Miram

Final


Opel Combo

ASlan Temizlik

Fuat
Malatya Haber -

Malatyalı Öğrenci Tenezzühleri- I

Malatyalı Öğrenci Tenezzühleri- I
  • 04.06.2019

Malatya’nın şimdi 70’li yaşlarını süren ‘eski’ gençlerinin İstanbul’daki talebelik günleri

Ertaç ÖNAL
[email protected]

(Bu yazı serisinde öğrencilik yıllarınızdaki kendinizi bulacak, bazen gülüp bazen hüzünleneceksiniz)

Eminim birçok okurumun; “Nedir bu tenezzüh, menezzüh ayakları arkadaş, şunun Türkçesini yazsan daha iyi değil mi ?” dediklerini duyar gibi oluyorum. Eh! Az buçuk da olsa Farsça ve de Osmanlıca’ya vukufiyetimizi nasıl belli edeceğiz? Ayrıca bırakın da Farsça, Osmanlıca cümle kurmanın özgürlüğünün de (!) tadını çıkaralım yani.

Uzaklaşmak, gezip dolaşmak gibi muhtelif anlamlar ihtiva etse de biz burada <Tenezzüh>kelimesini sıkıntıdan, üzüntüden bir nebze uzaklaşabilmek adına gül bahçesinde dolaşır gibi nostaljik bir gezinti anlamında kullanmak istedik sadece.

Bakın “öz Türkçe konuştun”, yok, “Arapça, Farsça, Acemce kelimeler kullandın” diyalogları bir zamanlar ne olaylara sebep oluyormuş..

Beyazıt Marmara Düğün Salonu Muharebesi;
1970 Şubat ayı.. Bir pazar günü İstanbul Beyazıt Meydanı’ndaki Marmara Düğün salonundayız. MLYC’nin (Malatya Lisesinden Yetişenler Cemiyeti) olağan kongresi için İstanbul’daki tüm Malatyalı öğrenciler orada olduğu gibi DEV GENÇ (Devrimci Gençlik Federasyonu) ve daha birkaç sol fraksiyonlu dernek, cemiyet temsilcilerinin yanında az da olsa sağ görüşlü dernek temsilcilerinin de o salonda hazır bulundukları anons edildi. Sağ ve sol fraksiyonların, dernekleri kendi saflarına çekebilmek için yönetici kadrolarının kendi saflarındaki öğrencilerden oluşması yarışlarının yapıldığı o yıllar.

Çok şükür öğrencilik hayatımızda hiçbir fraksiyona ne dâhil ne de müdahil olduk. Çünkü siyaset yapmak yapımıza hiç uymamıştı. Sadece Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kurum ve kuruluşlara muhabbet besledik, hizmet ettik.

Yine kongre salonuna dönelim;
Açılış konuşmasını MLYC Başkanı, Hukuk Fakültesi öğrencisi, şimdilerde İstanbul Barosu’nun hızlı avukatlarından “ Karabacak” lakaplı Abdullah Aldemir (üstteki fotoğrafta sağdaki Aldemir, soldaki Mustafa Balkız) yaptı, icraatlarını anlattı.

Daha sonra, Malatya Lisesi’nden arkadaşımız Nisan-1960 öğrenci olayları Şehidi Turan Emeksiz’in amcazadesi Edebiyat Fakültesi öğrencisi Nihat Emeksiz mikrofondaydı. Daha ziyade sol ve sosyal içerikli konuşmasına o dönem oldukça moda olan Öz Türkçe cümlelerle başladı, Öz Türkçe cümlelerle devam etti ve bitirdi. Konuşmasının tamamında MLYC Başkanı Karabacak Abdullah’ın icraatlarını eleştirdi.

Bu kez mikrofonu alan yine Hukuk Fakültesi öğrencisi olan ve 1980’li yıllarda Malatya Belediye Başkanlığı da yapan Seyhan Semercioğlu’nun (yandaki fotoğrafta soldaki Semercioğlu, sağdaki Avukat Yaşar Eren) ilk cümlesi;

-“Bu Nihat Emeksiz arkadaşımız o kadar öz Türkçe konuştu ki, şahsen ben hiçbir şey anlamadım” diyerek MLYC yönetimine övgülerini ve yergilerini sıralayan kısa bir konuşma yaptı.

Vay, sen misin bunu diyen Nihat Emeksiz, tekrar mikrofonu kaparak;

-“Yahu arkadaşlar kendi öz dilimi, lehçemi kullanarak yaptığım konuşmadan Seyhan rahatsız olmuş. Sen Arap mısın, Acem misin nesin arkadaş? Ben kendi dilimi konuşuyorum, anlayışta problemin varsa o da senin sorunun” diye sert bir çıkış yapınca uğultular, karşılıklı sataşmalar derken ortalık bir anda karıştı.

O dönem MLYC 2. Başkanı olan ve şimdilerde SGK uzmanı olarak muhtelif TV kanallarında merak edilen soruları cevaplayan Mustafa Balkız, çıkan kargaşada derneğe ait karar defteri, muhasebe kayıtları, tutanaklar v.s’nin zarar görmemesi için divan masası üzerinden toplayıp kaçırırken bir gurup O’na hücum edince, Mustafa oradaki bir odaya kaçıp kapıyı arkadan kilitledi.

Bu Beyazıt meydan muharebesinin galibi yoktu tabi.

Velhasıl o toplantı MLYC ‘nin son toplantısı, son kongresi oldu ve dernek kendini lağvetti. Böylesine gergin ve olay çıkarmak için bahane arayan bir yüksek öğrenci gençliği vardı o tarihlerde.

Görüyor musunuz, o tarihlerdeki zamane gençlerinin yok öz Türkçe konuştun, yok, “Arap mısın Acem misin” gibi atışmaları nelere mal oluyordu o dönemler.

Öz be öz Türk kökenli olsam da şimdilerde Arapça kökenli <Tenezzüh> kelimesini yazımda rahatlıkla kullanabilmemin keyfini yaşıyorum. “Özgürlük yok” (!) diye dedikodu yapanlar utansın canım.

Oysa olaylı kongreden 1.5 yıl öncesi Mart-1968’de MLYC muhteşem bir organizasyonla Taksim Belediye Gazinosunda (gazino, Gezi Parkı’nın içindeydi) İstanbul’daki çoğu Malatyalıları bir araya getiren bir eğlence gecesi düzenlemiştik.

O gece kralların kemancısı ünvanlı Macar Kemani Darvaş ve arkadaşları Macar müziğinden ve ağırlıklı olarak Türk müziğinden örneklerle muhteşem bir program yaptılar; Tanju Okan (yandaki fotoğrafta Ertaç Önal, o gecede Tanju Okan’a çiçek verirken), Malatya’dan davet edilen “kadife sesli sanatcı lakaplı” İlhan Kızılay ve saz arkadaşları, Malatya halk dansları ekibi ile bu ekibe davul ve zurna ile eşlik eden Vahap ve Saim Tuncay kardeşler, “ağlayan ve gülen şarkılar konseptiyle” davetlileri gülme krizine sokan komedyen Cevat Kurtuluş unutulmaz bir gece yaşatmışlardı Malatyalı konuklara.

Ayrıca o gece davetlilere duyurmadığımız derin bir üzüntü de yaşamıştık. Düzenlenen geceden yaklaşık 10 gün önce Beyoğlu Kalyoncu Kulluk sokaktaki evinde ziyaret edip tanburuyla gecemize katılması için dakikalarca süren ısrarlı davetimizi kabul etmişti. Bizim evinden alma isteğimizi kabul etmeyip “Taksim Belediye Gazinosunu iyi bilirim, gelmenize gerek yok, ben gelirim” demişti. Davetlilere unutamayacakları bir sürpriz yapmayı panlamıştık. Gece boyunca gözümüz kapıda bekledik gelmedi. Sonradan aldığımız haber bizi kedere boğdu. Maalesef Malatyalı Fahri (Kayahan), bizim ziyaretimizden sonraki gün rahatsızlanarak hastaneye kaldırılmış ve günler sonra düzenlediğimiz etkinlik günü vefat etmiş.

(Alttaki fotoğrafta soldan sağa: Nihat Emeksiz, Ünal Nebioğlu, İlhan Kızılay, Şahin Özer, Ertaç Önal)

Bu gecenin hazırlıklarıyla uğraşırken rahmetli İlhan Kızılay ile geceye katılmak üzere Malatya’dan gelen misafirler ve geceyi düzenleyen bir grup arkadaş İstiklal Caddesi’nde gezinirken İlhan Kızılay’ın uzun boylu, yakışıklı, siyah takım elbiseli 35 yaşlarında civanmert görünümlü bir arkadaşına rastladık. O gün kendisine misafir olmamız konusunda çok ısrarlı olduğundan daveti kabul edilince Beyoğlu’nun arka sokaklarından birinde <İnce Cumali> lakaplı bu hemşerimizin kendi iş yeri olan lüks bir kahvehane- kulüp benzeri zemin kattaki bir mekânda ikram ettiği çay ve kahvelerimizi içerken, oradan hemen her geçenin İnce Cumali’yi selamlayıp yan gözlerle de bizleri de süzdüklerini fark ettim. Arada bizlere “hoş geldiniz” diyenlere Cumali; “Hemşerilerim ziyaretime gelmişler” sözcüğündeki ses tonunda da bir övünç tınısı hemen fark ediliyordu. Daha ilk oturuşta İnce Cumali’nin semtin kabadayılarından olduğunu anlamamak mümkün değildi.

İnce Cumali’nin davetiyle sonra hep birlikte boğazda bir gazinoya gidildi. Gazino çıkışı hep birlikte bülbül sesi dinlemek üzere Emirgan Korusu’na götürüldük. Götürüldük diyorum çünkü nereye gidileceğine itirazsız İnce Cumali karar veriyordu. Sabah olmaya yakın nihayet azad edildik ve İnce Cumali kendisinin iş mesaisinin bundan sonra başlayacağını söyleyip bizden ayrıdı.

Ertesi gün akşam saatlerine yakın Cumali hemşerimiz iki adamıyla çalışma yaptığımız salona geldi. Çay ikramımızı yudumlarken; “Bizim âlemde ne kadar güçlüysen veya arkan ne kadar kalabalıksa itibarın o kadar fazla olur. Dün hemşerilerim olarak kalabalık bir şekilde benim mekânıma gelip oturmanızla çevrede itibarım ve ağırlığımın ne kadar arttığını anlatamam” deyince MLYC Başkanımız Abdullah Aldemir “Madem öyle yârin kayısı gecesini yapacağımız gazinoya gitmeden önce akşam saatlerine yakın tekrar daha kalabalık geleceğiz Cumali gardaş” diye söz verdi.

Söz verilen saatte Malatya’dan gelen Halk dansları ekibi, davul ve zurna ile en az 30 kişi tekrar gittik. İnce Cumali’nin mekânının bulunduğu sokak davul, zurna sesleri, çekilen halaylar ve atılan naralarla çınladı. Oraya gelen zabıta ekipleri de sadece seyirci oldular.

O yıllarda İstanbul’daki Malatyalıların birbirleriyle dayanışma ve tutkunluğu övgüye değerdi.

Yalova meydan muharebesi;
1968 yılı Mayıs ayının sıcak bir hafta sonunda bir de gezi düzenlemişti MLYC. Hep birlike sazlı sözlü vapura doluşmuş, güle oynaya Yalova’ya gelmiştik. Yaklaşık 25 kişilik gurubumuzda 3-5 kız arkadaş da vardı. Yalova Termal’deki açık hava sıcaksu havuzunda, hamamda, göz suyu, çene suyu, kulak suyu derken piknik alanında güle oynaya yapılan mangal partisi ve nihayet akşam İstanbul’a dönüş vapurunu iskeleye yakın deniz kenarındaki bir park alanında şarkılı, türkülü eğlenceye devam ederek beklerken aniden bulunduğumuz ortama peşpeşe maytap ve çat-patlar atıldı. Görünürde bunu yapan 16-17 yaşlarında iki genç delikanlıydı. Gurubumuzdan iki arkadaş bu gençlerin yanına giderek yaptıklarının çok ayıp olduğunu söylerken aniden elleri sopalı, zincirli 15 kadar aynı yaşlarda genç üzerimize saldırmaz mı? Kız arkadaşlarımız panikleyip bağırmaya başlayınca onlara sakin olmalarını ve uzakta durmalarını söyleyip hep birlikte ‘Yalova Meydan Muharebesi’ne daldık. Öyle bir muharebe ki karşı tarafın bu muharebeye nasıl hazırlıklı oldukları hemen anlaşılıyor, sırt sırta dayanışma içinde olmaları; “Görse şaşar Anibal, ördeklerden bir filo kazdan bir amiral.” misali..

En az 15 dakika süren bu meydan muharebesinin yol kenarında kalabalık bir izleyici grubu da var. Kız arkadaşlarımızın sonradan söylediklerine göre “Galiba film çekiliyor” diyerek etrafta kamera arayanlar bile olmuş. Sonuçta bir polis ekibi olay yerine gelince taraflar hep birlikte karakola gidiyoruz. Yaklaşık 40 kişilik kavgacı gurubunda darbe almayan hemen hiç kimse yok gibi. Karşı taraftan ambulansla hastaneye götürülen 4 kişi ifadelerin sonuna doğru kafaları, gözleri bantlı bir şekilde karakola getiriliyor.

Arkadaşlarımızdan birisi, bunların içinden yaralı birini gösterip; “Bizim Yücel Özelçi (yandaki fotoğrafta) bu çocuğun elindeki zinciri kapıp yere yatırarak o zincirle ellerini bağlayıp yumruklamaya başlayınca bu çocuk yalvarmaya başladı. Yücel de acıyıp bıraktı yerden kurtulan bu çocuk kaptığı sopayla tekrar aramıza dalınca bu hale geldi” deyince arkadaşımız Yücel Özelçi (sonradan uzun yıllar Diyarbakır ve Adana mahkemelerinde hâkimlik yaptı) yüksek sesle ve hayret içeren bir tonda;

-“Haaaa(!) Bu o muuuuuu?” diye bağırınca polisler dâhil istisnasız herkes kahkahayla gülmeye başladı.

Neticede saat 18.00 vapuru yerine 24.00 son vapura zor yetişmiştik.

***

Üniversite yaz tatiline girmiş bizler de memlekete dönüşü erteleyerek İstanbul’un yaz keyfini çıkarıyoruz. En az 10 kişilik Malatyalı öğrenci gurubumuza Malatya’dan misafir gelen Celal Yalvaç ve Yusuf Uğrar ağabeylerimiz de dâhil olunca kısıtlı paramızla birbirimize destek olarak her gün bir plajda, Adalarda, bazı akşamlar da bir gazinoda keyif çıkarıyoruz. Gazino dediysem, Aksaray semtindeki Gar, Yenikapı ve Lunapark gazinoları ile Beyoğlu Tünel semtindeki arkadaşlarımız Rıza İnal, Adnan Erkuş (Adnan ve Rıza geçtiğimiz yıl vefat ettiler) ve Kazım Başıbüyük de (Fethiye’de büyük bir otelin sahibi ve işletmecisi, turizmci) Orhan Gencebay (O yıllarda okuyucu değil, bağlama sanatcısıydı) ile birlikte Halk Müziği Sanatçısı Ahmet Sezgin’e bağlamaları ile eşlik ettikleri Şato Gazinosu gibi yemeksiz, içkisiz, duhuliye biletli konser salonlarından bahsediyorum. O yıllarda gazinolar, gazino kültürünün ve eğlencelerinin yozlaşmadığı her kesimden halkın gidebildiği, eğlenebildiği yıllardı. Bu gazinolarda Zeki Müren, Müzeyyen Senar, Nesrin Sipahi, Ahmet Sezgin, Orhan Boran, Beyaz Kelebekler, Yurdaer Doğulu-Birsen Armağan ikilisinin programları zevkle izlenirdi.

(Alttaki Fotoğraf: Soldan itibaren Ertaç Önal, Hüseyin Taşdemir, Yusuf Uğrar ve Adil Karamanlı)

Ataköy Plajı meydan muharebesi;
Bu gurubumuzla bir Pazar günü sabah erken saatlerde Ataköy plajına çıkarma yaptık. Gurubumuzda bulunan hatırlayabildiğim isimler; Cengiz Çağlayan, Ayhan Erdoğan, Adil Karamanlı, Fevzi Aytemur, Hüseyin Taşdemir, ben Ertaç Önal, Mustafa Uçman, Orhan Şeftalici, isimlerini hatırlayanmadığım 6-7 arkadaşımızın yanında Malatya’dan misafirlerimiz Celal Yalvaç ve Yusuf Uğrar ağabeyler ki en az 15 kişiyiz. Gün boyunca yüzdük, güneşlendik, oyunlar oynadık. Neşemizle şakalarımızla, oyunlarımızla diğer plaj sakinlerinin ilgi odağı olduk.

(Fotoğrafta sağ öndeki üçlü Ertaç Önal, Yusuf Uğrar ve Celal Yalvaç Ataköy Plaj muharebesi öncesi!.)

Akşama doğru gece saat 21.00 deki Aksaray Lunapark Gazinosundaki Nesrin Sipahi Konserine gidebilmek üzere duş alıp toparlanıyorduk ki bir bağırtı duyduk herkes “kavga var” diyerek koşuşturuyordu. Giyindiğimiz kabinlerden çıkıp baktığımızda Cengiz Çağlayan’ın birkaç plaj görevlisiyle yumruklaştığını görünce fırlayıp kavgayı aralamaya çalıştık. Ama ne mümkün, plaj çalışanları ellerindeki zincir ve sopalarla bize de girişince hepimiz sebebini bilmediğimiz bir muhaberenin leşkeri oluverdik. Sayıları bizden çok fazla olan plaj görevlilerinin bir kısmının ellerindeki zincir ve sopalarla hücumunu rahmetli arkadaşımız halter, güreş ve boks eğitimi almış olan Fevzi Aytemur karşılıyor ve her vurduğunu saf dışı bırakıyor. Keza Adil Karamanlı, Hüseyin pehlivan rakiplere aman vermiyorlar. (Övünmüş olmamak adına kendimizin cengâverliğinden bahsetmiyoruz) Celal Yalvaç ve Yusuf Uğrar ağabeyler de kavgacıları sakinleştirme çabasındalar. Plaj kumsalından kaçışan bayanlar ve çocukların bağırışları ki ortalık toz duman..

Sonucunda; plaj yanındaki karakol polisleri gelip olaya el koyuyor ve hepimizi karakola götürüyorlar. Çoğumuz elbisesini giymeye fırsat bulamamış ya mayolu ya da yalınayak.

Kavganın sebebini ancak karakolda öğrenebiliyoruz; elbisesini ve eşyalarını plajdaki soyunma kabinine bırakan Cengiz, plaj görevlilerinin uyarısına rağmen ekstradan emanet kasası parası ödememek için kıymetli eşyasını emanet yerine kabinde bırakınca kol saati ve parası kaybolmuş ve plaj görevlilerine “Bunu siz yaptınız” diyerek çatınca olay başlamış. İlk darbeyi sopa ile kafasına aldığı için Cengiz başından yaralı. Bizlerde de aldığımız önemsiz darbe bulguları var. Ama rakiplerimizin hali pür perişan. Kiminin parmağı, kiminin kolu kırık, 1-2 kişinin gözleri darbeden kapalı. Hemen hepsi de kendilerini o hale Adil, Hüseyin ve Fevzi’nin getirdiğini söyleyip şikâyetçi oluyorlar. İfadeyi alan komiser de ha bire bize yükleniyor; ”Bu gece nezarette kalacaksınız, yârin mahkemeye çıkacaksınız” diyor. Kavgaya pek karışmadığı için olan biteni karakol kapısı önünde dinleyen bir arkadaşımız, ulusal basında köşe yazarı olan ağabeyini arayıp durumu anlatmış. Gelen bir telefonla birden komiserin tavrını 180 derece değiştirerek plaj görevlilerine zincir ve sopanın silah kabul edileceğini ve hepsini hapse attıracağını söyleyerek bizden özür dilemelerini ve şikâyetlerinden vaz geçmelerini ikaz etti. Sonuçta adalet yerini buldu.

Son hızla Lunapark’a Nesrin Sipahi konserine yetiştik. Cengiz’in acil polikliniğinde başına sargı yapıldı ve yırtılan gömleğinin yerine Ayhan Erdoğan Fındıkzade’deki evinden kendi gömleklerinden birini getirdi. Onca olaydan sonra sazlı sözlü eğlencenin tadını çıkarmış, kaçanı kovalamıştık. Keyif kaçar, iş kaçmaz felsefesiyle.

Hep kavgadan, muharebelerden bahsetmemiz lafın gelişindendi. Adalar’da, Moda’larda o kadar güzel anılar var ki anlatmakla bitmez.

İstanbul’daki Malatyalı yükseköğrenim gençlerinin her birinin yakın temasta oldukları arkadaş gurupları vardı ve eminim ki her birinin yaşanmış ilginç hikâyeleri de vardır. Ama haliyle burada ya bizzat içinde bulunduğum ya da kulaktan duyduğum olaylardan bahsedebiliyorum.

Kerizler Koll. Şti.
31 Aralık 1968 Yılbaşı gecesi ; Ergen Tanyol (yandaki fotoğrafta) , Kirkor Yastangaç, Nuri Karakuş (Şişko Nuri), Cengiz Çağlayan, Ayhan Erdoğan, Ahmet….(Artiz Ahmet), Tuncay Ulu (alttaki fotoğrafta) Teşvikiye’deki Ergen, Nuri ve Tuncay’ın birlikte kaldıkları bekar evinde yılbaşını birlikte kutlamak üzere buluştuk. En spesial yiyeceğimiz Kirkor’un yuğurduğu çiğ köfte. Marul salatası, Atatürk mezesi kırık leblebi, yer fıstığı mezelerimiz. En ucuzundan şarap da içkimiz. İlk akşamdan başladık yiyip içmeye. Şakalar, fıkralar, kahkahalar gırla gidiyor. Herkes son derece mutlu. İçimizden birisi “haydi kalkın Taksim meydanına gidek, yeni yılı orada görek” deyince hep birlikte kalktık, saat 23.00 sularıydı. Teşvikiye’den Nişantaşı Valikonağı caddesine çıktığımızda kolkola girerek şarkılar söylemeye başladık:

-Nihansın dideden ey mest-i nazım
-İbrişim örmüyorlar, sevmişim vermiyorlar
-Darıldın mı cicim bana hiç bakmıyorsun bu yana,

Bizler tam bir ahenk içinde detone olmadan kol kola şarkılara devam ederken, karşı kaldırımdan bizim yaşlarda bir genç okuduğumuz şarkılara eşlik ederek yanımıza geldi ve teklifsiz kolumuza girerek bizimle birlikte şarkılara eşlik ederek yürümeye başladı. Ama bu arada okunacak şarkıları da hep ayni makamdan seçerek hiç ara vermeden kendisi belirliyor bizler de devam ediyorduk.

-Baharın gülleri açtı yine mahzundur bu gönlüm
-Mey-i lalinle dil mestane olsun, aman saki aman getir bir tane olsun
-Adana’nın yolları taşlık yok cebimizde beş para harçlık
-Yana yana kül oldum bir esmere kul oldum…

Bu ahval ile ağır aksak ve uygun adım yürüyüp 1 saate yakın bir zaman sonra Taksim Meydanı’na gelmişiz. Orada halay çeken, şarkılar söyleyen kalabalığa karışmadan önce Nişantaşı’ndan beri bizlerle beraber yürüyüp şarkı söyleyen ve maestro görevi üstlenen taydaşımıza kim olduğunu sorduk; “İsmim Erol, Tıp Fakültesi öğrencisiyim. Arkadaşlarım bana Rast Erol derler, Türk sanat müziğinde Rast makamının aşığıyım. Baktım sizler de rast makamında şarkılar okuyorsunuz, size katılmaktan kendimi alamadım.” Bizlerle tek tek tokalaşıp ayrıldı Rast Erol. Tam 50 yıl geçmiş aradan, kim bilir belki de bizim Hüseyin Aydıncak gibi ünlü bir tıp doktorudur. Yaşıyorsa Allah selamet versin.

Sabah olmaya yakın zamana kadar o kalabalıkta eğlenmeye çalıştık, havai fişek gösterilerini seyrettik. Arkadaşlarımızdan birisi “Haydi hep birlikte Galata Köprüsünün açılışını seyretmeye gidelim” dedi. Meğer yüksek tonajlı gemiler köprü kapalıyken altından geçemedikleri için sabah saatlerine yakın köprünün ortasındaki kanatlar açılıyormuş. Gittik gitmesine ama o gece yılbaşı olduğu için köprü açılmayacakmış. Arkadaşlarımızın bir kısmı otobüs seferleri o saatte olmadığı için yine yürüyerek eve gitmek istediler. Ben Cengiz ve Ayhan o yorgunlukla onca yolu yürümeyi göze alamadığımızdan Sirkeci’de kesemize uygun bir otelde kalmayı tercih ettik. Penceresi arka sokağa bakan 3 yataklı odamızdaki yataklarımıza yorgunluktan yığılırcasına uzandık ve hemen dalmışız.

Bir feryat ile uyandım, bağıran Cengiz’di. Ayhan da yataktan yarı doğrulmuş gözlerini ovuşturuyordu. Kolumdaki saate baktım henüz sabahın 07’si, yatalı 3 saat ancak olmuş. Ne oluyor demeye kalmadan Cengiz pencereden dışarı bakıp sonra bize dönerek “Gahın lan çabuk şuraya bahın” diye yırtınıyordu. Aklımdan binbir türlü hal geçirerek Ayhan ile birlikte pencereye koştuk. Dışarıda birbiriyle dalaşan iki köpek yavrusundan başka bir şey görünmüyordu. Ne var ulan dışarıda, bizi niye uyandırdın, diye söylendim, hemen sözümü keserek “şu tabelaya bak” dedi Cengiz. Gösterdiği kocaman tabelada ‘UYANIKLAR KOLL.ŞTİ.’ yazıyordu. Ne var tabelada diye hayret ve merak nidasıyla soran Ayhan’a “Ula heç gafanız çalışmıyı, biz en kısa zamanda gelip bu tükanın garşısına ‘KERİZLER KOLL.ŞTİ.’ diye bir tükan açsah millet alışverişi uyanıh tüccardan mı yohsam keriz tüccardan mı yapar, Vallah müşterinin belini kırarıh”

Gülelim mi, kızalım mı kararsız kaldık ama tekrar uykuya dalmak için ben şahsen uzun süre dönüp durdum yatağımda.

Tiyatrocu pantolonu kolalı olur
Bu Ergen Tanyol’a şaka yapmak veya takılmak resmen belayı satın almak demektir. İstediğiniz ağırlıkta şaka yapın banamısın demez. Demez ama her defasında intikam şakasını misliyle yapar. Rahmetli Nuri Karakuş (yandaki fotoğrafta) ile birlikte birkaç arkadaş birlikte kaldıkları evde, masanın üzerinde yakındaki bir ütücünün iki adet pantolon ütü tesellüm fişi görür. Fiş Nuri Karakuş adına düzenlenmiştir. Hemen fişi alır Ergen, iki sokak ötedeki ütücüye gider. Bir çalışana fişi gösterip, bu iki pantolonun kolalanacağını söylemeyi unuttuğunu söyler. Adam hayretle Ergen’e bakıp “şaka yapıyorsunuz galiba, yahu beyefendi hiç pantolon kolalanır mı” diye sorar. Ergen; “Biz tiyatrocuyuz, sahneye koyduğumuz oyunun gereği pantolonun kolalanması gerekiyor” diyerek adamı ikna eder. Ütücünün pek aklı almasa da “O zaman şu kadar lira kolalama farkı ödeyeceksiniz” deyince Ergen kola fark ücretini peşin ödeyerek ayrılır ve eve dönüp fişi aldığı yere bırakır. İki gün sonra pantolonlarını almaya giden Karakuş tahta gibi kolalanmış pantolonları görünce şok olur ve tartışmaya başlar. Yapılan tarif üzere failin kim olduğunu anlayan Nuri Karakuş pantolonların yeniden yıkanıp ütülenmesi için iki kat ücret ödemek zorunda kalır.

Sevgili ile buluşmaya sakal traşı olmadan gidilir mi hiç?
Yine bir hafta sonu akşamı Teşvikiye’deki Kirkorların evinde toplanıp çiğ köfte partisi yaparak, şarkılar söyleyip geç satlere kadar eğlendik. Ertesi gün öğlen saatlerinde kahvaltımızı yapıp ikişer kişi eşleşip Ankara tavlası oynuyoruz. Kirkor’un gözünün ha bire kolundaki saatte olduğunun farkındayız. Sonra banyoda sakal traşı olmaya başladı
Ergen yüksek sesle sordu;
-Kirkor ne yapıysın?
-Sakal traşı oluyum.
-Olm Pazar günü ne traşı bu?
-Kız arkadaşımla buluşacam.

(FOTOĞRAF: Soldan itibaren Abdullah Aldemir, Ertaç Önal ve Cengiz Çağlayan)

Ergen, tavlayı bırakıp büfenin üzerinde duran çeyrek şişe kadar dolu olan kolanya şişesini alıp wc’ye gitti. Döndüğünde çeyrek şişe kolanyanın yarım şişeye yakın dolduğunu görünce vaziyeti anladık. Ergen eliyle bize sus işareti yapıp sandalyesine otururken “herkes kolundaki saati 1 saat ileri alsın” dedi. Söyleneni yapmayan Ergen’in şaka hışmına uğrayacağını bildiğinden itirazsız denileni yaptık. Peşinden ikinci talimat geldi;
-Sakın kimse gülmesin, herkes tavla oyununa odaklansın.
Az sonra Kirkor gelip büfe üzerindeki kolanya şişesini bolca avcuna, sonra da yanaklarına sürdü. Sürdü ama kokuda bir acaiplik olduğundan önce avcunu sonra şişenin ağzını tekrar tekrar koklarken Ergen sordu;
-Kız arkadaşınla nerede buluşacaksın
-Karaköy iskelesinde, oradan da Kadıköy’e geçeceğiz.
-Saat kaçta buluşacaksın ki
-Saat 1 de
-Olm. Saat yarım olmuş. Yarım saatte Teşvikiye’den Karaköy’e nasıl yetişeceksin?
Kirkor kol saatine bakıp,
-Ne yarımı olm, daha saat 11,5
-Senin saat geri kalmış, saat yarım.

Kirkor merakla gelip tek tek herkesin saatine bakınca ikna olup yıldırım hızıyla evden çıkıp gitti. Yaklaşık üç saat sonra eve geri döndü.
-Yav bu kız da çok dakik, huyu kurusun saatinde randevu yerinde olmasam 5 dakkadan fazla beklemez. Ben hususi taksi tutup saat 1’i 10 geçe iskeleye ulaştım, tam yarım saat bekledim ama kız vaktinde gitmedim diye bozulup gitmiş.

Demek ki normal saate göre Kirkor randevu yerine 50 dakika önce gidip, randevu saatinden 20 dakika önce de ayrılıp geri dönmüş. Şakayı öğrenince söylenip durdu ama kolanya olayını duyunca da hamama gidip yüzünü keseletmiş.

* **

Şimdi anlatacağım olay internette sık sık seyrettiğimiz aydın ve bilgin geçinen gençlerimizin bir başka versiyonu.
Hani kameralı muhabir yoldan geçen bir genç kız veye delikanlıya soruyor;
-6 kere 9 kaç eder?
Verilen cevap; 39.
-Ne iş yaparsın?
cevap;
-ünüversite öğrencisiyim.
Ayni soru bir başkasına soruluyor, genç delikanlının verdiği cevap;
-Abi ben yabancı dilde eğitim veren bir okulda okuduğum için bilemiyorum.
-Yabancı dilde 6×9 nasıl söylenir?
Soru sorulan delikanlı cevap vermeden kaçarcasına uzaklaşıyor.

-Piramitlerin Mısır’a Türkiyeden kaçırıldığı tespit eildi. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
-Gümrükler sıkı kontrol altında tutulmazsa daha çok değerlerimizi kaçıranlar olur.
-Acaba hangi yoldan nasıl kaçırılmıştır piramitler?
-Deniz yolu ile, gemilerle kaçırılabilir ancak.
-Teşekkür ederiz görüş bildirdiğiniz için. Nerede çalışıyorsunuz, göreviniz nedir?
-Ben tarih öğretmeniyim!!!

Tarih öğretmenimizdeki şu kültüre bakar mısınız? İşte yozlaştırılmış eğitim sistemimizin ilginç bir proto tipi.

Kahramanımız yine sevgili Kirkor (yandaki fotoğrafta); Şubat tatiline birkaç gün var. Herkes memlekete gideceği ulaşım aracının biletini önceden alıyor.

Bizler de 6 arkadaş bir kuşetli kompartman bileti almış ve tatilin başladığı 1 Şubat gününün gelmesini sabırla bekliyoruz. Arkadaşımız Kirkor Yastangaç (Namı diğer dişçi KİKİ), bize kendisini kuşetli kompartman kadromuza dahil etmediğimiz için bize sitem edip kırılganlık göstermekte. Ergen Tanyol fırsatı kaçırmadan çok ciddi bir tavırla Kirkor’a hitaben,
-Olm, Doğu ekspresini ne yapacaksın, sen de Marmara ekspresiyle -ki böyle bir ekspres yok- Adana üzerinden git Malatya’ya. Doğu ekspresine göre 6 saat geç gidiyor ama daha rahat edersin. Hem de bilet almak için Haydarpaşa Garı’na gitmene gerek yok Marmara ekspresi Sirkeci’den kalktığı için Sirkeci Garı’ndan alırsın biletini.

Kirkor duyduklarına inanamayıp keyifle;
-Yav bunu şimdiye kadar niye akıl etmedim, vay aklıma tükürem. Hem karşıya geçmeden trene Sirkeci’den biner hem de görmediğimiz yerleri görürüm, diye hayıflanadursun. Hazırda bulunanların gülmelerini Ergen kaş göz işareti ile durdurup, Kirkor’u Sirkeci Garı’na gönderdi. Akşama doğru geldiğinde Kirkor’un yüzünden düşen bin parçaydı. Ne oldu diye soranlara,

-Yav bu Ergen’in hiçbir sözüne inanmayacağım diye kendime söz veriyim ama yine beni gandırıyı. Size de helal olsun beni uyarmadınız, üstelik ben ısrarla Sirkeci’den kalkan Marmara ekspresine bilet ver diye ısrar edince gişe memuru bana hangi mektepte okuduğumu sordu; ben de Dişçilik Fakültesi’nde deyince “senin okuduğun okulun” diye bana sinkaflı konuştu. Hiç bi şey değil de o herifin benimle dalga geçmesine bozuldum.

Sanırım Kirkor’un ahı tutmuş olacak ki 1 Şubat akşamı Haydarpaşa’dan 1 kompartman dolusu altı arkadaş çıktığımız tren yolculuğunda başımıza gelmeyen kalmadı;
Sürecek…

Etiketler: /

Yorumlar
  1. ORHAN APAYDIN dedi ki:

    Ertaç Önal, bir Malatya belgeseli daha ortaya çıkardı. Gerçekten de o yıllarda üniversite öğrenimi gören kentin bilinen isimlerinin Ankara ve İstanbul’daki günlerine dair çok şey anlatılırdı da, böyle derli/toplu fotoğraflarla desteklenen bir anılar dizisi, ancak bu kadar güzel kaleme alınabilir.
    Lütfen herkes yazsın. Sevgili İsmet Yalvaç’ın da yayını konusunda katkısı olacağına eminim.
    Anlatılan bu yıllar Malatya’nın bana göre çok özel yıllarıydı. Yazıldıkça kimbilir daha neler öğreneceğiz ve Malatya tarihine çok değerli anektodlar girmiş olacak. Çocuklarımız, torunlarımız anne-babalarını, dedelerini, teyzelerini, dayılarını bu satırlarda bulabilecek.
    Lütfen anılarımızı yazalım.
    Sağol sevgili sağdıcım Ertaç Önal.
    Arasa yazılarından sonra yeni bir pencere açtığın için teşekkürler.
    Orhan Apaydın/ADANA

    1. ertaç dedi ki:

      İltifatına teşekkürler sevgili Orhan. “Arasa” serisinde daha yazacağım çoook anılar var. Bu seri şimdilik üç bölümle sınrlı. Bakalım hangi aktörle çıkacak ortaya.

  2. Hakan Karamanlı dedi ki:

    Ertaç amca
    Bu gezilere ait babamda bolca fotoğraf var. Bayramdan sonra scan ettirip size birer kopya göndereyim. Bu arada babama okudum yazıyı hepsini bire-bir yazdığınız gibi hatırlıyor.

    1. ertaç dedi ki:

      Memnun olurum Hakan. Teşekkürler

      1. Hakan Karamanlı dedi ki:

        Gönderdim Ertaç Amca umarım elinize geçmiştir

  3. Levent Aksoy dedi ki:

    Çok güzel olmuş Ertaç abim.Ellerine sağlık.Ellerin dert görmesin.Daha nice sağlıklı ve huzurlu Bayramlara…

    1. ertaç dedi ki:

      Teşekkürler , sevgili hocam.

  4. Karahanlı Mehmet dedi ki:

    Ertaç bey, kaleminizi sağlık. Ufak bir düzeltmede bulunma ihtiyacı hissettim. “Osmanlıca” diye bir dil yoktur. Onun aslı “Osmanlı Türkçesi” dir. Osmanlı ne devletin ne milletin ne bayrağın nede dilin adı olabilir. Çünkü osmanlı bir hanedanın yani ailenin ismidir. Beşbin yıllık Türk tarihinin şerefli bir ailesinin ismidir. Devlet Türktür bayrağı dili milleti Türk milletine aittir. Tabiki dilde yaşayan birşeydir. Türk milletinin yaşadığı hükmettiği coğrafyalardan beslenmiştir.

    1. MALATYALI ROJDA dedi ki:

      Osmanlı devleti yoktur demek ancak inkarcılık yada tarih bilgisi cahilliği olarak adlandırılır.Gerçi senin demenle 700 küsürlük çınar Osmanlı Devleti yok olmaz.

      1. Karahanlı Mehmet dedi ki:

        Ben öyle mi demişim😄

        1. Muharrem dedi ki:

          Osmanlıca diye bir dil Yok demek yanlış olur Farsça ve Arapça dillerinden etkilenmiş Tamm ama onu dersen Şuan Türkçe diyede bir dil olmaz

          1. Karahanlı Mehmet dedi ki:

            Muharrem bey, tekrar söylüyorum “Osmanlıca diye bir dil yoktur” Osmanlı Türkçesi vardır. Türkçe ise her dil gibi yaşayan birşey olduğu için yıllarca Türk milletinin ve Türk devletinin hükmettiği coğrafyalardan beslenmişlerdir. Merv, Kum, Tebriz, İsfahan şehirlerine hükmederken farsçadan beslenmişler bingazi, trablus, mekke medine kudüs e hükmederken arapçadan beslenmişlerdir. Farsça ve arapçadan geçen kelimeler bu sebepledir. Osmanlıca olmayacağı gibi Göktürkçede olmaz, selçuklucada olmaz. Göktürk Türkçesi, Selçuklu Türkçesi olur. Türkçe belli başlı kendi başına bir dil; önğne gelen sıfat ve ünvanlarda dönemin kendisidir.

YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici, saygısız ifadeler, cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, suçluyu ya da suçu övücü, uygunsuz gönderici adı, 'naylon- uyduruk' mail adresli, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır. Ayrıca, mesajların tüm yasal ve cezai sorumluluğu, mesajlarıyla birlikte IP numaraları da düşen göndericilere aittir."