You are missing some Flash content that should appear here! Perhaps your browser cannot display it, or maybe it did not initialize correctly.


You are missing some Flash content that should appear here! Perhaps your browser cannot display it, or maybe it did not initialize correctly.


Örnek Resim


Opel Reklam
Malatya Haber -

“Yoğun Bir Baskı Söz Konusu”

“Yoğun Bir Baskı Söz Konusu”
  • 27.12.2015

Kürt Sorunu konusundaki araştırma eserleri ve tezleri ile tanınan, bu alandaki eserleri ve düşünceleri nedeniyle 17 yıl hapis hayatı yaşayan Sosyolog, Araştırmacı-Yazar Dr. İsmail Beşikçi, Malatya’da katılığı konferansta yaptığı konuşmada, “İnsan haklarından yararlanmış olup-olmamanın temel kriteri, herhangi bir ulusun kendi geleceğini tayin hakkına sahip olmasıdır. Eğer bir ulus kendi geleceğini tayin hakkına sahip değilse dört başı mamur insan haklarından yararlanması mümkün değildir. Türkiye’de Kürtlerin durumu budur” dedi. 

İnsan Hakları Derneği (İHD) Malatya Şubesi tarafından düzenlenen ve İsmail Beşikçi’nin konuşmacı olarak katıldığı ‘İnsan Hakları Bağlamında Kürt Meselesi – Kimlik ve İnanç Sorunu’ konulu konferans bugün Belediye Konferans salonunda yapıldı. Konferansı ve 2011 milletvekili seçimlerinde BDP listesinden Adıyaman Bağımsız Milletvekili Adayı olarak seçime giren ancak kazanamayan Veli Büyükşahin yönetti. 

Kalabalık bir dinleyici kitlesinin izlediği konferansın başlangıcında İsmail Beşikçi Vakfı Başkanı İbrahim Gürbüz, İsmail Beşikçi’nin yaşamı boyunca ürettiği entelektüel zenginliğin korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması için düşünürün adına kurulan vakıf hakkında bilgi verdi. 

Daha sonra konferansı yöneten Veli Büyükşahin bir giriş konuşması yaptı. Türkiye’de inanç özgürlüğünün ‘Sünni-Hanefi’ düşüncesine göre sistematize edildiğini vurgulayan Büyükşahin, “Türkiye’de bu sistematiğin dışında kalan her düşünce ötekileştirilmektedir. Bırakın Sünilik dışındaki inanç ve düşünce akımlarını, Sünnilik içinde fakat Hanefi olmayan inanç grupları, mesela Şafiler de ciddi bir ayrımcılığa ve ötekileştirmeye muhatap olmaktadır” dedi. Gezi direnişinin ötekileştirmeye, her tür toplumsal ayrımcılığa, psikolojik ve fiziksel baskıya, şiddete karşı bir başkaldırı olduğunu söyleyen Veli Büyükşahin, “İktidar partisi de, diğer partiler de ve tüm toplumsal dinamikler Gezi direnişinin ruhunu ve mesajını doğru anlamalı, önyargısız bir yorum yapmalıdır” diye konuştu. 

İsmail Beşikçi: Türkiye’de Anayasa’nın en çok ihlal edilen maddesi 17. maddesidir. Ama tek bir soruşturma bile açılmamıştır.

‘İnsan Hakları Bağlamında Kürt Meselesi – Kimlik ve İnanç Sorunu’ Konferansı’nın konuşmacısı İsmail Beşikçi, konuşmasının giriş bölümünde Anayasa-İnsan Hakları ilişkisine değinerek, insan haklarının Anayasa tarafından güvence altına alınmasının önemli olduğunu, ancak bundan daha önemli olanın ise insan haklarının uygulamadaki durumunun ne olduğunu söyledi. 

İnsan haklarının anayasalar tarafından güvenceye alınmasının sorunu tek başına çözecek güce sahip olmadığına vurgu yapan İsmail Beşikçi buna örnek olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk (1921) Anayasası ve Irak Anayasası’nı gösterdi. Beşikçi şöyle konuştu:

“Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk, yani 1921 Anayasası Kürdistan illerine özerklik veriyordu deniliyor. Bu doğru. Bu anayasanın 11. Ve 12. Maddeleri bu özerkliği veriyordu. Fakat ne oldu sonra, daha 1924 Anayasası’na bile gelmeden önce bu maddeler Mustafa Kemal Atatürk tarafından gizlilikle, daha doğrusu sessiz-sedasız biçimde değiştirildi. Özerklik yok edildi. Mecliste tek bir itiraz da olmadı. Herkes parmak kaldırdı. Basında tartışma konusu bile olmadı bu durum. Şimdi biz buna özerklik diyebilir miyiz? Diyemeyiz. Bir başka örnek, Irak’ta 1959’dan beri şöyle bir hüküm vardı: Irak halkı Araplar’dan ve Kürtler’den oluşur. Peki 1988’de ne oldu?  Halepçe’de büyü bir soykırım gerçekleşti. Anayasa’da Kürtler’in belirlenmiş olması, Irak’taki sorunu çözemedi. Türkiye’de de böyle. Gerek 1961 gerekse 1982 Anayasası’nda insan hakları düzenlenmiştir. Çok yoğun bir insan hakları düzenlemesi vardır. Kişi özgürlüğü, kişi güvenliği, kişi dokunulmazlığı, seyahat özgürlüğü, pek çok siyasal parti ve dernek kurulması gibi bu konuda yoğun bir liste söz konusudur ama biz fiili olarak baktığımız zaman bu Anayasa’nın hayata geçmediğini, uygulanmadığını görüyoruz”… 

‘Türkiye’de anayasalar hep Türkler için yapılmıştır’

“…Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na baktığımızda 2. Madde şunu söylüyor: Türkiye devletinin insan haklarına dayalı olduğunu, insan haklarına saygılı olduğunu söylüyor… Biz şunu söylüyoruz. İşte bu madde hayata geçmiyor. Özellikle Kürtler’in insan haklarında yararlanamıyor. İnsan hakları Kürtler için yaşama geçirilmiyor. Anayasa’nın giriş bölümü çok önemli. Giriş bölümü diyor ki; hiçbir faaliyet Türk Kültürü, Türk toplumu, Türk değerleri karşısında, Türk milleti karşısında koruma görmez. Bu ne demek? Bu anayasa Türkler için yapılmıştır. Ve Türk olmayanlar ancak Türkleşirlerse veya Türkleştikleri oranda Anayasadaki insan haklarından yararlanabilirler. 2. Madde ile giriş bölümündeki bu hüküm aslında çok derin çelişkiyi barındırıyor. Türk siyasal kültüründe, Türk siyasal hayatında böyle derin bir çelişkiden hiç söz edilmiyor. Şimdi ikinci madde Türk dilinden Türk kültüründen, Türk milletinin yüksekliğinden söz ediyor.  Türk siyasal değerleri, bunu şöyle yorumluyor: Veya yorumlamaya çalışıyor: Biz Türk diyoruz ama Türkiye’de yaşayan herkesi kapsıyor. Bunun yanında Çerkez, Arap, Kürt hepsini kapsıyor deniliyor. Bu bir çarpıtmadır.  Çünkü Kürtler, hak hukuk talep ettiğinde ‘Ya niye öyle diyorsunuz zaten Türk denilirken sizi de içine alıyor’ şeklinde cevap veriliyor. Biz bunu çok yanlış bir değerlendirme olduğunu ifade etmeye çalışıyoruz…”

 ‘Kürtlerin haklarını baskı altında tutan devletler Müslüman devletler’

“…Kürtlerin hakkını hukukunu özgürlüğünü baskı altında tutan devletler, Türkiye, Irak, İran, Suriye. Hepsi Müslüman devletler.  Kürtlere yoğun bir baskı söz konusu. Kürtler hak, hukuk, özgürlük istediği zaman ne söylüyor bu devletler? İşte ‘İslam kardeşliğimiz var’ diyorlar.  ‘Bu dedikleriniz İslam kardeşliğine uymuyor’ diyorlar. Kardeşlik gereği Kürtlerin milli haklar ileri sürmemeleri gerektiğini ifade ediyorlar. 1979’da Humeyni Paris’te iken bütün muhalefet unsurlarına hak hukuk vaat ediyor. Tüm muhalefet liderlerine, o bağlamda Kürt muhalif liderlere ‘Şah’ı ortaklaşa devirir ve iktidar olursak biz sadece Persler’in değil İran’da yaşayan bütün halkların özgürlüğünü teminat altına alan bir siyasal iklim yaratacağız’ vaadinde bulunuyor 1978’de. Yıl 1979,  İşte Humeyni başarıya ulaşıyor, Şah devriliyor. Bunun üzerine Humeyni Paris’ten Tahran’a gitti. Devrimden sonra Kürt yöneticiler Humeyni’yi ziyaret etti 1979 yılında. Humeyni’ye devrimden önceki vaadlerini hatırlatıp Kürtlerin özgürlüğünü istediler.  Humeyni’nin cevabı aynen şöyle: ‘Siz çok yanlış işler yapıyorsunuz. Biz kardeşiz, Müslümanlar kardeştir. Böyle bir kardeşlik söz konusu iken bu talepleri istemeniz çok yanlıştır. Görüşme bitmiştir’. Bu durumda Kürtleri durdurmak için devreye sokulan araç nedir? İslam kardeşliği. İslam Kardeşliği hep Kürtleri engellemiştir. Çok başarılı olmuştur. Kürtleri, Kürdistan’da Ortadoğu’da baskı altında tutan devletlerin hepsinin İslam devletleri olduğunu görüyoruz.  İslam Kardeşliği anlayışı Kürtleri durdurmaya çalışıyor…”

Kürt Sorunu’nun İttihat ve Terakki Boyutu 

“…1908’den sonra özellikle de 1912 Balkan Savaşlarından sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti imparatorluğun ekonomisini millileştirme  halkı da Türk ve Müslüman yapmak için yoğun çapa sarfetmiştir ve politikaları bu yönde belirlenmiştir. Bununa ilgili çok büyük plan ve projeler yapılmıştır. İttihat ve Terakki’nin merkezi umumiyesinin üç değişmeyen üyesi vardır. Dr. Bahattin Şakir, Dr. Nazım ve Ziya Gökalp. İşte bunların temel çalışması budur.  İmparatorluk olacak ve herkes Türk ve Müslüman olacak.  Ne gibi sonuçlara vardılar peki?  Birincisi ‘Karadeniz’deki, Orta Anadolu Kızılırmak Havzası’ndaki ve Ege’deki Rumları sürgün edeceğiz. Ermeni nüfusu tehcir adı altında yok edeceğiz. Ermeni nüfusunu çürüteceğiz. Kürtler Müslüman bir halktır. Kürtleri  Türklüğe asimile edeceğiz, Türk olan veya Müslüman olmayanları, Alevileri de Müslümanlığa asimile edeceğiz’ İttihat Terakki’nin politikası budur. Rumların sürgünü bu yıllarda başlamıştır. 1912’lı yıllarda. Vedat Aydın’ın öldürülmesi 1991, 1992 Musa Anter’in öldürülmesi. Bu olaylara baktığınızda basın nasıl değerlendiriyordu? Acaba bu cinayeti kim işlemiştir? Bunu CIA mı, MOSSAD mı,  Saddam’ın El Muhaberat’ı mı yoksa Hafız Esad’ın El Muhaberat’ı mı işlemiştir?  Yoksa PKK içinde çatışan unsurlardan biri mi yapmıştır?  Tabi o zaman Jitem diye bir kavram yok veya köşe yazarları bunu dile getirmiyor. Şimdi biliyoruz ki bu cinayetler Jitem tarafından, derin devlet tarafından yapılmış. 1911’de durum böyle değil.  Rumlara bu yıllarda yoğun bir devlet terörü var. Söylenen şu: ‘Buraları terk et’.  Bunu kim söylüyor? O dönemin jandarma komutanı, bölgedeki vali veya kaymakam…” 

Ermeni soykırımında ve Rumların sürülmesinde Kürtler tetikçilik yaptı 

“…Burada Kürtlerin durumunu ayrıca incelemek gerekiyor.  Bir kere Rumların özellikle de Ermenilerin sürgününde Kürtlerin çok büyük rolü var. Bilhassa tetikçi olarak. Kürtlerin tetikçiliği var.  Zaten 1919’larda  Mustafa Kemal’e baktığımız zaman Kürt aşiret liderlerine mektuplar yazmış, bunların mücadeleye katkısını istiyor.  Amasya Protokolü’ne, Erzurum veya Sivas Kongresi’ne baktığımızda özellikle Kazım Karabekir, Kürtlere çok şey vaad ediyor. Mücadele başladığında içtimai ve milli haklarının verileceğini söylüyor.1919-1920 böyle. Kürtlerin tutumu budur. Rum sürgününde, Ermeni soykırımında bir tetikçilik. 1923’e gelindiğinde   Lozan Konferansı imzalanmış, devlet artık kendisini çok güçlü hissediyor, işte bu dönemde Kürtlere bindirme söz konusu.  Hani İttihat ve Terakki’nin ‘Kürtler asimile edilecek’ şeklinde projesi var ya,  Mustafa Kemal ve arkadaşları da İttihatçı’dır ama Mustafa Kemal daha gerçekçi düşünmüştür, İttihatçılar, Turancı bir imparatorluktuk düşünüyorlardı,  Mustafa Kemal bunun gerçekçi olamayacağını görmüş ve bugünkü sınırları savunuyor. İşte devletin böyle kendini güçlü hissetmesinden sonra Kürtlere karşı da asimilasyon politikası uyguluyor. İşte ‘Kürtler Türktür. Orta Asya’dan beraber geldik, Kürtçe diye bir dil yoktur’ söylemi güçlü bir propagandaya dönüşüyor. Özellikle 1930’lardan sonra Tür Dil ve Türk Tarih Kurumu’nun kurulmasından sonra böyle bir çaba söz konusu”. 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici, saygısız ifadeler, cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, suçluyu ya da suçu övücü, uygunsuz gönderici adı, 'naylon- uyduruk' mail adresli, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır. Ayrıca, mesajların tüm yasal ve cezai sorumluluğu, mesajlarıyla birlikte IP numaraları da düşen göndericilere aittir."