Final

Örnek Resim


Arion

Malatya Haber -

Karlık’ta ‘Işkın’ Toplamak

Karlık’ta ‘Işkın’ Toplamak
  • 27.12.2015

Alişan HAYIRLI

Yeğenim Alpay, “Dayı, haftasonu hazır ol. Karlık dağlarında ışkın(Biz Gündüzbeyliler eşkın ya da eşgın, deriz) toplayacağız” diye haber verdiğinde, inanın çocukların bayramı berlerkenki heyecanını duymaya başladım. Adeta iple çekiyordum, gideceğimiz günü. Yeni yerler görecek ve keşfedecektim.

Plana göre, sabah namazı vakti kalkacak, saat 04.30 sularında yola koyulacaktık. Sadece 3 kişiydik. Ben (Yani Alişan Hayırlı, nam-ı diğer Balkanların ve Ortadoğu’nun en büyük gazetecisi. Şimdilerde gezgincisi) yeğenim Alpay ve Çelikhanlı, yöreyi çok iyi bilen, bülbül gibi Kürtçe şakıyan Kazım Doğan…

Öyle de yaptık.

Saat 04.50’yi gösterdiğinde biz Gündüzbey Pınarbaşı mevkiine varmıştık. Yolumuz üzerindeki Sarsı köyüne misafir olacaktık. Ev sahibi Remzi Kılıç’a telefon açtım:

“Remzi ağa, çay suyunu koy, 1 saate kadar oradayız inşallah”

*******************

Gündüzbey Pınarbaşı (İçmesuyu tesislerinin bulunduğu yerden) sol tarafa, Çelikhan yoluna saptık. Kozluk köyü sağ kolumuz üzerinde, dağlarında altında kaldı.

Bundan sonrası benim için ilk defa ayak basacağım yerlerdi.

Arabanın arkasında seyahat ederken, ben de iç âlemde başka bir yolculuk yapıyordum.

****************

“Işkın” toplamaya gitmek.

Küçükken, mahalle aralarında satıcının tezgâhında gördüğüm, bizim için muzdan daha değerli, çocukluğumuzun unutulmaz tatlarından birisi olan Işkını toplamaya gitmek…

Yüksek yüksek tepelerin, ulaşılması zor, geçit vermez dağların zirvelerinde yetişen ışkınları toplamaya gitmek…

Işkın yemek bir ayrıcalıktı, herkese nasip olmazdı. Işkın mevsimini adeta iple çekerdik. Tuza batırır yerdik.

Şeyh Osman Dedem, torunları arasında en çok beni sevdiği için bana 100 kuruş verir, “Selim, hadi git istediğin kadar ışkın al” derdi.

Şimdi tadı hayallerimde kalan ışkını yerinde görecek, yerinde toplayacak, yerinde yiyecektim.

Bir ışkın aldı götürdü beni çocukluğuma…

Sabahın erken saatlerinde, beyaz bir arabanın içinde 3 kişi Porga’ya doğru yol alıyordu. Ancak bu arabanın içindeki bir yolcu başka bir âleme doğru yolculuk yapıyordu.

Yolculuk içinde yolculuk…

Rahmetli dedemi, bibimgili, mahallemizi, küçük dünyamı düşündüm. Geriye, çooook geriye gidip anıları tekrar yaşadım.

Işkıncının “Haydi ışkın geldi” diye bağırışı hala kulaklarımda çınlıyordu.

Tam yine gidip ışkın alacaktım ki, Alpay’ın sesi beni daldığım hayalimden uyandırdı:

“Dayı bak burası Bürücek yaylası, burada arıcılar kovanlarını getirirler”

Bürücek yaylası da çok duyduğum yerlerden biriydi. Gündüzbey Pınarbaşı yolunun 20 kilometre ilerisinde, Güney-Doğusuna düşen bir yerdi.

Zirve bir yerdi ve Malatya merkez sisler içerisinde görünüyordu.

Buz gibi akan bir pınar suyu, etrafta geçen yıldan kalan çadır izleri vardı. Henüz kimsecikler gelmemişti. 15 güne kalmaz, çevre köylerden gelecekler ve yaz boyu burada hayvanlarını otlatacaklar ve arı kovanlarını yerleştirecekler.

***************

Yaklaşık 10 kilometre sonra Sarsı köyü bizi karşıladı.

Arabayı sağa çekip uzaktan seyretmeye başladık.

Sabah güneşi henüz doğmuş, güneş ışıkları 12 haneli köyü aydınlatıyordu. Gözalıcı bir vadinin yamacında kurulmuş, kartalları bile kıskandıran gururlu bir bakışı vardı köyün… Sarp bir yamacın üzerinde adeta dağlara meydan okuyordu.

Aydınlığın müjdecisi, horoz sesleri bize kadar ulaşıyordu.

Kokusu, havası, güneşi, yeşili, hayvanı, ağaçları, dağları, taşları, çiçekleri, böcekleriyle sanki eşsiz bir tablo gibi karşımızda duruyordu Sarsı köyü… Şimdi doya doya seyrettiğimiz bu muhteşem köy, sanki ünlü ressam Claude Monet’in fırçasından çıkmış gibiydi.

Bakmaya doyamazsınız bu köyü… Seyretmeye kıyamazsınız… Sanırsınız ki güzelliği eksilecek. Tam bir ziyafet… Kokusu burnunuza, güzelliği gözlerinize, havası ciğerinize, su ve horoz sesleri kulağınıza ziyafet çekiyor.

Eğer kaptanımız, ot uzmanı, ışkın delisi şoförümüz Kazım Doğan, “Haydi Alişan abi, geç kaldık” demese inanın, günlerce oracıkta oturup seyrederdim bu muhteşem köyü…

Zararı yok, şimdi uzaktan seyrettiğimiz bu güzelliğin içine dalacaktık.

******************

Traktör üzerinde 19 yaşındaki bir genç bizi karşıladı. Muhtemelen bu genç, Rezmi (Ramazan) Kılıç’ın oğluydu. Köyün korucusu, ağası ve muhtarı Remzi Kılıç, araç sesini duymuş olacaktı dışarı çıktı ve bizi karşıladı.

Sanki 40 yıllık arkadaşım gibi sarıldım. Halbuki sadece 1-2 telefon görüşmesi yapmıştık, hepsi o kadar.

Bu defa köyün içinden vadiyi ve karşı dağları seyrettik. Sanki Gündezbey’e bağlı Sarsı köyünde değil de, kendinizi Cennet’e bağlı bir İrem bağında hissediyorsunuz.

Kur’an da tarif edilen Cennet de böyle bir şey miydi acaba?

Hemen evin altındaki hayvan barınaklarında bulunan gıdiklerin(keçi yavruları), kuzuların, danaların sesleri birbirine karışıyordu.

Güneşin uyanması(doğması) ile birlikte aslında tabiatta her şey de uyanmış. Hayvanlar, ağaçlar, sular, canlı cansız her şey uyanmış. Uyanmayan tek varlık insan… Tabii ki, sabahın saat 06.00’sında bizi evlerine misafir eden Resmi Kılıç ailesi hariç…

Evin içinde hummalı bir çalışmanın olduğunu tahmin edebiliyordum. Ocaklar yanmış, evin çileli kadınları ve kızları hamuru çoktan yoğurmuştu.

Birazdan, villalara bile değişmeyeceğim, o güzelim evin, sade ve otantik odasında midemize hitap edecek doğal kahvaltının mönüsü hazırlanıyordu.

Misafir odasına buyur edildik. Sürpriz bir konuğumuz daha vardı. Hatunsuyu’ndan akrabaları Mehmet ağa da evde, bizim gibi misafirdi.

Burada her şey doğaldı. Tabiat, üzerinde yaşadığı insanı kendine benzetmişti. Şehirde, beton duvarlar içinde yaşayan insanlar nasıl ki betonlaşmışsa, burada da insanlar toprağa ve ağaca benziyorlardı. İnsanları da, yiyecekleri de, her şeyleri doğaldı.

Terbiyesiz teknolojinin en küçük bir kirliliğine rastlamak mümkün değildi. Hava sahası ZehirCELL’in kapsama alanı dışındaydı. Çok şükür ki hiçbir cep telefonu çekmiyordu. Köylerin etrafını saran yüce dağlar, mekanik akımların alçak saldırılarına göğüs geriyordu.

Kahvaltı gelene kadar koyu bir sohbetin içinde bulduk kendimizi… Kaynaştık…Dertleştik…

Suyun kurak toprağa karışması,

Sevgililerin buluşması,

Hastanın doktora kavuşması gibiydi.

Sohbet derinleştikçe bazı gerçekler de ortaya çıkıyordu.

Bu güzel ve muhteşem tabiatın içinde hayat süren insanlarımızın, içinde sakladıkları gizli yaraları da vardı.

Hayat şartları burada hiç de göründüğü gibi değildi. Bu güzel tabiat perdesin arkasında gizli sorunlar yaşanıyordu.

İhmal edilmiş bölgenin, yıllardır biriken sorunları adeta bir kongrene dönüşmüştü. Hayat şartları ve zorlukları göçü zorluyordu. Genç insanları köyde tutmak bir hayli zordu.

Nüfus giderek azalıyordu.

Remzi Kılıç’ın 19 yaşındaki oğlu Yunus, “Askerden sonra buralarda durmam. Çok sıkıcı. İş yok. Galiba şehre gider, orada bir fabrikada çalışırım” diyordu.

Tam iş ciddiye bindi, gerçekler ortaya çıkıyordu ve doğal acılar nüksediyordu ki, Yunus sofra bezini önümüze serdi.

Sabah kahvaltımızı erken bir saatte, bir köy evinde, Sarsı köyünün samimi insanlarının misafirperverliği eşliğinde, mis gibi ahır kokusu ve hayvan sesleri arasında, çiçek kokularının sardığı oksijen deryasında yaptık.

Tereyağından yapılmış çağşür mantar kızartması, sacda yapılmış ekşili ekmek, peynirli tereyağlı ekmek, koyun yoğurdu, tereyağlı çökelek ve taze peynir…

Remzi Ağaya ve oğlu Yunus’a teşekkür ettik. “Allah ziyade etsin”

Bize sabahın erken saatinde sıcak sıcak ekmek pişiren ev halkının görünmeyen kahramanlarına teşekkür etmeyi de bir borç biliyoruz. Evin fedakâr annesinden ve kızından da Allah razı olsun.

******************

Işkınların yetiştiği dağların eteğine arabayla gidecektik. Sağolsun, Remzi ağa bize mihmandarlık yapması için Yunus’u yanımıza verdi. Dağda öğlen yemeği için yanımıza erzak aldık. Peynir, zeytin, domates vs. Tabii ki çay malzemesi…

Ev halkı ile vedalaşarak Sarsı köyünden hareket ettik. Yolculuğumuzun ikinci aşaması başladı. Bu defa arabada 4 kişiyiz.

Sırasıyla Aşağıköy, Gölkömü, Ortaköy ve Salkonak’ı geçtik. Çat barajı’nın kilometrelerce uzunluktaki baraj gölünün en uç kısmından Karlık mevkiine doğru döndük. Çat barajının gölünü kenarından görmek bile beni heyecanlandırdı. Söz verdik kendi kendimize, bir dahaki sefere Çat barajına gelecektik.

Bu bölgeye genel olarak Porğa(Porga) adı veriliyordu. Malatya’nın Adıyaman’a, Çelikhan’a sınır bölgesiydi.

Porga bölgesinin en son mevkisi meşhur Karlık köyü ve dağıydı… Bizim de asıl işimiz buradaydı.

Karlık bölgesinde arabamızı park ettik. Yiyeceklerimizi yanımıza alıp yola koyulduk. Zorlu ve bir o kadar da zevkli bir tırmanış bizi bekliyordu.

Karlık, arı yetiştiricilerinin mekanı idi. Karlık balı meşhurdu. Fakat bir iki tane arı kovanına rastladık.

****************

Geçen kış Gündüzbey dağlarında yaptığımız geziyi hatırlıyorsunuz. Susuzluk, kuraklık en büyük derdimizdi. Ben bu gezimizi yazarken, sizler de bu gezinin notlarını okurken ağlamıştık hep birlikte… Hüngür hüngür…

Ancak 25-30 kilometre daha güney doğuda, Gündüzbey sınır köylerinde durum çok farklıydı.

Gündüzbey’in aksine Karlık dağlarından başlayarak Çat barajına kadar her taraf su kaynıyordu. Geçit vermez dağların yamaçlarından, sarp kayaların dibinden sular kaynıyor, iki dağın birleştiği derelerden akan gürül gürül sular ana derede birleşiyor, en sonunda Çat barajının gölüne dökülüyordu.

Karşı tarafa geçmek için derenin üzerine kurulmuş asma köprü, İstanbul’da Avrupa’yı Asya’ya bağlayan Boğaziçi köprüsünden daha fazla heyecan verdi bana… Dere kenarlarında başı boş bırakılmış, eğeri üzerinden atılmış beyaz atlar, tabloyu tamamlayan bir unsur gibi duruyordu. Resim yapsaydınız ancak bu kadar olurdu.

Yemyeşil tarlasını sulamaya çalışan Ebuzer dayı ile karşılaştık. Ayak üstü bir iki kelam ettik. 6’sı Kürt, 1 Türk (O da benim) 7 kişinin çalıştığı bir mekanda Kürtçe öğrenmeye adeta mecbur kalmıştım. Hazdıkım, çirdike, hara, vara… Adam bende bir anormallik olduğunu anladı. Bir de üstümüze başımıza baktı. Ekibin içinde kolları açık, başında şapkası olmayan tek kişi bendim. Galiba, içinden dedi, bundan dağcı olmaz. Kürtçe bir şeyler söyledi, ekip kahkaha ile güldü. Acilen tercümesini istedim.

“Bu adam dağa çıkamaz, donar. Siz en iyisi mi bunu aşağıda bırakıp gidin!”

Abuzer dayı hakkımda yanılmıştı. Aslanlar gibi çıktım, aslanlar gibi indim.

Veee… 15 yaşındaki Yasin’in başında çobanlık yaptığı dünya güzeli kuzular ve gıdikler(keçi yavruları)den oluşan sürü ile karşılaştık. Onlara dokunmak, sevmek hatta onlarla konuşmak için sürünün içine daldım. Onlara kendi ellerimle ot yedirme şerefine nail olacaktım. Adeta kendim de sürüden bir parça olmak istedim! Ne de olsa sürülerin de iştahla yedikleri bu otları toplamaya gelmemiş miydik? Eee o zaman ne mahsuru var onlarla birlikte otlamaktan!

Fakat her biri bir yana kaçtı. Gıdikler ve kuzular bile beni istemedi.

Bu arada ekibin de sabrı taşıyor. Ayıp olmasın diye bana nezaketli davranmaya çalışıyorlar ama arada bir ikaz etmeyi de ihmal etmiyorlar.

“Alişan abi böyle giderse akşam karanlığına kalırız. Elimizi çabuk tutmak zorundayız. Biraz acele edelim. Böyle her gördüğün davar sürüsüyle muhabbet edersen, korkarım ki ışkın toplamadan döneceğiz.”

Adamlar haklı. Ne için gelmiştik? Işkın toplamak için. Hadi o zaman tabana kuvvet…

*******************

4 kişilik ekip doğal akışı içinde ikiye bölündü. Önde ışkın ve şifalı otlar sevdalısı Kazım ve Alpay, arkada ise onlara ayak uydurmaya çalışan ben ve Yunus… Aslında Yunus, en arkada kalmayayım diye bana ayak uyduruyordu, ben duruyordum o da duruyordu. Sırtımdaki çantayı almak için birkaç hamle yaptı. Dedim ki, “Olmaz, fotoğraf çektirirken sırtımda çanta olmalı. Millet benim sahiden dağcı olduğumu sanmalı.” Eeee ne de olsa devir imaj devri…

Kazım ve Alpay ellerinde poşetler (Ki Karlık dağlarında tabiat dengesine aykırı tek varlık sanki bu plastik poşetlerdi) ot toplamaya erken başladılar. Dere boyunca, ta en yüksek tepeye kadar ha bire yaban sarımsağı, kenger, kekik, narpuz, dağ soğanı vs. topluyorlardı. Göbelek ve Işkın en büyük hedefleriydi, bu iki ot adeta onların rüyalarını süslüyordu. Ah bir gebelek (mantar) ve ışkın bulabilselerdi.

Daha çok yolumuz vardı. Aslında çıkacağımız dağları görüyorduk. Elimizi uzatsak değecekti. Bize o kadar yakın görünüyordu. Aha şuracıkta, diyorduk. Ama öyle değildi işte. El işareti ile göstermek kadar kolay değildi. Göğü delercesine bütün haşmetiyle yükselen dağlara doğru yürüdükçe sanki yol uzuyordu.

***************

Aynı amaç için yola koyulmuş ekibin yol macerasını bir cümleyle izah edecek olursak, bir gurup ha bire ot topluyor, öteki gurup ha bire fotoğraf çekiyor.

Fotoğraf makinesi Yunus ile Selim arasında sürekli el değiştiriyordu. Her bir 10 metrede bir sanki görüş açımıza takılan her şey başka bir hal alıyor, sanki manzara yeni bir boyut kazanıyordu. Ne kadar yükseğe çıksak, köyün ve Porğa’nın silueti de değişiyordu. Dolayısıyla hiçbir ayrıntıyı kaçırmak istemiyor, fotoğraflarla belgelemek istiyordum. Ne yana dönsem mutlaka deklanşöre basma ihtiyacı duyuyordum.

Sade manzarayı çektiğim zaman sanki bir eksiklik hissediyordum!

Sanki içinde Selim’in olmadığı karelerde bir noksanlık varmış gibi geliyordu! Manzara, sanki benimle bütünleşiyordu!!! En azından içime öyle doğuyordu! Selim’in olmadığı bir enstantane düşünülemezdi! Zavallı Yunus, hem çetin yürüyüş parkurunda yıpranıyor, hem de Selim’in fotoğraflarını çekmekten yoruluyordu.

Eminim ki sizler de, şu adam kenara çekilse de manzarayı seyretsek, diyorsunuz. Eeee ne yapalım, gülünü seven dikenine katlanır.

******************

Beydağlarının devamı olan karlık dağları eteklerinde tırmanışımız ara vermeden devam ediyor.

Artık zirveye doğru yaklaşıyoruz. İlk kar yığınlarıyla karşılaştık. Ama hala ışkından eser yok. Göbelekden (mantardan) de haber yok.

Ekibin içinde yavaş yavaş korku türeme başladı. Ya bulamasalardı? Bu kadar yolu boşuna mı gelmiş olacaklardı?

Ancak ta karşı tarafta, küçük bir karartı gördüm. Hareket ediyordu. Bu bir insandı ve bir şeyler topluyordu. Dikkatimi bütün bakışlarımı bu karartı üzerinde odakladım. Ve dedim ki;

“Çocuklar karşıda birisini görüyorum. Bu bir çocuk olmalı. 15-16 yaşlarında görünüyor. Muhtemelen ışkın ya da göbelek topluyor.”

Kürtçe seslenmeye başladım:

“Vara vara vara!”

Biraz daha ilerlediğimizde buz gibi suyu akan pınar keşfettik. Artık mola vereceğimiz, oturup dinleneceğimiz, çay demleyip yemek yiyeceğimiz yeri bulmuştuk.

Çantalarımızdaki malzemeleri çıkardık. Etraftan çalı çırpı topladık ve ocak yaktık. Buz gibi tertemiz suyun çayı da güzel olurdu. Kazım domatesleri ve bilerleri yıkayıp doğramaya başladı. Yunus da çay suyunu kaynatmaya…

Hadi bilin bakalım ben ne iş gördüm. Yattım. Evet yattım. Yarım saat kadar Karlık dağının tepesinde, toprak üzerinde bir ömre bedel uyku uyudum. Yorulmuştum ve gece de az yatmıştım. O bana ilaç gibi geldi.

Kazım’ın sesiyle uyandım.

“Alişan abi kalk, çay hazır!”

Resimde de gördüğünüz gibi domates, peynir, zeytin, biber… Ve dünyada içtiğim en güzel çay… Böyle bir mekanda böyle bir ziyafete 1 yılınızı vermez misiniz?

***************

Bu arada karşı dağlarda gördüğümüz karartı da harekete geçmiş, bulunduğumuz yere doğru geliyordu. Yaklaştı, biraz daha yaklaştı. Sırtında bir çuval dolusu ışkın vardı. Ancak yanımıza geldiğinde torbayı göremedik. Aşağıda bırakmış, galiba bize güvenmemişti. Ya ışkınımı alırlarsa, diye düşünmüştü galiba.

Yöre köyünden bir çocuktu. Adı da Osman… Tam 15 yaşındaydı. (Tahminimde yanılmamıştım. Hatta ekipten beni tebrik edenler bile oldu!!!) Işkın toplamaya gelmişti. Bizim gibi…

Onu da soframıza buyur ettik. Bizimle beraber yedi, çay içti. Dağlarda bir arkadaşımız daha olmuştu. Birbirimizi çok sevdik. Bizim toprağın insanı ne kadar da sıcak geliyordu bize. Hemen de samimi olduk, ahbap olduk.

******************

Mola verdiğimiz yerin hemen 500 metre kadar yukarısında iki şelale vardı. Kayalıkların üzerinden dökülüyor, dere boyunca gidip aşağıdaki başka sularla birleşip Çat barajına karışıyordu. Bu şelaleye yaklaşmak o kadar kolay değildi. Buz tutmuş karların üstünden geçmek gerekiyordu.

Ayağımız kayıp aşağı doğru yuvarlanabilirdik. Böyle bir tehlikeyi yaşama ihtimali en yüksek olanların başında ben geliyordum. Alpay bunu biliyordu. Onun için fotoğraf makinesi elinde, tetikte bekliyordu.

Nitekim ayağım kaydı, buz kaplı karlar üzerinde 50 metre kadar sürüklendim. Onun belgesi de fotoğraflar içinde bulunuyor.

Ellerim dondu, her tarafım yaş oldu. Üstüm başım kirlendi. Eve gittiğimde annem bana kızabilirdi! Tam ağlamak üzereydim ki (!) Yunus beni teselli etti. “Alişan abi” dedi, “Korkma üstün birazdan kurur, üzerini de temizleriz”

Şelale bizi tam anlamıyla mest etti. Karlık şelalesi, benim gözümde Niagara şelalesinden daha güzeldi, daha büyüktü.

Kazasız belasız şelale turumuz da tamamlandı. Tekrar aşağı inişte, mola verdiğimiz yere doğru gelirken ışkın tarlası ile karşılaştık. Sanki hazine bulmuş gibi sevindik.

Aç kurtlar gibi saldırdık doğunun muzu ışkın tarlasına…

Torbalarımız doldu taştı. Çocuklar gibi neşelendik. Moralimiz yerine geldi.

Ancak göbelekten hala eser yoktu. Göbelek hariç muradımıza ermiştik. Artık Malatya’ya zafer kazanmış bir kahraman edasıyla dönebilirdik.

Bugüne bugün, şu koca Malatya’da ışkın toplamış kaç tane adam vardı!

***************

Geriye dönüş hazırlıkları başladı. Yükümüz daha da ağırdı. Yukarı tırmanış kadar aslında iniş de zordu. Bacaklarımızdaki adaleler iniş sırasında bir kat daha zorlanıyordu.

Dönüş de yine aynı oldu. Önde Kazım ve Alpay, arkada Selim ve Yunus…

“Bu adam dağa çıkamaz, yarıda kalır” diyen Abuzer ağayı görmeyi çok isterdim. Ancak dua etsin ki, evine gitmişti.

Dönüş sırasında yine bir gezi klasiği yaşamak istemiyordum. Yalçın kayalarda bir tavşan gibi zıplayacak, yüce dağların zirvesinde bir aslan gibi kükreyecek, dönüşte küçük bir rampada yere yuvarlanacaktım. İşte benim klasiğim buydu.

Onun için biraz daha dikkatli olmam lazımdı. Hatta yolda Yunus’a da söyledim. Dedim ki, “Yunus, biliyor musun, ben hep gezilerin sonunda düşerim.”

Bunu der demez;

Yine sürpriz olmadı. Vallahi billahi küçük bir rampada dengemi kaybettim, ayaklarım kaydı, düşmemek için ellerimi kullandım. Dere kenarında buldum kendimi. Yorgunluktan olacak ki, bütün dikkatime rağmen bu küçük kazayı yaşadım. Ekibin yüreği ağzına geldi. Sonuç: sol elimin içinde küçük bir sıyrık, sağ bileğimde birkaç çizik.

Işkın sevincimiz az daha kâbusa dönüşecekti. Allah’tan ucuz atlattım. Belki de mail gurubumun içindeki iyi kalpli bir dostumuzun duası bizi korudu.

Siz de Allah’a şükredin. Şükredin yoksa az daha bu resimleri göremeyecek, bu gezi notlarını okuyamayacaktınız!

Bu minicik kazadan bahsetmişken, hemen şunu da ilave edelim. Bembeyaz bir yüzle çıktığımız Karlık dağlarından kıpkırmızı bir yüzle indik Sarsı köyüne… Güneş öyle bir yaktı ki yüzümü ve kollarımı, Sarsı köyündekiler beni tanıyamadı.

Şimdi eve gidince bunları anneme nasıl izah edecektim: Yorgunluk, güneş yanığı, yaralı bereli eller… Üstüne üstlük bir de annemden dayak yeme riski vardı!

Biraz sabır. Annemin beni nasıl karşıladığını dürüst bir şekilde yazacağım.

***********************

Yolda gelirken her gördüğümüz köylüye, çobana, çocuğa el sallıyor, selam veriyorduk. Doyamamıştım Porga’ya, Karlık dağlarına…

Arabada, Sarsı köyüne doğru gelirken, Yunus’a dedim ki, “Yunus bu iş böyle olmaz. Doğrusu ben Porga’ya bir daha geleceğim. Bu defa, sürüsü olan bir eve misafir olacağız ve sabah erdenden çoban ile birlikte sürü otlatmaya gideceğiz. Bir tam gün muvakkat Çobanlık yapmak istiyorum.”

Yunus’u Sarsı köyüne bıraktıktan sonra Bürücek yaylası üzerinden tekrar Malatya’ya dönecektik.

Köye vardığımızda ev sahibi Remzi Kılıç henüz çit sürmeden dönmemişti. Son bir kez Sarsı köyünde, Remzi ağanın evinin damından karşı tepeleri seyrettim. Bu bir veda seyri idi. Önce dağlara, derelere, ağaçlara, kuşlara, kuzulara veda ettim… Tabiat ile benim aramda sanki gizli bir lisan kurulmuştu. Ve bu toprak beni gerçekten kendine çekiyordu. Rahatına, ev düzenine çok düşkün olmama rağmen bu doğa sevgisi bende aşırı bir yükleme yapıyordu.

Ve Sarsı’nın çocukları. Songüller, Rabialar, Mustafalar, Hasanlar… Altın renginde çocuklar. Sevimli utangaçlıkları ile bize yaklaşıyor, bazıları ise uzaktan seyrediyor.

********************

Birazdan saf, temiz, bozulmamış bir dünyayı geride bırakacak, alabildiğine tahrip olmuş, kirli ve kaos dolu bir dünyaya (şehir hayatına) dönecektik.

Ne yaman bir çelişki ki, köyde yaşayanlar şehri, şehirde yaşayanlar köyü özlüyordu.

**************

Hey medeni dünya(!), gelişmiş dünya(!) yedin bitirdin bizi…

Toprağımızı kirlettin, suyumuzu kirlettin, havamızı kirlettin!

Teknolojin yere batsın. Boynun yere batsın. Yanın yere gele!

Töremeyesin(Gelişemeyesin)!

Beyninden vurulasın (Cep telefonunun mekanik salyası ağzında kuruya)

Nükleer santrallerin bata!

Lime lime eriyesin!

Ocağına incir ağacı dikile (Baz istasyonu kurula)

Al medeniyetini başına çarp!

Bana köyümü, toprağımı, suyumu, ışkınımı, şifalı ollarımı, toprak evimi geri ver!

********************

Eve vardığımda, beklediğim gibi annem bana çok kızdı. “Keşke” dedi, “Ayağın kırılaydı da, gelemeyeydin!”

“Eşgın toplamak senin neyine”

“O dağlarda senin ne işin var”

“Ben sana gitme, demedim mi!”

*******************

Ekibin işi bitmişti. Şimdi evlerinde eşgınlarını yiyorlar, doya doya…

Ben ise ertesi günü; yorgun, bitkin, yüzleri ve elleri yanmış, yara bere içinde;

Karlık dağlarında yenilenen hücrelerimi öldürmek üzere,

Ciğerlerimde depolanan temiz havayı kirletmek üzere,

Gözlerimin içinde sakladığım yeşil rengi karaya çevirmek üzere,

Narpuz ve eşgınların midemde sağladığı vitaminleri katreye dönüştürmek üzere ,

Kahrolası bilgisayarın, radyasyon saçan ekranının karşısına geçmek ve o mekanik tuşlara basmak zorundaydım.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici, saygısız ifadeler, cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, suçluyu ya da suçu övücü, uygunsuz gönderici adı, 'naylon- uyduruk' mail adresli, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır. Ayrıca, mesajların tüm yasal ve cezai sorumluluğu, mesajlarıyla birlikte IP numaraları da düşen göndericilere aittir."