Bülent KORKMAZ
Sosyal bilgiler medyasını arada bir kullananlardanım.
Halkımızın Alman Harbi de dediği İkinci Dünya Savaşı sonrası 60’lı yılların ortasına kadar yaşanan doğum patlamasıyla (baby boom) dünyaya gelen nesli kast eden “boomer” sözcüğü, zamanla tutuculuğu, değişime kapalılığı kast eder oldu. Ne sözcüğün tarif ettiği zaman aralığı, birkaç yılla kaçırıyorum, ne düşünce yapısı anlamıyla boomer sınıfına girmediğimden işbu elektrikli medyaya tavizsiz bir olumsuz yaklaşım içerisinde değilim.
Yaşadığımız çağın gerçeği bir medya; kaçamıyoruz, yanlış kullanıyor, en değerli varlığımız zamanı heder ediyorsak, bu icadın-icat edenin değil bizlerin kusuruna sayılmalı. Kötü kullanmama iradesi bir parmak dokunuşuna bakıyor.
Malum mecralarda milyonlarca veri paylaşılıyor, yükleniyor, yazılıyor, bir şekilde önümüze düşüyor. Gözümüzü çoğundan kaçırsak bile bazıları ilgi alanımıza giriyor, bakmadan geri kalmıyoruz. İçerikleri seçebilir, paylaşılanları eleme, eleştirme, mümkün mertebe bağımsız kaynaklardan teyit veya karşılaştırma süzgecinden geçirebilirseniz yararını görebilirsiniz.
Birkaç gün önce Zennazire lakaplı bir Instagram kullanıcısının, İspanya’da yaşayan insanların neden evlerinden çok dışarıda zaman geçirdiğine dair bir paylaşımı karşıma çıktı. Bu ülkede yaşadığını, şehir plancısı olduğunu belirten Zennazire Hanım Instagram sayfasında durumu fotoğraflarla açıklarken özetle şunu diyordu:
“… Mesele İspanyolların sosyalliği değil. Birçok mahalle sadece uyumak için tasarlanmamış; gündelik hayatın ihtiyaçları şehrin, mahallenin içine dağılıyor. Kafe, market, lokanta, küçük dükkânlar, parklar, meydanların her mahalle içinde olması değil mesele; günlük hayatın içinde olması. Günlük hayat karşında, şehir değiştirme gereğini hissetmiyorsun. Mahalleler sırf konuttan ibaret değil; mahalle yaşayan bir mahalle, çalışıyor, yemek yeniyor, hayat devam ediyor. Dükkânların, kafelerin kapıları sokağa açılıyor. Dışarı çıkmak zahmet değil yaşayanlara…”
***
Yakalandığı amansız hastalık sonucu aramızdan ayrılan Ertaç Önal hakkında belki de en son yazı yazması gereken insanlardan biriyim. Onun dostları, aile efradı, akrabaları, ömrünün önemli bölümünde zaman geçirmiş arkadaşları rahmetliyi benden katbekat iyi, doğru, nesnel biçimde anlatacaklardır.
Aynı dönemin insanı değiliz; ömrümüz boyunca farklı şehirlerde yaşadığımız için uzun uzadıya oturmuşluğumuz, sohbet etmişliğimiz olmadı. Arada Malatya’ya gelip yanımıza uğradığında, taziyelerde, en son 2022 yılında davetli geldiği Kayısı Festivalinde birlikte birkaç saat geçirmişliğimiz vardır.
Ertaç Abiyle tanışıklığım haliyle aynı fiziki ortamı, dönemi paylaşmaktan değil onun yazılarından kaynaklanıyor.
Önal, Malatyahaber.com’da yakın döneme ilişkin çok önemli diyebileceğim yazılar, öyküler kaleme aldı. O yazılar kayda girmese bir dönemin yaşanmışlıkları, tanıklıkları gölgelerimiz gibi kaybolup gidecekti. Elbette yazdığı Malatya odaklı yazılar kurgu değildi; özgündü; yazdıklarının çoğunda yaşananları başka birinden duymanız, okumanız mümkün değildi; sadece o biliyordu veya bilip de yazabilen sadece oydu. Anlattıklarının içerisinde bazen öyle absürt bölümler yer alıyordu ki, benim diyen senarist öyle bir kurgu, hikâye ortaya koyamazdı.
En çok Arasa başlığıyla yazılar yazmıştı. Arasa yerel ağızla aynı işi yapan esnafın bir araya toplaştığı yeri kast eder; çarşı, pazar diye de anlayabilirsiniz.
Cumhuriyet’in kuruluşunu takip eden yıllarda devlet eliyle gerçekleştirilen sanayileşmenin, binlerce yıla dayanan tarım ağırlıklı ekonomi tamamen terk edilmeden, yeni bir şehir, yeni bir Malatya yarattığı dönemde kültürü önemli ölçüde dönüştürmeye başlayan ekonomik altyapı, onun baskın biçimde şekillendirdiği yeni toplum yapısı, ilişkiler ağı, başta Sümerbank olmak üzere Tekel ve Şeker fabrikaları ile demiryollarının yarattığı müthiş istihdam olanaklarıyla köyden kente göçün yoğunlaştığı savaş sonrasında yaşananlara, dönemsel olarak 30-40’lı yıllardan başlayarak gelecek on yıllara yayılan memleket manzarasına Ertaç Önal'ın yazılarında rastlayabiliyoruz.
“Böyük” Anasının Malatya’sı, öğrenci gezileri (tenezzüh), eğlence mekânları, sanatçılar, dizi film çıkarabileceğiniz türden hayat öyküsünün kahramanı Colis, sesleriyle gönlümüzde, yüreğimizde sonsuza dek yuva kurmuş Sami Kasap, Bedri Karahan, benim de tanıyıp uzun uzun oturma şansına eriştiğim, eşi benzeri olmayan bir karakter Osman Çağlı (Mıh Osman), bedenleri kara toprağa karışsa da, Ertaç Abinin yazılarında hayat buldu.
***
Arkeolojiye, tarih öncesi çağlara ucundan kıyısından da olsa ilgi duyan herkes Avustralyalı Vere Gordon Childe ismini bilir.
1892-1957 yılları arası yaşamış, Yeni Arkeoloji Okulu denen tedrisatın kurucusu arkeolog-antropolog Childe, eski insanların geride bıraktığı nesnelerin inceleyip yorumlanması sürecinde, o insanların ekonomik, toplumsal, siyasal yapılarının, düşünüş biçimlerinin ortaya konularak, geçmişin bir bütünlük içinde değerlendirilmesi gerektiğini belirtir. Yüz binlerce yıl doğada avcı-toplayıcı yaşam tarzıyla tüketen insanın, tarım ve hayvancılığa geçerek kendi gıdasını üretir hale gelmesi, yani üretici ekonomiye geçişi sonrasında ortaya çıkan “yeni dünya düzenini” Neolitik Devrim ve Kent Devrimi gibi kavramlarla açıklar.
Childe’ın öğrencilerinden biri Malatya arkeolojisi için aşina bir isimdir: 1912-1985 yılları arasında ömür sürmüş Salvatore Maria Puglisi. Geçmişte yaşam öyküsünü kaleme aldığım Puglisi, İtalya arkeolojisinin babalarından, bu disiplinin kurumsallaşmasında büyük emekleri bulunan öncü isimlerden biridir. Malatya Arslantepe’de 1961 yılında başlayan kazıların yönünü o dönemki adıyla Melid (Malizi) Krallığı, biz “modern” insanların tanımlamasıyla Geç veya Yeni Hitit döneminden - günümüzden yaklaşık 3200 ila 2700 sene öncesine karşılık geliyor- Kalkolitik (Bakırtaş) Saray dönemine çeviren isimdir. Çok başarılı arkeolojik kazı ve araştırmaların ardından Arslantepe’nin UNESCO Dünya Mirasına girmesini sağlayan bu dönemin sarayı yaklaşık 5400-5100 yıl öncesine kadar uzanmaktadır. 65 yıllık düzenli kazı, araştırma, inceleme sürecinde bilim heyetlerinin başkanlığını yapan Alba Palmieri ile Marcella Frangipane onun; mevcut başkan Francesca Balossi Restelli ise Frangipane’nin öğrencisidir.
Gerçek manada bir yöntembilimci diyebileceğimiz Puglisi’nin Childe’ın düşünsel yaklaşımından etkilenmediği söylenemez.
Buradan nereye gelmek istiyorum? Yazının cegetini (sokak ama bahçeli olandan) şaşırtmadan toparlamaya çalışalım.
Childe, aklı başında her bilim insanı gibi, yaşadığı dönemin arkeolojik verilerine dayanarak oluşturduğu kuramların kesinlikle doğruluk içerdiğini savunmaz, yeni verilerle, bulgularla değişebileceğini de kabul eder.
Ve bu arada, bu yazı özelinde bizi ilgilendiren durum budur, tarihin farklı dönemlerinde geçmişe duyulan özlemin, sanki eskiden her şey mükemmelmiş gibi toplumların hayal dünyasında uydurduğu “altın çağ” özleminin tehlikesine dikkat çeker. İnsan, önyargılarını terk ederek, inançlarını, beğenilerini, tercihlerini bir tarafa bırakarak tarihe bakmalıdır.
Tarihte sürekli bir ilerlemeden bahsedilir. Neye göre kime göre? Mesela Childe’ın yaşadığı dönemde uçaklar, zehirli gazlar, denizaltılar bulunmuş, 1. Dünya Savaşında kullanılmıştır. Bunlar insanlığa ilerleme getirmiş midir, bunu bir de ciğerleri hardal gazıyla dolmuş ya da erkek evladı top mermisiyle parçalanmış gencin ailesine sorun, der.
Özgün adı Man Makes Himself olan ve Türkçeye farklı dönemlerde Kendini Yaratan İnsan veya İnsan Kendini Nasıl Yarattı * adıyla çevrilen kitabında bu fikirlerini ayrıntılı biçimde dile getirir.
***
Ertaç Önal, sitemizde uzun uzadıya kaleme aldığı yazılarında bir dönemin Malatya’sının hoşsohbet insanlarını, doğal, temiz, güzel yönlerini, derelerinden akan suların içilebildiği cennet günlerini aktarırken yakın tarihi tamamen romantikleştirme yoluna gitmedi. Naçizane aklımın yettiği veya başkalarından dinlediğim kadarıyla benim de yakın tarihe ilişkin karaladığım yazılar, insan öyküleri de “eskiden her şey çok güzeldi” yanılsaması yaratabilir; ama öyle bir niyetimiz asla olmadı.
Elbette Önal yazdıklarının çoğunu bizzat yaşadığı, tanıklık ettiği için gözlemleri, nakilleri çok daha önemli. Birkaç büyük şehri bir tarafa bırakın, Anadolu’da Önal’ın yazısındakiler kadar ayrıntılı kaleme alınan şehir yazıları zor bulursunuz.
Peki, bunları nasıl yapabildi? Önal’ın yazma yeteneği olmasa içinde büyüdüğü toplumu, yaşamı, insan ilişkilerini, ekonomiyi, ticareti, bakış açısını, gelenekleri kendinden sonraki nesillere aktaramazdı; bu tamam.
Ama insan yaşamadığı şeyi yazamaz ki!
Yazının başında yer alan Zennazire Hanımın paylaşımını hatırlayın: Mahalleden bahsediyor bize. Ertaç Abi ve kuşağı mahallede, çarşıda büyüdü. Kapıyı açtığınızda sokağı, erkenden dükkânını açmaya giden Ahmet Dayıyı, sırtında çantası, siyah önlüğüyle okula yetişme telaşındaki yeğeninizi görürdünüz; yan bahçede Emine Bibinin pişirdiği mis gibi kokan yufka ekmeğiyle arasına sürülen tereyağının kokusuyla başınız dönerdi. Komşunuzun ineği bile kuzulayıcı (hamile) olsa haberiniz olurdu. Düğünler, cenazeler beraber savılırdı. Benzer yakın ilişkiler, herkesin bir şekilde diğerinin halinden haberdar olma durumu, çarşıdaki ticari hayatta, kahve köşelerinde de yaşanırdı. Haci Dayı dükkanının önüne attığı iskemlesinde çayını asık suratla yudumluyorsa, esnaf bunun nedenini bilirdi.
Bir saat top oynayacaksınız diye arabalara doluşup bir saat yol gitmezdiniz. Yazın yüzmek istediğinizde dere oradaydı.
Evler küçüktü, içinde yaşayan insan sayısı yüksekti. İletişim araçları dumandan halliceydi ama insani ilişkiler had safhadaydı. İroniye bakın ki, son 25-30 senede evler büyüdü, içinde yaşayan insan sayısı azaldı. İletişim araçları çocukluğumuzun Uzay Yolu filmini kıskandıracak, Mister Spak’ın bile hayal gücünü zorlayacak seviyede gelişti, gel gör ki kimse kimseyle konuşmuyor.
İşte Önal’ın klavyesinin tuşlarından dökülen o sözcükler, betimlemeler, cümleler mahallenin “harığından” (ark) ılgıt ılgıt akarak sanal âlemin sayfalarına ulaştı; kitabıyla da gelecek nesillere aktarılacak, okuyan olursa…
***
Dedik ya, eskiye ait her şey güzellik içermiyordu.
İnanması güç gelebilir ama memlekette kanalizasyon yoktu. Belediye kanalizasyon hizmetlerinin kritik ismi İbalı Dayı kalın halatlarla atının semerine bağladığı kütükleri açıktan akan kanala yerleştiriyor, kelimenin gerçek manasıyla, mecazsız, organik beygir gücüyle kütükleri çekerek tıkanmış atık suyun, pisliğin açılarak aşağı mahallelere doğru akmasını sağlıyordu.
İlaveten gayri safi gofret ve demir gazozu üretimimiz düşüktü, yoksulluk dede mesleğiydi, sağlık hizmetlerine ulaşmak gerçekten zordu. Mesela ben hayatımda ilk defa ortaokul 2 talebesiyken doktor görmüştüm. O da kızamık çıkarınca, okula gidip arkadaşlarıma bulaştırmayayım diye, rapor almamız gerektiğinden.
Ve kadınlar neredeyse hayatın içinde yoktu. Gezmesiydi, tozmasıydı, derede çimmesiydi, kahvelerde oturmasıydı, kadınlara kapalı, daha doğru ifadeyle, cinsiyetlerin ayrı mekânlarda yaşadığı, bir araya gelişlerinin dar bir çerçevede gerçekleştiği bir hayattı eskinin Türkiye’si, Malatya’sı, hatta Dünya’sı.
Benim merak ettiğim bir şey var:
50, 100 sene sonra Malatya’da yaşayan birileri, o da insanın doymaz gözü gezegenin başına bir iş getirmez biyolojik hayat bir şekilde varlığını sürdürebilirse, 2040’a, 57’ye, 83’e dair ne yazacaklar? Yazabilecekleri bir şey olacak mı? Diyelim, yazı işi başka bir forma dönüştü, o kullanılacak, fark etmez; kime hangi duyguyu aktaracak, kaydedecekler, neyi anlatacaklar? Mesela onların bir deli Faro’su olacak mı?
Bilmiyorum…
Şunun şurasında 50 sene sonra bu satırları yazanın da okuyanların da hiçbirinin gezegende gölgesi kalmayacak, çoğumuzun adını-sanını torunları bile unutacak.
Doğdun, yaşadın, gideceksin… Nüfus Referans Bürosu (PRB) adında Washington merkezli bir kurum var. PRB kullandığı bazı yöntemlere dayanarak bugüne kadar dünyada 117 milyar civarında insanın yaşadığını varsayıyor, mevcuttaki yaklaşık 8 milyarın tüm insanlık tarihi içerisinde nüfusun yaklaşık %7’sini oluşturduğunu hatırlatıyor. Anlayacağınız yüzde doksan yedimiz “silibillah” olmuş; ne şahların, berberlerin, son ütücülerin, bilginlerin, cahillerin karartısı kalkmış, neredeyse tamamına yakınının mezarının yeri bile belli değil.
Hoş, bilinse ne olur? Kaçımız babaannesinin, dedesinin mezarının yerini biliyor; hadi diyelim onu bildi, bir üst kuşaktan atasının yattığı yeri biliyor mu? Peyk-i ecel gelip de kara toprağın altına giren, o kadar şanslıysa, taş çatlasa iki nesil sonra unutulup gidecektir. Doğal ve doğru olan davranış biçimi budur; yeni nesiller göçüp gidenlerle, hayaletlerle yaşamaya kalkarsa günlük yaşamsal faaliyetlerini dahi idame ettiremez.
***
Ertaç Önal’ı sadece yazıları üzerinden irdelersek haksızlık etmiş oluruz. Vefatının hemen ardından Malatyahaber sitesinde okuduğum özgeçmişinde, arkadaşlarıyla birlikte sosyal, kültürel konulara nasıl kafa yorduğuna dair bilgiler yer alıyor.
Öyle bir gençlik, öyle bir ruh haliyle yetişmişler ki, Ertaç Abi ve arkadaşları memleketi gerçekten kendilerine dert etmişler. Laf ola, beri gele diye değil, gerçek anlamda, iliklerine kadar hissettikleri memleket sevgisi, Malatya sevdası, o yıllarda yirmi-otuzlu yaşlardaki gençleri bir araya getirip kayısı festivalini (şenlik) başlatmalarına tahrik etmiş. Aralarında Doktor Sadık Özen, Gazeteci Orhan Apaydın, merhum Erhan Kırçuval’ın bulunduğu isimlerle beraber şenlik işini kotarmışlar; günümüze festival olarak uzanan bir gelenek miras bırakarak.
Sonuçta bu insanlar cebinde aman aman büyük paralar olan insanlar değiller, kayısı bahçeleri de yok, ihracatçı da değiller; başta belediye resmi kurumların, ticaret-sanayi örgütlerinin düşünüp yapması gereken işe soyunuyorlar, birkaç yıl kendi imkânlarıyla kayısı şenliği düzenliyorlar.
Önal ilk kayısı şenliğinin nasıl, kimler tarafından düzenlendiğinin öyküsünü de kaleme almıştı. Bulun okuyun, derim.
Böyle bir eylemi bugün yapabilecek babayiğit var mı?
Ertaç Önal’la aynı gün (25 Ağustos 2026) Amerika Country müziğinin efsane ismi Dolly Parton da hayatını kaybetti. O da 80 yaşındaymış. Ne Parton’u tanırdım, ne müziğini bilirim. Dış basında yaşam öyküsü karşıma çıkınca okudum, çok yoksul bir aileden geldiğini, şana, şöhrete, paraya kavuşunca bununla tatmin olup yetinmediğini, insanlara yararlı olabilmek için Dollywood adıyla bir vakıf kurduğunu, çocukların eğitimine, sağlık alanına yüz milyonlarca dolar bağış aktardığını okudum.
Önalların kuşağının yaşam çizgisi elbette Parton’la aynı değil, olamaz. Şartlar farklı, ortamlar, yapılan işin niceliği, niteliği farklı ama ortak bir noktaları var: İyi insan olmaları, iyilik düşünmeleri…
Rahmetli Önal bir memur-bürokrat idi, arkadaşları esnaf, doktor, gazeteci, haliyle çok varlıklı da değillerdi. Ama insanın en büyük zenginliği gönül zenginliğiyle donanmışlardı, yaşadıkları topluma kendilerini borçlu hissediyorlardı. İmkânlarını zorlayarak, zamanlarını ayırıp, özveriyle kalıcı işlere imza attılar.
***
İspanya mahalleleriyle başladık; İspanya’yla sonlandıralım…
Miguel Cervantes Saavedra’nın Don Quijote (doğru okunuşu Donkihote imiş; Donkişot denmiş zamanında, öyle kalmış) romanını bilirsiniz. 1605 ve 1615 yılında iki cilt basılan kitap Türkçeye İspanyolca aslından daha 2006 yılında, Roza Hakmen’in eşsiz çevirisiyle, kazandırıldı. Dünya edebiyatının dev isimlerinden, akla zarar kitapların yazarı Fyodor Dostoyevski bile bu eser için “insan düşüncesinin nihai ve en büyük ifade biçimi” övgüsünü yapmışsa biz daha ne diyelim?
Kitabı okursanız şunu fark ediyorsunuz… Cervantes, keskin gözlem gücü ve kalemiyle İspanya halkının yaşadığı öyküleri usta bir terzi gibi birleştirip dikerek kitaba giydirmiş; muhteşem bir eser ortaya koymuş.
O öyküler her toplumda yaşanır çünkü insan her yerde aynıdır.
Ama ülkede Donkihote Dayıyı yel değirmenlerine saldırtacak Cervantes ustalardan bulamazsınız.
Ve büyük insanlığın her zaman Donkihote gibi normal düşünmeyen, alışılmış kalıplar dışında hareket eden insanlara ihtiyacı vardır.
***
Ertaç Abi,
Sevenlerinin başı sağ, mekânın cennet olsun!
________________________________________________________
* İbrahim Yıldız’ın duru çevirisiyle Dipnot Yayınlarından edinebilirsiniz.