SON DAKİKA
SON DEPREMLER

'Yazı Yazarken Taş Çınlar Evlat..' Taşa Fısıldayan Adamdı O..

'Yazı Yazarken Taş Çınlar Evlat..' Taşa Fısıldayan Adamdı O..
A- A+ PAYLAŞ

Araştırmacı yazar Fikri Demirtaş, taşlara yazı yazıp, resimler yapan Arguvanlı Hüseyin Çakıl’ı bir kez daha kaleme aldı. 2025 yılı Nisan ayında vefat eden, alanda akademik hiçbir eğitim almamasına karşın,  yeteneğiyle taşları “konuşturan” Çakıl’ın eserlerini bir görsel sanatlar öğretmeni gözüyle değerlendiren Demirtaş’ın yazısı Taşın Kalbine Fısıldayan Adam: Hüseyin Çakıl başlığıyla yayınlandı. 

****

Arguvan Atmalı dostum Rıza Parlak’ın ablasının taziyesi için gittiğim Malatya Yazıhan ilçesinde taziye çadırının ağır, içe çöken havası vardı. Dualar, fısıltılar ve sabırla bekleyen insanların sessizliği birbirine karışmıştı. 

İşte o kalabalığın içinde,  taşları yontarak yazı yazan, heykel yapan Hüseyin Çakıl Amca’nın oğluyla karşılaştım. Söz, ister istemez ona geldi. Bir an duraksadım, sordum… Kısa ama derin bir sessizlikten sonra, gözlerini yere indirerek, “Fikri hocam,” dedi, “geçen yıl, 2025’in Nisan ayında rahmetli oldu.”

O an, çadırın içindeki kalabalık dağıldı sanki. Uğultular sustu, dualar uzaklaştı. Zaman, bir anlığına yerinde dondu. İçimde yalnızca taşın suskunluğu kaldı; çekiç sesleri kesilmiş, yontulmayı bekleyen bir kaya gibi ağır ve sessiz…

Hüseyin Çakıl Amca, bu topraklarda taşı konuşturmuş, taşla dost olmuş bir ustaydı. Akademik bilgiden değil; meraktan, sezgiden ve sabırdan beslenen bir ömürle iz bıraktı. Onun yokluğunu ilk kez o taziye çadırında hissettim; taşın artık cevap vermediği bir boşluk gibi.

Devri daim olsun, ruhu şâd olsun…

***

Taziyeden sonra Malatya’ya dönmeden önce, yolumu bilerek değiştirdim. Hüseyin amcanın oğlu ile birlikte kaldığı evlerinin önünden geçtim. Duvarlarda hâlâ onun elinden çıkmış yazılı taşlar vardı; bahçede ise üst üste yığılmış, yarım kalmış cümleler gibi bekleyen kayalar… Her birine son kez baktım. Keski izi taşıyan yüzeylerde Hüseyin Amca’nın nefesi, sabrı ve inadı duruyordu sanki. Taşlar susmuştu ama yok değillerdi.

O an anladım ki bazı insanlar öldükten sonra eksilmez; bulundukları yer ağırlaşır. Hüseyin Çakıl Amca artık o avluda görünmüyordu belki, ama Yazıhan’ın toprağında, duvarlarında ve sessiz taşlarında yaşamaya devam ediyordu. Malatya’ya dönerken ardımda bir bahçe değil, taşa kazınmış bir ömrü bıraktım.

Taş Yontucusu Hüseyin Çakıl Amca ile ilgili yıllar önce kaleme aldığım yerel medyada yayımlanan “Taşın Kalbine Fısıldayan Adam” başlıklı gezi yazısını, yeniden düzenleyerek bu suskunluğun ve bu hatıranın ardından paylaşmak istedim.

Bu satırlar, bir ustanın ardından değil; taşın hafızasına emanet edilmiş bir ömrün izlerini takip etmek içindir.

Taşın Kalbine Fısıldayan Adam Hüseyin Çakıl

29 Mayıs 2022...

Gezi rotamız, Malatya’nın Yazıhan ilçesinde, “Taşın Kalbine Fısıldayan Adam” olarak andığım Hüseyin Amca’yı ziyaret etmekti. Ben, Görsel Sanatlar öğretmeni Fikri Demirtaş olarak; rehberliğimde   İngilizce öğretmeni Şaban Karakuzu ve Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan emekli şube müdürü, Sağlık öğretmeni Adil Akbaş ile birlikte anlamlı bir sanat gezisi gerçekleştirdik.

Bu ziyaret, yalnızca bir gezi değil; taşın diliyle konuşan bir ustaya, emeğe ve kültürel hafızaya duyulan saygının sessiz ama derin bir ifadesiydi.

Yazıhan’ın bozkırla ovayı birbirine bağlayan o ağır sessizliğinde, taşın dile geldiği bir avlu vardır. Orada zaman, çekiçle keski arasında ağır ağır yürür; her darbe bir hatıra, her yankı bir duadır. Hüseyin Çakıl Amca’yı belki beş kez ziyaret ettim. Her seferinde yanımda başka dostlar vardı. Ama avluya adım atar atmaz hepimiz aynı hissin içine düştük: merakla karışık bir hürmet. Çünkü bir ülkenin ruhu, yalnızca meydanlarda yükselen anıtlarda değil; Hüseyin Çakıl gibi ömrünü sessiz taşları konuşturmaya adamış sahici insanların parmak uçlarında saklıdır.

Aydınlar, şairler, sanatçılar bir toplumun nefes borusuysa; taş ustaları o nefesin taşta tutulmuş en kadim kaydıdır. Anadolu’nun bağrından, taş ocaklarından kaba saba çıkıp gelen o sağır kayalar, Hüseyin Amca’nın ellerinde birer hafıza levhasına dönüşür. Binlerce yıl önce bu topraklardan gelip geçen Ermeni ve Süryani ustaların çekiç sesleri, sanki bugün onun avlusunda yeniden yankılanır. Uygarlıklar yıkılır, adlar unutulur; ama taşın üzerine düşen kutsal izler silinmez.

Zamanın ve Emeğin Portresi

Karşımda duran adam, doksanlı yaşlarında; insanlık tarihi kadar eski bir mesleğin, yontuculuğun ve heykeltıraşlığın, bugün hâlâ nefes alan canlı bir sûreti gibidir. Zaman, onun yüzünde durup dinlenmiş; her çizgiyi bir hatıra gibi bırakmıştır.

Başında eskimiş bir kasket, ceketinin altında gömleğinin üzerine geçirilmiş V yaka bir kazak vardır. Siyah şalvarı, Anadolu’nun hem çalışkanlığını hem de vakur sadeliğini taşır. Beli artık eskisi kadar dik değildir ama gövdesi hâlâ dirençlidir; orta boylu, iri ve güçlü elleriyle, kaslı yapısıyla sanki gençliğinde güreş tutmuş bir pehlivanı andırır. O duruş, yorgunluğun değil, dayanıklılığın izidir.

Kalın, kırlaşmış kaşları ve bıyıkları, yılların biriktirdiği taş tozunun içinden süzülerek dudaklarına doğru iner. Bu bıyıklar, yalnızca yaşlılığın değil; taşla geçen bir ömrün sessiz tanıklığını yapar. Yüzünde sertlik değil, zamana karşı kazanılmış bir sükûnet vardır.

Ama asıl dikkat çeken gözleridir…

Bütün yorgunluğu silip süpüren, şaşırtıcı bir çocuksu gülümseme saklıdır bakışlarında. Taşa bakarken ciddileşen, insana bakarken yumuşayan o gözler; hâlâ merak eden, hâlâ öğrenen bir ruhu ele verir.

Onunla konuşmak, yalnızca bir insanla sohbet etmek değil; tarihin tozlu sayfaları arasında sessizce yürümek gibidir. Her sözü, geçmişten kopup gelen bir iz; her susuşu, taşın hafızasında bekleyen bir hikâyedir.

Karşımda duran bu adam, Yontucu Hüseyin Amca, taşın diliyle konuşmayı öğrenmiş bir Anadolu çınarıdır.

Taşın Sesi, Ruhun Müziği

Evinin bahçesi bir açık hava müzesini andırır. Duvarlarda, ahırlarda, avlunun kuytularında taşlar konuşur. Hz. Muhammed’in, Hz. Ali’nin hikmetli sözleri; Atatürk’ün ve İsmet İnönü’nün özlü sözleri taşın yüzeyinden yükselir. Bir köşede Orhun Abideleri’nin ruhu dolaşır; bir başka köşede taşa kazınmış Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi, Mehmet Akif Ersoy’un yazdığı İstiklal Marşımız  bozkıra doğru seslenir. 

Ona taşın bitmek bilmeyen sesini sorduğumda, gözleri ışıldar:

“Loğğğ!” der.

Rahmetli eşinin bu gürültüden şikâyet edip protesto etmek için boş bir yağ tenekesine vurarak çıkardığı sesleri anlatırken kahkahası avluya yayılır. Ama onun için bu ses gürültü değildir; bir senfonidir:

 Ya Muhammed,  Ya Ali

“Yazı yazarken taş çınlar evlat… O ses bütün taşı dolaşır. Ben o sesi rehber edinirim. Taş, tınısıyla beni yönlendirir. Zamanın ne olduğunu, sabrın ne demek olduğunu taşın kalbinden öğrenirim.”

Taşta Yazının Hafızası

İnsanlık tarihi yalnızca kazılardan çıkarılan heykellerden, tapınaklardan ya da yapılardan ibaret değildir. Duvarlara, sütunlara, mezar taşlarına ve anıtlara kazınmış yazılar da en az arkeolojik kalıntılar kadar güçlü birer hafıza taşıyıcısıdır. Bu yazıları bilimsel olarak inceleyen disipline epigrafi adı verilir. Epigrafi; eski çağlardan günümüze ulaşan yazıtların okunması, çözümlenmesi, yorumlanması ve tarihlendirilmesiyle ilgilenir.

Taş üzerindeki her harf, yalnızca bir sözcük değil; dönemin inancını, zihniyetini ve dünyayı kavrayış biçimini de taşır.

                                                                                                FOTO: Ya Muhammed, Ya Ali’ yazısı

Kaligrafide ise yüzyıllar boyunca oluşmuş belli başlı kaideler vardır: harfler arası mesafeyi dengeli kurmak, satırları nefes aldıracak biçimde yerleştirmek, yazıya akıcı ve zarif bir ritim kazandırmak… Harf biçimleri, okunurluğu bozacak ölçüde zorlanmaz. Ancak modern kaligrafide, kelimenin anlam gücünün yanı sıra kompozisyonun etkisi öne çıkmış; kimi zaman okunabilirlik, estetik etkinin gerisinde bırakılmıştır. Yazı artık yalnızca okunmak için değil, bakılmak ve hissedilmek için de vardır.

Hüseyin Amca’nın taşları, bu iki dünyanın tam sınır çizgisinde durur. Hiçbir sanat eğitimi almamış, ilkokul üçüncü sınıfta okuldan ayrılmış bir köylü ustanın, gördüğü objelerden ve belleğinde biriken imgelerden esinlenerek tasarladığı kitabeler, heykeller ve yontular… O, boş zamanlarını değerlendirmek için başlamış bu işe; ne bir sipariş, ne de bir karşılık düşünmüştür. Yıllar içinde belki bir kamyon dolusu, yüzlerce taş yazıt, heykel ve motif üretmiş; bunlar evinin bahçesinde, ahırın duvarlarında, üst üste yığılmış halde birikmiştir. Her biri, sessiz ama ısrarlı bir anlatının parçasıdır.

Hüseyin Amca, kaligrafinin yerleşik kurallarına uymaz. Taşların üzerinde kelimeler, satırlar ve harfler arasında espas bırakılmadan devam eder. Satır bazen taşın kenarında biter, bazen başka bir yönde sürer. Bu düzensizlik, ilk bakışta bir kusur gibi görünse de aslında onun yazı anlayışının en sahici tarafıdır. Çünkü o, yazıyı ölçüyle değil; taşın direnciyle, sesle ve sezgiyle kurar. Harfler taşta nefes almaz belki ama taş, onun elinde bir bütün olarak konuşur.

Kusurlu Ama Kusursuz Bir İrade

Bir görsel sanatlar öğretmeninin gözüyle bakıldığında; harfler ölçüsüzdür, satırlar birbirine karışır, estetik kurallar hiçe sayılmış gibidir. Ama tam da bu “amatörlük” içinde devleşen bir irade vardır. Hiç eğitim almamış bir insanın, salt merakla ve sabırla yarattığı bir dünya… Kimi insanlar servet bırakır evladına; Hüseyin Amca bu topraklara ruhunu bırakmıştır.

Çünkü orada yalnızca bir taş değil; bir ömür, bir inat, bir sevinç kazılıdır. 

Sessizliğin İçinde Dimdik

Artık avludan çekiç sesleri eskisi kadar sık yükselmiyor. Yaşlılık, o güçlü kolları dinlenmeye çağırmış. Şimdi istasyondan geçen trenin düdüğü, taşın sesinden daha baskın duyuluyor.  

Yontucu Hüseyin Amca, Nemrut Dağı’nda Kommagene krallarının göğe uzanan bakışlarıyla, Arslantepe’de binlerce yıl önceden bugüne seslenen kral Tarhunza, aslan  heykelleriyle, kabartmalarla, Adıyaman Perre’de taşlara kazınmış Roma yazıtlarıyla, Ermeni ve Süryani ustaların sabırla bıraktığı izlerle, Selçuklu’nun ve Osmanlı’nın vakur kitabeleriyle, mezar taşlarıyla örülmüş bir coğrafyanın içinde yaşamış sessiz bir bilgedir.

Bu toprakların taşı, ona tarih kitaplarından değil; rüzgârdan, güneşten, zamandan ve suskunluktan konuşmuştur. Akademik bir eğitimi yoktur; hayatı ilkokul üçüncü sınıfta yarım kalmıştır. Ama eksik kalan satırları, merakla ve sezgiyle tamamlamayı bilmiştir. Elini taşa götüren şey bilgi değil; taşın içinden gelen çağrıdır.

O çağrı, beni Şanlıurfa’da, insanlığın bildiği en eski ve en büyük tapınağın yükseldiği Göbeklitepe’ye götürdü. Yaklaşık on iki bin yıl önce, taşa ilk kez ruh üfleyen o adsız ustaları hatırlattı bana. Hüseyin Amca’nın çekiç sesiyle, o ilk yontucuların nefesi arasında görünmez bir bağ kuruldu; zaman, bir anlığına kendi üzerine katlandı.

Bugün Hüseyin Çakıl Amca, Yazıhan’da, sessizliğin tam ortasında dimdik durur. Gözleri taşın derinliğine, elleri geçmişin hafızasına dokunur. Ve taş…

Hâlâ onun kalbine fısıldamaya devam eder.

***

Kaynak: fikridemirtas44.blogspot.com/2026/01/tasn-kalbine-fsldayan-adam-huseyin-cakl.html

Fikri DEMİRTAŞ

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.

Yorum yazın

İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
Yorum yazmalısınız

16 yorum yapılmış

  • Nermin Ünsel (2 hafta önce)
    Çok güzel bir yazı söz uçar yazı kalır hele taşlara kazındı ise binlerce yıl sonra okuyacaklar çözecekler kaleminize sağlık Fikri bey
    %100
    %0
    Yanıtla
  • Ekrem güldaş (2 hafta önce)
    Allah Rahmet eylesin..... Fikri hocamıza teşekkür ediyorum, Değerlerimize sahip çıkmak Hüseyin dayıyı anlatırken bu kadar zarif ve ince dokunuşlarla anlatması oldukça duygulandırdı. Hüseyin dayı Rahmetli Babamın çok iyi arkadaşıydı Allah tüm ölmüşlerimize ve Hüseyin dayımıza rahmet eylesin.. Hocamıza böyle bir çalışma için çok teşekkür ediyorum..
    %100
    %0
    Yanıtla
  • Celal Yıldırım (2 hafta önce)
    Fikri hocam yazınızı okurken ilk aklıma gelen yıllardır Anadolu’da güzel sanatlara düşman zihniyetle oyalandık. Okuldan öğrendiklerimiz ögretilmeye çalışanlar ile aileden edindiğimiz kirli bilgilerin çekişkisini yaşadık. Heykel resim sanatı dine aykırı olduğu söylenirdi Ören yerlerindeki eserler tahrip edildi,(yer altından sağlıklı heykel tahrip az edildi) bundan sonra sahip çıkarız. Birileri her şeyin tekelinde olması isteniyor Göbekli tepe kazısından çıkan esere tahammül edemiyorlar. Hüseyin amaca gibi çok değerler var. Destan yazan söz ustası taşıda dile getirir. Yeterki destek verilsin gözetilsin korunsun. Her toplum kendi burjuvasını yaratır oda kültürüne sahip çıkar. Feodal toplumlar şükürü öğretir güzel doğru kendi içindir halk için değildir. Konak yapan el kendine ev yapamamış. Kerpiç taş evi bile çok görmüşler çadırda yaşamaya zorlanmış. Üç yılda depremde bir ev laik görülmüyor ömür boyu borç ödemeye zorlanıyor. Hüseyin amca gibi bir yeteneği gündeme getirdiğiniz için teşekkür ederim.
    %100
    %0
    Yanıtla
  • Birsen Pekşen (2 hafta önce)
    Fikri öğretmen yine sanatın ruhunu yakalamış.Yontucu Hüseyin amcayı anlatırken, her solukta çekiçle, keskiyle el atmış da bir harf de siz kazımışsınız gibi bir hisle okudum.Okudukça , Yağ ve Mermer romanında daha iyi tanıdığım ünlü yontucu Micelangelo canlandı gözümde.Niye farkedilmesindi Hüseyin amca da.Aşık Veysel'i Köy Enstitüleri'ne, devlet konservatuvarlarına götürüp. ders verdiren yüreklerden hiç mi kalmamış ki , heykeltıraş tahsili yapan gençlere yol gösterici olsun diye elinden tutulmamış.Severek, hüzünlenmek okudum.Teşekkürler Fikri öğretmenim.
    %100
    %0
    Yanıtla
  • Hakan koca (2 hafta önce)
    Hüseyin amcamızı çok yakından tanıma fırsatım oldu.Tam bir Anadolu insanı yüreği temiz karakteri sağlam bir kişiydi.Çok sık olmasada gider ziyaret eder dim. Allah rahmet eylesin.
    %100
    %0
    Yanıtla
  • Memet erdem Uzunoğlu (2 hafta önce)
    Sayın fikri hocam taşa can veren rahmet li Hüseyin amcayı Yazıhan Fethiye de tarım kredi de çalışırken tanıma tanışma imkanı na kavuşmutum taş işlediği gibi kalbi de güzel duygulara hakimdi bu el sanatları yapan zor olan taş işleyen Hüseyin amcayı gündem e getirdiğin ve tanıtığın için değerli fikri hocam zat-ı na cok teşekkür ederim ellerine emeğine sağlık
    %100
    %0
    Yanıtla
  • Hüseyin Şahin (2 hafta önce)
    Taşı büyük bir özveriyle işleyen, onları birer yazılı belge haline getiren Hüseyin Çakıl'ın emekleri boşa gitmesin. Yazıhan Belediyesi tarafından bu emek değerlendirilmeli. Koruma altına alınarak sergilenmeli.... Böylece Hüseyin Çakıl'ı da, emeklerini de korumuş oluruz. Fikri Demirtaş'ı bu güzel yazı için kutluyorum.
    %100
    %0
    Yanıtla
  • Hasan ŞAHİN (2 hafta önce)
    Taşa ruh veren ustaya ve bu güzel anlatıma saygıyla…
    %100
    %0
    Yanıtla
  • Murat Bilmez (2 hafta önce)
    Çok kıymetli bir iş yapıyor üstad. Avrupa'da başta İtalya'da her taraf buram buram tarih. Asla yok edip yeni bir yapı inşa etmiyorlar. Olanı muhafaza edip, Dünya'da çok sayıda turisti sırf bu yüzden kendine çekiyorlar. Bu da oraya katma değer sağlıyor. Yani hiç gidemeyen bile duyduğu İtalyan şehirlerini internet arama motoruna aratıp resimlerine baksın. Bacasız sanayi dedikleri işte o. Türkiye'de de Bursa'da özellikle bu işin piri sayıca fazla. Hatta onların da çoğu kağıda yazan kaligraflar. Taş la uğraşan çok azdır diye tahmin ediyorum. Sevdiği işi yaptığı için de halen Allah uzun omür versin beyefendi yaşına göre çok sağlıklı görünüyor. Teşekkürler.
    %100
    %0
    Yanıtla
    Editörün Notu: Sayın okur, dikkatinizden kaçmış olacak, 'Yontucu Hüseyin' Amca, vefat etmiş.
  • Murat Bilmez (2 hafta önce)Murat Bilmez isimli kullanıcı yorumuna
    Allah rahmet eylesin.
    %100
    %0
    Yanıtla
  • İzzet Berktaş (2 hafta önce)
    Değerli Öğretmenim, Sadece Malatya Fen Lisesinde öğrenciniz olan kızımın değil, bir veli olarak benim ve o dönemdeki bir çok öğrenci velisinin de öğretmeni oldunuz. Bu nedenle özellikle “Öğretmenim” diye hitap ediyorum. Yüreğinle yazdığın “Taşa Fısıldayan Adam” başlıklı yazıyı okurken tarifsiz bir hüzün, aynı zamanda derin bir saygı ve minnet duydum. Sadece bir insanın ardından değil; bir kültür mirasının, sabrın, emeğin ve Anadolu’nun sessiz dillerinden birinin sesi oldun. Kelimelerin, taşın da ruhu olduğunu bizlere öyle zarifçe gösterdin ki… Taşlara hayat veren Hüseyin Amca’nın ömrünü, duyarlılığınla bizlere yeniden hissettirdin. Bu toprakların sessiz ustalarını görmezden gelmeyen, onların hikâyesini bu denli içten ve derinlikli şekilde işleyen-yazan aklınıza ve paylaşan elinize yürekten teşekkür ederim. Kalemin daim, ilhamın ve okurun bol olsun. Saygı, sevgi ve selamlarla.
    %100
    %0
    Yanıtla
  • Serhat (2 hafta önce)
    Loğğ her dam evin hem kurtarıcısı hem de korkusudur. Hüseyin Amca sayesinde bir parça da yazısı olmuş artık.
    %100
    %0
    Yanıtla
  • Cafer Dogan (2 hafta önce)
    Bir yanımca sen, bir yanımca Horatius’un sevdiği akasyalar, Taş bir kabartmadan alınma Ayrıntı gibiyiz, eski ustalarYanyana koymuş başımızı, Bedenimizi göstermiş karşıdan. Balıklı bahçeler, ay kovanları.... Çekiçle kazınmış yer-zaman.Ve kimi gün düşünürüm de Zamandan düşle arınmış bu taşı Götüremez kederin arabası. Avutur beni bu düşünce. Melih Cevdet Anday Taş yontucusuna saygiyla.
    %100
    %0
    Yanıtla
  • Şaban KARAKUZU (2 hafta önce)
    Sevgili üstat hocam Fikri Demirtaş , Bundan birkaç yıl evvel Adil Aktaş ve sizinle birlikte gitmiş görmüş sohbet etme şansımız olmuştu Hüseyin amca ile. Evi, çevresi açık hava müzesi gibiydi. Taş oymacılığı bir yaşam tarzına dönüşmüş, taşın ruhunu okşar gibi onu yontarak geleceğe bu günlerin sözlerini taşıyarak sanat eserleri yaratmıştı. Allah rahmet eylesin Hüseyin amcaya. Ne mutlu bu dünyada iz bırakanlara, ne mutlu bu güzellikleri bizlere sunan Fikir hocam.
    %100
    %0
    Yanıtla
  • ADİL AKTAŞ (2 hafta önce)
    Hüseyin Çakıl amcamızı tanıma şerefine ben de nail oldum. Fikri Demirtaş öğretmenimle zaman zaman yapmış olduğumuz kültürel ve tarihsel amaçlı gezilerden biriydi tanışmama ve tanımama vesile olan şey. Kendi halinde mütevazı bir o kadar da dost canlısı bir insanı tanımaktan büyük bir mutluluk duymuştum. Elleriyle işlediği taşların üzerindeki hem figürleri hem yazıları büyük bir hayranlıkla izlemiştim. Hiçbir sanatsal eğitimi olmamasına karşın böylesi zor bir sanatı başarıyla nasıl icra edebildiğine doğrusu şaşırmıştım. Demek ki sanat gönül işi sanat bir şeyi yapabileceğine inanmak ve azimle çalışmak işte ben bunu Hüseyin amca da gördüm. Geçen yıl nisan ayında hakka yürüdüğünü öğrendim tabii ki duygulandım üzüldüm. O da malatya'mız için önemli değerlerden birisiydi devr-i daim mekanı ışık olsun. Halen arşivimde Hüseyin amcamla görüşmemizde çektiğim fotoğraflar durmakta. Ne mutlu bana ki Fikri Demirtaş hocamla birlikte kültürel ve tarihsel içerikli geziler yapmışız. Bundan sonraki süreçte de bu gezileri yapmaya fotoğraflamaya arşivlemeye devam edeceğiz. İyi ki varsın Fikri hocam eline emeğine yüreğine sağlık
    %100
    %0
    Yanıtla
  • MUSTAFA ŞAHİN (2 hafta önce)
    Muhteşem, Taşa Ruh Veren Hüseyin Çakıl Amca da onu kalbiyle yazan Fikri Demirtaş da muhteşem.
    %100
    %0
    Yanıtla