Fikri DEMİRTAŞ
mailto:[email protected]
Doğanın sert coğrafyasıyla inancın yumuşak dokusunun harmanlandığı, Akdağ’ın eteklerinde gizli bir manevi sığınağa yolculuğumuz... Malatya’dan komşumuz Adıyamanlı Mustafa Akın Can’ın samimi davetiyle, İbrahim Sarmısak ve ailesiyle birlikte 5 Eylül sabahı yola koyulduk.
Çelikhan İlçesi Adıyaman'a 54, Malatya'ya 45 km uzaklıktadır. Malatya-Adıyaman arasında bulunan Güneydoğu Torosların devamı olan yüksek dağların arasında kurulmuş bir ilçedir. İlçe merkezinde rakım 1388 metredir. İlçenin yapısı dağlık ve engebelidir. İlçenin yüksek dağı Akdağ olup rakımı 2700 metre yüksekliktedir. En önemli akarsuları Bulam ve Abdulharap Çayıdır. Abdulharap Çayı üzerinde Çat Barajı kurulmuştur.
Çelikhan'ın ilk ismi Komişir olarak bilinir. Cumhuriyet Döneminden sonra bu isim Çelikhan olarak değiştirilmiştir.
Malatya’dan çıkıp Gündüzbey Derme Kaptajı geçtikten sonra Çelikhan’a doğru yüksek dağlarla çevrili olduğu için yol güzergahı dik rampalar ve keskin virajlar barındırıyor. Şehir gürültüsünden uzaklaştırıp dağların dinginliğine taşınıyoruz.

Yeşilyurt - Çelikhan Subatan geçidi rakım 1900 metre. Çat Barajında yer alan 100’e yakın “yüzen ada” baraj sularının azalması nedeniyle kartpostallık görüntüler oluşturuyordu.
Çelikhan’ın girişine henüz bir kilometre kala, asfaltın monotonluğundan sıyrılıp anayoldan sola büküldük. Karşımızda, asırlık çamların gölgesinde kıvrılarak tepeye tırmanan, tozlu ve stabilize bir orman yolu belirdi. Altımızdaki tekerlekler gıcırtılı çakılları ezerek ilerlerken, şehre ait ne varsa geride kaldı. Önümüzdeki altı kilometrelik patika; ladinlerin, çamların ve serin dağ rüzgârının hakim olduğu bambaşka bir dünyanın kapılarını aralıyordu.

Bozkırın ortasında vahayı andıran bu sık ormanın derinliklerine daldıkça, göğe doğru uzanan heybetli ağaçların gövdeleri güneşi filtreleyerek yola tatlı bir gölge düşürüyordu. Pürüzsüz bir sessizliği, yaprakların arasından yükselen kuş cıvıltıları ve yeni kesilmiş çam kabuklarının genzi yakan taze kokusu bölüyordu. Yol kenarlarında düzenli bir şekilde budanmış, üst üste istiflenmiş odun yığınları; doğanın kendi haline bırakılmadığının, insan eliyle özenle dokunduğunun sessiz şahitleri gibiydi. Pencerelerden içeri dolan o buz gibi dağ havasını ciğerlerimize çekerken, çam kokusuyla harmanlanan sohbetimiz yolu gözümüzde küçültüyordu.
Ancak bu heybetli yeşil örtü, doğanın kendiliğinden sunduğu bir cömertlik değildi; arkasında derin bir hüzün ve büyük bir emek yatıyordu. 1974 yılında Çelikhan’ı yutan, hafızalarda silinmez izler bırakan o büyük sel felaketinin ardından, toprağın hırçınlığını dindirmek için Türkiye Cumhuriyeti Orman ve İmar İskan Bakanlığı tarafından hummalı bir seferberlik başlatılmıştı. Bir daha aynı acılar yaşanmasın diye dağların yamaçlarına sedir, karaçam, meşe, badem ve cevizden oluşan yüz binlerce fidan dikilmişti. Bölge köylülerinin nasırlı elleriyle toprağa emanet edilen her bir fidan, hem köye can suyu olan bir ekmek kapısına dönüşmüş hem de yıllar içinde büyüyüp Çelikhan’ı selin gazabından koruyan devasa bir yeşil zırha bürünmüştü.
Geçmiş ile Bugün Arasında: Köseuşağı Köyü
Yaklaşık on kilometre sonra Köseuşağı köyünün sınırları içinde, adeta zamanın durduğu bir inanç merkezine adım attık
Köseuşağı’nın sokaklarında yürürken, Doğu Anadolu’nun o sert, mağrur coğrafyasıyla birlikte göçün bıraktığı sessiz burukluk hemen hissediliyor. Çartgil, Hamik (Ayvacık), Darbin (Yağmurlu), Yeşilyayla (Göv) ve tarihi dokusuyla zamana direnen Dıköse (eski köy) adında beş ayrı mezraya bölünen bu kadim topraklar, parçalanmış ama birbirine gönülden bağlı bir hayatı sürüklüyor. Köyde yaşam, geçimini topraktan çıkaran nasırlı ellerin emeğiyle —hayvancılıkla ve yeşil yapraklarında alın teri saklayan meşhur Çelikhan tütünüyle— dönmeye devam ediyor. Yılların birikimi ve inancın nişanesi olarak yükselen üç ayrı mezarlık ise bu topraklara kök salmış hayatların sessiz şahidi; ikisi köy yerleşiminin bağrında, biri ise Kantarlıbaba’nın manevi kanatları altında yatıyor.
Eski Sincik-Kahta ve Askerhan kervan yolunun geçtiği bu tarihi güzergâhta, zamanın getirdiği eksiklikler kendini hemen belli ediyor. Köy okullarının çoğunda cıvıl cıvıl çocuk seslerinin yankılanması gereken sokaklarda taşımalı eğitimin getirdiği bir sessizlik hâkim.
Adıyaman'ın Çelikhan ilçesinde 1974-1975 yıllarında yaşanan büyük sel ve heyelan felaketleri, bölgenin kaderini değiştiren ve geniş kapsamlı ağaçlandırma ve erozyon kontrolü projelerinin başlatılmasına yol açan en kritik kırılma noktalarından biridir. Malatya ve Adıyaman’ı iki ili kuzeyden güneye doğru bıçak gibi ayıran Beydağ'ının hemen bitiminde yer alan Çelikhan’da yaşanan büyük sel felaketi sonucu işsizlik, geçim darlığı, yetersiz kalan sağlık ve eğitim imkânları; Çelikhan ve çevresindeki pek çok köy gibi Köseuşağı’nı da büyük bir göç dalgasıyla yüzleştirmiş. Doğduğu toprakları arkasında bırakmak zorunda kalan köylülerin büyük çoğunluğu, hemen yanı başlarındaki Malatya il merkezine, Yeşilyurt ve Battalgazi’nin ilçe ile köylerine sığınmış. Şehrin ritmine karışan bu insanlar; kimi zaman bir kamu dairesinde memur, kimi zaman bir fabrikada işçi, mahalle arasında rızkını arayan bir esnaf ya da topraktan kopamayıp tarımla tutunmaya çalışan birer emektar çiftçi olarak yaşam mücadelelerini sürdürüyor. Yine de ne zaman vakit erse, akılları da gönülleri de hep doğdukları bu dağ köylerinde, Akdağ’ın rüzgârında kalıyor.
Kantarlıbaba Ziyareti
Maneviyatla bezenmiş coğrafyada bölge adeta bir seyir terası: güney ve doğuda, Nemrut Dağı’nın gizemli siluetine bakar; kuzeydoğuda, Kubbedağı’nın heybetli duruşunu selamlar; batıda ise Çelikhan’ın Subatıran Dağı ile kucaklaşır.
On dönümlük geniş bir mezarlık alanına yayılan ziyaret, etrafını saran çam ormanı ve makiliklerle adeta koruma altına alınmış. Boş alanları kaplayan gevenlerin ve alıç ağaçlarının arasında, rüzgârla fısıldaşan bin bir dileğin izleri göze çarpıyor. Ziyaretçilerin dilek dileyip renkli ipler, tülbentler ve kumaş parçaları bağladığı kadim inancın canlı bir şahidi gibi duruyor.
Mezarlıkta 250 yıllık heybetli gövdesiyle yaşlı bir dut ağacı yükseliyor. Bu gölgede, kökleri geçmişe uzanan eski mezarlarla günümüzden izler taşıyan yeni kabirler yan yana koyun koyuna yatıyor.
Köylülerle yaptığımız o samimi sohbet, köklü bir tarihin kapılarını araladı. Köseuşağı, Rışvan Aşiret Konfederasyonu'nun izlerini taşıyan; Kürtçe konuşan ancak özünde Türkmen kökenli, Alevi ve Sünni kültürünün iç içe geçtiği müstesna bir coğrafya. İnanç dünyasında Dersim Ağuiçen Ocağı’na bağlılığıyla bilinen bu köyde, hoşgörünün ve ortak yaşamın simgesi olarak cami ile cemevi yan yana yükseliyor. Ay yıldızlı al bayrağımızın gölgesinde, asırlık geleneklerini ve tarihsel inançlarını büyük bir sadakatle yaşatan köy halkı; Türkiye Cumhuriyeti'nin milli günlerini ve bayramlarını da aynı coşku ve birlik ruhuyla kutlamaya devam ediyor.
Hakk - Doğa - İnsan
Bu çalışma; Alevi bilge kişileri, dedeler ve araştırmacı yazarlarla yaptığım söyleşilerden süzülen, Alevi felsefesinin ve yaşam biçiminin temel taşlarını bir araya getiren bir özettir.
Anadolu’da yeşerip evrensel değerlerle buluşan bu öğreti; insan merkezli yapısıyla eşi benzeri olmayan bir felsefe, bir kültür ve yaşam biçimidir. Alevilik; yolu, erkânı, görgüsü, sorgusu, darı, ikrarı, deyişi, sazı ve sözüyle başlı başına özgün bir hakikat yolculuğudur.
Bu inancın temel harcı aşk ve sevgidir. Sevgi ise özveri, fedakârlık ve dostlukla yoğrulmuş insani bir olgudur. Alevi kültüründeki güçlü dayanışma ve paylaşma bilinci de kaynağını tam olarak bu sevgiden alır. Benlik deryasında kaybolanların, "birlik" deryasında yeri yoktur.
Özetle Alevilik; Hak ve Hakikat izinde insanın nefsinden arınması, kendini tanıması ve "insan-ı kâmil" olma erdemine ulaşmasını hedefleyen kutsal bir yoldur.
Kuş Çeşmesinden Süzülen İmece Ruhu
Ziyaret alanındaki en etkileyici ayrıntılardan biri de insan ile doğanın ortak emeği. "Gönüllerin Aydınlığı" adı verilen Kantarlıbaba binası, köylülerin tam bir dayanışma ve imece usulüyle inşa edilmiş. Önünde yer alan dört beyaz dut ağacı buraya ayrı bir zarafet katıyor. Ziyaretçilerin hararetini söndüren buz gibi su ise Akdağ’ın bağrından, "Konitera" yani Kuş Çeşmesi’nden yaklaşık 5 kilometrelik boru hattı çekilerek —yine köylünün ortak alın teriyle— buraya getirilmiş.
Yapının mimarisindeki kamusal katkı da gözden kaçmıyor. Yeşilyurt, Battalgazi ve Çelikhan belediyelerinin malzeme ve kilit taşı desteği, bu manevi mekânın ulaşılabilirliğini güçlendirmiş.
Mekâna adımınızı attığınız ilk anda sizi geniş, ferah ve huzur dolu bir salon karşılıyor. Duvarda yan yana asılı duran Mustafa Kemal Atatürk, Hacı Bektaş-ı Veli ve Hz. Ali portreleri; mekânın köklü hoşgörü, irfan ve muhabbet iklimini sessizce özetliyor.
Mutfak tarafında ise tatlı bir telaş ve hummalı bir çalışma hâkim. Lokmaların pişirilmesi için özel olarak yakılmış üç büyük ocakta dev kazanlar kaynıyor. "Hizmet Hak içindir" düsturuyla hareket eden kadınlar ve erkekler, birer arı misali tam bir uyum içinde lokma hazırlığını sürdürüyor. Emeklerini tamamlayan canlar ise bahçedeki dut ağaçlarının koyu gölgesinde, orman manzarasını seyrederek gönülden gönüle uzanan sohbetlere dalıyor.
Adak sahibi Mustafa Akın ve ailesi, kurbanlarını sabahın erken saatlerinde Ziyaret’e getirmişti. Dualarla adanan üç kurban tığlandıktan (kesildikten) sonra; Mustafa Bey, eşi ve diğer canlar aşçı ocağının başına geçip kazanları ateşe sürdü. Saat ikiye doğru ocağın üzerinde tüten kazanlarda kavurma, haşlama ve bulgur pilavı hazır edildi; yanına tazecik salatalar ve buz gibi ayranlar eklendi. Dede’nin lokma duasının ardından yemekler kadın, erkek, genç, yaşlı ayırt edilmeksizin hep birlikte, büyük bir rıza ve dirlik içinde yendi. Sofra kaldırıldıktan sonra artan lokmalar saklama kaplarına pay edilerek evlere ulaştırılmak üzere canlara dağıtıldı. Semaverlerin dumanı tüterken, ince belli bardaklarda demli çaylar ikram edildi, sohbetler derinleşti. Adak Lokması’na katılan her bir can, bu manevi iklimin derin huzuruyla günü tamamladı.
***
İnancın, doğayla kurulan bağın ve toplumsal dayanışmanın merkezinde yer alan en temel dini-kültürel ritüellerdendir. Bölgedeki Alevi toplumu; Üryan Hızır, Ağuiçen, Kureyşan, Memi Haciyan, Derviş Gevr ve Seyyid Derviş Cemal ocaklarına bağlılıklarıyla bu kadim gelenekleri nesilden nesile aktarmaya devam eder.
Adıyaman Aleviliğinde "ziyaret", yalnızca tarihsel veya dini şahsiyetlerin türbelerinden ibaret değildir. İnanç sisteminde doğanın kendisi; heybetli dağlar, coşkun pınarlar, asırlık ağaçlar ve ulu taşlar da kutsallık taşır.

Ziyaret Amacı: Felç, romatizma veya ruhsal sıkıntılara şifa bulmak; çocuk sahibi olmak, sınav ve iş başarısı dilemek ya da dar bir andan kurtulmak için bu kutsal mekânlara gidilip dualar edilir, niyazlar dağıtılır.
Sosyalleşme ve Toplumsal Bağlar: Ziyaretler sadece ibadet yeri değil, aynı zamanda canlı birer toplumsal buluşma alanıdır. Yoğun gündelik hayattan veya coğrafi uzaklıklardan dolayı yıllardır birbirini göremeyen akrabalar, dostlar ve köylüler bu kutsal mekânlarda bir araya gelir. Küslerin barışmasına, dertlerin paylaşılmasına ve toplumsal hafızanın tazelenmesine vesile olan bu buluşmalar, toplumsal kaynaşmayı ve dayanışmayı pekiştirir.
Adak ve Lokma Geleneği
Ziyaret kültürünün ayrılmaz bir diğer parçası da tutulan dileklerin ve verilen sözlerin karşılığı olan adak kurbanları ile pişirilen lokmalardır. Alevilikte lokma, rızalık esasına dayanan kolektif bir paylaşım ve eşitlik pratiğidir.
Eşitlik ve Paylaşım: Kurbanlar imece usulüyle kesilip pişirilir; zengin-fakir ayrımı gözetilmeksizin oradaki herkesle paylaşılır. Lokma, rızalıkla hakça bölüşmenin simgesidir.
Evde Tüketmeme Kuralı: Adıyaman’ın özellikle Çelikhan gibi dağlık bölgelerindeki kadim usullere göre; adak olarak kesilen kurbanın tek bir gramı bile kesen kişinin evine götürülmez. Kurban tamamen kutsal mekânın ruhuna uygun olarak orada pişirilir; ziyarete gelen misafirlere, yoksullara ve taliplere "lokma" olarak dağıtılarak tamamen tüketilir.
Bilimsel Yaklaşım ve İnanç Dengesi
Mustafa Kemal Atatürk’ün "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir" sözünde vurgulandığı üzere; hastalık, iş ve yaşam sorunlarında asıl belirleyici olan bilim, akıl ve modern tıptır. Türbeler veya şahıslar birer medet kapısı ya da tıp alternatifi olarak görülmemelidir. Ziyaretler; yaşayan kişilerden medet ummak yerine, kültürel bir miras, manevi bir huzur penceresi ve toplumsal bir dayanışma pratiği olarak değerlendirilmelidir.

Malatya’ya Dönüş Yolu ve Akşamın Serinliği
Günün sonuna doğru dağların arkasında süzülen güneşle birlikte hava tatlı bir serinliğe büründü. Ziyaretin manevi huzurunu yanımıza alarak, bu kez geldiğimiz orman yolundan değil, kıvrıla kıvrıla uzanan asfalt yoldan Çelikhan’a doğru inişe geçtik.
Yol boyunca uzanan tarlalarda, akşam serinliğini fırsat bilip yemyeşil tütün yaprakları arasında alın teri döken köylüleri, onların nasırlı ellerindeki bereketi izleyerek Malatya’ya doğru yol aldık. Akdağ’ın eteklerinde yükselen dua sesleri, kazanlarda pişen lokmanın kokusu ve tütün tarlalarındaki emeğin görüntüsü; hafızamızda sadece bir gezi değil, yaşayan gururlu bir kültürün silinmez izi.





