Araştırmacı yazar Fikri Demirtaş, taşlara yazı yazıp, resimler yapan Arguvanlı Hüseyin Çakıl’ı bir kez daha kaleme aldı. 2025 yılı Nisan ayında vefat eden, alanda akademik hiçbir eğitim almamasına karşın, yeteneğiyle taşları “konuşturan” Çakıl’ın eserlerini bir görsel sanatlar öğretmeni gözüyle değerlendiren Demirtaş’ın yazısı Taşın Kalbine Fısıldayan Adam: Hüseyin Çakıl başlığıyla yayınlandı.
****
Arguvan Atmalı dostum Rıza Parlak’ın ablasının taziyesi için gittiğim Malatya Yazıhan ilçesinde taziye çadırının ağır, içe çöken havası vardı. Dualar, fısıltılar ve sabırla bekleyen insanların sessizliği birbirine karışmıştı.
İşte o kalabalığın içinde, taşları yontarak yazı yazan, heykel yapan Hüseyin Çakıl Amca’nın oğluyla karşılaştım. Söz, ister istemez ona geldi. Bir an duraksadım, sordum… Kısa ama derin bir sessizlikten sonra, gözlerini yere indirerek, “Fikri hocam,” dedi, “geçen yıl, 2025’in Nisan ayında rahmetli oldu.”
O an, çadırın içindeki kalabalık dağıldı sanki. Uğultular sustu, dualar uzaklaştı. Zaman, bir anlığına yerinde dondu. İçimde yalnızca taşın suskunluğu kaldı; çekiç sesleri kesilmiş, yontulmayı bekleyen bir kaya gibi ağır ve sessiz…
Hüseyin Çakıl Amca, bu topraklarda taşı konuşturmuş, taşla dost olmuş bir ustaydı. Akademik bilgiden değil; meraktan, sezgiden ve sabırdan beslenen bir ömürle iz bıraktı. Onun yokluğunu ilk kez o taziye çadırında hissettim; taşın artık cevap vermediği bir boşluk gibi.
Devri daim olsun, ruhu şâd olsun…
***
Taziyeden sonra Malatya’ya dönmeden önce, yolumu bilerek değiştirdim. Hüseyin amcanın oğlu ile birlikte kaldığı evlerinin önünden geçtim. Duvarlarda hâlâ onun elinden çıkmış yazılı taşlar vardı; bahçede ise üst üste yığılmış, yarım kalmış cümleler gibi bekleyen kayalar… Her birine son kez baktım. Keski izi taşıyan yüzeylerde Hüseyin Amca’nın nefesi, sabrı ve inadı duruyordu sanki. Taşlar susmuştu ama yok değillerdi.
O an anladım ki bazı insanlar öldükten sonra eksilmez; bulundukları yer ağırlaşır. Hüseyin Çakıl Amca artık o avluda görünmüyordu belki, ama Yazıhan’ın toprağında, duvarlarında ve sessiz taşlarında yaşamaya devam ediyordu. Malatya’ya dönerken ardımda bir bahçe değil, taşa kazınmış bir ömrü bıraktım.
Taş Yontucusu Hüseyin Çakıl Amca ile ilgili yıllar önce kaleme aldığım yerel medyada yayımlanan “Taşın Kalbine Fısıldayan Adam” başlıklı gezi yazısını, yeniden düzenleyerek bu suskunluğun ve bu hatıranın ardından paylaşmak istedim.
Bu satırlar, bir ustanın ardından değil; taşın hafızasına emanet edilmiş bir ömrün izlerini takip etmek içindir.
Taşın Kalbine Fısıldayan Adam Hüseyin Çakıl
29 Mayıs 2022...
Gezi rotamız, Malatya’nın Yazıhan ilçesinde, “Taşın Kalbine Fısıldayan Adam” olarak andığım Hüseyin Amca’yı ziyaret etmekti. Ben, Görsel Sanatlar öğretmeni Fikri Demirtaş olarak; rehberliğimde İngilizce öğretmeni Şaban Karakuzu ve Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan emekli şube müdürü, Sağlık öğretmeni Adil Akbaş ile birlikte anlamlı bir sanat gezisi gerçekleştirdik.

Bu ziyaret, yalnızca bir gezi değil; taşın diliyle konuşan bir ustaya, emeğe ve kültürel hafızaya duyulan saygının sessiz ama derin bir ifadesiydi.
Yazıhan’ın bozkırla ovayı birbirine bağlayan o ağır sessizliğinde, taşın dile geldiği bir avlu vardır. Orada zaman, çekiçle keski arasında ağır ağır yürür; her darbe bir hatıra, her yankı bir duadır. Hüseyin Çakıl Amca’yı belki beş kez ziyaret ettim. Her seferinde yanımda başka dostlar vardı. Ama avluya adım atar atmaz hepimiz aynı hissin içine düştük: merakla karışık bir hürmet. Çünkü bir ülkenin ruhu, yalnızca meydanlarda yükselen anıtlarda değil; Hüseyin Çakıl gibi ömrünü sessiz taşları konuşturmaya adamış sahici insanların parmak uçlarında saklıdır.
Aydınlar, şairler, sanatçılar bir toplumun nefes borusuysa; taş ustaları o nefesin taşta tutulmuş en kadim kaydıdır. Anadolu’nun bağrından, taş ocaklarından kaba saba çıkıp gelen o sağır kayalar, Hüseyin Amca’nın ellerinde birer hafıza levhasına dönüşür. Binlerce yıl önce bu topraklardan gelip geçen Ermeni ve Süryani ustaların çekiç sesleri, sanki bugün onun avlusunda yeniden yankılanır. Uygarlıklar yıkılır, adlar unutulur; ama taşın üzerine düşen kutsal izler silinmez.
Zamanın ve Emeğin Portresi
Karşımda duran adam, doksanlı yaşlarında; insanlık tarihi kadar eski bir mesleğin, yontuculuğun ve heykeltıraşlığın, bugün hâlâ nefes alan canlı bir sûreti gibidir. Zaman, onun yüzünde durup dinlenmiş; her çizgiyi bir hatıra gibi bırakmıştır.
Başında eskimiş bir kasket, ceketinin altında gömleğinin üzerine geçirilmiş V yaka bir kazak vardır. Siyah şalvarı, Anadolu’nun hem çalışkanlığını hem de vakur sadeliğini taşır. Beli artık eskisi kadar dik değildir ama gövdesi hâlâ dirençlidir; orta boylu, iri ve güçlü elleriyle, kaslı yapısıyla sanki gençliğinde güreş tutmuş bir pehlivanı andırır. O duruş, yorgunluğun değil, dayanıklılığın izidir.
Kalın, kırlaşmış kaşları ve bıyıkları, yılların biriktirdiği taş tozunun içinden süzülerek dudaklarına doğru iner. Bu bıyıklar, yalnızca yaşlılığın değil; taşla geçen bir ömrün sessiz tanıklığını yapar. Yüzünde sertlik değil, zamana karşı kazanılmış bir sükûnet vardır.
Ama asıl dikkat çeken gözleridir…
Bütün yorgunluğu silip süpüren, şaşırtıcı bir çocuksu gülümseme saklıdır bakışlarında. Taşa bakarken ciddileşen, insana bakarken yumuşayan o gözler; hâlâ merak eden, hâlâ öğrenen bir ruhu ele verir.
Onunla konuşmak, yalnızca bir insanla sohbet etmek değil; tarihin tozlu sayfaları arasında sessizce yürümek gibidir. Her sözü, geçmişten kopup gelen bir iz; her susuşu, taşın hafızasında bekleyen bir hikâyedir.
Karşımda duran bu adam, Yontucu Hüseyin Amca, taşın diliyle konuşmayı öğrenmiş bir Anadolu çınarıdır.
Taşın Sesi, Ruhun Müziği
Evinin bahçesi bir açık hava müzesini andırır. Duvarlarda, ahırlarda, avlunun kuytularında taşlar konuşur. Hz. Muhammed’in, Hz. Ali’nin hikmetli sözleri; Atatürk’ün ve İsmet İnönü’nün özlü sözleri taşın yüzeyinden yükselir. Bir köşede Orhun Abideleri’nin ruhu dolaşır; bir başka köşede taşa kazınmış Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi, Mehmet Akif Ersoy’un yazdığı İstiklal Marşımız bozkıra doğru seslenir.
Ona taşın bitmek bilmeyen sesini sorduğumda, gözleri ışıldar:
“Loğğğ!” der.
Rahmetli eşinin bu gürültüden şikâyet edip protesto etmek için boş bir yağ tenekesine vurarak çıkardığı sesleri anlatırken kahkahası avluya yayılır. Ama onun için bu ses gürültü değildir; bir senfonidir:
Ya Muhammed, Ya Ali
“Yazı yazarken taş çınlar evlat… O ses bütün taşı dolaşır. Ben o sesi rehber edinirim. Taş, tınısıyla beni yönlendirir. Zamanın ne olduğunu, sabrın ne demek olduğunu taşın kalbinden öğrenirim.”
Taşta Yazının Hafızası
İnsanlık tarihi yalnızca kazılardan çıkarılan heykellerden, tapınaklardan ya da yapılardan ibaret değildir. Duvarlara, sütunlara, mezar taşlarına ve anıtlara kazınmış yazılar da en az arkeolojik kalıntılar kadar güçlü birer hafıza taşıyıcısıdır. Bu yazıları bilimsel olarak inceleyen disipline epigrafi adı verilir. Epigrafi; eski çağlardan günümüze ulaşan yazıtların okunması, çözümlenmesi, yorumlanması ve tarihlendirilmesiyle ilgilenir.
Taş üzerindeki her harf, yalnızca bir sözcük değil; dönemin inancını, zihniyetini ve dünyayı kavrayış biçimini de taşır.
FOTO: ‘Ya Muhammed, Ya Ali’ yazısı
Kaligrafide ise yüzyıllar boyunca oluşmuş belli başlı kaideler vardır: harfler arası mesafeyi dengeli kurmak, satırları nefes aldıracak biçimde yerleştirmek, yazıya akıcı ve zarif bir ritim kazandırmak… Harf biçimleri, okunurluğu bozacak ölçüde zorlanmaz. Ancak modern kaligrafide, kelimenin anlam gücünün yanı sıra kompozisyonun etkisi öne çıkmış; kimi zaman okunabilirlik, estetik etkinin gerisinde bırakılmıştır. Yazı artık yalnızca okunmak için değil, bakılmak ve hissedilmek için de vardır.
Hüseyin Amca’nın taşları, bu iki dünyanın tam sınır çizgisinde durur. Hiçbir sanat eğitimi almamış, ilkokul üçüncü sınıfta okuldan ayrılmış bir köylü ustanın, gördüğü objelerden ve belleğinde biriken imgelerden esinlenerek tasarladığı kitabeler, heykeller ve yontular… O, boş zamanlarını değerlendirmek için başlamış bu işe; ne bir sipariş, ne de bir karşılık düşünmüştür. Yıllar içinde belki bir kamyon dolusu, yüzlerce taş yazıt, heykel ve motif üretmiş; bunlar evinin bahçesinde, ahırın duvarlarında, üst üste yığılmış halde birikmiştir. Her biri, sessiz ama ısrarlı bir anlatının parçasıdır.
Hüseyin Amca, kaligrafinin yerleşik kurallarına uymaz. Taşların üzerinde kelimeler, satırlar ve harfler arasında espas bırakılmadan devam eder. Satır bazen taşın kenarında biter, bazen başka bir yönde sürer. Bu düzensizlik, ilk bakışta bir kusur gibi görünse de aslında onun yazı anlayışının en sahici tarafıdır. Çünkü o, yazıyı ölçüyle değil; taşın direnciyle, sesle ve sezgiyle kurar. Harfler taşta nefes almaz belki ama taş, onun elinde bir bütün olarak konuşur.
Kusurlu Ama Kusursuz Bir İrade
Bir görsel sanatlar öğretmeninin gözüyle bakıldığında; harfler ölçüsüzdür, satırlar birbirine karışır, estetik kurallar hiçe sayılmış gibidir. Ama tam da bu “amatörlük” içinde devleşen bir irade vardır. Hiç eğitim almamış bir insanın, salt merakla ve sabırla yarattığı bir dünya… Kimi insanlar servet bırakır evladına; Hüseyin Amca bu topraklara ruhunu bırakmıştır.
Çünkü orada yalnızca bir taş değil; bir ömür, bir inat, bir sevinç kazılıdır.
Sessizliğin İçinde Dimdik
Artık avludan çekiç sesleri eskisi kadar sık yükselmiyor. Yaşlılık, o güçlü kolları dinlenmeye çağırmış. Şimdi istasyondan geçen trenin düdüğü, taşın sesinden daha baskın duyuluyor.
Yontucu Hüseyin Amca, Nemrut Dağı’nda Kommagene krallarının göğe uzanan bakışlarıyla, Arslantepe’de binlerce yıl önceden bugüne seslenen kral Tarhunza, aslan heykelleriyle, kabartmalarla, Adıyaman Perre’de taşlara kazınmış Roma yazıtlarıyla, Ermeni ve Süryani ustaların sabırla bıraktığı izlerle, Selçuklu’nun ve Osmanlı’nın vakur kitabeleriyle, mezar taşlarıyla örülmüş bir coğrafyanın içinde yaşamış sessiz bir bilgedir.
Bu toprakların taşı, ona tarih kitaplarından değil; rüzgârdan, güneşten, zamandan ve suskunluktan konuşmuştur. Akademik bir eğitimi yoktur; hayatı ilkokul üçüncü sınıfta yarım kalmıştır. Ama eksik kalan satırları, merakla ve sezgiyle tamamlamayı bilmiştir. Elini taşa götüren şey bilgi değil; taşın içinden gelen çağrıdır.
O çağrı, beni Şanlıurfa’da, insanlığın bildiği en eski ve en büyük tapınağın yükseldiği Göbeklitepe’ye götürdü. Yaklaşık on iki bin yıl önce, taşa ilk kez ruh üfleyen o adsız ustaları hatırlattı bana. Hüseyin Amca’nın çekiç sesiyle, o ilk yontucuların nefesi arasında görünmez bir bağ kuruldu; zaman, bir anlığına kendi üzerine katlandı.
Bugün Hüseyin Çakıl Amca, Yazıhan’da, sessizliğin tam ortasında dimdik durur. Gözleri taşın derinliğine, elleri geçmişin hafızasına dokunur. Ve taş…
Hâlâ onun kalbine fısıldamaya devam eder.
***
Kaynak: fikridemirtas44.blogspot.com/2026/01/tasn-kalbine-fsldayan-adam-huseyin-cakl.html
Fikri DEMİRTAŞ




