağa Çakmak Çıkmazı derlerdi. Şimdi çıkmazlıktan kurtulmuş.

Elli metre kadar çıkmaz sokaktan ilerleyin, sağa dönün ve soldaki duvarın ortasındaki kapının tokmağına vurun. Çift kanatlı kapı açılacak ve içeri gireceksiniz. Karşınıza kimler çıkacak ? Belki babam, belki annem, belki de halam kapıyı açacaktır. Tabii ki altmış sene öncesini anlatıyor ve tarihe bir yolculuk yapıyoruz. Oraları geçenlerde dolaştım, hep apartmanlarla dolmuş. Halil Dedem, o eve taşındıktan on sekiz gün sonra üremi hastalığından vefat etmişti.

Evimizden içeri girdiğinizde kendinizi tabanı sal taşlarla döşenmiş çok geniş bir avluda bulurdunuz. Kapının yanında büyük bir ariş (üzüm asması) vardı. Arişin üzerine çıkarak üzümleri yiyebilirdiniz. Girişe nazaran sol taraftan bir harık akardı. Harığın etrafında birkaç adet kavak ağacı bulunurdu. Avlunun sol köşesinde bir tandır örtmesi vardı. Genelde yemeklerimizi bu örtmede bulunan ocakta yapar, zaman zaman da gaz ocağını kullanırdık. Girişe göre sağ tarafta bir kuyu vardı. Kullanma suyunu oradan tedarik ederdik. Kuyunun hemen sağında tek katlı geniş bir selamlık ve onun önünde de tabanı tahtadan yapılmış büyük bir oturma yeri, köşk bulunurdu. Selamlık bir oda ile birleşirdi. Yanında da samanlık ve hızna mevcuttu. Burası iki katlıydı ve üst kattaki odaya merdivenle çıkardınız ve üst katın önünde de tahtadan bir köşk vardı.

Ev bu kadarla bitmiyordu. Avlu on dönüm kadar genişlikteki bahçemize açılırdı. İşte o bahçe Malatya’da ender bulunan bahçelerden bir tanesi idi. Türlü türlü meyveler “beni yiyin” diye bizleri çağırırdı. Sağ tarafta erik ağaçları vardı. Bahçenin kalanında ise dut, kayısı, ayva, kiraz, vişne, armut, ağaçları biri birleriyle kol kola idi. Bahçemiz; meyve ve renk cümbüşü içerisinde olup insana huzur verirdi. Bizler de çocuk olarak tabii ki Allah’ın verdiği meyvelerden istifade edecektik. Bunun tek yolu vardı ağaçlara tırmanmak ve ağaçların bırciğine (uç noktalarına) ulaşarak doğal ve lezzetli meyveleri mideye indirmekti. İşte Malatya bahçeleri, özellikle Memet Efendi’nin bahçesi ağaçlara tırmanmak için çok uygun bir yerdi.

Aliye Hala’mın kaynanası Cemile Ana’nın kardeşi Marangoz Ali’nin evi ve bahçesi de bizim bahçeye bitişikti. Bahçeden geçerek birbirimize misafir olurduk. Ben özellikle komşumuz Ali Dayı ile Emine Abla’nın oğlu Naimlere sık sık gider, Naim’in annesi Emine Abla’nın evine konuk olur, çoğu zaman da yemeğimi orada yerdim. Emine Abla hitabet yeteneğiyle derdi olan herkesi teselli ederdi. Özellikle laflarından biri meşhurdu. “Boş ver aldırmaaa. “ Malatya’nın doğal sebzesi, yağı ile yapılan yemekler de bir güzel olurdu ki sormayın gitsin. Bizler cennette yaşamışız da haberimiz yokmuş. Vah cennet Malatya vah! 

İşte bu ortam Naim’i “Tarzan” yapan, alanlardı ve bu bahçeler Tarzan Naim’i yarattı. Bu Tarzan Naim de nereden çıktı diyebilirsiniz. Çünkü Malatya’nın Manisa Tarzanı gibi bir tarzanı yok. Ancak o, benim altı ve yedi yaşlarımdan bu güne kadar hafızamda yaşattığım Malatya Tarzanı’dır. Naim, daldan dala geçer, gevrek olan erik ağacından başlar, en sondaki hocamız armudu ağacına kadar tarzan gibi sedalar çıkararak, artistik hareketler ile ayakları yere değmeden ulaşırdı. Kiraz ağacı ile Hocamız armudu arasındaki mesafe uzak olduğundan sadece Hocamız armudunun ağacına geçemezdi.

Naim’in de tarzanlığından eminim ki haberi yoktur. Bir gün bu yazımı okur ise “Bu Naim hangi Naim?” diye sorabilir. Kendisinden bahsettiğimi anlayınca da ben ne imişim diye gurur duyabilir belki. Aslında zamanında ağaçlarla çevrili Malatya’nın o zamanlarda belki de yüzlerce tarzanı vardı. İşte Naim de onlardan bir tanesidir.  Naim’i altmış seneden beri görmedim. Herhalde beni hiç hatırlamaz. Şu anda İstanbul’da yaşadığını biliyorum. Naim Tırmanma becerisinden dolayı itfaiyeci olmuş. Kalbinden rahatsızmış, geçmiş olsun. Onun şimdi yetmiş yaşlarında olduğunu tahmin ediyorum.

Yukarıda bahsettiğim bu cennet gibi yerler bizleri de çevikliğe ve cambazlık yapmaya zorluyordu. Ben de çok zayıf ve cılız olmama rağmen meyve toplama ve mideye indirme konusunda bayağı mahirdim. Hatta rahmetli babam “bu çocuk çok zayıf, okul da biraz uzak” diyerek beni sekiz yaşında okula göndermişti. Yani bu zayıflık başıma dert bile açmıştı. Ama zayıf olmama rağmen çok dirençli ve sağlıklıydım. Tabi, o zamanlar antibiyotikler yoktu, sağlam beslenenler sağlıklı oluyor, diğer çocuklar da hayata veda ediyordu. Ancak bizler, kara üzüm, dut, kayısı, kesmece, basdığ (pestil) ve pekmezle beslendiğimiz için doğa içerisinde dirençli guruplardandık.

Nasıl oldu anlayamıyorum, bir gün bana süt iğnesi denen bir iğne vurmaya başladılar. İğne şişesi küçük bir şişe idi. Memet (Ucuzcu) Dayım askerliğini sıhhiyeci olarak yaptığı için iğneyi o yapardı. İğne kaynatılır, şişeden çok az miktarda ilaç şırıngaya aktarılır ve kaba ete saplanırdı. Anneme “bu iğneden kaç gün vuracaklar?” diye sorduğumda annemin cevabı benim şaşkınlığımın artmasına ve korkmama sebep oldu. “Selami bu şişe yirmi günlük”. Oy anam benim başıma gelenler!

İğneden kurtulmak için çareler aramaya başlamıştım. En sonunda tapa tabancası(mantar tabancası) almaya karar verdim. Dayım geldiğinde tapayı(tıpa) tabancaya yerleştirecek ve sıkacaktım. Babama yalvar yakar tapa tabancasını ve tapaları aldırttım. Çok mutlu olmuştum. Dayım bana iğne yapamayacaktı. Tapaları boşuna harcamamalı idim. Akşama doğru dayımın gelmesine yakın ağzına tapa sürülmüş tabancayı kemerimin içine iyice yerleştirdim. Dayım tam saatinde geldi. Tabancayı dayıma karşı kullanacağımı hiç kimseye hissettirmemiştim.

Şırınga kaynatıldı, bembeyaz renkteki süt iğnesi sıvısı şırıngaya alındı, iş iğne vurmaya gelmişti ki dayım yanıma yaklaştığında, tabancayı yüzüne doğru doğrulttum. Rahmetli bir an durakladı. Fırsatı kaçırmadan tabancanın tetiğine bastım. Ummadığım bir durumla karşılaştım. Öncesinde iki, üç defa başarı ile tabancayı kullanmama rağmen bu defa tabanca ateş almamıştı. Bir iki defa daha aynı işlemi denedim. Heyhat; planım tutmamıştı. Gene bana iğneyi vurdular. Sıkıntıdan burnum kanamıştı.  Ne yapacaktım, bu iğne derdinden nasıl kurtulacaktım?  İğneyi de ulaşamayacağım yere, rafların en üstüne koyuyorlardı.

Kafamda aniden yeni bir plan oluştu. Sandalyeleri üst üste koyacak, iğneye ulaşıp şişeyi kıracaktım. Ağaçlara tırmanma becerisi işe yaramıştı. Sandalyeleri üst üste koymak ve iğneyi almak çok kolay olmuştu. Gerisi peynir ekmek yemek kadar kolaydı.  Akşam gene dayım geldi. Şişeyi aradılar aradılar bulamadılar. Gülümseyerek “şişeyi bulamazsınız onu kırdım!” dediğimde onların yapacak başka bir şeyi kalmamıştı.

KARA İNEĞİMİZİN AKIBETİ ve KÖR AHMET DAYI’NIN MACERALARI

Annem, babam ve kardeşlerimle o eve dedemlerden daha önce taşınmıştık. Dedemler de Akçadağ’daki evi satarak bizlerle beraber kalmaya başladılar. Akçadağ’da olduğu kadar rahat olmasa da, ineğimiz sığıra gitmese de bahçe genişti, üstelik samanlık ta vardı. Süt ve yoğurt ihtiyaçlarımızı da karşılayabilirdik. Yasak da değildi. O zaman inekle birlikte yaşamak için bir sebep bulunmamakta idi.

Ancak, olay umduğumuz şekilde gelişmedi. Otun, samanın, yalın bol olmasına rağmen inek huysuzlaşmaya başlamıştı. Belki hemcinslerinden ayrılması, dağlarda dolaşamaması onu etkilemişti. Sütü de azalmıştı. Bir gün halamın, dut ağacına bağlı iken boynu ipe dolanan ineğimizin canının kurtarması hatırımdadır: Boynu ipe fena halde dolanan İnek can çekişiyordu. Hapishane müdürü Memet Efendi’nin kardeşi Ahmet Dayı ile halam ineği kurtarmaya çalışıyorlardı. Halam, Ahmet Dayı’ya, “Ahmet Dayı koş bıçağı getir dediğinde” Ahmet Dayı halamın ineği keseceğini sandığından “kız ineği kesme, ineği kesme” diye çıkışmıştı. En sonunda geç de olsa olayı anlayan Ahmet Dayı bıçağı getirmiş, son anda kesilen ip sayesinde inek boğulmaktan kurtulmuştu.

Bir gün de, otoriter bir kadın olan babaannem Adile Yücel, eline inek tasımızı alarak samanlığa gitmiş, ineği sağmaya başlamıştı. İnek zaten huysuz, durmadan huysuzlaşıyor. Sağım aşamasında ne yaptılarsa onu durduramadılar. İnek sağılırken birden bire dızzik (çifte) atmaya başlamaz mı? Babaannem bir tarafa, inek tası bir tarafa, sütler ise başka tarafa saçıldı! İşte bu olay babaannemin sabrını taşıran son olay olmuştu. İnek satılacaktı! Şimdi tam olarak fiyatını dahi hatırlıyorum. Kara ineğimiz elli liraya alıcı bulmuştu ve babamın dediğine göre kasaplara gitmişti.

İneğimizi ipten kurtaran Ahmet Dayı’dan da bahsetmek yerinde olacaktır.  Ahmet Dayı’nın gözü pek iyi görmez (zaten bunun için ona Kör Ahmet derlerdi), koluna taktığı küçük bir sandık ile sokak sokak dolaşarak sadece çorap satar, avlunun köşesindeki bir göz odada kalır, kıt kanaat ve şerefi ile kazanarak geçimini temin ederdi.

Bir gün de halam, avludaki ocağı odunla yakmış, tavadaki yağı kavurmuş, yedi sekiz tane yumurtayı da ocağın yanına koymuştu. Yağın içerisini yumurtaları kıracak iken Kör Ahmet dayı ocağa doğru geldi, yerdeki yumurtaları ezmeye ve kabuklarını kırmaya başladı. Ahmet dayı yumurtaları kırma diyene kadar iş işten geçmiş, yumurtalar Ahmet Dayı’nın ayakları altında çoktan paramparça olmuştu. Gözü fazla görmediğinden sağlam yumurtalar ile kırılmış yumurtaları fark edememişti. Bilenler bilir; geçmişten gelen şu anda pek yaşamayan âdetimize göre bizler yumurtayı kırdıktan sonra onları şeytanlar bardak olarak kullanmasınlar diye iyice ezerdik. Çünkü, şeytan insanların ölüm zamanında yumurta kabuklarını bardak olarak kullanır, içine su doldurur ve can çekişen insanoğluna yaklaşır, ölüm halindeki insanlara bardağı uzatır ama suyu içirmezmiş derlerdi.

HOCAMIZ VE LEYMUN (LİMON) ARMUDU

Malatya’da yetişen ve şimdi kaybolan iki armut çeşidinden bahsetmeden geçmem doğru olmaz. Hocamız armudu tip olarak Akçadağ armuduna benzerdi, ancak ona nazaran çok daha lezzetli ve suluydu. Bu armudun her tanesi bir kiloya yakın tartı çekerdi. Lezzeti de baldan tatlı idi. Zamanla bu armut türü kayboldu. Tekrar üretilebilir mi bilemem. Ziraatçıların araştırma konusu olmalıdır. Hatırlarım da ressam yazarımız Erdoğan Altürk’ün babaannesi elinde iri bir Hocamız armudu ile çocukları toplar; kim bu armudu ısırabilir ise bunu ona vereceğim dermiş. Bütün çocuklar armudu ısırmaya çalışırlar imiş ama kimse başaramazmış.

Leymun armudu ise bugünkü Bey armuduna benzerdi, içi düğürsüz (kumsuz) ve çok sulu bir amut türü idi. Tadı ekşi olup yaz günü yer iseniz sizi ferahlatırdı. Ey Malatya bu armutlar nerede? Onların yeniden üretilmesini arzu etmekteyim. Malatya’da köşede bucakta var ise çok memnun olacağımı belirtmeden geçemeyeceğim.

AHMET (KADIOĞLU) ABİ

Annem Zehra Ucuzcu (Yücel)’de guatr hastalığı vardı. Sık sık nefesi daralıyor ve ölecek gibi oluyordu. Ahmet Abi diye hitap ettiğim dayım oğlu Ahmet Kadıoğlu da o zamanlar İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesinde doktordu. Kendisi, daha sonra adım adım ilerleyecek, profesörlük mertebesine ulaşarak Türkiye’de ilk diyaliz ünitesini kuracak ve onu tüm Türkiye tanıyacaktı. Malatya’mızın bağrından yetişen büyük bir değerdi. Annem; orada Ahmet Abi’nin nezaretinde başarılı bir guatr ameliyatı geçirdi. Ameliyattan sonra kendisini guatr yönünden ömrünün sonuna kadar idare etti. Ameliyattan sonra Malatya’ya döndüklerinde annemin elinde üç tekerlekli bir bisiklet vardı. Dünyalar benim olmuştu. Hem annem o zamana göre zorlu bir ameliyattan kurtulmuş ve hem de bana kırmızı bir bisiklet getirmişti.

Hem Ahmet Abi’nin annesinin, hem de benim annemin adı Zöhre idi. Bizim Malatya’da Zehra’ya Zöhre derler. Leblebici Sokağı’ndaki evlerimiz karşılıklıydı. Bu ameliyattan yıllar önce bir gün kapımız müjde ile çalındı; Ahmet tıp fakültesini kazanmış diye. Dünyalar bizim olmuştu. Ahmet Abi annemin göz bebeği ve iki Zöhre’nin de çocuğu gibiydi. İki Zöhre de kardeş gibiydiler. Ahmet Abi; Malatya’dan İstanbul’la buharlı vagon ile üç günde gider ve üç günde de geri dönerdi. Malatya kokusunu tatillerde koklamadan kendisine gelemezdi. Şu anda mezarının yerini dahi bilmiyorum. Efkârlandım.

Ahmet Abi’nin Malatya’ya gelişi bizim için olaydı. O, bizim ve Malatya’nın mihenk taşlarının en önemlilerindendi. Malatya’ya geldiğinde eli boş gelmez ve bana İstanbul’dan hacıyatmazlar ve oyuncaklar getirirdi. Trene bineceği zaman tüm sülale onu yolcu ederdik. Son ana kadar bizlerle sohbete doyamaz, tren hareket ettikten sonra dinamikliğine güvenerek trene kavuşur, trene bindikten sonra da el ederdi.

Bir gün Ahmet Abi, kardeşi Yavuz Abi’nin düğününe eşi ile birlikte geldi. Düğün bir bahçede yapılıyordu. Ahmet Abi’nin eşi “Eştim eştim kum çıktı” isimli roman havasının çalınmasını istedi. Ahmet Abi’ye büyük değer veren biz Malatyalılar için bu emirlerin daniskasıydı. Hemen herkes seferber oldu, makam bulunmuştu, “Eştim eştim kum çıktı” türküsü defalarca çalındı. Malatya bahçelerinin düğünlerinden biri daha bitmişti. Daha sonra herkes kendi yoluna gitti.

MALATYA’NIN VİDANJÖRÜ “İBALI”

Malatya geçmişinden bahsederken İbalı’yı atlamamak gerek. Celal Yalvaç abimle konuşurken hatırladım. İbalı’nın evi de bizim evin tam karşısındaydı. İbalı kısa boylu bir pir-i fani olup, gövdesine göre büyükçe kafası ile dikkat çekerdi. O lağımcılık yapardı. Her sabah çift kapılı, tek katlı evinden omzuna halka şeklinde sarılmış çelik halatı ile çıkar, kanalizasyonları açar, kişileri kenef kokusundan uzaklaştırırdı.

Şimdi Malatya Belediyesi’nde İbalı’nın yerini kaç kişi ve kaç araç dolduruyor bilemem. İbalı, tek tabanca idi ve görevini de başarı ile yürütürdü. O, sözlerini hiçbir zaman esirgemez, her zaman ve her ortamda söylerdi. Teferruatı Celal Yalvaç’ta bulunan üç olay hakkında açıklamada bulunmayacağım.

MALATYA HAPİSHANESİ MÜDÜRÜ MEMET EFENDİ

Ev sahibimiz hapishane müdürü Memet Efendi, kendisini bir doktor, mahkûmları ise tedavi edilecek bir insan gibi görürdü. İşi gücü mahkûmlarla diyalog kurarak onları topluma kazandırmaktı. Şimdi sorabilirsiniz; bu hapishane müdüründen, onun evinden, kendisinden bize ne kardeşim diye. Oysa kazın ayağı öyle değil. Hapishane müdürü Memet Efendi, meşhur roman yazarı Kemal Tahir’in günlüklerinde, dürüstlüğü ile insanlara yaklaşımı ile Kemal Tahir’in dahi saygısını kazanmış roman kahramanıdır. (Malatya’da Mehmet’e Memet derler)

Memet Efendi kiracısı olduğumuz evine birkaç defa gelmişti. En son avludaki kuyunun yanında onun babamla konuştuğunu hatırlarım. Ütülü ve muazzam bej bir elbise giymiş, kravatını elbisesine uydurmuştu. Konuşması, duruşu ile etrafında saygı uyandırıyordu. Hafif kiloluydu. Memet Efendi’yi geçenlerde Kemal Amca’ma da sordum. Amcam, Memet Efendi’yi anlatırken, O, duruşunda, konuşmasında, hareketlerinde, etrafına bakışında, makamından dolayı değil, insanlığından dolayı saygı uyandırırdı, dedi.

Kemal Tahir; biliyorsunuz Türkiye’nin en meşhur yazarlarından birisidir. Üç sene kadar Malatya Hapishanesinde yatmış. Hapishanede iken Malatya hakkında günlük tutmuş, o günlüklerden oluşturduğu taslaklar ölümünden sonra “Karılar Koğuşu” ve “Namusçular” isimli iki roman haline getirilmiştir.

 İki romanın İnönü Üniversitesi tarafından incelemeye alınması, masaya yatırılması ve rapor haline getirilmesi Malatya’ya büyük katkılar sağlayacaktır. İşte; hapishane müdürü Memet Efendi Türkiye edebiyat tarihinin en önemli roman kahramanlarından birisidir. Üstelik gurur duyacağımız hemşehrilerimizden biridir.

KEMAL TAHİR

Kemal Tahir’i kısaca anlatalım.

Kemal Tahir Padişah Abdülhamit’in yaverlerinden Yüzbaşı Tahir Bey’in oğludur. 15 Nisan 1910’da İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi’nde sürdürdüğü öğrenimini yarım bırakıp, avukat kâtipliği ve Zonguldak’taki kömür işletmelerinde ambar memurluğu yaptı. 1930 yılında İstanbul’a döndü, Vakit, Haber, Son Posta gazetelerinde röportaj yazarı, çevirmen, düzeltmen olarak çalıştı. Yedigün ve Karikatür dergilerinde sekreterlik, Karagöz gazetesinde başyazarlık, Tan’da yazı işleri müdürlüğü yaptı. 1938’de siyasi görüşleri nedeniyle “Bahriye Olayı” diye bilinen davanın sanıklarından biri olarak Donanma Komutanlığı Mahkemesi’nde yargılandı, askeri isyana teşvik etmekle suçlanıp 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı.  Çankırı, Çorum, Kırşehir, Malatya cezaevlerinde 12 yıl yattıktan sonra 1950’de çıkan aftan yararlanıp serbest kaldı. 6-7 Eylül olayları sırasında bir kez daha tutuklandı, Harbiye Cezaevi’nde 6 ay yattı. 1970 de akciğer ameliyatı geçiren Tahir, özellikle Marksist terminolojiyi yerlileştirerek, Anadolu’ya uygun bir sol düşünce oluşturmaya çalıştı. Kendi çevresinde fikirlerini savunan bir grup oluşturan Kemal Tahir, dönemin bir çok Kemalist aydını tarafından da haksız biçimde eleştirildi. Romanlarının ana damarını oluşturan toplum ve tarih tezleri nedeniyle uzunca bir dönem tartışmaların odağında yer alan Kemal Tahir; 21 Nisan 1973’te geçirdiği bir kalp krizi sonucu İstanbul’da öldü. Malatya’yı anlatan iki romanı var.

“KARILAR KOĞUŞU” VE KEMAL TAHİR

Kitap, tanıtım yazısında şu şekilde anlatılmaktadır: Kemal Tahir, ölümünden sonra yayınlanan “Karılar Koğuşunda” deneyimlerini, ikinci Dünya Savaşı yıllarının Türkiye’sini anlatmak için kullanır. Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’na katılacak mı? Katılacaksa Almanların yanında mı müttefiklerin yanında mı yer alacak?

Savaşın belirsizliği, insanları daha büyük bir sefalete sürüklerken Murat (Kemal Tahir) , mahkûmların seslendikleri biçimiyle İstanbullu, hapis hayatının zorlukları içinde, giderek bayağılaşan, bayağılaştıkça her şeyi yapabilen insanların yaşamına tanık olur. Bu tanıklık, ‘kötü yola’ düşmüş kadınların, cezaevine gelmesiyle yeni bir biçim kazanır.

Ahlak ve namus kavramları, para ve güç karşısında elden ele gezer bir haldeyken tutuklu olmakla özgür olmak arasındaki fark nedir? ‘ diye sorar kendi kendine Murat. İdama mahkûm edilen Hanım, Malatya Genelevi’nden gelen Tozey, Gardiyan Şefika ve küçük mahkum Aduş

 Her birinin birbirinden farklı hikâyesi, Murat’ın sorgulamalarıyla birlikte, okura, Anadolu kadınının hapishanede de bitmeyen çilesini anlatıyor.

“NAMUSCULAR” VE KEMAL TAHİR

Namuscular romanı, ilk olarak Kemal Tahir’in ölümünden bir yıl sonra 1974 yılında yayımlanmıştır. Eserin konusu Malatya Hapishanesi’ne namus meselesinde düşenlerin hayatı yer alır. Kemal Tahir, bu romanı duyduklarından esinlenerek kaleme almıştır.

Kemal Tahir’in iki romanından da anlaşılacağı üzere cezaevinde yatan Malatyalılar konu alınmıştır. Cezaevine düşenlerin hayat öykülerinden de belli olduğuna göre, hapis yatan Malatyalılarda dahi asalet ve mertlik mevcuttu. Malatyalıların cezaevinde yatanlarda bu asalet var ise hapis damlarına düşmeyen Malatya insanında nasıl bir asalet vardı ? Yorum sizlere kalmış.

ADUŞ

Karılar Koğuşu romanından Aduş’a dikkati çekmek isterim. Yukarıda bahsettik ya Aduş, Malatya Hapishanesi’nde yatan en küçük mahkûm, yaşı da çok küçük. Suçu ne diye sormayın, suçu ve günahı yok. Cezaevine düşmesinin tek sebebi anası Fatı (Fate)’nın  cezaevine düşmesidir. 

Kemal Tahir, Karılar Koğuşu romanının girişinde küçük mahkum Aduş’tan şöyle bahsediyor:

“Kapı yavaş yavaş, ihtiyatla açıldı. Biraz aralık durdu. Sonra çıplak ayakların hafif şıpırtısı işitildi. İstanbullu yeni uyanmıştı. Yattığı yerden içeri gireni göremiyordu. Ama kim olduğunu biliyordu. Mahsustan büyük sesiyle sordu:

– Kim o?

Cevap veren olmadı.

– Kim o?

– Aduş… Aduş…

– Hey…

– Kız “Hey” ne demek? Aduş?

– Efendim.

– Sabah şerifler hayır olsun Aduş Hanım…

– Olsun efendim.

– Gel bakalım…

İstanbullu, yanında duran iskemlenin üzerine akşamdan bıraktığı bir tek çay şekerini eline aldı:

– Buyurun Aduş Hanım… Aduş, şekeri derhal ağzına attı.

– Kız, “Teşekkür ederim,” hani?

– Teşekkür ederim.

– Olmazdı. “Teşekkür ederim efendim,” diyecektiniz.

– Ederim efendim.

– Annen iyi mi?

– İyi. Dün gece ağladı.

– Ağlama deseydin.

– Ağlama dedim. Murat ağabeyime söylerim, dedim.

– Ne dedi?

– Ben fenalık yapmıyorum, ağlıyorum, dedi.

– Türkçe mi söyledi, Kürtçe mi?

– Kürtçe söyledi.

– Ayşe Ana iyileşti mi?

– Na

– O da nasıl söz? “Hayır efendim,” diyecektin ya..

– Hayır efendim.

– Dün bir abla daha getirdilerdi. Adı neymiş?

– Bilmem. İşte o ağladı da, anam da beraber ağladı. Nerde Mahpus?

– Yok, gezmeye gitti…

Aduş, kediyi karyolanın altında, dolabın arkasında aradı.

– Aduş.

– Efendim. Hanım ne yapıyor?

– Hanım da ağladı. Bizim evde herkes ağlıyor.

-Sen..?

– Ben de ağladım.

– Baban?

– Babam ağlamaz. Babam erkek…

– Maho? -Mahmut dokuz yaşındaydı- Maho ağlamıyor mu?

– Ağlıyor. Ayakları üşüyor da… Maho erkek değil ki!.. Çocuk…

– İstanbullu, kış gelmeden evvel Aduş’a kundura ve entari temin etmeye karar vermişti. Çocuğun çıplak ayaklarına bakarak sordu:

– Nerde senin takunyaların?

Aduş takunyayı bilmiyordu. İstanbullu sözü değiştirdi:

– Nalınların nerde?

– Koptu.

– Kopmuş… Hele rezil… Yere basma bakalım… Çık şu sıranın üzerine… Betona basılır mı? Hasta olursun. Çık şuraya.

– Ben hasta olmam… Aduş, “Ohh… ” diye hafif bir ses çıkararak minnacık ellerini yanağına götürdü. Anası olan çocuk hastalanmaz. Anası karnını doyuruverir.

– Aç mısın?

– Hacı Abdullah dayın nerde?

– Görmedim.

Bu esnada Aduş’a seslendiler. Kız gülerek dolabın arkasına kaçtı, başını uzatıp fısıldadı:

– Ayşe Ana gelmiş…

– Neden saklanıyorsun?

– Beni içeri kapatır…

– Korkma ben söylerim kapatmaz.

–         Sana “kapatmam” diyor, ama aşağı götürünce kapatıyor. İstanbullu, Aduş’un saçlarını kestirmek için anasıyla tam bir ay mücadele etmişti. Saçı kestirdiler ama boynundaki katır boncuklarını, sarı ve nikel kuruşlardan yapılma gerdanlığı çıkartamadılar.

 Aduş deliler gibi ağladı, kendini yerlere çaldı. Küçücük -dört yaşında- esmer, zayıf bir kızdı. İstanbullu buraya ilk geldiği zaman gözlüklerinden korkmuş, aylarca kucağına çıkamamıştı….”

Aduş aşağı… Aduş yukarı o hapishanenin maskotu idi. İki tane de kendisinden büyük kardeşi vardı. Gel zaman git zaman Aduş’un annesi de babası da yok oldu. Aduş ve iki ağabeyi ortada kaldı. Mahkumların doktoru, Malatya Hapishanesi Müdürü Memet Efendiye büyük iş düşüyordu. O da hapiste yatanların doktoru olarak bu yetim çocuklara sahip çıkmak zorundaydı. Malatya’nın tüm zenginleri o yetimler sahip çıksınlar diye çağrıldı. Fakat onlar boyun ve dudak kıvırıyorlardı. İki erkek çocuk orta halli koruyucu aileye verildi. Sırada Aduş kalmıştı. Ona bir türlü aile bulunamıyordu. En sonunda Hapishane Müdürü Memet Efendi; Aduş’un incecik bileğinden tuttu, sen de benim evladımsın diyerek eve getirdi. Hapishane Müdürü Memet Efendinin hanımı Azzet Abla’nın da bu işte çabası çoktur. Güzeller güzeli Azzet Abla da Hapishane Müdürü Mehmet Efendi gibi Malatya’da istisnai bir yere sahipti.

Aduş Ablayı çok yakından tanıdım. Sözü güzel, sohbeti güzel, dünyaya ve insanlara bakışı güzel, kendisi ise çok çok güzel bir insandı.

Ali Dayı, babaanne, anne, baba, dede, amca, Emine Abla, Azzet Abla, Aduş Abla, Ahmet Amca, Aliye Hala, Memet Amca, Tarzan Naim… hayali ve gerçek olarak hepinizin ellerinden öperim.

Yorumlar
  1. Selahattin Sarıoğlu dedi ki:

    Çok güzel bir Malatya yazısı. Anlatım, olaylar yaşamın kendisi.
    Çok uzun olduğu için Kemal Tahir bölümüne başlamadan ara verdim. Devamını okuyacağım inşallah.
    Meslektaşım Selami Abiye selamlarımla.

YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici, saygısız ifadeler, cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, suçluyu ya da suçu övücü, uygunsuz gönderici adı, 'naylon- uyduruk' mail adresli, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır. Ayrıca, mesajların tüm yasal ve cezai sorumluluğu, mesajlarıyla birlikte IP numaraları da düşen göndericilere aittir."