You are missing some Flash content that should appear here! Perhaps your browser cannot display it, or maybe it did not initialize correctly.


You are missing some Flash content that should appear here! Perhaps your browser cannot display it, or maybe it did not initialize correctly.


Örnek Resim
Opel Reklam

Dugun
Malatya Haber -

Yalancının…

Yalancının…
  • 10.01.2016

Bülent Korkmaz

korkmazbulent@gmail.com

 

Geçenlerde  İstanbul yerel medyasında yayınlanan bir haber gündemi epey meşgul etti. Habere göre, ilköğretim öğrencilerinin ufkunu açmak ve okuma alışkanlığı kazandırmak amacıyla bakanlığın 2005 yılında okullara tavsiye ettiği ‘100 Temel Eser’den biri olan Türk Bilmecelerinden Seçmeler kitabında ağza alınmayacak ifadeler varmış. Hatta bunların önemli bir kısmı küfre varan argo ifadeler içeriyormuş.

 

Önemli bir bölümü ne tür bir insan malzemesine “temel” olacağı “şüphesiz” bu deniz kumundan imalat “eserler” hakkında bilgi almak isteyenler, konudan haberdar değillerse, bir zahmet araştırıp baksınlar. Çünkü bizim başka bir şekilde sizleri eğlendirmemiz, eğlendirirken düşündürmemiz gerekiyor.

 

Ama şu bizim eğitim sistemsizliğinin trilyonlarca mağdurundan biri olmam sebebiyle, hakkında iki laf etmeden geçersem çatlarım:

 

          Kendisi dünyanın en kötü eğitim sistemidir. Öğretmek değil, ezberletmek üzerine kurulmuştur. Ezber ise, insan beynine yapılabilecek en büyük kötülüktür.

          Düşünen ve üreten değil, itaat eden ve yatan kul yetiştirmek tek hedefidir.

 

Mağduriyetime gelince…

 

Ben ve 30 kadar arkadaşım ilkokulu 11 öğretmenle bitirdik. 5 yılın yaklaşık 2 yılı tamamen öğretmensiz geçti. 1 haftada 3 öğretmenin gelip gittiğini anımsıyorum. Maliyeci (sonradan işe girdi), doktor eşi (süper gereksiz bir varlıktı), “kullandıkça beni hatırlarsınız” diyerek kalem, kalemtraş, silgi dağıtıp birkaç gün sonra görevden ayrılan, bilmem kaç yüz sayfa yazıyı deftere yazmamızı isteyip aylarca derse gelmeyenden tutun  peruklu bayan öğretmene kadar epey bir çeşidimiz oldu.

 

Ne gariptir ki, sınıfta öğretmen olmamasına karşın devamlılıkta üstümüze yoktu, her gün okula gidiyorduk. Haşarı arkadaşların sınıfı bağırtı çağırtılarıyla Laila’dan beter hale getirmesini çok sevdiğimizden mi, gidecek başka bir yerimiz olmadığından mı bilinmez; öğretmenin olmadığı yere gidiyor, sıramızda oturuyor, zil çalınca teneffüse çıkıyor, olmayan dersler bitince de evimize dönüyorduk.

 

Nüfus cüzdanımızda anne ve baba hanesini işgal eden kıymetli ebeveynlerimizden bir tanesinin bile buna hiçbir tepki göstermeyişi veya bizi o okuldan alıp yakındaki bir başka okula yazdırmaması, benim arkadaş arasında dillendirdiğim ve ilk kez kamunun dikkatine sunduğum “Türkiye’deki anne ve babaların çocuklarını sevmediği” veya “sevginin ne olduğunu ya onların ya da benim farklı algıladığım” tezlerimin başlangıç noktasıdır.

 

İlkokul bittiğinde çoğumuz dört işlemden habersizdik (halen de habersiziz); doğru dürüst okuyamıyor, yazamıyorduk. Kendi adıma, okumayı sökmemde büyük katkıları bulunan ve beni bugünlere getiren, var eden çizgi roman kahramanları, başta Çelik Bilek olmak üzere Zagor Te-Nay, Çiko, Avukat Kanoli,  Fantom, Kaptan Swing, Gamlı Baykuş,  Mister No, Konyakçı, Köfteci ve adını sayamadığım nice karakterle birlikte merhum Kemalettin Tuğcu’ya teşekkürü borç bilirim. Okulun umuduna kalsam, ana dilimde cehalet perdesini aralamam için askerlikteki Ali Okulu Mektebi’ni beklemem gerekecekti.

 

Neyse…

 

Küfür, kesinlikle hoş bir şey değil. Keşke yaşamın içinde hiç olmasa…  Belki başlarda insanoğlu küfrü, kızgınlık anında çatlamamak, gazı boşaltmak için icat etmiş olabilir. Belki sonradan amacından sapmış, bugün olduğu gibi, olur olmaz yerde kullanılmaya başlanmıştır. Bilemiyoruz.

 

Bildiğimiz, küfür, argo, müstehcen sözcükler, ağza alınmayacak ifadelerin bu toplumun gerçeği olduğudur. Yaşamında, şiirinde, edebiyatında, sokağında, evinde, okulunda, sinemasında, bilmecesinde, kahvesinde, meclisinde ve maçında fazlasıyla vardır. Futbol maçlarında o kadar yoğun bir şekilde kullanılmaktadır ki, çıkarılan yasaya ve onca yaptırıma, kesilen cezaya karşın küfürbazlar bildiğinden şaşmamaktadır.

 

Bu “siyam ikizlerimiz” ve “koyun Dollylerimiz” kitaba dökülünce neden bu tepkiyi gösteriyoruz, ben şaşırıyorum.

 

Bu çocuklar, uzayda değil, akşama kadar otuz bin çeşit küfrün devriye gezdiği bir toplum ortamında yaşıyorlar.

 

Hele memleketimiz Malatya!.. Takdir, küfür desteklidir.. “P.. çocuğu.. Ne güzel yapmış..”, “Ş.. öyle bir vurdu ki, fileleri yırtacaktı..” vs..

 

Söylemek, kullanmak serbest; yazmak yasak…

 

Yazıldı da bebelerimizin ahlakı sukut edecek diye korkmanıza gerek yok. Çünkü Türkler okumaz, konuşur.

 

Hakkımızda hiçbir bilgisi olmayan birisi bu tepkiden haberdar edilse, olasıdır ki bizleri “nezih üstü”, klasik müzikle yatıp opera ve baledeki son gelişmelerle kalkan, konaklarda doğmuş, saraylarda büyümüş insanlar topluluğu sanabilir.

 

Osmanlı dönemindeki Bahnameler, Nasrettin Hocanın sansürlü fıkraları, bazı Karadeniz türküleri, türkülerimizin piri Karacaoğlan’a, Erzurumlu Emrah’a ait olduğu söylenen bazı dizeler ve başka nice örnek her yerde var. İsterseniz size kendi dünyamızdan, yaşadıklarımızdan, duyduklarımızdan birkaç küfrü bol anı aktaralım.

 

Yalnız aradaki ayıp sözcükleri halkımızın tepkisini toplamayacak şekilde değiştirerek…

 

Varsın bizim öyküler 100 Temel Eser arasına girmesin! Kimseyi ne talim etsin ne de terbiye!

 

Yıldırım Telefon Ve Sonrası

 

Telefonun zor bulunduğu, bir şehirden bir şehri değil iki sokak ötedeki komşuyu bile bağlatmanın mesele olduğu, postane çalışanlarının Arap şeyhi kadar itibar gördüğü yıllar. 1960’lı yılların ilk yarısı..

 

Malatya’daki Afyon Hanı diye bilinen yerde (bugünkü Mecidiye İşhanı’nın bulunduğu yer) gece yangın çıkar. Han tamamen yanar, yangın çok büyüktür, bir Malatya’yı ayağa kaldırır, insanlar epey bir korkar. Merhum gazeteci ağabeyimiz Erhan Kırçuval Milliyet gazetesinin temsilcisidir. Haberi takip eder, gece yarısı İstanbul’daki merkeze haberi iletmek üzere “yıldırım ödemeli” telefon yazdırır.

 

Ara not: Erhan abi ve saz arkadaşları dışarıya gayet makul, mantıklı, aklıselim insan görüntüsü çizmelerine karşın, aralarında “belirli bir hududa kadar küfür serbest” konuşan insanlardır. Birçok hatıratı, oğlu sevgili gazeteci dostumuz Kerem Kırçuval’ın “yazın, ne olur yazın” ısrarlarına karşın, aynen aktarılmaması halinde yerinde ve zamanında edilmiş “küfürüyle” çok daha başka bir etkisi olan bu olayları yansıtmakta eksik kalacağı için  ve tabii adabı muaşeret kurallarına uymadığından tarafımızdan kaleme alınamamaktadır.

 

3 mü 4 mü saat bekleyen yıldırım telefon en sonunda, sabaha yakın bir vakit bağlanır. Muhtemelen heyecanla haberi aktarmaya çalışan Erhan abi ile ödemeli telefonu kabul eden karşıdaki şahıs () arasında şu konuşma geçer:

 

EK: Bugün şu saatlerde Malatya’da çıkan yangında…

KŞ: (mahmur bir ses tonu) Bir dakika efendim, bir dakika…

EK: Yangın Malatyalıları korkuturken maddi hasar…

KŞ: (epey bir haber aldıktan sonra) Yav kardeşim. Siz kimsiniz. Bana niye bunu anlatıyorsunuz? Ben Mişon. (Telefon yanlışlıkla Milliyet’e değil, gayrimüslim bir yurttaşımızın evine bağlanmıştır)

EK: Ula sen nereden çıktın?…..

KŞ: Küfretmesene, ayıp oluyor.

EK: Sabahtan beri konuşuyoruz, niye söylemiyorsun yanlış numara diye.

KŞ: Sormadın ki kardeşim.

EK: Tamam da sen niye araya girmedin?

KŞ: Fırsat vermedin ki, be adam!..

 

Bu muhabbetin ardından Erhan abinin kafasında şimşek çakar. Olan olmuş adama küfretmiş, gemileri yakmıştır ama, bir daha yıldırım telefon bağlatsa belki sabaha kadar beklemek zorunda kalacak, onca emekle hazırlanan haber, ikinci bir yıldırımın ateşiyle yandı, bitti, kül olacaktır. Bizimki toparlanır ve alabildiğine kibar bir ses tonuyla, mealen, şöyle der:

 

“Mişon abi… Kimin abisi? Şimdi sana Milliyet gazetesinin telefonunu vereceğim. Çok zahmet olacak ama orayı ara. Sana bu anlattıklarımı onlara aktarıver, hayrına. Numaranı da ver, durumu anlat, Milliyet gazetesi senin ödemeli telefon masrafını karşılar. Hadi kurbanın olduğum…Kimin abisi? Şimdi bi daha yazdırsam, öğleyi bulur.. Hadi abim benim.. ”

 

KŞ: Ben bu kadar lafı anlatamam kardeşim.. Ancak, senin son konuşmalarının hatırına sadece, Malatya’da bir han yanmış derim..

 

Biraz daha  teferruat vermesi için Erhan abi, Mişon amcayı ikna eder..

 

Dalağa Taciz

 

Tüm amatör maçların İnönü Stadı’nda oynandığı yıllar. Amatör maçlar büyük bir çekişme içerisinde geçiyor. Kahramanlarımız İbrahim Göçmen ve Celal Coşkun ağabeyler. Göçmen yönetici, Coşkun antrenör. Kış mevsimi, dolayısıyla hava soğuk. Soğuk olduğu için herkes kapalı tribüne sığınmış, maçı oradan izliyor. Niyeyse bir tek Celal abi karşıya, açık tribüne geçmiş, maçı oradan izliyor.

 

Ara Not: Göçmen, “sıtma görmemiş” ajite bir ses tonuna sahiptir. Yine de birazdan sözü edilecek o ses tribünün bir ucundan diğerine nasıl gitmiştir, muammadır.

 

Göçmen kapalı tribünde yanındakilere öylesine “Gara Celal orada niye orada tek başına maç izliyor ki?” der.

 

Ta karşıda maçı izleyen Celal abi kalabalığın arasından sesi tanımıştır ve oradan muhatabına lakabıyla seslenir: “Ula Sarı İbo, oraya gelirsem senin dalağını…”

 

Rivayet odur ki, Kara Celal lakabıyla tanınan sevgili Celal abimizin Kuzu diye bir lakabı da varmış, bunu hiç sevmezmiş ve bir gün kendisini birilerine tanıtırken “Ben Celal Coşkun. Gara Celal da derler. Ama bazı iyi çocuklar (!) Guzu Celal diyiler” demiş.

 

Yine o yılların renkli simalarından, halen saha komiserliği yapan futbol emektarlarından Recep Menekşe (Belmando Recep) ağabeyimin tepki koymadaki müthiş zamanlaması anmaya değer.

 

Diyelim maçta ihtilaflı bir pozisyon olur, tüm cemaat bir şekilde celallenir, hakemin cinsel tercihi, yakın akrabaları ayakaltı edilir. Recep abi hiç sesini çıkarmaz, gayet sakin oturur. Herkes sakinleşir, sukut ortamı tesis edilir ve abimiz gür sesiyle, artık hakemin veya biraz önce herkesin kızdığı adamın kısmetine ne çıkarsa, kalayı basar.

 

Maksat: Onun tepkisi araya karışmamalı, muhatabı tarafından bizzat duyulmalıdır.

 

İnsanın Kökeni

 

Bir öyküsünü önce de yazmıştık, kızdığında ağzından güller saçılan Kündübegli Ehsan (İhsan) Dayının. Hanımı ölmüş, çocuklarının kendisini evlendirmesini istiyor, tınlayan yok. Damadına da dert yanacak oluyor. Damat, kendisini evlendirebileceklerini ama evliliğe uygun olup olmadığının anlaşılması için 50 kiloluk un çuvalını dama çıkarmasını istemiş. “Ula çuval neyin nesi” diye sorması üzerine damadından “Deneme baba, deneme…Hani avradı yatahda daşıyabülecek misin?” diye karşı bir soru almış da, ardından “Severim beyle denemeyi ha. Ben sana gızımı verirken çuval mı daşıttım” demiş ya. İşte O Ehsan Dayı.

 

“Mahlenin uşahları” Ehsan Dayının cevizlerine dadanmışlar. Hırsızlığa geçmek için geliştirdikleri istihbarat yöntemi, evlerine elinde bozuk parayla bir çocuk yollayıp kapıyı dövdürmek, Ehsan Dayı kapıyı açarsa “Ehsan Dayı yımırtanız var mıydı? Varsa aha parası bi yımırta veresiniz” dedirtmekmiş. Kapıyı dayımız açarsa sorun yok, hemen bahçeye geçilir, tarumar edilirmiş. Bir başka gün “akıncı” çocuk eve yollanmış, “Ehsan Dayııı” diye yayvan bir sesle kapıya vurmuş, olayı an itibarıyla çözmüş bulunan dayımız içeriden seslenmiş: “Ula bülmemnenin çocuhları, gine mi bahçaya geçeceksiniz”

 

Islah olmayan işte bu çocuklar, Ehsan Dayının cevizlerini daha yeşilken koparmaya başlarlarmış. Sonra da ganimeti toplayıp derenin kenarındaki köprünün üzerine gelir, ellerinde çakılarla cevizin içini oyarak, tek gramını israf edip günaha girmeden yerlermiş. Yine böyle bir gün Ehsan Dayı pat diye karşılarına çıkmış ve ellerini çaresizce açarak şunları demiş:

 

“Ula sizin ananızı deyin mi öptü?”

 

Bizim buralarda sevimli sincap hayvanına Deyin derler. Kendisi cevizi çok sever. En iyilerini seçip toprağa gömer. 7 yıl toprağın altına 7 yıl üstüne büyüyüp meyve verdiği söylenen mübarek, muhteşem ve muhkem cevizi yetiştirecek sabır, Hekimhanlılar hariç, kimsede olmadığından o işlevi kargayla birlikte sincaplar üstlenmiştir.

 

Rantı da Var Bu İşin

 

Merhum anneannemin ağzı çok bozuktu. Onun küfürleriyle büyüdük diyebilirim. Ama bunlar hakaret olarak algılanmaz; bazı zatlar kendilerine veya çevredeki birilerine küfrettirmek için özel çaba harcarlardı. Bize hitap ederken ne anamızın geçmişi kalırdı, ne babamızın mezarı. Oğlunun ilk kez eve getirdiği bir arkadaşının yüzüne, hoş geldin der demez, “kim bu malum kadının çocuğu?” diye sorması sıradan bir şeydi onun için.

 

Anımsamıyorum, büyüklerim anlatıyor. Konuşmayı yeni sökmüşüm. Him komşumuz merhum Cumali Dayı, bana küfür öğretmiş, sağa sola küfrettiriyor. Ama cömert adam hakkımı yemiyor, ettiğim küfürlerin şiddetine göre bir rayiç belirlemiş, parasını ödüyor. En çok küfrettirdiği kişi ise rahmetli zevcesi Adile Abla. Evler bitişik, bizim ocağın bacasından ses gidiyor. Ben davlumbaza doğru eğilip, yukarıdaki bacaya doğru aşırtma bir vuruşla görevimi yapıyor, 25 kuruşumu (Kurtuluş Savaşı’nda mermi taşıyan kadın figürü olan) alıyorum.

 

Bir aile büyüğüm bana kızıp küfrü yasaklayana kadar o işten epey para kazanmışım.

 

Şimdi…

 

Karın tokluğundan vazgeçtik. Bedavaya çalışıyoruz.

 

 

Yukarıda aktarmaya çalıştığım öykülerden dalakla ilgili olanını ilk olarak sevgili Abdullah Ergün’ün yazısında okumuştum. Erhan Bey’le ilgili yazmaya çalıştığım ne varsa, İsmet Yalvaç abimden dinliyorum. Biz yazdıkça birileri bizi merhumun taydaşı sanıyormuş. Yaşıt olmadığımız için bu mümkün değil. Tüm Kündübeg meseleleri ise sevgili dostum Mustafa Çoban’a aittir. İstese, benim arada sırada kısaca anlatmaya çalıştığım öykülerden, orta boy ansiklopedi çıkarır. Keza İsmet abi de öyle…

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici, saygısız ifadeler, cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, suçluyu ya da suçu övücü, uygunsuz gönderici adı, 'naylon- uyduruk' mail adresli, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır. Ayrıca, mesajların tüm yasal ve cezai sorumluluğu, mesajlarıyla birlikte IP numaraları da düşen göndericilere aittir."