You are missing some Flash content that should appear here! Perhaps your browser cannot display it, or maybe it did not initialize correctly.


You are missing some Flash content that should appear here! Perhaps your browser cannot display it, or maybe it did not initialize correctly.


Opel Reklam

Örnek Resim


Malatya Haber -

BİR ZAMANLAR MALATYA: Arasa VIII

BİR ZAMANLAR MALATYA: Arasa VIII
  • 21.10.2016

Sinemalar o yıllarda (1950-1960) Malatya ahalisinin yegâne eğlence alanıydı…

Ertaç ÖNAL Yazdı
ertaconal@mynet.com

Yine sıcak bir yaz günü. 1960 yılı Temmuz ayı. Futbol oynama merakım, arkadaş gruplarımla haylazlık yarışmaları vs. nedenleri ile henüz ortaokul 2. sınıfta iken birkaç dersten ikmale kalmıştım. Aile büyüklerim hiç ders çalışmadığımdan yakınırken, ben kendimi mazur göstermek için, babamın keman öğrenmem ısrarının ders çalışmama engel olduğunu sebep olarak göstermekteyim. Anam bütünleme sınavlarıma şimdiden ders çalışmam için sokağa çıkmamı yasaklarken ben, memleketimden insan manzaralarını inceleme merakım nedeniyle Arasa ve civarında o saatlerde olan biteni merak etmekteyim. Anamın, yavandan patlıcanlı köfte pişirmek için salonda yere serdiği sofra bezi üzerindeki tepsiye komşumuz Pepron Hanım ile köfte yuvarlarken kaş göz arasında avluya inip oradan dış kapıya ulaşarak kendimi sokağa atıyorum. Derin bir solukla hürriyet havasını(!) ciğerlerime doldururken evimizin karşısındaki Hacı Hüseyin Hamamı duvarına sıra sıra bağlanmış eşeklerin yanından geçiyorum. Arasanın eşekleri deyip geçmeyelim, öyle becerikliler ki kurdukları senfoni orkestrası ile muhteşem konserler veriyorlar. Yeter ki eşekçe bilen bir şef bulunsun! Bunun açıklamasını ARASA V’de yapmıştım ama hadi bir daha anlatayım;

Arasa’nın tarihi yapıtlarından biri de eski adıyla ‘’Hacı Hüseyin’’ yeni adıyla ‘’Gönülferah’’ hamamıydı. Hamamın külhan tarafındaki sokağa bakan dış duvarı yerden 1 mt. yüksekliğinde kısmen yıkık kerpiç duvar, duvarın arka tarafında da aralıklarla takviye edilmiş tahta perde mevcuttu. Bu tahta perdelerin önündeki kuşak tabir edilen sırıklara arsada müşteri bekleyen taşıyıcılar eşeklerini bağlarlardı. Hamamın çapraz karşısında bulunan ahırda da tırnak kesimi ve nal çakımı için sıra bekleyen eşekler bağlı dururdu. Bu eşekli yük taşıyıcılar içerisinde en meşhuru Kör Abuzer diye anılan her iki gözü âmâ bir taşıyıcıydı. Abuzer Dayı’nın eşeği diğer eşeklere nispeten daha iri beyaz bir mısır eşeğiydi ki taşıma gücü diğer eşeklerin iki katıydı. Abuzer Dayı’nın işitme duyusu âmâ olanlara özgü, çok hassas olduğundan yükünü taşıdığı insanın ayak seslerini takiben palanının arkasına bağladığı kısa ve kalınca bir ipi tutarak eşeğinin arkasından yürür ve elindeki sopayla yönlendirirdi. Yükü indirdikten sonra yine palanın arkasındaki ipi tutar, eşek kendiliğinden arasaya, hamamın önüne gelip dururdu. En uzak semte de gitse eşek hiç yanlış yola sapmadan doğru arasaya dönerdi. Abuzer Dayı’nın lisede okuyan ve çok başarılı bir öğrenci olduğu söylenen bir oğlu vardı, sonraki yıllarda İTÜ yü bitirerek inşaat mühendisi olduğunu duyduk.

Ben henüz ilkokuldayken mahallemizde bilgiç geçinen bir arkadaş, bir gün hamamın duvarında bağlı 20 kadar eşeği bir arada görünce bana ‘’bu eşekleri anırtalım mı?’’ dedi. Nasıl olacak bu diye sordum. ‘’Ben bunların dilinden anlarım, şimdi her ikimiz birden ZIRRRRRR diye bağıralım görürsün’’ dedi. Eşeklerden birine yaklaşarak dediği gibi birkaç kez bağırdık. Zırrrrrrr, zırrrrrrr önce eşeklerden biri akabinde bu anırmayı duyan ikincisi, beşincisi derken hamamın duvarına bağlı yaklaşık 20 eşekle birlikte karşı ahırın içinde bağlı duran, nallanan eşekler, arasa meydanındaki üzerlerine yük yüklenmekte olan eşekler de dâhil yaklaşılk 45-50 eşek öyle bir filarmoni orkestrası oluşturdu ki ortalık bir anda eşek anırtısına kesti. Bu anırtılı eşekler orkestrası 300 mt. ilerdeki Belediye Meydanı önünden geçenlerin bile rahatlıkla duyabileceği ve merakla bakınacağı kadar yüksek volümdeydi. Canı çok yanan yetişkin onlarca çocuğun içini çeke çeke bağırarak ağlama sesini andıran bu hüzünlü anırtılara tepki hemen geldi. Tüm arasa ve kasap pazarı esnafı dükkânlarından, hamamın bitişiğindeki kahvehane (Geldi Şen Gitti Harap Kıraathanesi) müşterileri oturdukları yerden dışarı fırlayarak hatta hal binası esnafları da koşup gelerek eşekler korosunun hep birlikte okudukları fasılasız 5-6 dakika devam eden konserin(!) nedenini öğrenmeye çalıştılar. Arada bir orkestra susar gibi oluyor ama eşeklerden birisi arya görevi üstlenip soloya başlayınca eşekler korosu da buna uyarak yeniden başlıyordu konsere. Biz iki afacan ise saklandığımız yerden, koşup gelen kalabalığın telaşlı ve meraklı bakışlarına kıs kıs gülerek, büyük iş becermiş bilge kişi havalarındaydık. Ama Arasanın hatırı sayılır esnaflarından Veli Dayı’nın (Veli Aydoğan) oğlu Kemal Ağabey bizi suçüstü yakalasa da ifşa etmeyerek sadece ‘’sizi gidi’’ der gibi başını sallamakla yetinmişti.

Şimdi düşünüyorum da; dakikalarca süren bunca yüksek volümlü anırtı için ufak bir kıvılcım kâfi gelmişti. Acaba insanların elinden çektikleri eziyetlere bir nevi isyan mıydı bu bağırtılar?

Sonraki günlerde ayni arkadaşa, ula sen eşekçeyi nereden öğrendin, yoksa sen de eşeklik mi var, diye takıldığımda; ‘’Ula, İngilizce bilen İngiliz, Fransızca bilen Fransız mı oluyu ki ben de eşek olam, bak dahası var’’ diyerek yine sahibi yanında olmayan bağlı bir eşeğe yaklaşıp ‘’ Gıjjjjjjo, Gıjjjjjjjjo ‘’ diye bir kaç kere seslendi. Bu eşekçe konuşmanın akabinde eşekte muzır bir görüntü oluşmaya başlayınca çekip gittim oradan..

Eşek yavrusuna genel olarak ‘’SIPA’’ denirse de Malatya’da eşek yavrusunun ismi ‘’KURİK’’ dir. Her ne kadar istisnalar kaideyi bozmasa da fotoğraflarda gördüğümüz üzere plajda güneşlenen ve hamakta sallanan şanslı eşekler de yok değil hani.

Eşek lafı geçince ünlü hiciv üstadımız Şair Eşref’in, icraatlarını yazdığı hicivleriyle eleştirdiği zamanın Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) Kamil Paşa’ya bu konudaki irticalen söylediği hicivlerini anımsarım;

Kamil Paşa, hicivlerine son vermesi adına sus payı olarak Eşref’i güneyde deniz kenarında gayet güzel bir kasabaya Kaymakam olarak tayin eder. Bir süre suskun kalan Eşref, Kamil Paşa’nın olumsuz icraatlarını ufak ufak yazdığı şiirlerle hicvetmeye devam eder. Bir gün Kasabadaki Limandan Kahire’ye gidecek olan bir gemiye binmek üzere gelen Kamil Paşa’yı uğurlamaya giden Eşref’e bir isteği olup olmadığını soran Kamil Paşa’dan kendisine Mısır’dan bir ‘’mısır eşeği’’ getirmesini söyler. Bir süre sonra yine aynı limana gelen bir gemi ile dönen Kamil Paşa, kendisini karşılamaya gelen Şair Eşref’i görünce ‘’Yav Eşref bak senin eşeği getirmeyi unuttum’’ deyince Eşref; ‘’Fark etmez paşam siz geldiniz ya’’ diye taşı gediğine koyar.

Kendisi hakkında yazdığı şiirler nedeniyle Eşref’i cezalandırmayı kafasına koyan Kamil Paşa, O’nun orta Anadolu’nun yolu, izi olmayan bir kasabasına tayinini çıkarır. Eşref’in kasabadan ayrılışını takip eden Kamil Paşa tozlu ve çukurlarla dolu yollarda şahsi eşyalarını yüklediği eşeği ile yol alan Eşref’i cezalandırmak için makam arabası ile Eşref’i sollayarak toz toprak içinde bıraktıktan sonra az ilerde durup bekler ve Eşref’e gülerek; ‘’Dikkat et eşref, eşeğinle çukurlara düşüp yuvarlanmayasın’’ diye takılan Kamil Paşa’ya Eşref;’’ Merak etme paşam benim eşek kâmildir.’’ diyerek yine irticalen söylediği hicviyle intikamını alır.

Hepsi bir yana, bu görsel ihtisasıma (!) rağmen bu eşekler yüzünden lise ikinci sınıfta iken en başarılı olduğum Edebiyat dersi yazılısından hemen hemen tüm sınıf arkadaşlarımla beraber, rahmetli Edebiyat öğretmenimiz Fahrettin Kazancı’dan ben de 1 (bir) almıştım. Arasa eşeklerinin ahı tutmuştu zahar.

arasaibrahimipekçiÖnceki yazımda (Eğlence Mekânları ve Sanatçılarımız) bahsettiğim gibi, Lütfü Çekirdek hocamızdan henüz 9-12 yaş aralığımda aldığım feyiz temel taşlarını, Fahrettin Kazancı hocamızdan iskeletini, Erhan Avunduk hocamızdan ise tüm ayrıntılarını öğrenerek taçlandırdığım divan ve tasavvuf edebiyatları konularına ve Fars, Arap dili karışımı olan Osmanlıca’ya diğer arkadaşlarıma nazaran daha çok vakıf olduğum gibi, edebi sanatlar; Teşbih, İstiare, Kinaye, Tariz, Mübalağa, Tevriye v.s ile aruz vezni kalıpları olan (mefulün, mefailün, fa ila tün, fa’lün v.s) ihtisas alanıma giriyordu. Hal böyle olunca birkaç arkadaşımla uygun bir mekânda o gün yapılacak yazılı sınav için sabah ezanına yakın bir saate kadar edebiyat kitabımızdaki tüm şair ve yazarların (Fuzuli, Nefi, Nedim; Baki, Hoca Dehhani v.s) eserlerini, biyografilerini, edebi şahsiyetlerini detaylı bir şekilde çalışıp imtihana hazır hale gelmiştik. Yalnız bu çalışmamız esnasında sıra kitabımızdaki Şair Şeyhi’nin tek şiiri olan ‘’Har-name’’(Eşek-name) isimli parçasına gelince arkadaşlarımızdan birisi ‘’Yav, bu parçayı hoca derste işlemediği gibi, şimdiye kadar yazılı ve sözlü imtihanlarda da hiç konu etmedi. Bunu geçip boşuna vakit kaybetmeyelim” dedi’. Diğer arkadaşlar da onaylayınca o parçayı çalışmadan geçtik. Ertesi gün yazılı imtihanda Soru 1- Har-name şiirinden sorulan birkaç kıtanın açıklaması, Soru 2- Şeyhi’nin edebi şahsiyeti ve eserleri hakkında bilgi.. Başka soru yok!.

Birlikte çalıştığımız arkadaşlar dönüp bana bakarak peş peşe boş kâğıt verince ben de hiç olmasa şiirin beyitlerini açıklayabileceğim halde, o yaşımızdaki delikanlılık raconu anlayışımız gereğince, boş kâğıt vererek çıktım sınıftan. Tabi sınıfça herkes 1 veya 2’lik not alabildi. Eh! Bu da bize ders olunca Şeyhi’yi ve aşağıya sadece 10 beyitini yazdığım, 100’ün üzerinde beyitten oluşan Har-name Yani ‘’ Eşek Hikâyesi’’ adlı eserini bir güzel çalışmıştık sonradan.

Mesnevi biçimindeki bu didaktik türü (Belli bir konuda öğüt vermek, ahlak dersi çıkarmak amacıyla yazılan ve duygusal yönü çok az olan bir şiir türü) şiirin konusu ise; eşeğin kişiliğinde; sahip olduğu yeteneğin üstüne çıkıp bir şeyler elde etmeye çalışan bir insanın düşebileceği kötü durum ele alınarak bu tür kişilerin karşılaşabilecekleri komik ve zor durumlar anlatılıyor.

HAR-NÂME (EŞEK-NAME)
Bir eşek var idi zaif ü nizar (Zayıf bir eşek vardı)
Yük elinde katı şikeste vü zâr (Yük taşırken çok acı çekerdi)

Gâh odunda vü gâh suda idi (Bazen odun çeker, bazen su taşırdı)
Dün ü gün kahr ile kısuda idi (Gece gündüz çok sıkıntılıydı)

Ol kadar çeker idi yükler ağır (O kadar ağır yükler taşıdı ki)
Ki teninde tü komamışdı yağır (Yaralardan tüyü kalmadı)

Nice tü kalmamışdı et ü deri (Eti ve derisi de kalmadı)
Yükler altında kana batdı deri (Derisi yükler altında kanıyordu)

Eydür idi gören bu süretlu (Onun bu durumunu görenler)
Tan degül miyürür sünik çatlu (Sanki bir iskelet gidiyor diyordu)

Dudağı sarkmış u düşmüş enek (Dudağı sarkmış çenesi düşmüştü)
Yorulur arkasına konsa sinek (Arkasına sinek bile konsa yoruluyordu)

Har-ı miskin ider iken seyran (Miskin eşek bir gün gezip dolaşırken)
Kaldı görüp sığırları hayran (Sığırları görünce hayranlıkla şaştı kaldı)

Gah yürürler feragat ü hoş-dil (Gönülleri rahat yürüyorlar)
Gah yayla vü kışla menzil (Bazen de dinleniyorlardı)

Ne yular derdi ne gam-ı palan (Ne yular ne de palan dertleri vardı)
Ne yük altında hasta vü nalan (Ne yükten, hastalıktan şikâyetçiydiler)

Bunların başlarına tac neden (Bunların başına taç giydirilmesi neden)
Bize bu fakr ü ihtiyaç neden (Bizim bu yoksulluğumuz neden)

Böylece, eşeklerin de insanların eğitimi (!), musiki zevki ve icrası(!) sosyal ve siyasi yaşamında(!) ne kadar etkili ve önemli olduklarını biraz olsun anlatabildim sanırım.

***

Arasa meydanında yeni bir şey yok. Yine bildik manzaralar. Alafcı Abdullah Karadağ meydandaki kendine ait buğday yığınını kürekle toplayıp bir araya yığarken kardeşi Alâeddin beslediği güvercinlerine takla attırmakla; Horey ise bir bacağını öne uzatıp diğerini diz kapağından katlayıp üzerine oturmuş vaziyette elindeki tahta tepir ile bir buğday yığınının taş ve çöplerini ayıklamakla meşgul.

arasaArasa’nın bir maskotu da Tepirci Horey’di. Erkek gibi kısa saçlarını oyasız yazması ile örter, uzun basma entarisinin üzerine giydiği gri renk kolsuz hırkası, entarisinin altında paçaları lastikli yine basma kumaştan şalvarı ve ayaklarındaki lastik pabuçları ile ilginç bir kıyafeti vardı ki aşırı kilolusundan ötürü yürürken bacaklarının zorlandığını ördek gibi sağa, sola sallanarak yürümesinden anlardınız. Kışın ortalıkta pek görünmez ama yaz gelince günün ilk saatlerinden gün batımına kadar elindeki kenarsız ve yuvarlak, derinliği olmayan tahta tepir ve kalbur ile Arasa meydanındaki buğday yığınlarını ücreti karşılığında bıkıp usanmadan taşlardan ayıklardı. Mecbur kalmadıkça çapaklı gözleri ile etrafına bakmadan konuşurdu. Nasırlı topukları oluk oluk yarıktı. Çalışırken bacaklarından birisini diz kapağından kırarak üstüne oturur, diğerini ön tarafa doğru uzatırdı dizlerinin altına kadar uzanan eski entarisinin altından paçaları lastik boğumlu Sümerbank pazeninden mamul iç giysisi görünürdü. Tok gözlü, az konuşan, dürüst, çalışkan Ermeni bir vatandaşımızdı.

Fala da bakardı Horey Bacı. Basma entarisinin cebinden çıkardığı renkli bakla tanelerini yere saçıp gruplara ayırır, fal baktıranın ahvalini söylerdi. Horey ismi Malatya’da dillerde de dolaşırdı ki, aşırı kilo alan veya gelişigüzel kıyafet giyen kadınlara yakınları ‘’Horey’e benzemişsin’’ diye takılırlardı.

Arasa karşısındaki sağlı sollu kasap dükkânlarının yer aldığı Kasap Pazarı’nı geçerken Kasap Paşa ile mahalle komşularımız İhsan ve Seydi Bahçeci ile Nuri Kalaycı’nın kasap dükkânlarına şöyle bir göz atıyorum. Açıkta duran çengele asılı etlerin üzerine sinekler konup kalkarken ya dükkân sahipleri ya da yardımcıları ellerindeki uzunca bir sopa ucuna monte edilmiş ince uzun kesilmiş renkli kâğıtlarla sinek kovalamaya çalışıyorlardı. Hemen her dükkânda aynı manzara. O tarihlerde buzdolabı denilen emtia icat edilmiş olsa da görünürde yok. Benim bildiğim Malatya’da hemen her evin avlusunda buz gibi soğuk su akan artezyen havuzları vardı. Bu havuzların bir kenarında da ‘su damı’ denilen içinden soğuk artezyen su akan duvar veya tel örgü ile çevrilmiş muhafazalı bir alan vardı ki peynir küpleri ve yağ tenekeleri yaz günleri burada muhafaza edilirdi. Günlük yenilecek kahvaltılık peynir, zeytin, tereyağı v.s yiyecekler de mutfaklardaki tel dolaplarda muhafaza ediliyordu. Evlerinde havuz veya su damı bulunmayanlar komşuların su damından istifade ederlerdi. Malatya’mızın ahalisinde böylesine bir dayanışma ve yardımlaşma ilişkisi vardı.

Şark Sineması; Kasap Pazarı’nın Demirciler Çarşısı’na bakan köşesindeydi. Sinemanın sol yanında çerez satan Orhan ve Erhan kardeşler 14,30 matinesi sinema başlama saati yaklaşmış olmalıydı ki ha bire ‘’Eğlencileeeer’’ diye bağırarak sinemaya gelenlere çerez satmaya çalışıyorlardı.

Sinema bitişiğindeki bu çerezci dükkânının karşısında bulunan dar ve uzun bir sokak içerisindeki 8-10 kadar dükkânda da demirci esnafı icra-i sanat eylerlerdi. Sokağın başındaki, kapısı sürüklenerek örtülen tahta parmaklıklardan ibaret olan demirci dükkânında, eline ve yüzüne kömür karası bulaşmış 15 yaş civarındaki bir çocuk, vücudunu sağa ve sola yatırarak oldukça iri körüğün ağzındaki ince demir borudan hava üfletip önündeki ocağı harılandırıyordu. Bu harlandırılmış ocağa sapı uzun bir maşa ile tutulan bir demir parçasını demirci ustası kıpkızıl oluncaya kadar ocakta tuttuktan sonra ocaktan çıkarır çıkarmaz diğer iki demirci ustası nasırlı ellerindeki balyoz ile demiri döverken, nar gibi kızaran demiri bir eli ile örs üzerinde tutup diğer elindeki çekiçle demiri dövme işine iştirak etti. Çok kısa aralıklarla ve sırayla seri bir şekilde vurulan bu çekiç ve balyozların nasıl olup da yek diğerine çakışmadığına hep hayret eder, bu üçlü senkronizasyon gösterisini hep hayranlıkla izlerdim. Yine hayranlıkla seyrettim. Bu demirci ocağında ütülen kuzu başları da birkaç tanesi birden ayni tele asılarak demirci dükkânının tahta parmaklığına asılıp müşterisini beklerdi.

Demirciler Çarşısı’nın arka yan tarafında, yani şimdiki Büyük Otel’in yanından Demirciler Çarşısı’na kadar 3-4 basamakla çıkılan Şire Pazarı meydanı bulunuyordu ki, bu meydanın etrafı yine kuru kayısı, pestil, kuru üzüm, pekmez v.s yerel ve doğal ürünler pazarlanıyordu. Şire Pazarı’na Yeni Cami karşısından, Kasap Pazarı ve Hal Binası taraflarından giriş yolları vardı. Kasap Pazarı girişinden hemen sol tarafta çeyrek ekmek arası bol sumaklı soğan ekleyerek 50 kuruşa ayak üzeri çok lezzetli Adana kebap satan bir ocakçı vardı ki öğle saatlerinde ocağın önünde sırasını bekleyen müşteri kuyruğu uzanırdı. Vakit öğle saatini geçmesine rağmen sinema matine başlama saati geçinceye kadar kebapçının ocağından pişen kebapların dumanı eksik olmuyordu. Bekleyen birkaç kişilik kuyruğa ben de dâhil olup 50 kuruşa kıyarak bir ekmek arası kebabı iki elimle kavrayarak ısırmaya başladım.

Bu Şire Pazarı 1970 yılına kadar buradaydı. O yıllarda hal binası inşaatı  da (Yeni Cami arkasındaki şimdi Sebze ve Et Pazarı olarak kullanılan yer) 5-6 yıl önce bitmişti. Şire Pazarı bu 1970 yılının ortalarında şimdiki yerine taşındı. Şark Sineması’nı işleten, ben çocukken Soykan Parkı’nın önünden Kuyumcular Çarşısı’na girişte sol köşedeki ‘’Edison Elektrik Evi ‘’ isimli elektrik malzemeleri ve de 45 devirli plaklar satan Kirkor isimli Ermeni vatandaşımızdı. Daha sonra Şark Sineması’nı ‘’Kırmızı’’ lakaplı Rıfat Barış çalıştırdı, ta yıkılıncaya  kadar. ‘’Kırmızı ‘’ lakabı sanıyorum yanaklarının al renginden kaynaklanıyordu. Yanlış hatırlamıyorsam 1958 yılı sonbaharında bu sinemada ilk kez gösterime giren, başrollerinde Raj Kapoor ile Nargis isimli artistlerin oynadığı ‘’Avare’’ isimli klasikleşen Hint filmi aylarca kapalı gişe gösterimde kaldı. Sadece Malatya’da değil, tüm yurtta bu klasik Hint filmi aylarca sinema afişlerindeki yerini koruduğu gibi ‘’Avare mu’’ şarkısı da herkesin dilinde dolaşır olmuştu. Onbeş yıl önce THM sanatçısı İzzet Altınmeşe de bu şarkının Türkçe versiyonunu fantezi türkü formunda okudu. (Her iki müziği dinletiye sunuyorum. Dinlemek için aşağıdaki çubukların sol başına tıklayınız).

arasa2Ayrıca; Sezer Sezin, Kenan Pars, Kadir Savun ve vamp kadın rolünde Diclehan Baban’ın başrollerde oynadığı ŞÖFÖR NEBAHAT;
Turan Seyfioğlu, Muhterem Nur, Danyal Topatan, Ahmet Tarık Tekçe ve o yılların başka bir vamp aktristi Üftade Kimi’nin başrollerde oynadıkları YETİMLER AHI;
Fikret Hakan, Muhterem Nur, Salih Tozan ve Semih Sezerli’nin başrollerde oynayıp uzun süreler gösterimde kalan ÜÇ ARKADAŞ filmleri bu Şark Sineması’nda gösterime giren ve uzun seneler hatırlarda kalan başlıca Türk filmleriydi.

Sinema çalışanları da patronları Rıfat Barış’a gıyabında ‘’Gırmızı’’ derlerdi ama aşırı rıfatbeytitizliği nedeniyle karşısında adeta tir tir titrerlerdi. Genelde sinemaların temizliğini ve teşrifatçılığını yapanlara patronlar herhangi bir ücret ödemediği gibi üste onların teşrifattan kazandığı paradan pay alırlardı. Şark Sineması’nın Aslan Köse isimli kavgacı ama oldukça sempatik bir teşrifatçısı vardı ve herkes ona Köse diye hitap ederdi. Film afişlerini tahta tabelaya çakıp yerine koymak, matineler ve suareden sonra sinemanın temizliğini yapmak, sinema salonunda sigara içilmesine engel olmak. Bir de bilhassa Salı ve Cuma günleri sadece bayanların kabul edildiği saat 2,30 matinesinden 1-2 saat önce kiralık bir faytonun arkasına bağlanan film afişlerinin çakılı olduğu büyükçe tabelayı mahalle aralarında gezdirerek, ellerindeki ağıza dayanan kısmından ileri doğru gittikçe genişleyen alüminyum sacdan mamul alt kısmında tutamak yeri olan megafonun ilkel hali alet ile filmin reklamını yapmak bu teşrifatçıların görevleri arasındaydı.

arasa8Her sinemanın bu tür bir reklam anonsçusu vardı ama bunların en meşhurları tenor ses tonuna sahip ‘’Babacan’’ ismiyle anılan kısa boylu, top çehreli biriydi. Bir de muhtelif sinemalarda fasılalarla çalışan Topuz lakaplı Ahmet isimli teşrifatçıydı. Topuz Ahmet kabarttığı saçını alnından 5-6 parmak dışarıya topuz şeklinde taşırdığı için bu lakapla anılırdı. O yıllarda yeni vizyona giren ve başrollerini Audrey Hepburn ile Gregory Peck ‘in paylaştığı Roma Tatili filmini tabelasını fayton ile gezdirirken Topuz Ahmet ağzına dayadığı megafonla; ‘’BUGÜÜN SAAT 2,30 DA YALLLNIIIZ BAYANLARAAA. İSTANBUL SİNEMASINDAAA. ROMA TATİLİİİ. BAŞROLLERDE, O HOREEEEY HEEPBURUUUUN-GİRE GİREE PEEEEK. YALLLNIZ BAYANLARAAA’’ anonsuna arkadaşlarla şahit olup hayli gülmüş ve uzun süreler taklidini yapmıştık. Ama bu anons o zamanlar birçok insanımıza çok doğal geliyordu.

Sinemalar o yıllarda (1950-1960) Malatya ahalisinin yegâne eğlence alanıydı. Sinemalar saat 10.30-14,30 ve 18,30 da matine; saat 20, 30 da ise suare (akşam yemeği sonrası) film gösterimi yaparlardı. Hafta içinde gündüz matineleri daha ziyade okuldan kaçan öğrenciler ile işsiz takımının gittiği saatlerdi. Ama hafta sonları ile bayram günlerinde matine saatlerinde bayram harçlıkları alan çocuklardan ve haftalık ücretlerini alan çalışanlardan sinemalarda oturacak yer bulmak da sorun olurdu. Çünkü matinelerde yerler numaralı değildi. Bu özel günlerde çocukların sinema heyecanı bir başka oluyordu. Gişeden bilet almak, sinema kapıcısına biletin yarısını kestirip içeri dalmak ve oturacak uygun bir sandalye bulmak (ki sandalyeler sıra halinde arasa3ayaklarından birbirine bağlı tahta sandalyelerdi) ayrı birer heyecandı. Filmin başlama saatinde tavandaki lambalar sönüp yan duvarlardaki ve perdenin etrafındaki kırmızı lambaların yanması seyirciler tarafından alkışlanırdı. Filmin jönünün ki ahalimiz bu baş aktörü ‘Esas oğlan veya Artiz’ diye tanımlardı. Örneğin filmin mağduresini kötü adamların elinden kurtarmak için at üzerinde dörtnala gelirken yine alkış tufanı kopar, kötü adam karakterini oynayan aktöre küfürler ve beddualar yağdırırlardı. Esas oğlanın kötü adamı dövme sahnesinde kendisini filmin heyecanına kaptıranların yanında oturan arkadaşına veya ön sıradaki seyirciye yumruk sallaması vukuat-ı adiyeden sayılırdı.

Savaş filmlerinde Türk Bayrağının dalgalanması, Atatürk siluetinin görünmesi alkış tufanı için nasıl yeterli sebepse; elektrik kesintisi, filmin kopması da toplu ıslık çalınması için yeterli sebepti. Ayrıca öpüşme sahneleri de ıslıklandığı gibi ‘’Yüz para bozaaan’’ diye bağırtılar da olağan olaylar arasındaydı.

O yıllarda kötü adam rollerini Ahmet Tarık Tekçe, Kenan Pars, Danyal Topatan, Turan Seyfioğlu, Erol Taş, Ali Şen (Şener Şen’in babası), Sadettin Erbil (M.Ali Erbil’in babası) gibi aktörler canlandırıyordu. Yakın zamandaki kötü adam rollerini üstlenen ‘Tecavüzcü Coşkun’ gibi. Bu aktörler çoğunlukla ya düşman askeri, ya kötü kalpli köy ağası ya mafya babası ya da katil ırz düşmanı gibi tipleri beyaz perdede canlandırırlardı.

arasa7ŞARK SİNEMASI (Kasap Pazarı yanında), ŞEHİR SİNEMASI (Sivas Caddesi başında), İSTANBUL SİNEMASI (Şimdi park alanı olan Gazi İlk Okulu bitişiğinde), YENİ MELEK SİNEMASI (Eski Belediye binası arkasında) , CAN ve AR SİNEMALARI (PTT karşısında) 1963 yılına kadar Malatya’nın kışlık sinemalarıydı. Yine; PINAR, YENİ MELEK, ANKARA, İSTANBUL ve MEHTAP sinemaları da yaz mevsimi gelince Malatya halkının geceleri eğlence mekânları yazlık sinemalardı. Mehtap Yazlık Sineması PTT karşısındaki eski Emniyet Lokantasının yerindeydi. Bu sinemada Pazar ve bayram günleri ticari amaçlı bilet alınarak seyredilebilinen göstermelik güreş müsabakalarını da izlediğim olmuştu. Bu gösteri güreşlerini genelde İbrahim Pehlivan ile Aziz Canpolat isimli güreşçiler organize eder, bu gösteride güreş tutmayı kabul eden çarşı iznine çıkmış askerleri ücretsiz alırlar ama genelde henüz toy gençler olan askerleri müsabakaya katıldığına bin pişman edercesine güreşirken acımasızca ezerlerdi.

şehirsinemasıarasaŞehir Sineması, Sivas Caddesi girişinde sol köşede bulunuyordu. Bu bina çok önceleri Sanat Okulu olarak kullanılmış. Bu sinemada Johnny Weissmuller’in canlandırdığı Tarzan filmleri serisi (Tarzan Tehlikede, Tarzan Maymun Adam, Tarzan Yamyamlara Karşı v.s) kısa aralıklarla oynatılmış ve bayağı popüler olmuştu. Herhangi bir filminde Tarzan’ın kaç kere bağırdığı dedikodusu yapılıyor, ne kadar çok bağırmışsa film, o kadar muteber addediliyordu. Tarzan’ın karısı Ceyn, çocukları Boy ve yanlarından ayırmadıkları maymun Çita isimleri 12-18 yaş arası çocukların dilinde dolaşıyordu. (Tarzan’ın meşhur bağırmasını da dinletiye sunuyorum. Dinlemek için aşağıdaki çubuğun sol başına tıklayınız).

Şehir Sinemasında gösterime giren diğer seri film ise Baytekin filmleri serisiydi. ‘Baytekin Meçhul Dünyalarda, Baytekin Taş Adamlara Karşı, 36 kısım tekmili birden’ diye afişe edilen ve her birisinin gösterimi 3-3,5 saat süren uzay filmleri; zamane çocukları ile gençlerinin uzay meraklarını, uzay canlıları hayallerini süsleyen, renklendiren filmlerdi.

Konu uzaydan açılmışken bizzat yaşadığım bir görüntüyü de buradan anlatmak istiyorum;

1962 yılı Temmuz veya Ağustos ayı. Günlerden Pazar. İstanbullu arkadaşım Erhan Demirutku ile bir gün önceden birlikte arasa9Orduzu Pınarbaşı’na gitmek üzere sözleşmiştik. Kendisini Tekmezar Mahallesi’ndeki (şimdiki adı İstiklal Mahallesi!) evinden aldım birlikte Fuzuli Caddesi’nden Hükümet (Vilayet) Konağı’na doğru yürüyoruz. Yeni Melek sinemasının karşı köşesindeki yakın geçmişte Merkez Karakolu olarak da kullanılan ama o tarihte Askerlik Şubesi olan binanın önünden geçerken, Pazar günü olması nedeniyle Askerlik Şubesi’nde vatani görevlerini yapan askerler kapı önündeki hasır taburelerde oturarak çay içiyorlardı. Bu askerler Şube Başkanı olan Albay Mehmet Demirutku’nun oğlu Erhan’ı tanıdıkları için bizi ısrarla çay içmeye davet ettiler. Biz kapı önündeki hasır taburelerde oturup çaylarımızı yudumlarken askerlerden birisi ayağa fırlayarak ‘’Uçan Daireye bakın’’ diye bağırdı. Heyecanla dönüp baktığımızda; hükümet binası çatısının yaklaşık 4-5 metre yukarısında çapı 15 metre kadar olan alt tarafı düz, üst tarafı kubbemsi yuvarlak bir cismin yukarı, aşağı, sağa sola keskin ve sert manevralarla hareket eder halde gördük. Bu uzay filmlerinde gördüğümüz uçan dairelerin bir benzeri idi. Hepimiz caddenin ortasına fırlayıp bu kocaman cismi incelemeye koyulduk. Saat takriben 15.00 sıralarıydı. Etrafımız biraz kalabalıklaştı. Herkes caddenin ortasında birikti. Günlerden Pazar olması nedeniyle zaten araç trafiği de yok denecek kadar azdı. O anda fotoğraf makinemin yanımda olmayışına ne kadar üzüldüğümü tarif edemem. Arkadaşıma rüya mı görüyoruz, diyerek kolumu çimdiklettim. Bu kocaman uçan cisim kâh Vilayet arkasındaki park üzerinde, kâh vilayet konağının çatısı üzerinde, çok keskin manevralarla üç dakika kadar dolandıktan sonra 45 derecelik bir açıyla yan dönerek inanılmaz bir süratle iki saniye zarfında en küçük bir bulut kümesinin dahi olmadığı gökyüzünün derinliklerinde kayboldu. O güne kadar uzayda başka canlıların ve dünyaların olabileceğine gülüp geçen ben, o tarihten sonra inanmaya başladım. Nitekim kutsal kitabımız Kur’an’da da bu konuda ayetlerin varlığını da sonradan öğrendim. Ertesi gün sadece Ufuk Gazetesi’nde Malatya’da uçan daire görüldüğü haberi yer aldı.

arasa4Şark Sineması’nın yazlık kısmı Hükümet Konağı arkasında şimdi Battalgazi Belediyesi binasının yan tarafında düğün salonunun da bulunduğu yerde ‘Pınar Sineması’ ismi ile faaliyet gösteriyordu. Bu her iki sinemada teşrifatçılık görevini yürüten Aslan Köse ile sinemanın iki dükkân bitişiğindeki Berber- Sünnetçi Hacı Dayı’nın kalfasına tıraş olurken tanışmış sonraki yıllarda mahalle komşum olduğundan rastlaştıkça da ayaküzeri sohbet ederdim. Zaman içerisinde 1962-1963 yıllarında Almanya’ya gönderilen işçi furyasından Köse de nasibini alarak gitti. Birkaç yıl sonra Köse’nin Almanya’da kısa süre bir fabrikada çalıştığını, daha sonra bir manav dükkânı açarak çok para kazanıp zengin olduğunu öğrendik.

Aslan Köse, 5-6 yıl sonra arka bagaj kapağında sarı pirinçten arasa5mamul büyük harflerle ‘MALATYALI KÖSE’ yazan son model bir Mercedes otomobil ile Malatya’ya geliyor, üzerine giyindiği beyaz renk pantolon ve mor renkte ipek gömlek ile camları açık aracından yükselen arabesk müziği sokak , sokak gezerek adeta tüm Malatya halkına zorla dinletiyordu. Sonraki yıllarda ise henüz evlerde siyah beyaz televizyon izlenirken arabasının arka camından ekranı dışa dönük renkli araç televizyonunda video film oynatarak caddelerde tur atıyordu. Köse bu haliyle acaba insanlardan yıllar önceki ezilmişliğinin intikamını mı alıyor yoksa sonradan görmüşlüğün tipik bir örneğini mi sergiliyordu?

Sinema çalışanlarının sempatik bir yüzü de ‘Kernekli Aboş Dayı’ diye tanınan şalvarlı, pala bıyıklı 6 köşe kasketli ama dış görüntüsünün aksine merhametli ve güleç yüzlü biriydi. Merhameti; bilet alarak sinemaya giren emsali çocuklara sinema kapısında gıpta ile bakarak iç geçiren gariban çocukları film başlarken birer ikişer içeri bırakmasıydı. Hani mahallelerde eskiden kapı kapı dolaşıp bilgiçlik taslayarak siyasi gelişmeler dâhil haber getiren, bulgur kaynatanlara, teştte çamaşır yıkayanlara yardımcı olmak için küçük çocuklarını yaramazlık yapmasınlar diyerek gezmeye götürüp oyalayan anaç tipli kadınların varlığını çoğumuz biliriz. Bu tiplerden ‘Hubuş Bacı’ isimli birisi bir gün ‘’sinemaya götüreyim’’ diyerek iş yoğunluğu olan mahalle kadınlarının 8-10 kadar çocuğunu toplayıp Aboş Dayı’nın kapıcılığını yaptığı Yeni Melek Sineması’nın bayanlar matinesine götürür. Gişeden bir adet bilet alır, giriş kapısının önünden çocukları birer birer içeri geçirir. Hubuş Bacı’nın elinde yeter sayıda bilet olduğunu düşünen Aboş dayı içeri geçen çocukları saymakla meşguldür. Bir-üç -altı-sekiz derken dokuzuncu çocuk da geçer. Hubuş Bacı elindeki bileti Aboş Dayı’ya uzatır.
-Bu ne hatun
-Bilet
-Tamam, bilet de dokuz çocuk geçirdin, bir de sen eder on kişi. Sen bi bilet veriysin,
-Yav sen çocuhları sayma onlar sırada oturmaz. Arada gezerler.
-Anam sen o çocuhları gezdirmek için buraya niye getirdin, parka götür parkaaa,
der, Aboş Dayı. Ama dönüp baktığında çocuklar çoktan sinema salonunun içinde kaybolmuştur.

hüseyinyeşilYine Aboş Dayı’nın bir olayına yıllar önce şahit olan bir arkadaşım anlatıyor; ‘’Yeni Melek Sinemasının 2,30 (14,30) matinesine gitmek üzere sinemanın önüne geldiğimde gişenin önü boştu. Sinema patronu Hüseyin Yeşil’in, bilet gişesi içinde bir arkadaşı ile koyu bir sohbete daldığı görünüyordu. Ama kapıdaki Aboş Dayı’nın önünde kuyruk oluşmuştu. Para veren içeri geçiyordu. Kuyruğun sonunda sırasını bekleyen birisine bu ne kuyruğu, bilet alınmıyor mu? diye sordum. “Ağabek, gişeden bilet alırsan 50 guruş, ama Aboş Dayı’ya 25 guruş verdin mi içeri geçiyorsun” dedi. Ben de kuyruğa dâhil oldum. Ama sinema patronu Hüseyin Yeşil, uzun süredir gişeden bilet alınmaması üzerine daldığı koyu sohbetten başını kaldırıp dışarı baktığında Aboş Dayı’nın önündeki kuyruğu görünce, bir bozuk para ile gişenin camını tıklatarak ; “Beyleeeeer gişe bu taraftaaaa!..” diye bağırınca Aboş Dayı kuyrukta sırasını bekleyen bizlere “Gidin bilet alın” diye bağırarak bir de çıkışmasın mı’’?

Sivas Caddesi girişindeki Şehir Sineması’nı Hayri isimli bir vatandaş işletiyordu. Sinemacı Hayri denilince herkes tanırdı. Sinemacı Hayri’nin Metin ve Çetin isimli ikiz oğlu vardı ki bu ikizlerin hangisinin Metin, hangisinin Çetin olduğunu babalarının bile ayıramadığı söylenirdi. Bu iki kardeş ortaokul ve lisede ayni sınıftaydılar. Sözlü sınava birbirlerinin yerine kalktıklarını sınıf arkadaşları söylüyorlardı. Sinemacı Hayri’nin eşi Muazzez Hanım da dobra dobra konuşan, oturdukları Azizler Sokağı’nda ağırlığı olan, sert mizaçlı bir kadındı. Hayri Bey ve Muazzez Hanım bir akşam bir ahbaplarının evine misafirliğe giderler. Hanımlar avlunun bir köşesinde sohbet ederken erkekler de ayrı bir yerde, bahçede kurulan çilingir sofrasında şarkılı, türkülü muhabbete koyulurlar. Vakit geç olunca Muazzez Hanım arada bir eşine seslenerek kalkmasını söylese de Hayri Bey oralı olmaz. Vakit gece yarısını hayli geçince bahçe kapısına kadar gelen Muazzez Hanım sert bir ses tonuyla ‘’ Dahaydi Hayri’’ diye bağırır. Hayri Bey’in de ‘’ Bi duble galdı Muazzez’’ demesi nasıl olursa kulaktan kulağa yayılır. Öyle ki, örneğin kahvede konken veya okey oynanırken kağıt veya taş atmakta gecikene, oyunculardan birisi Hayri’nin ‘’H’’ sini gırtlaktan söyleyerek ‘’Dahaydi Heyriii!’’ deyince cevap olarak ‘’Bi duble galdı Maazzez!’’ denilmesi alışkanlık haline gelmişti.

arasa6Şehir Sineması’nın sempatik yüzü de Hayri Bey’in kayınbiraderi yani Muazzez Hanım’ın erkek Kardeşi ‘Kör’ lakaplı Nihat’tı. O’nu da Kör Nihat denilince herkes tanırdı. Gözü kör filan değildi ama bakışları şehlaydı. Şaka yapmakta sınır tanımayan bir insandı. Sinema gişesinde bilet keserdi. O’nun yaptığı şakaları duyunca gülme krizine girmemek mümkün değildi. Ama genelde hep belden aşağı şakalar olduğu için yazamıyoruz. Bir gün bizim rahmetli Erhan Kırçuval Eski Belediye binası arkasındaki Emniyet Lokantası’nın sokak tarafındaki cam kenarında bulunan masada bir arkadaşıyla öğle yemeği yerken koltuğunun altında irice bir hindi ile Kör Nihat’ın durup kendisine baktığını görür. O bakışın davet bekleyen bir bakış olduğunu anlayan Erhan eli ile işaret verip çağırır kör Nihat’ı ve yemek ısmarlar. Nihat, masaya oturup bir köylüyü nasıl kafaya alıp koca hindiyi tavuk fiyatına aldığını anlatırken, garsonu çağırıp hindiyi arka bahçeye bırakmasını, bu arada hindinin aç olduğunu ona da birşeyler vermesini söyler. Kör Nihat’ın anlattıklarına kahkahalar atılıp yemekler yendikten sonra Erhan garsondan hesap ister. Gelen adisyona bakan Erhan, dört kişilik yemek hesabı geldiğini görünce kendilerinin 3 kişi olduğunu 4. yemeği kimin yediğini sorar. Meğer garson, Kör Nihat’ın hindisine de müşteri muamelesi çekip, tepsi içerisinde bir tabak kuru fasulye ile bir tabak pilavı önüne koymuş.. Kör Nihat, ‘’-Yav sabahtan beri culuh (hindi) goltuğumun altında beniminen dolanıp durdu, acından ölecekti garibim.’’ derken, bahçeye giden Erhan hindinin önünde duran tepsideki ve tabakların yanında birer tuzluk ve biberlik görünce, “Peki bunları niye koydun?” diye garsona sorar. ‘’Servis yaparken el alışkanlığıyla goymuşum ağabek.’’ cevabını alır. Bu olayı dinlediğimde rahmetli lokantacı Adıyamanlı Hacı Dayı’nın vaktiyle karşılaştığı benzer bir olayda Pantolcu (pantoloncu) Fikri’ye ‘’Yav Fikriii, arazinin verimliliğine bah ne mahsuller yetiştiriyor!’’ esprisini anımsayıp kahkahalarla gülmüştüm.

Kör Nihat Ticaret Lisesi’nde memurdu. Yalnız, burada işe girerken yapılan sınavda bir iddiaya göre yine yapmış, ‘Kör Nihatlığını’, işe öyle alınmıştı. Daktilo bilen memur alınacağı ilanı üzerine başvuran Kör Nihat ve daha birkaç kişi bu işe talip olurlar. Sıra, daktilo yeteneğinin ölçülmesine gelir. Bunun için uygulamalı bir sınav yapılır. Sınav gözetmeni, elindeki bir metni okur, memur adayları bunu daktiloyla yazmaya çalışır. Diğer adaylar ‘çıt-çıt’ diye değişik ama düşük hızda yazmaya çalışırken, Kör Nihat’ın daktilosundan çok seri yazdığına dair sesler yükselir. Metin okundukça, Kör Nihat kısa sürede yazım işini bitirip, arkasına yaslanır. Bu diğer adaylar ve sınav gözetmeninin dikkatinden kaçmaz ve gözetmen Kör Nihat’ın açık ara çok seri daktilo yazdığını belirterek, sınavı sonlandırır. İşi Kör Nihat kapmıştır, diğer adayları salondan ayrılır. Ancak, gözetmen daha sonra Kör Nihat’ın daktilosuna göz attığında, okuduğu metnin yazılı olmadığını, sadece peş peşe “aaaaaaaaaaa, kkkkk,nnnnnn, yyyymn9rdooıoogğğğ…vs.” şeklinde anlamsız harfler yazılmış olduğunu görür. Ama sınavı sonlandırmıştır. Memur ihtiyacı da acil olduğundan, yeniden sınav düzenlemek yerine, Kör Nihat’a işi vermeyi uygun görür. Ama bir an önce “seri bir şekilde ‘dektilo’ yazmayı öğrenmesi’ uyarısıyla.

Geçen yıl Malatya’da bu Kör Nihat’ın oğlu İhsan’a rastladım. Gözünde babası gibi şehla bakış olmasa da arkadaşları babasının unvanını O’na da yakıştırmış olacaklar ki arkadaşlar O’na ‘Kör İhsan’ lakabını uygun görmüşler. Çünkü huyu tıpkı babası gibi. Şakacı, espritüel. Nereye doğru gittiğini sorduğumda ‘’ Ağabek rahatsızdım doktora gittim, bana ilaç olarak bir ufak yeni rakı, iki dilim beyaz peynir, iki dilim de kavun yazdı reçeteye. İlaçlarımı almaya gidiyim’’diyerek esprili bir cevapla lokantaya içki içmeye gittiğini söylemiş oldu.

1963 yılına kadar tahta sandalyelerde, bakımsız kötü kokulu, kışlık salonlarda; yaz mevsiminde ise iğreti duran beyaz perde ve makine dairesinin bulunduğu bahçeden bozma arsalara dizilen sandalyelerde oturarak film izleyebilen ahalimiz Renkli Sinema’nın açılması ile kaliteli bir sinema salonuna kavuştuğu gibi yeni vizyona giren yerli ve yabancı filmleri de İstanbul sinemaları ile hemen hemen ayni tarihlerde izleyebilme imkânına kavuştular. Ben Hur, Qvadis, İyi Kötü Çirkin, Cleopatra, Herkül bu sinemada oynatılan klasikleşmiş yabancı filmlerdendi. Mekân sahibi ve işletmecisi İbrahim İpekçi olan sinemanın hemen bitişiğinde bir süre sonra yazlık kısmı da açıldı ve uzun yıllar Malatya halkına hizmet verdi. 1970’lı yılların ilk yarısında Nasuhi Caddesi’ndeki şimdi ‘Büyük Baharatçı’ ismi ile çalıştırılan şehir merkezinin en büyük marketi olan yerde, Vanlıoğlu ailesi tarafından ‘Büyük Sinema’ adıyla, koltukları, sahnesi, balkonu ve locaları ile sıra dışı modern bir sinemanın açılmasıyla artık koltukları eskimeye yüz tutmuş Renkli Sinema ikinci plana düşmüş oldu. Bu sinemada da peş peşe gösterime giren 1. vizyon filmlerle, Malatya halkı yıllarca sinemada film seyretme zevkini yaşadı. Çok kanallı renkli televizyonların evlere girmesi ile sinemalar sosyal hayattaki işlevini kaybettiğinden birer bire yıkılarak yerini diğer ticari işletmelere devretti. Günümüzde, Vilayet Konağı yanından Mücelli Caddesi’ne girişte faaliyet gösteren Yeşil Sinemaları ile MalatyaPARK AVM’deki Avşar Sinemaları kompleksi halkımıza sinemada film izleme imkânı sağlamaktadır.

NOT: 1- Yazımda, ismi geçenlerden vefat etmiş olanlara Allah’tan rahmet, sağ olanlara sağlık ve afiyetler diliyorum.

2-Malatya sinemalarına ait film reklam tabelalarını yansıtan aşağıdaki 1960’lı yıllarda çekilmiş fotoğraf Sayın Necati DİKMEN’in arşivinden alınmıştır.

arasa1

arasa8

şehirsinemasıarasa

arasa7istanbulsineması

arasatoplu

Etiketler: / /

Yorumlar
  1. hayrettin gülhan diyor ki:

    Bu arasa 9 ne zaman çıkacak ertaş bey. gözümüz yolda kaldı.eline , gözüne kuvvet . çok bekletme.

  2. MURAT KIRÇUVAL diyor ki:

    Saygıdeğer Ertaç bey, öncelikle emeğinize yüreğinize sağlık. ARASA yazı dizisi ile kaleme almış olduğunuz dönemlerde yaşamış olan 1947 doğumlu babama, yazdıklarınızı okuyunca gözlerinin içinin parladığını gördüm. O dönemlerde yaşamış olmanın bahtiyarlığını yaşadığını dile getirdi. Size de teşekkürlerini sundu. Yalnız o dönemde yaşamış renkli simalardan birisi olan ( Kör Nihat’ın kardeşi KEÇİ NEVZAT dan ) da bundan sonraki yazılarınızda bahsederseniz bizleri mutlu edersiniz. Şimdiden teşekkürlerimi sunar. Babam ve şahsım adına sağlık ve huzurlu günler dilerim.

  3. Cemil oğuz diyor ki:

    Mersin’e yerleşik bir malatyalıyım, arkadaşlar söyledi ilk defa bu siteye girdim. Site şahane. Malatyanın sosyal ve kültürel tarihinin yazıldığı arasa yazısıda, de süper. .çok akıcı ve yalın yazılmış. acaba bu konuda başka yazılar var mı. bu haber sitesini şimdiye kadar fark etmediğime hayıflanıyorum.. site yöneticilerini ve yazarı tebrik ediyorum. elleriniz sağlık saygılar

  4. M.Sinan ÖZTAN diyor ki:

    Sayın Önal’a bizleri geçmişe götürüp anılarımızı hatırlattığı için çok teşekkür ederim.Yazıda konu edilen Metin-Çetin ikizlerle ek binada iki yıl beraber okuduk.İkizlerden biri derslerde başarılı diğeri ise biraz tembeldi.Bunun farkında olan öğretmenlerimiz sözlü sınavlarda karıştırmamak için diğerini dışarı çıkarırdı.Çok güzel günlerdi.Sayın Önal’dan Malatya hatıralarında yeni yazılarını bekliyoruz.

  5. M.Ekrem öğüt diyor ki:

    Çocukluğumuzu ve gençliğimizi gurbette bize tekrar yaşattınız. Yazıda ve yayında emeği geçenlere sonsuz teşekkürler.

  6. Hüseyin ALP diyor ki:

    Sevgili Ertaç Başkanım Ankaradan Gazetemizi ve yazdığın Arasa dizi makalelerini özlemle okuyorum ben de 1957 doğumlu olmama rağmen 61-62 yıllardan sonrasını hatırlıyorum saygılarımla yeni yazılarını bekliyoruz Hoşça kal Hüseyin ALP 25.10.2016

  7. Yavuz Selim Turan diyor ki:

    Ertaç abi,yüreğine kalemine sağlık,zevkle ve keyifle okuyup eski günleri andım.Yeni yazınızı sabırsızlıkla bekliyeceğim.Sağlık ve mutluluklar diler saygılar sunarım.

  8. Mehmet Aksakal (Rrëshen-Arnavutluk) diyor ki:

    Ertaç bey tanışmak nasip olmadı ancak yazılarınızı çok büyük bir zevk ile okuyorum. Ben 1959 doğumluyum,1964-1965 yıllarından itibaren yazmış olduğunuz yerler ve kişilerin tamamını tanıyorum. Bizler için çok güzel anılar, selamlarımı arz eder saygılar sunarım.

    Çarmuzuluyuz. Rahmetli babam ve amcamın Söğütlü Camii yanında ayakkabı dükkanları vardı. Öyle olunca çok küçük yaşlardan itibaren Hüseyin beg köprüsünden asri fırına kadar bütün esnafları tanıyordum. Anlatacak o kadar çok şey var ki, Ancak sizin su gibi okuduğumuz yazılarınızın yanında bizim bir şeyler yazabilmemiz çok zor. saygılarımla

  9. AHMET ALP diyor ki:

    Sade bir anlatımla yine muhteşem bir kültür yumağını ortaya çıkardınız.Tebrik eder saygılarımı sunarım.

  10. erhan diyor ki:

    Ek olarak: o yllarda daha cok eski roma filmleri, herkül,kovboy( western) ve ajan , tarihi filmler gösterilirdi. Ve ben hala o filmleri zevkle ve nostaljik duygularla izliyorum. Gercektende buyuk produksiyonlrdi ornegin bir ben hur, spartakus, kwai köprüsu, on emir gibi … ve siyah beyaz o guzelim yesiçam filmleri ..( artik yasimiz icabi mi desek, bilmiyorum)

  11. Bayram Murat Asma diyor ki:

    Ertaç Abi, her zaman ki gibi geçmişi bizlere hatırlatırken akıcı ve güzel yazmışsın. İyi ki varsın…

  12. M.Kadıoğlu diyor ki:

    Abi eline,kalemine ,yüreğine sağlık bu memleketin geçmişle bağını koparmaya çalışanlara inat geçmişi ve o güzellikleri yaşattığın için sonsuz minnet ve şükranlarımı sunuyorum.Abi yazmakla kalmıyorsun bu nesile ve sonraki nesillere tarihi bir miras bırakıyorsun.Bir sonraki yazınızı sabırsızlıkla ve özlemle bekliyoruz; sağlıklı huzurlu mutlululuk dolu bir ömür geçirmeniz temennisiyle saygılar sunarım.

  13. MUSTAFA OĞUZ diyor ki:

    ERTAÇ ABİ ELİNE SAĞLIK GENE GEÇMİŞTE GEZDİRDİN BENİ .SAYGILAR.

  14. Naci BAYRALCI diyor ki:

    Eline, kalemine ve yüreğine sağlık Ertaç bey

  15. BEN ALIŞTIM diyor ki:

    Ellerinizi dert görmesin

  16. Halil Tuncay diyor ki:

    Kalemine sağlık Ertaç abe bizleri yine zaman ötesindeki düşlrr alemine gönderdin.Eşşeklerden k.Abuzer ile Oral un fab duran Veli dayının eşşeği yarışırdı Veli dayının eşşeğine günde 4 kilo arpa yedirdiği dilden dile yayılırdı.bizi o günlere götürdüğün için binlerce teşekkürler ve saygılar

  17. necdet savaş diyor ki:

    Çok güzel bir yazı olmuş.Tarih özelliği olan nostaljik hatırlatmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Sıranın siyasi nostaljiye gelmesini arzu ediyoruz.

  18. Ahmet diyor ki:

    Helal olsun be ilk defa bukadar uzun bir yazı okudum yaşım genc o günleri göremedim ama inanın bugun ysşamış kadar oldum kaleminize sağlık teşekkür ederim

  19. malatyalı diyor ki:

    Ertaç bey yazılarınızı takip ediyorum .malatyamızın değerlerini çok güzel tanımlayarak ,çevremizden özellikle zaman zaman büyüklerimizden duyduğumuz tanımlamaları daha iyi anlıyoruz.yaşamış ve yaşanmışları öğreniyoruz.yazdıklarınızın hemen hepsine aşina idim sadece 1962 yılında ki ufo olayını hiç ama hiç duymadım yerden belki 20 mt yüksekde gündüz gözüyle şehir merkezinde bir çok insan tarafından görülen bu olayı hiç duymadım.

  20. Nabi şavata diyor ki:

    Ertaç kardeşim yine döktürmüşsün.inşallah yazıların Malatya’mız tarihi ve örf ve adetleri için birilerini tarafından arşivleniyordur. Eline , diline, kaıeminr , yüreğine sağlık. Allah yaşamında sağlık ve Saadet versin. Sevgilerimle

  21. Osman Karakaş diyor ki:

    YABANCILAŞTIK!

    Sevgili Ertaç Ağabey. Eline, kalemine sağlık.

    Malatyamız’ın bilinmeyen ya da unutulmuş renklerini, kayda geçirmen, hatırlatman ve bilmeyenleri de bilgilendirmen açısından çok değerli. Umarım devam eder bu belgesel niteliğindeki anı yazılarınız. Hatta belki de bir kaç roman olabilir.

    İletişim çağı ile farklılaşan tercihler arasında Türkiye’nin her yöresi ile ilgili benzer gerçek yaşam öykülerinin kayıt altın alınması, gençlerin bunları bölümler halinde sahnelemesi, kısa filmler yapması, öykü yarışmalarında kullanması vs yok olma tehlikesi ile karşı karşıya bulunan kültürümüz için önemlidir. Bu amaçla da ilgili kurumları göreve çağırıyorum. Saygılar.

  22. mehmet diyor ki:

    Elinize sağlık Ertaç Bey. Çok güzel bir yazı olmuş, ansiklopediye basmalık. Ama yazıda bir eksiklik gördüm ki, o da Can Sineması’dır. Evet, sanatsal açıdan çok kaydadeğer filmleri yoktu belki ama yine de Malatya’nın film kültürü içerisinde yeri olan bir sinemaydı. PTT karşısında, çaktırmadan gözucuyla baktığımız siyaha boyalı afişleri hala aklımdadır. :

YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici, saygısız ifadeler, cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, suçluyu ya da suçu övücü, uygunsuz gönderici adı, 'naylon- uyduruk' mail adresli, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır. Ayrıca, mesajların tüm yasal ve cezai sorumluluğu, mesajlarıyla birlikte IP numaraları da düşen göndericilere aittir."