Bülent KORKMAZ
1982-1986 arası. Şehit Kemal Özalper (ŞKÖ) Endüstri Meslek Lisesinde talebeyim. Bina olarak aynı okul bünyesinde ama resmiyette ayrı bir okul sayılan Teknik Lisede öğrenciyim. Aklımda yanlış kalmadıysa 600’ün üzerinde öğrenciyiz, bu günün şartlarına göre oldukça yüksek bir rakam, sınavla öğrenci alınıyor ve belli bölümlere girmek, girsen de okumak (elektronik-elektrik gibi) gerçekten zor. Ders saat sayısı çok uzun, 10 saati bulduğu oluyor.
Okulda futbol çok sevilen ve icra edilen bir spor dalı. Öğrencilerin arasında sayısız lisanslı futbolcu var.
O zamanlar ben de arkadaşlarım da futbolu bir başka seviyoruz. İmkanlarımız dahilinde futbol oynuyoruz ama asıl tetikleyici sebep Malatyaspor. 1982 yılıyla birlikte Malatyaspor 2. Ligde iyi top oynamaya başlamış, bir sezon sonra yenilgisiz şampiyon olup bugünün Süper Ligine yükselmiş, Malatyaspor olgusu yaşamımıza doping etkisi katmış, anlam kazandırmış. Hayatımız futbol olmuş, hayatın geri kalan unsurları küçük bir ayrıntıdan ibaret sanki. Malatyaspor tarihinin en güzel günleri, maçlarını kaçırmıyoruz, ders saatimize denk gelmezse antrenmanını bile izliyoruz, anlayacağınız onunla yatıp onunla kalkıyoruz. Arada mahalledeki arsalarda, İnönü Stadının yan tarafındaki ve Sanat Mektebinin içindeki toprak sahalarda topun peşinde koşuyoruz; yorulmak, usanmak, bıkmak bilmeden.
Şeker ve Sümer statlarında amatör maçlar oynanıyor. O maçları da izliyoruz. Büyük heyecana sahne olan okullar arası maçların keyfi bambaşka. Futbolu bizden de çok seven tarih hocamız Osman Barbaros öncülüğünde okulda düzenlenen sınıflar veya bölümler arası maçlar kıran kırana geçiyor. Malatya amatörünün seçme futbolcuları ŞKÖ bünyesinde. Sınıf takımı neyse de bölüm takımına girmek milli takıma seçilmek gibi; okul takımına girmekse, hayal!
Lise 1’de iken en fazla sınıf takımında oynayabiliyorum. 2. sınıfta Teknik Liseden eğitime devam etmeye başladım, orada kadroya girmek ne mümkün, deve dişi gibi adamlar var, ancak kenardan maçı izliyor, bekliyorum ki son 5-10 dakika beni oyuna katsınlar.
Nasıl olduysa, bana acıdılar mı, efendi eleman, futbolu da seviyor, hevesi geçsin fıkaranın diyerek galiba, 3. sınıftan itibaren beni takıma aldılar. En ileri uca koydular, benden gol bekliyorlar. Top bir yerlerime çarparsa veya arkadaşların taşıyıp boş kaleye yuvarlamamı beklediği toplara vurabilirsem arada gol oluyor, sağ ayağımla attığım şutlarsa kale direklerine en az 5 metre yakından gidiyor. Sol ayağımla bir defa şut atabildim, o da direkten döndü (unutulmayan istatistik).
Takımda sonradan profesyonel liglerde top koşturacak, sınıf arkadaşlarım, Malatyaspor altyapısında kaptanlık yapan Levent Köksal, Tekelspor’un sağlam adamlarından Mesut Menevşeoğlu, Şekerspor’dan “Tecde Canavarı” Atilla Bozdağ, amatör-profesyonel hiçbir yerde top oynamasalar bile yetenekleriyle bu işi yapabileceklerinin sinyalini veren Murat Karakuş, soyadını hatırlayamadığım centilmen Bayram, Zafer Mahalleli Mehmet Kurtulmuş, başka bölümden olup karşılıklı oynadığımız Paşa lakaplı, genç yaşta aramızdan ayrılan Yusuf Okyay, millete şaka yapmaktan arta kalan zamanlarında birçok takımda stoper olarak futbol oynayan, sonradan hakemlik-gözlemcilik yapan Turgay Şaşmaz, atletizm şampiyonlukları da bulunan ve bir liselerarası final maçında hızıyla galibiyet golünü atıp okulumuzu şampiyonluğa taşıyan Zeynel, Tekelspor oyuncusu, ileriki yıllarda Malatya İdmanyurdu’nda profesyonel oynayacak, teknik adamlık yapacak Kadri Gülver (Bingöllü Kadir diye anılıyordu), Motor bölümünde okuyan Şanver, Karakavakspor forveti Dilekli Vahit, Sancaktarsporlu Eyüp, Malatyaspor, Malatya Belediyespor ve nice profesyonel takımda top oynayacak, antrenörlük yapacak Nihat Balan ve, beni bağışlasınlar, adını hatırlayamadığım nice arkadaş o dönemin futbolcuları.
FOTOĞRAF: Paşa lakaplı Yusuf Okyay çalıştığı Malatyaspor’la sağ başta, yine yakın tarihte kaybettiğimiz Muharrem Zeyno sol başta görülüyor.
Burada rahmetli Paşa hakkında birkaç satır yazmadan geçemeyeceğim: Bileklerine bu kadar iyi hükmeden, topu iyi saklayabilen ender sayıda futbolcu gördüm. Aklımda yanlış kalmadıysa Ağaç İşleri bölümünde öğrenciydi. Ben ve arkadaşlarımın çoğunun da giydiği, hurda lastikten imal edilen, aslında Wilhelm ve Carl Gislow adında iki İsveçlinin icadı, haliyle piyasanın en ucuz ayakkabısı Cızlavet denen, bizimse niyeyse Ankara Lastiği dediğimiz “ayakkabımsıları” ayağına geçirir, büyük bir şevkle, arzuyla topun peşinden gider, topu ayağına almışsa da kimse ondan kolay kolay koparıp alamazdı. Sessiz, sakin, efendi de bir arkadaşımızdı.
Bildiğim kadarıyla Paşa askere gidip gelene kadar hiçbir takımda lisansı çıkmadı, hiçbir kulüpte resmi maç oynamadı. Bireysel hayat şartları Paşa’nın bir kulüpte futbol oynamasına imkan vermemişti.
***
Aradan yıllar geçti…
31 Mayıs 2001 günü, Malatyaspor Sakaryaspor’la Antalya’da play-off finali oynuyordu. Bir iş gereği o günün sabahı Adana’da idim, maça gidememiştim, Malatya’ya dönüp İsmet (Yalvaç) Abiyle Görüş gazetesinde maçı televizyondan izledim. Maç bitti, penaltılarla Malatyaspor 4-2 kazandı, kameralar bizim tribünleri gösteriyor, aralarında tanıdığım birçok isim var haliyle, deliler gibi seviniyorlar. Susmak bilmiyorlar. 11 yıl sonra Süper Lige dönmüştük, nasıl sevinmesinler!
Sevinenlerin arasında bir yüz özellikle dikkatimi çekiyor, duygulanıyorum, gözlerim daha daha doluyor:
Evet, tahmin ettiğiniz gibi, rahmetli Paşa. Ama öyle bir seviniyor öyle bir seviniyor ki, kendinden geçmiş, herkesten daha çok mutlu, sevinçli.
Diyorum ki kendi kendime, ah Paşa’m ah, sen o tribünde taraftar değil, sahada o sarı-kırmızılı, dünyanın en güzel formasını giyen futbolcular arasında ter dökenlerden biri olmalıydın.
Danimarka Dinamiti
Liseyi bitirdiğim yılın (1986) Haziran ayında Meksika’da dünya kupası maçları başlamıştı. Siyah-beyaz ekranlardan maçları izlemek bizim için büyük mutluluktu.
Dünya kupalarının ağa babaları üç aşağı beş yukarı bellidir: 86 itibarıyla Brezilya, İtalya, Almanya, Arjantin, Fransa, Uruguay, İngiltere; her turnuvada boy gösteremeseler bile dönemsel çıkışlarıyla dikkat çeken, yarı final, final oynamış veya kupalar almış Hollanda, Polonya, Belçika, Sovyetler Birliği, Macaristan, Çekoslovakya.
24 takımın katıldığı Meksika 86 finallerinde Danimarka da vardı. İlk defa dünya kupasına geliyorlardı ama turnuvaya fırtına gibi bir giriş yaptılar. Taraftarları Danca bir şarkının sözlerinden (Vi er røde, vi er hvide) esinlenerek “we are red, we are white, Danish Dynamite” bağırışlarıyla tribünleri inletiyorlardı. Danimarka formasının kırmızı ve beyazı kast edilip, İngilizce kafiyeli bağırılmış oluyordu.
(E) grubunda oynayan Danimarka İskoçya’yı 1-0, Batı Almanya’yı 2-0, Uruguay’ı 6-1 yenerek gruptan lider çıkıyor. İskoçya, Uruguay bir nebze anlaşılır da o yıllarda katıldığı her turnuvada final oynaması sürprizden sayılmayan Almanları (Batı Almanya bu dünya kupasında Maradona’nın Arjantin’ine karşı final oynayacaktı) ezerek yenmek bambaşka bir seviyenin göstergesiydi.
FOTOĞRAF: Piontek, İnönü Stadında maç izlerken sohbet ettiği kişi dönemin valisi Saffet Arıkan Bedük. Bedük’ün Piontek’e baktığı fotoğrafta arkada en solda Özkan Akbulut, yanında Süleyman Tekgül görülüyor.
Danimarka’nın ikinci turda rakibi, İspanya idi. O tarihe kadar SSCB’yi 2-1 yendikleri 1964 Avrupa Şampiyonluğu, aynı turnuvanın 84 finali (Fransa’ya 2-0 kaybettiler) harici uluslararası büyük başarısı bulunmayan İspanya karşısında Dinamitler ne yapacaktı?
Bu maçı hiç unutmuyorum. Unutabilirdim belki ama o maçın gölgesi, anısı ileriki yıllarda beni takip etmeye devam edecek, futbola bakış açımda bir noktaya takılıp kalmama yol açacaktı. Halen de oradayım…
Danimarka maça fırtına gibi başladı. Jesper Olsen’in penaltıdan attığı golle 1-0 öne geçtiler. Ardından aynı futbolcu taç çizgisi civarından hatalı bir geri pas yaptı, Emilio Butragueño araya girip beraberliği sağladı. İlk yarı 1-1 bitti.
Genç futbolseverler bilmeyebilir: 1992 yılına kadar kalecilere ayakla verilen pasları kaleciler eline alabiliyordu. Haliyle hücum eden takımların “Osimhen presi” yapmasına gerek bulunmuyordu. Jesper Olsen’in o hatalı pası halen Danimarka futbol hafızasından silinmiş değil ama Danimarka ikinci yarı güzel futbol oynamaya devam etti, maçı çevirip farka gidecek pozisyonlar buldu, Preben Elkjær Larsen’le iki önemli fırsattan yararlanamadı, ardından Butragueño penaltı noktası civarından kafayla takımını 2-1 öne geçirdi, sonrasında oyun Danimarka hücumu, İspanyol kontrasına döndü. Real Madrid efsanesi Butragueño 2 gol daha attı, benim sabi aklımla, maç 2-1 iken bile, Danimarka yenecek, beklentilerim boşa çıktı, bir gol de Andoni Goikoetxea’dan (sanıyorum Goygoyçeya diye okunuyor) geldi: 5-1.
Eline sağlık…
O gün kendi kendime dedim ki, futbolda en büyük iş gol atmakmış, en büyük topçular gol atan topçularmış. Kaleciler de önemli, diğer oyuncular da ama gol atabilmek bambaşka bir yetenek gerektiriyormuş. Uzaktan izleyenlere çok kolay gözükebilir, o topu ben de içeri sokarım diyebilirsiniz ama öyle değilmiş işte.
O yaşta ulaştığım futbol fikriyle termodinamiğin birinci yasasını bulan kişi olmadım elbette. Bu fikre ulaşan binlerce futbolsever vardı mutlaka ama benim beynime yerleşmesi Larsen’in atamadığı gollerden sonra gerçekleşti: Futbolda gol atmak sadece en zor iş değil, en önemli işti.
Bugün değişen bir şey var mı?
O yılların Türk futbol basınında maç yorumları genellikle eski futbolculara yaptırılırdı. Elime geçip okuyabildiğim gazetelerde hiçbirinin taktik içerikli yazdığını görmedim. Çoğu tribünde oturan sıradan taraftarın bile yazabileceği uyduruk kaydırık yazılardı. Bilmiyorlardı da açıkçası.
Bir tek, kendisiyle az da olsa oturup kalkma, telefon görüşmeleri yapma şansına eriştiğim rahmetli Doğan Koloğlu Abinin teknik-taktik ağırlıklı yazılar kaleme aldığını hatırlıyorum.
Haliyle Danimarka ne oynuyordu, ne yapıyordu, tarihinde ilk kez dünya kupasına katılma başarısı gösteren, belki bir futbol azizliğine uğramasa en azından yarı finale kadar gidebilecek potansiyele sahip kırmızı-beyazlar nasıl bir taktik akılla sahaya yayılıyordu, bilme şansımız yoktu.
Sonradan okuyup öğrenecektik: 3-5-2 oynuyormuş.
Sıradan bir Internet aramasıyla veya futbol taktikleri konusunda yazılmış kitaplara bakarak 3-5-2 hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz. Özetle, savunmada 3 tane bek-stoper görevini gören oyuncunuz bulunuyor, libero bulundurmuyorsunuz; önlerine iki tane savunma yönü ağır basan orta saha oyuncusu yerleştiriliyor, en ortada olan kontra ataklara karşı savunmayı destekliyor, ve bu oyuncular iki tarafta kanat oyuncuları, forvet hattının hemen arkasını kontrol eden hücumcu orta sahalarla beşe tamamlanıyor; en uçta iki futbolcuyla gol arıyorsunuz. Günün şartlarına göre daha çok hücum etmek isteyen takımların tercih ettiği sistem buydu.
Bazı kaynaklar her ne kadar bu sistemi 1986’nın Danimarka’sı Avrupa’da ilk uygulayan takımmış gibi yazsa da bu bilgi doğru değil.
***
19 Şubat 2026 günü ajanslar Türk milli takımının ve Bursaspor’un eski teknik direktörlerinden Sepp Piontek’in vefat ettiğini duyuruyordu. TFF başsağlığı mesajı yayınlayanlar arasındaydı.
Tam adı, Josef Emanuel Hubertus Piontek idi; Joseph’in kısaltılmışı olarak (kendisinden bizzat duydum) Sepp denmişti. Bugün Polonya, doğduğu 1940 yılında Almanya sınırlarında kalan Breslau’da doğmuştu. Biz onu tanıdığımızda adı Danimarka futboluyla o kadar özdeşleşmişti ki, sanıyorum ben dahil birçok kimse, onu Danimarkalı sanıyordu. Almanya’da Germania Leer ve Werder Bremen takımlarında savunma oyuncusu olarak futbol oynamış, Werder Bremen’le Bundesliga şampiyonluğu yaşamış, 6 maçta da Almanya milli takımının formasını giymişti.
Fortuna Düsseldorf, Haiti Milli Takımı ve St. Pauli takımlarını çalıştırmış, 1979’da ismini bir marka haline getireceği Danimarka milli takımının başına geçmişti.
Yukarıda anlattığımız takımın başındaki hoca işte bu Piontek idi.
1984 Avrupa Şampiyonasında yarı finale yükselmiş, 120 dakikası 1-1 biten maçın ardından yine İspanya’ya penaltılarla kaybetmişler, santraforları Larsen bu kez penaltıyı kaçıran isim olmuştu ama hiçbir futbolcuyu penaltı kaçırdı diye suçlayamazsınız; dünyanın en iyileri dahi kaçırır, kaçırmıştır.
1990 yılında Piontek Danimarka milli takımını bıraktı ama orada hep sayılan sevilen bir isim oldu. Orada yaşıyordu, kendisini yüzde 45 Danimarkalı, yüzde 55 Alman hissettiğini söylüyordu. Danimarka Futbol Federasyonu yayınladığı başsağlığı mesajında onun adının Danimarka futbolunda en etkili isimler arasında anılacağını belirtecekti.
Sepp Piontek Danimarka’dan ayrıldıktan kısa süre sonra (A) milli futbol takımımızın başına geçti. Gelişinde Türk futbol tarihinde en büyük çığır açıcı diyebileceğimiz Galatasaray Teknik Direktörü, bir ara milli takıma da danışmanlık yapan, Jupp Derwall’in tavsiyesinin etkili olduğu söylenir.
Libya Yenilgisi, San Marino Beraberliği
1970 ve 80’li yıllarda uluslararası maçlarda tam bir perişanlık yaşıyorduk. Youtube üzerinden yayın yapan Yiğit Tezcan’ın bir programında denk geldiğim istatistik verilere göre, seksenlerde 4 büyük elemede 29 maçta 3 galibiyet, 3 beraberlik, 23 yenilgi almıştık. Yediğimiz goller futboldan ziyade hentbol istatistiklerine göz kırpıyordu: 12 maçta 75 gol. Başımızın belalısı İngiltere tek başına 21 gol atmıştı. Milli maç kariyerinde golü olmayan oyuncular bile bizim maçımızda golle tanışıyordu.
O yılların maç sonuçlarıyla ilgili bilgi edinmek için Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) sitesinde gezinirken özel maçta Libya’ya 2-1 yenildiğimizi de gördüm. Bu maçı hiç hatırlamıyorum. Diyeceksiniz ki, her maçı hatırlamak zorunda mısın? Haklısınız da, o yıllarda sayılı milli maç oynanırdı, hepsini izlerdik; böyle karizmatik bir yenilgi unutulur mu? Futbolda herkes herkesi yenebilir, futbolun güzel yanı budur, Libya’yı veya başka bir ülkenin futbolunu küçümsediğimiz yok ama yine de ‘yenilmeyek eyiydi’!
Piontek, milli takımımızın başına geldiğinde Türk futbolunun görüntüsü buydu ama beklentiler yüksekti; artık başarılı olmak, averaj takım hüviyetinden kurtulmak, Dünya ve Avrupa kupalarında biz de oynamak istiyorduk. Yetenekli oyunculardan kurulu bir kadromuz vardı; “88 Avrupa Şampiyonası gruplarında SSCB’ye (akabinde Hollanda’yla final oynadılar), çok da fena oynamadığımız maçta, 1-0 yenilmesek finallere gidebiliriz” diye düşündüğümüz kadrodan isimlere yenileri eklenmişti. Galatasaray’ın Derwall’le birlikte Avrupa’da iyi futbol oynaması, mirasını devralan Mustafa Denizli’nin 88-89 Şampiyon Kulüpler Kupasında (şimdinin ligi) takımının yarı finale yükselme başarısı göstermesi bu güveni körüklüyor, umudu, beklentiyi arttırıyor olabilirdi.
Ama yine olmadı, Piontek’le de beklenen başarı gelmedi…
TFF verilerine göre, Piontek 27 kez milli takımın başında maça çıkmıştı. 4 galibiyet, 8 beraberlik, 15 yenilgi aldık. Haliyle Dünya ve Avrupa kupalarını evden izlemeye devam ettik. Değişen tek şey, televizyonlara renk gelmesiydi; öncekiler tüplüydü, arıza yaptı mı kucaklayıp çarşıya tamire götürmek zor oluyordu; yeni televizyonlar incelmiş, manken beli gibi olmuştu.
[Gençlere ara not: O yıllarda ne kulüp ne milli takımların bugünkü kadar çok maç oynamama sebebi, ülke sayısının az oluşu, ulaşım imkanlarının şimdiki kadar gelişmiş olmayışı ama esas itibarıyla futbolun bu kadar paraya bulaşmamasıydı. Bir de dünya kupalarına halen gidemiyoruz; ellilerden sonra bir defa 2002’de gittik, 3. olduk. Avrupa’da başarılıyız ama. An itibarıyla milli takımımız çok güzel futbol oynuyor, ben beğeniyorum].
Piontek, üç yıl milli takımın başında kaldı. Bu milli takım teknik direktörlüğü görev süresi standartlarımızda “görece” 5 bin iş gününü doldurup emekliliği hak etmeye karşılık geliyordu. Sanıyorum biz bu ak saçlı, halim selim, arada bir pipo içmenin dışında kötü huyunu görmediğimiz Danimarka Alman’ını sevmiştik. Bence onun yönettiği dönem de o kadar kötü futbol da oynamıyorduk ama olmayınca olmuyordu işte.
1993 Mart ayında 957 kişinin izlediği bir maçta “şanlı” San Marino’yla 0-0 berabere kalarak bu sevimli ülkenin yurttaşlarını puanla tanıştırdık. Üzerine “doğal” denebilecek Norveç yenilgisi gelince Sepp Hoca da milli takımı yardımcısı Fatih Terim’e bırakıp gitti.
İlerleyen yıllarda bir ara Bursaspor’a geldi, ama işler yine istediği gibi gitmedi, kısa süre sonra Bursaspor’dan ayrıldı.
Malatya Günleri
O yılların Türkiye Futbol Federasyonu bir hafta içi oynanacak milli maçta hemen karşılığını alamayacağı ama ileride meyvelerini toplayabileceği kurumsal bir yapılanmaya gitmişti. 90’ların başında 9 il merkezli olmak üzere bölge müdürlükleri kuruldu. Malatyaspor küme düşse de futbolda yarattığı havası etkisini sürdürüyordu, bu nedenle Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi için Malatya merkez seçilmişti. Halen o büro bölge temsilciliği olarak görev yapmaya, hizmet vermeye devam ediyor.
Malatya’nın tanınan spor adamlarından Özkan Akbulut TFF bürosunda teknik direktörlüğe, Süleyman Tekgül bölge müdürlüğüne getirilmişti. İşini severek, başarıyla yapan Tekgül sonradan Malatyaspor, Ankaragücü, TFF, Ankara Şekerspor, Antalyaspor gibi kulüplerde idari görevlerde bulunacaktı. Halen Bodrumspor’la çalışmaya devam ediyor.
Lisans, yazışma gibi idari-bürokratik işlemleri Ankara’ya veya İstanbul’a gitmeye gerek görmeden bölge müdürlüklerinde yapabilecektiniz ama bu müdürlüklerin Türk futbolunda devrime yol açacak bir işlevi vardı: Futbolcu bulmak.
Federasyon, yetenekli futbolcuların oynadıkları amatör takımlardan seçilip bölge karmalarına alınmasını istedi. Eğer bir çocuğun, gencin futbola yeteneği olduğu düşünülüyorsa illa lisanslı futbol oynamasına gerek yoktu. Diyelim mahallede, okulda iyi top oynayan ama bir kulüpte forma giymeyen yetenek var. Federasyon hocalara, gidin o çocuğu da bulun, getirin, talimatı vermişti.
Bununla yetinilmeyecekti. Özerk bir yapılanmaya kavuşan, profesyonel futbolun devasa yapısından ciddi gelirler elde etmeye başlayan TFF, genç yeteneklere en kaliteli spor malzemelerini temin ediyor, durumu uygun olmayanlar için haftanın belirli günleri anlaşmalı lokantalarda yemek yediriyordu.
2026 şartlarında, ne bu şimdi, marifet mi, diyenleriniz olabilir. Demeyin! O günün şartlarında bir spor ayakkabısı giymek, marka eşofman sahibi olmak lüks sayılıyordu. Sadece Türkiye için değil dünyanın her tarafı için, Batı Avrupa ve zengin diğer birkaç ülkeyi çıkın, durum üç aşağı beş yukarı buydu. Yaklaşık 8-9 bin senedir gezegende durum bu, evde çorap sayınız arttı diye yoksulluk ortadan kalktı sanmayın, o gün o şekilde tecelli ediyordu, bugün başka şekillere bürünmüş insanlığı kemirmeye devam ediyor.
Bu arada, yeni yapılanma meyvesini vermiş olacak ki, gençlerimiz futbolda alışık olmadığımız bir başarıya imza atacaktı. Serpil Hamdi Tüzün’ün teknik patronluğundaki 18 yaş altı Genç Milli Takımımız finalde Portekiz’i 2-1 yenip Avrupa şampiyonu oluyordu. Şu an Galatasaray’ı çalıştıran Okan Buruk, Oktay Derelioğlu, Emre Aşık, Mustafa Kocabey gibi isimler o kadrodaydı.
Federasyon’un bu yapılanmasında şüphesiz Piontek’in katkı ve desteği vardı. Sadece milli takımın antrenman-maç programıyla ilgilenmekle kalmıyor, şehir şehir gezerek çalışmaları yerinde görmek istiyor, verdiği seminerler, uygulama eğitimleriyle bilgi ve deneyimlerini paylaşıyordu.
Internet’i geçin televizyon kanallarının sayılı, o tarihten 10-15 sene öncesine kadar elektriğin bile kıt olduğu zamanlar için önemli faaliyetlerdi.
Piontek, 1992’nin Mayıs ayında Malatya’ya geldi. Bir gazeteci olmanın ötesinde futbolu seven birisi olarak onu yakından tanımak istiyordum.
FOTOĞRAF: İnönü Stadında, soldan, Piontek, şahsım ve Tayfun Özüsakız görülüyor.
Piontek, benzer bir program için gittiği Erzurum’dan Malatya’ya karayoluyla gelecekti. TFF yetkilileri çok gerginlerdi çünkü geçeceği yollar teröristlerin cirit attığı bölgelerin içerisinde kalıyordu. Israr etmişlerdi, uçakla Ankara’ya gel, oradan Malatya’ya uçururuz seni, diye. O, hayır demişti, “ben Türkiye’nin bu bölgelerini görmek, gezmek istiyorum, hiç de korkmuyorum, endişe etmeyin.”
TFF’nin Malatya yetkilileri, bu endişeler akıllarında, onu karşılamak için Elazığ yoluna gittiklerinde ben de oradaydım. Orduzu Pınarbaşı girişinde karşıladık, araçtan indi, gülümseyerek hepimizin elini sıktı.
Yanlış hatırlamıyorsam 3 gün Malatya’da kaldı. Vilayetin arkasında İl Özel İdaresi binasının (yıkılan binanın yerinde şimdi belediye marketi ile resmi bir kurumun ikamet ettiği başka bina yükseliyor) zemin katında bir konferans salonu bulunuyordu. Sanıyorum ses sistemiyle günün şartlarında Malatya’nın en sosyetik konferans salonu oydu. Orada futbol antrenörleri ile diğer katılımcılara tercümanı, aynı zamanda futbol antrenörü, Tayfun Özüsakız aracılığıyla anlattı da anlattı…
O günlerde en yüksek iletişim teknolojisi aletimiz küçük ses kayıt cihazları. Kamera olsaydı da o gün Piontek’in anlattıklarını kaydetseydik. İçimde halen bir ukdedir.
Çünkü Piontek, konuşmasının bir yerinde, eline kalemi aldı, yazı tahtasının başına geçti; 1986’da 3-5-2 oynattığı Danimarka Milli Takımının sistemini, futbolcuların ismini yazarak, anlattı.
Aklımda kalamaz onca şey, size senaryolaştırıp anlatayım: Kalede Rasmussen, savunma bloğunda Nielsen, Olsen, Busk, onların önünde Bertelsen, orta sahada Andersen, Lerby, Berggreen, Amesen, en ileride Elkajer Larsen, hemen arkasında Michel Laudrup. Şöyle oynuyorduk, böyle oynuyorduk; savunmada iken yayılışımız şu şekle bürünüyordu, atağa kalktığımızda bu şekle…
Hele o Laudrup öyle bir Laudrup’du ki…
1994 Şampiyonlar Ligi finalinde Milan Barcelona’yı Atina Olimpiyat Stadında 4-0’la darmadağın ederken, dönemin yabancı futbolcu sınırlaması nedeniyle, Barça Teknik Direktörü Johan Cruyff Laudrup’u kadroda tercih etmeyecek, maç sonunda Milan çalıştırıcısı Fabio Capello, “Laudrup korktuğum oyuncuydu; onun kadroya alınmaması hataydı” diyecekti.
Piontek, teorik anlatımların bitiminde esnaf Ahmet Kılıçaslan ile dönemin teknik adamlarından İsmail Tekin’in spor mağazası açılışına katıldı; dönemin belediye başkanı Münir Erkal’le makamında görüştü. Erkal, belediyecilik çalışmalarını, vizyonunu anlattı; başkanı ciddiyetle dinledi, gezdiği yaşadığı şehirler üzerinden yola çıkarak fikirlerini söyledi.
Kendisinden biz basın mensupları için bir toplantı düzenlemesini rica ettik, kabul etti. TFF’nin postanenin solundaki binada yer alan bürosunda toplantısını yaptı ama katılan 3 veya 4 kişiydik.
Haiti milli takımını çalıştırırken maç öncesi soyunma odasına gelen Vudu büyücüsünün yaptığı dumanı bol ayinden tutun, milli takım kampında üç kap yemeği 7 dakikada yiyen (kronometre tutmuş) futbolculara kadar konuşuyoruz da konuşuyoruz.
Bir ara 86 Dünya Kupasında İspanya’ya kaybettikleri malum maça geldim. Sanki o maçı unutmuş gibiydi, belki de unutmak istiyordu, dinledi dinledi, bir cevap verdi de, benim asıl kafama takılan işte o kaçan goller, futbolda gol atamayınca tüm oyun emeğinin boşa gitmesi vesaire idi. Galiba 91’de İzlanda’yla benzer bir maçımız vardı, iyi oynuyorduk, pozisyonlar buluyorduk, biz kaçırdık, onlar kaçırmadı ve 5-1 kazandılar. Bu maçla o maç arasında “golcü sorunsalı” üzerinden paralellik kurmaya çalışıyordum.
Bir süre daha ben konuşmaya-soru sormaya devam edince Hoca kibarca, “siz futbol üzerine yüksek lisans mı yapıyorsunuz? Biraz da diğer basın mensupları soru sorsun” mealinde bir laf söyledi. Gerçekte, “kafamızı şişirdin, çok biliyorsan gel de sen yönet buraları” mı demek istiyordu? Mümkün!
Piontek, Malatyaspor’un Keçiörenspor’a karşı oynadığı maçı da izledi. Her iki takımın ligde iddiası yoktu, haliyle rahat bir maç oldu. Maç bitiminde Piontek’e, bugünkü maçta izlediğiniz futbolcular arasında hangi oyuncuyu milli takıma almak istersiniz, diye. Cevabı, 8 numaralı oyuncu, idi. Kast ettiği futbolcu Malatyaspor’un efsaneleri arasında yer alan Levent Numanoğlu idi. Numanoğlu, o tarihte 35 yaşındaydı, futbola veda ediyordu; bu Malatyaspor formasıyla Malatya’da son maçıydı. Bir hafta sonra Vanspor maçında da takımının başında son kez sahaya kaptan olarak çıkacak, futbolu bırakacaktı.
Piontek, yine o maçta izlediği santrafor Muhammet Dilaver’i de aklının bir köşesine yazmıştı. Milli Takımdan ayrıldıktan sonra Bursaspor’la anlaşınca onu transfer ettirmişti.
***
Piontek, Türk milli takımının başından ayrıldıktan sonra başarılı sonuçlar almaya başladık. Tarihimizde ilk defa Avrupa Şampiyonası finallerine gidebildik. Eskisine göre daha iyi futbol oynadığımız da ortadaydı.
1990’da bıraktığı Danimarka 1992’de şansın garip bir tecellisiyle Avrupa şampiyonu olacaktı. Aslında bu şansa garip dememek lazım; futbolda, kim ne derse desin, şans unsuru var, ve bu da sanıyorum topun yuvarlak olmasından kaynaklanıyor. Nereye döneceğine bazen kendisi karar veriyor. Ama bu bambaşka, “azleyin doğaüstü” bir şanstı.
O yıl maalesef Yugoslavya’da iç savaş çıktı; finallere onlar gidecekken UEFA bu ülkeyi menetti, grubu ikinci bitiren Danimarka finallere katılacaktı. Onlar da gruptu, çeyrekti, yarıydı derken Almanya’yı finalde 2-0 yenip şampiyon oldular. Denir ki, Danimarkalı oyuncuların çoğu o sırada Yunanistan ve İspanya sahillerinde tatildeydi; teknik direktörleri Richard Møller Nielsen ise ustaları çağırmış, evin mutfağını yaptırıyordu.
Danimarka’da Sepp Hoca’ya duyulan sevgi ve saygının temelinde bu şampiyonluk da olsa gerek çünkü o takımın, o anlayışın temellerini onun attığını, az veya çok bir katkısı olduğunu düşünüyorlar.
Futbolumuzun milli takımlar düzeyinde eskiye göre çok başarılı olmasını, sanki o dönemki yapılanmayı kurup işleten oymuş gibi varsayıp, Piontek üzerinden değerlendirmenin yanlış olduğunu düşünüyorum. Emeği vardır ama bir tek onun veya başkasının üzerinden başarı öyküsü yazmak adilane olamaz; birçok teknik adamın, federasyon çalışanının, o futbolcuları yetiştiren kulüplerin hakkını hukukunu gözetmek zorundayız.
Sonuçta futbol bir takım oyunudur.
***
Aradan onca zaman geçse de, eskiden şöyle olsaydı böyle olur muydu diye düşünmek anlamsız olsa da, insanın aklına takılıyor…
Futbol Federasyonunun 90’lı yıllardaki genç yetenekleri arayan-destekleyen sistemi ‘Paşa’ Yusuf Okyay’ın gençliğinde, çocukluğunda, yani bir 15-20 sene kadar önce olsaydı onu nerelerde izlerdik acaba? Filiz (ilk) lisansı profesyonel futbolcu olabilmek için çok geç yaşta çıksa da, amatörde top koşturdu, yaş kemale erince antrenörlüğe başladı, son nefesine kadar antrenörlük yaptı yapmasına ama yirmili yaşlarda bir kulüpte futbol oynamaya başlamışsanız temel eğitimi almanız, eksiklerinizi giderip kendinizi geliştirmeniz, sisteme uygun futbolcu olabilmeniz imkansıza yakındır.
Eminim nice paşalar böyle heder olup gitti. Bizzat tanıdığım birçok ismi buraya yazabilirim; siz de yazabilirsiniz.
Futbolu boş verelim, altı üstü bir oyun, abartmamak lazım. Yaşamı her alanı için aynı olgu geçerli. Bizim insanımız, veya dünyanın herhangi bir yerinin insanı fark etmez, kimse kimseden akılsız da değil yeteneksiz de.
Yeter ki fırsat eşitliği sağlansın, adalete, liyakate değer verilsin, riayet edilsin; her ülkenin insanı sadece sporda değil bilimde sanatta ekonomi de, hayatın her alanında, en güzel işlere imza atar, en güzel eserleri ortaya koyabilir.
Taktik meselesine dipnot:
19. yüzyılın ikinci yarısının ortalarından itibaren kurumsallaşarak oynanan futbol zaman içerisinde farklı taktik uygulamalara tanık oldu. Herkesin, golü illa ben atacağım diyerek, ağalık peşinde koştuğu 1 defans, 9 forvetle oynanan başlangıçtaki kaos 1863’te ofsayt kuralının getirilmesiyle ortadan kalktı. Düz mantıkla hareket ettiğinizde ofsayt kuralının gol sayısını azalttığını düşünürsünüz. Tam tersi geçerlidir. Futbol, ofsayt kuralı sayesinde bugünkü modern futbol olmuştur. Oyuna pas girdiği gibi gol sayısı artmıştır. Bu kuralı ilk kimin düşündüğüne, mucidine dair epey araştırma yaptım, bulamadım. Bence bunu ilk düşünen bir dehadır. Aslında rugby oyunundan futbola uyarlanmıştır. Oyunun içine pas girince, çünkü pas yapmadan ofsayt tuzağını aşamıyordunuz, futbol yeni bir çehreye büründü, çoğu rakamlarla ifade edilen taktikler uygulanmaya başlandı. 3-5-2 de bunlardan biri.
13 Şubat 2026 tarihinde düzenlenen bir basın toplantısında BBC’nin futbol taktik muhabiri Umir Irfan, Manchester City Teknik Direktörü Joseph Guardiola’ya bir soru yöneltti. 2006 yılında oynanıp ev sahibinin 3-1 galibiyetiyle sonuçlanan İspanya-Tunus maçını El Pais gazetesine yorumlayan Guardiola’nın makalesine atıfta bulunan Irfan, Hocanın o zamanki yorumunu Katalan Hocanın bugün City’de uyguladığı taktik anlayışıyla öyle güzel bir şekilde ilişkilendirdi ki, hayretler içinde kalan Pep, sen bu işi çok iyi biliyorsun, yardımcı antrenörüm olmak ister misin, sorusuyla iltifatta bulundu. Irfan’ın cevabı, “alın beni, esin kaynağımsınız” olurken, elbette hepsi espri, BBC “halen bizimle çalışıyor Pep” iksini attı.
Irfan daha sonra, okurken Erlin Haaland’ı maç boyunca marke ediyormuşsunuz gibi ağırlık veren, bir makale kaleme aldı. (https://www.bbc.com/sport/football/articles/cr7323v131lo).
Özet geçersek: Kendi sahasında çok sağlam savunma yapmak isteyen bazı takımlar derinlemesine kapanıyorlar ve buna low block deniyor ki, birebir çeviri yaparsak Türkçe’de anlamsız olur, o nedenle “bloklar arasını çok sıkı tutmak” olarak anlayabiliriz. Jose Mourinho, Diego Simone ve Sean Dyche vakti zamanında ve bazen günümüzde bu taktiği iyi uygulayan hocalar arasında gösteriliyor. Yaratıcı oyunculara sahip, gol bölgesinde etkili oyunculara sahip takımlara karşı bu sistem zor durumlarda galip gelmek veya beraberliği kurtarmak için işe yarıyor. Son dakikalara girerken sahada on kişi kalmışsanız ve skoru korumanız gerekiyorsa, bu sistemi uygulamasanız bile, bloklar arasını sıkıca kapatan bu sisteme başvurabiliyorsunuz. Messili Barcelona günlerinden beri bu tür savunmalara karşı çok oynamak zorunda kalmış Pep’i en çok düşündüren sorun olsa gerek.
Makale, Manchester City’nin bu tür savunmaları nasıl geçtiğini veya geçemediğini şekillerle anlatıyor fakat Guardiola önemli olanın oyuncu kalitesi olduğunu belirterek şunu noktayı koyuyor:
“Sahip olduğumuz oyuncuların kalitesine uyum sağlıyoruz. Sadece bir uygun kanat oyuncumuz var, Antoine (Semenyo). Oyuncuları rahat hissettiren sisteme uyum sağlıyoruz. Futbolda en başarılı teknik direktörlerden biri olmanızı belirleyecek olan oyuncu temelli yaklaşımdır.”
Yani, bu iş fetişist rakam işi değildir; futbol, futbolcularla oynanır.