Örnek Resim
İbrahim Yücel Reklam

Arion

Dugun
Malatya Haber -

‘Burada Film Çekmek İsterdim’

‘Burada Film Çekmek İsterdim’
  • 28.12.2015

SÖYLEŞİ: Güler HAZAR 

Malatya Uluslararası Film Festivali’nin Uluslararası Uzun Metraj Kategorisi’nde yarışan bir film. 

İran, 2013 yapımı. Sinema eleştirmenlerinin ortak görüşüyle ‘Sıkılmış bir yumruk gibi sıkı, güçlü bir senaryo… Altın Ayı ödülü sahibi oyuncular… İran’dan Amerika’ya, İngiltere’den Hindistan’a kadar, yaptığı son film ile ödülleri toplayan, yüreği cesur bir kadın yönetmen…

MUFF’da yarışan yabancı filmlerin en sarsıcısı…

Malatya Yeşil Sinemaları’nın 9 numaralı salonunu dolduran sinema izleyicisi, perdede son kare donduğunda beynine ve ruhuna çok güçlü yumruklar yemiş gibidir. Salonun ışıkları yanıp, filmin İranlı yönetmeni perde önünde soruları cevaplamak için Farsça tercümanı Siamak Asta  ile birlikte yerini alırken, izleyici yediği yumrukların sarsıcı etkisinden henüz kurtulabilmiş değil… Gömüldüğü koltuğundan kendine gelmeye çalışmakta, ruhuna ve beynine nüfuz eden şok dalgalarını sindirmeye çalışmaktadır.

İzleyici, o kadar etkileyici bir 104 dakika yaşamıştır ki, filme dair kafasında tasarladığı düşüncelerini paylaşmak ya da soru sormak için beyaz perdeden ruhuna yansıyan sarsıntıyı atlatabilmeye ihtiyaç duyar şiddetle…

“Sessiz! Kızlar Bağırmaz” filminden söz ediyoruz.

İranlı ünlü yönetmen Puran Derahşandeh’in yönettiği ve İran’ın uluslararası ödüllü oyuncuları Tannaz Tabatabayi, Şahap Huseyni ve Merila Zarei’nin oynadığı film, yönetmen Puran Derahşandeh’in deyimi ile ‘En gelişmiş toplumdan en geri kalmış topluma kadar’ dünyanın hemen her ülkesinde yaşanan, yaşanabilen, fakat ‘aile onuru’ adına gizlenen, üstü örtülen, karanlıkta bırakılan pedofili sapkınlığıyla yüzleşme cesaretini gösteriyor.

Suçlulara karşı muhafazakâr bir toplum içinde damgalanmamak uğruna şikâyetçi olmayan kurbanların dramını etkileyici bir sinema diliyle aktaran film, yönetmen Derahşandeh’in veciz nitelemesi ile, gizlide, kuytuda ve karanlıkta kalmış ruh katliamlarına karşı yükselen bir çığlık, karanlığı yırtan, suskunluğu sonlandıran bir haykırış olarak sinema tarihine geçiyor…

Malatya Uluslararası Film Festivali’nde yarışan ve izleyiciden büyük beğeni alan “Sessiz! Kızlar Bağırmaz” filminin yönetmeni Puran Derahşandeh ile, Malatya’dan ayrılmadan uzun ve öğretici söyleşi yaptık… İran Sineması’ndan Malatya’ya, Yılmaz Güney’den İslam – Sinema ilişkisine, Malatya’da yarışan filminden Malatya yemeklerine kadar hemen her konuyu konuştuk…

-İlk sorum belki uzun olacak ama sormalıyım diye düşünüyorum: Yönetmenliğini yaptığınız ve Malatya Uluslararası Film Festivali’nde Uluslararası Uzun Metraj kategorisinde yarışan ‘Sessiz!… Kızlar Bağırmaz’ filmini sizin de katıldığınız bir gösterim ile izledikten sonra ve bu söyleşi için hazırlanırken aklıma yine bu festivalde Balık adlı filmiyle yarışan Türk yönetmen Derviş Zaim’in aktardığı bir anekdot aklıma geldi. Derviş Zaim’in yönetmenliğini yaptığı, olayları Türkiye’de geçen ve toplumsal sorunları irdeleyen bir film Chicago’da gösterildikten sonra, soru-cevap bölümünde bir Türk kadını kalkıp ‘Bu film ile ülkemizi rezil ediyorsunuz. Bir Türk olarak böyle bir filmi nasıl getirip burada gösterirsiniz? Sizi kınıyorum’ sözleriyle Zaim’i milliyetçi güdülerle şiddetli bir eleştiriye tabi tutar. İşe bakın ki, Zaim’in milliyetçi hassasiyetlerle toplumsal gerçekleri gizlemesini isteyen bu izleyiciden sonra söz alan bir Amerikalı kadın, “Türkiye neden rezil olsun? Filmdeki toplumsal sorunu ben de yaşadım, Amerika’da ve tüm dünyada yaşanıyor aynı şeyler. Yani bu durum sadece Türkiye’nin sorunu değil. Ben film ile Türkiye’nin rezil olduğuna inanmıyorum. Tam tersine bir toplumsal gerçekliği tüm çıplaklığı ile gösterebilme cesaretine sahip bir yönetmen yetiştirdiği için Türkiye’yi ziyaret etmeyi bile düşünmeye başladım filmi izlerken” sözleriyle Zaim’e destek verir. Buradan hareketle sormak istiyorum: İran’da ya da İran dışındaki İranlılar bu filmi izledikten sonra ‘İran’ı rezil ediyorsunuz’ diye size bir eleştiri yöneltti mi?

– Sizin için şaşırtıcı mı olur, bilmiyorum ama İran’da ya da İran dışındaki gösterimlerin hiçbirinde böyle bir tepkiyle muhatap olmadım. İran halkı topyekûn biçimde bu filme sahip çıktı. Belki ilk defa oluyor, fakat İran’da herkes bu filme karşı bir birlik oldu ve filmi adeta himaye altına aldılar. İran’da olsun, Amerika’da olsun, ya da Malatya’da olduğu gibi başka ülkelerde olsun herkes bu filmi beyni ile izledi. Çünkü bu film milletin bir haykırışıydı. Şimdiye kadar susmuşlardı ama bu film milletin sesini duyurmasına neden oldu. Bu film dediğim gibi bir milletin haykırışıydı ama aynı zamanda bir milletin de ‘Toplumsal sorumluluk duygusu ile bir sanat yapıtına nasıl sahip çıkılır?’ sorusuna da verdiği etkileyici ve cesaret aşılayıcı bir cevaptı. Bu açıdan, kuşkusuz başta İran halkına olmak üzere, hangi ülkede olursa olsun, filmi sorgulayıcı bir beyin ile izleyen ve irdeleyen, gösterimlerden sonraki soru-cevap bölümlerinde salonu terk etmek istemeyen herkese teşekkür ederim. Burada özel bir teşekkürü Malatyalı sinemaseverlere iletmek istiyorum sizin aracılığınızla. Çünkü onlar gerçekten özel bir teşekkürü hak ettiler. Hem tüm gösterimlerde salonu doldurdular, hem de aynen İran’da, Tahran’daki bir sinema salonunda olduğu gibi filmi himayeleri altına alan, sahiplenen ‘Evet bu sorun tüm dünyanın sorunu ve bu film karanlığı yırtmak için atılan bir çığlıktır. Bu çığlık Malatya’da yankı buldu’ şeklinde olağanüstü güzel yorumlar yaptılar. Bu beni çok mutlu etti. Ödül kazanmaktan çok daha önemlisi, hangi renkten, hangi ülkeden, hangi dinden ya da ırktan olursa olsun insan yüreğine dokunan bir film yaptığınızın bir yönetmen olarak size hissettirilmiş olmasıdır. Bu anlamda ben, Malatya’dan yüreğimde ve beynimde hiç solmayacak mutluluk kareleri ile ayrılıyorum.

‘Sessiz! Kızlar Bağırmaz’ dillendirilme cesareti gösterilemeyen evrensel bir sorunu işliyor. Dünyanın diğer ülkelerinde nasıl bir tepki aldı? Nasıl bir yankı uyandırdı? Yani filmin konusu İran’da geçtiği için sadece İslam ülkelerinde yaşanan bir sorun olarak mı algılandı yoksa, hemen her ülkede yaşanan  / yaşanabilen bir gerçeğin sinemasal kurgusu olarak mı kabul edildi?

-Bu film tüm dünyayı ilgilendiren ve özellikle kadınların karanlık noktası haline gelmiş ve kadınların susmasına neden olan bir derdin üzerinde yapıldığı için bence tüm kadınları ilgilendiriyor. Dünyanın her yerindeki kadınları veya çocukları ilgilendiriyor. Yani sadece İslam ülkelerinde yaşanan bir sorun olarak algılanmadı. Tek boyutlu bir şey değil. Tüm dünyayı ilgilendiriyor. Şu ana kadarki gösterimlerde aldığımız tepkilerde, bazı insanlar gözyaşlarıyla yanıma gelerek başına böyle şeyler geldiğini ve susmak zorunda kaldıklarını anlattılar. Hatta çok ünlü bir yazar, film gösteriminin ardından benimle konuştu ve 65 yaşından sonra ‘Amcam öldükten sonra böyle bir sorunumun olduğunu kızıma anlatabildim’ dedi. Kadınlardan özellikle pozitif tepkiler aldım. Hindistan’da film ilk gösterildiğinde filmden sonra bir beyefendi yanıma geldi ve eğildi, eteğimi öpmeye çalıştı. Bu aşırı derecedeki saygısını ‘Böyle bir film yaparak hepimizin derdini anlattığınız için’ sözleriyle açıkladı bana. Herşeyden önemlisi izleyici kadınların, gözyaşları ile izleyip yaşadıklarını başkalarına anlatamasalar bile duygularını hissettirmeleri ve bu sorunları onların adına birilerinin ifade etmesinden duydukları memnuniyeti dile getirmeleridir. Hatta İsviçre’de bile böyle tepkiler aldık.  Çünkü bu film, pedofili gibi evrensel bir sorunu deşifre ediyor.  Bu film esasında, kadınların karanlık noktası haline gelmiş, ruhlarını öldüren bir sorunun üzerinden yapıldığı için dünyada kadınlardan çok olumlu tepkiler aldık.

-Bu filmden sonra sizin ruh katliamı olarak kavramsallaştırdığınız pedofili ile mücadelede devletlerden ve toplumsal dinamiklerden daha ciddi politikalar üretme beklentisi doğdu denilebilir mi?

-Filmi yaptıktan ve gösterime girdikten sonra, gösterilen her ülkede filmin ortaya koyduğu sorun çözülmesi gereken bir sorun olarak gündem maddesi haline geldi. Çünkü sorun daha önce de ifade ettiğim gibi bir ülkeyle, bir dinle, bir inanç grubuyla ya da bir ırkla sınırlı değil. Sorun ülkelerin gelişmişlik indeksiyle de ilintili değil. En geri kalmış ülkeden en gelişmiş ülkeye kadar bu vak’alar yaşanıyor. Bu nedenle filmin gösterildiği her ülkenin karanlıkta kalmış, gizlenmiş ve üstü ‘onur kaybı korkusu’ şeklinde ifade edilebilecek bir şal ile örtülmüş ortak yarasına parmak bastık. Filmi bu nedenle tüm dünyaya yaptım. Aldığım tepkilerin en önemlilerinden bir şu oldu: Film hakkında üniversitelerde söyleşiler oldu ve ciddi bir gündem maddesi haline geldi. Artık bu sorunun ortadan kalkması için, bütün bu yaşananlar çok ciddi bir adım olabilir. Üniversitelerde tartışılıyor olması, bunun artık sürekli konuşulan bir konu haline gelmesi çok önemli. Kanada’da filmin gösterimi sonrasında bir Türk öğrenci, soru cevap sırasında ağlayarak yanıma geldi ve ‘Keşke bu film benim ülkemde de yayınlansa’ dedi. Bugün bu film Malatya’da gösterildi ve Kanada’daki o Türk öğrencinin arzusu da yerine gelmiş oldu. Bu açıdan ayrıca mutluyum. Sinemanın görevi sadece eğlendirmek değildir. Kültür yapmak önemlidir. Sinemanın temel görevi, toplumsal kültüre yapacağı katkıyla kültürel derinliğe anlam ve boyut katmak olmalıdır. Üniversitelerden bu reaksiyonu aldığım için sevinçliyim.

– Filmin oyuncu kadrosuna baktığımızda çoğunun İran İslam Devrimi sırasında henüz 5 – 6 yaşlarında olan, dolayısı ile İslam Devrimi’nin erken dönem kuşağının oyuncuları. Hepsi son derece başarılı ve uluslararası festivallerde ödül kazanan oyuncular. Altın ayı alan oyuncular var kadroda. Buradan hareketle, İslam Devrimi İran’da sinemayı ve sanatsal hayatı nasıl bir değişime ve dönüşüme uğrattı diye sormak istiyorum?

-Zaten ben 1979 İslam Devrimi’nden sonra bu işe başladım. Devrimden sonra bana bu olanaklar sağlandı. Bu fırsatları yakaladım ve 12 film yaptım. Bu film üzerinden konuşursak, elimdeki imkânlardan dolayı bu suskunluğu kırabildim ve bu devrimden sonra olduğu için devrimin pozitif bir etkisi oldu dersem yanlış olmaz. Hiçbir şekilde olumsuz bir etkisi olmadı diyebilirim.

-İran için dış dünyada ‘Baskıcı, despot, özellikle kadınları öteleyen politikalar uygulayan’ rejim algısı yaratılıyor çeşitli araçlarla. Ama şu da var ki, muhtemelen İran’daki kadınların iş dünyasına, sanatsal hayata katılımının da istatistiksel olarak açık rejimle yönetildiğini iddia eden kimi ülkelerden daha fazla. İran gerçekleri ile dış dünyada yaratılan algı arasındaki çelişkilerin aşılması konusunda kendinize bir misyon yüklüyor musunuz?

-Eğer gerçekten böyle bir çelişki varsa bu çelişkiyi bulmak bize düşüyor. Bu film için izin almakta tabii ki güçlükler çektim ama bizim İran’da sinema dünyasında çalışan çok sayıda kadın sinemacı var. Film yapma, oyunculuk konusunda çok başarılı kadınlarımız var. Yönetmenlerimiz var. Ama bu çelişkileri ortaya çıkarmak her insanın kendisine düşüyor. Nasıl ki siz 12 filmin ardından bu filmle beni tanıdınız, işte her şey değişiyor. Yerinde kalmıyor. Elbette ben de izin almak için çok çaba sarf ettim ama sonuçta bu izni aldım. Ben bu filmimde de kesinlikle dini konularda veya devletle ilgili konularda hiçbir saygısızlık yapmadım ve zaten de yapmazdım. Devlet kurumları eleştirilebilir. Ama eleştiri ve saygısızlık ayrı şeyler. Doğal olarak bizim ülkemizde de bu filme karşı devlet tarafından bazı sorunlar çıkartıldı ama milletin desteği ile bu filmi gösterebildik.

-Filmde hukuk sistemine karşı ciddi bir eleştiri var. Başrol oyuncusunun ve onun avukatının savunmasında bu eleştiriyi görebiliyoruz.  Hukuku, sadece ceza gibi gören bir anlayış var ve bu anlayışa karşı yapılan eleştiri söz konusu. Bu eleştiri İran’da egemen sınıflar tarafından nasıl karşılandı?

-Tabi ki ben filmden sonra eleştiriler aldım. Devletten ve hukuk çevrelerinden. Ama benim bu filmi yapmaktaki amacım, bir ruhun nasıl öldürüldüğünü anlatmaktı. Konuşulmayan, dile getirilmeyen bu konu hakkında dünyaya bilgi vermekti. 

-Filmin sona ermesiyle birlikte izleyicinin kafasında yeni bir kavram inşa etmiş oluyorsunuz.  Bedene yönelen, ama bedeni fiziksel olarak yok etmeyen, fakat belki de bir bedensel cinayetten çok daha ağır sonuçları olan ruh cinayeti kavramı…

-Evet. Bedensel cinayetleri konuşuyoruz ve tartışıyoruz. Ama bedenin fiziksel anlamda yok edilmesine yönelmediği için karanlıkta kalan, üstü örtülen, dillendirilmeyen, dillendirilmekten korkulan ruh cinayetlerini ortaya çıkarmaya çalıştım. Bu, çok değişik bir durum tabiî ki. Ve maalesef ruhun katledilmesinin yarattığı sorunları kimse düşünmüyor.

-Bu filmi izledikten sonra filme dair internette yaptığımız taramada Kürt Medyası olarak nitelenebilecek gazete ve internet sitelerinde çok sayıda ve mutlulukla verilen bir haber var. ‘Kürt Yönetmen Amerika Birleşik Devletleri’nde çok sayıda ödül kazandı’ şeklinde  Sinemanın dili evrenseldir ama bu yapılan haberler ne oranda doğruluk taşıyor?

-Tabi ben Kürt kökenliyim.  Ama kendimi her zaman dünyaya ait olarak görüyorum. O yüzden yaptığım çalışmalarda da yerel değerlerimi yadsımadan ve o değerlerden beslenerek dünyayı ölçü alan çalışmalar yapıyorum. Yeryüzünü ve yeryüzündeki toplumsal sorunları bir bütünlük içinde ele alıyorum. Her şeyden önemlisi, bazı tabuların kırılması. Hangi ülke olursa olsun, bazı tabuların kırılması ve rahatlıkla içinizden geçenleri dile getirmeniz. Dünyanın birçok yerinde savaşlar var. Bu savaşlardaki öncelikli kurbanlar, çocuklar ve kadınlar oluyor. Suriye veya birçok yerde olan savaşlarda gözümüzden kaçıyor belki ama kadınların ve çocukların katledildiği, kurban verildiği, çocukların ve genç kızların tacize uğradığı gibi acı gerçekler yaşanıyor. Bu çok büyük bir sorun ama çoğu zaman bunun üzerinde düşünmüyoruz veya göz ardı ediyoruz.  Bu durumlarda çoğu küçük yaştaki kızlar satılıyor. Çocuklar satılıyor. Böyle bir durumun karşısında bize düşen oturup beklemek değildir. Buna karşı harekete geçmemiz ve bir şeyler yapmamız gerekiyor. Milletin kulağına bunu duyurmamız gerekiyor.  Özellikle de insanlığı unutan kişilerin kulağına yetiştirmemiz gerekiyor.

-Bundan sonraki projeniz Suriyeli göçmen kadınların trajedisini yansıtan bir film olabilir mi?

-Tabii ki olabilir. Neden olmasın? Zaten kafamda buna doğru adım adım yürüyen bazı düşünceler var. En çok istediğim şey, göçmenlik hakkında, göç etmek hakkında bir film yapmak.

-Kültür Endüstrisi üzerinden yürüyen emperyalizmin sinemayı araçsallaştırarak kendini yeniden üretmesinden söz edebiliriz. Egemen güçler buna hizmet eden kültürel olaylara ciddi biçimde bütçeler ayırıyorlar. Belirli bir ideolojik amacı ve propaganda mekanizmasının parçası olan filmler rahatlıkla destek bulabiliyor. Siz bir anlamda herhangi bir güç odağına yaslanmadan bağımsız sinema yapıyorsunuz. Filmin bütçesi konusunda zorlandınız mı ya da destek bulabildiniz mi?

-Kimseden mali bir destek alamadım. Kimden yardım istediysem, ‘bu film izin almayacak’ deyip yardım etmediler. Çok az miktarda kendi bütçemle bu filmi yaptım. Hatta başlangıçta eğer izin alamazsam bile bu filmi bitirmeyi kafama koymuştum.  Bu filmin iznini almak için çok uğraştım. Çok mücadele ettim ve sonunda alabildim.

-Filmi çekerken yaşadığınız tüm maddi manevi sorunlara karşın, dünyada ciddi bir yankı yaratacağını bekliyor muydunuz?

-Bu konuda benim şimdiye kadar aldığım bir başarı varsa bu esasında izleyicinin, dünya halkının başarısıdır. Bu filmde aldığım ödüller de onların ödülüdür ki ben zaten o ödülleri izleyiciye veriyorum.  Sadece benim ülkemin insanları değil, dünya genelindeki izleyen herkesin ödülüdür. Çünkü bu film, izleyicisi sayesinde tutuldu. Amerika’daki film festivalinde aldığımız ödüller, zaten zor şartlarda film yapanlara verilen ödüller. O yüzden, milletin desteği benim için çok önemliydi.

-Sinema kariyerinize belgesel çekmekle başladınız.  Sinemaya yolculuğunuz hakkında biraz bilgi verir misiniz, belgeselciliğiniz sinemanızı nasıl etkiledi?

-Sinemaya ilk girdiğimde birinci amacım toplumsal sorunlara dokunmaktı. Şu ana kadar 12 tane film yaptım ve bunların hepsinde de sosyal problemler hakkında konuştum, çoğu zamanlar bu filmlerde büyük problemle de yaşadım. Çoğunda belki iyi bir ekran kazanamadım. Ama yolumu hiç değiştirmedim. Hatta kendi amacım dışında bana gelen istekler ve talepler oldu. Daha eğlenceli ve popüler içerikli filmler yapmam istendi ama ben hiçbir zaman kendi yolumu değiştirmedim. Şu anki yolumdan da,  insanlarla ilgili olduğu için çok mutluyum.

-Sinema kariyerinizde sizi besleyen ya da etkilendiğiniz siyasal, sanatsal ve edebi kaynaklar nelerdi?

-Benim en büyük kaynağım milletin kendisidir. İnsanların içinde ve onların sorunlarına yakın olmak en yararlandığım kaynak. Ne zaman toplumu etkileyen bir sorun görsem, araştırmalara başlıyorum.  Örneğin bu filmim için 3 yıl araştırma yaptım ve en az 700 kişi ile böyle konularda konuştum.  Bu araştırmalar bir yerde toplandığında bunların hepsinin içinden herkesi ilgilendiren sorunlar ortaya çıkıyor mesela.  Örneğin, bana göre günümüzün en önemli sorunlarından bir tanesi de evliliklerin boşanma ile sonuçlanması. Şu an bu konu üzerinde de çalışmalar yapıyorum. İstatistiklerde boşanma oranları çok yüksek görünüyor. Bu sorunu ortaya çıkarmak için 3 nesil üzerinde çalışmalar yapıyorum. Çünkü 3 nesilden sonra bu sorun gitgide büyüyor. Bunun sorgulanması için araştırmalar yapıyorum.  Belgesel yaptığım için başlarda her zaman kendi filmlerimde de belgesel yaparcasına, araştırma ve verilere dayanarak film yapıyorum.  Yani her zaman o belgesel bakışını sinemada da kullanıyorum.

-Bütün bu yoğun temponuz içinde özel hayatınızı da merak ediyoruz. Evli misiniz?

-Evli değilim. Ama bir kız çocuğunu evlatlık edindim. Evlat edindiğimde henüz bir aylıktı. Şimdi 29 yaşında.

-Kızınız annesinin bu başarılarını nasıl karşılıyor?

-Çok mutlu oluyor. İnsanları benim etrafımda görmekten çok mutlu oluyor.  Çünkü her yere gittiğimizde izleyicinin güzel tepkilerinden çok mutlu oluyor ve bütün bunlar ona huzur veriyor. İnsanlar bana baktığında beni kendi içlerinden biri olarak görüyorlar. Nereye gitsem, insanlar bana kendilerinden biriymişim gibi muamele ediyorlar.  Mahremleriymişim gibi bakıyorlar ve bu kızımı da çok mutlu ediyor.  Belki inanmazsınız ama benim Tahran’daki bürom normal bir bürodan ziyade, bir psikolog bürosu gibi. İnsanlar sürekli büroma geliyorlar ve sürekli konuşuyoruz. Dertlerini, yaşadıkları sıkıntıları dinliyorum.  Bazen geceleri, uykusuz kalıp beni arayan ve dertlerini anlatan kişilerle konuşuyorum.  İnanın bundan dolayı çok mutlu oluyorum.  Böyle zamanların ardından kızımın ‘Kendine ne zaman vakit ayıracaksın?’ diye sorduğu da oluyor. Ama her şeye rağmen bundan mutlu.  Zaten kendisi de benim yardımcım, asistanım.

-Türk sinemasını tanıyor musunuz, hangi isimlere aşinasınız, etkilendiğiniz, size ilham veren yönetmenler, oyuncular var mı? Gelecekte Türk sineması ile ortak bir film yapma fikriniz olabilir mi?

-Türk Sineması’nın tartışılmaz en büyük ismi bana göre Yılmaz Güney. Yılmaz Güney’i biliyorum.  Sürgünde öldü. Yılmaz Güney’i çok seviyorum. O’na aşığım ve o benim ilham aldığım sinemacılardan biri. Çünkü Yılmaz Güney’in filmlerinden çok etkilendim. İzlediğim her filminin ardından büyük tesir altında kaldım. Yılmaz Güney’in filmleri çok insanî,  toplumsal gerçeklikleri irdeliyor. Yılmaz Güney’in sinemasında insan çok önemli. Her şey insan odaklı. İnsanların En kötü durumlarda bile birbirilerine çok yardım ettiklerini görebiliyorsunuz. Yılmaz Güney’in sinemasında hep insan anlatılıyor ve filmlerindeki bu durum beni kendine aşık etti. Hepsinin ismi aklımda olmasa da birçok Türk yönetmenin filmini izledim. Yılmaz Güney’in film yaptığı dönemlerde sinema kültürel bir hareketti. Şu anki duruma gelmemişti. 

Bana göre, İran ile Türkiye arasında film yapma konusunda çok güzel bir işbirliği kurulabilir.  Bir ortak film yapmayı çok isterim. Çünkü kültürlerimiz çok yakın.  Ben böyle bir fırsatın önümüze çıkmasını çok istiyorum. İran sinemasının burada ekrana girmesini çok önemsiyorum. Diğer filmlerimin de burada gösterime girmesini istiyorum. İzlediğimiz Amerikan filmlerinin yanında kendi kültürümüze yakın filmlerin de izlenmesini çok arzuluyorum.

-İslam ve Sinema nasıl bir ikili sizce? Bu ikili nasıl bir araya gelebilir? İslam sinemaya neyi nasıl katabilir? İslam – Sinema ilişkisi üzerine neler söyleyebilirsiniz?

– Bu çok önemli ve sürekli üzerinde düşündüğüm bir konu.  Çünkü İslam, bizim kültürümüzden bağımsız, ayrı bir durum değil. Kültürümüzü, kimliğimizi, çevremizi belirleyen önemli faktörlerden biri. Dinimiz, mezhebimiz. İslam zaten insana dostluğa, aşka dair konuşan bir din. Ama maalesef bazı toplumlar veya bazı kişiler İslam’ın barışçıl içeriğini ve adalet mesajını deforme ederek, bunu farklı ve yanlış bir şekilde ortaya koyuyorlar. İslam’ın hakikat yüzü çok güzel ve insanın yanında olan, insanı yücelten bir içeriğe sahip.

Özellikle bizim sinemacılarımızın tümüyle İslam’ı tanımaları lazım. Bire bir anlamaları lazım. İslam’ın ruhunun ne istediğini, nasıl insan ve nasıl bir toplum projesi öngördüğünü… Bunları tüm boyutları ile bilmeleri lazım. İnsanın ruhu adalet ve barış ile yoğrulmuştur. Adalet, en önemlisi ve maalesef bugün dünyanın çok büyük bölümünde olmayan tek şey. O halde sormalıyız ve cevabını bulmalıyız: İnsanın ruhu adalet ve barış ile yoğrulmasına karşın neden bu iki kavramdan yoksun ve mahrum bir hayat yaşıyoruz. Neden adaletten mahrumuz ve neden barıştan yoksunuz? Oysa adaleti çoğaltırsak barışı tesis edebiliriz. Umuyorum ve temenni ediyorum ki adalet bir gün tüm dünyada tecelli etsin ve savaşlar artık kadınları, çocukları, binlerce yıllık kültür mirasımızı yok etmesin.

Eğer bizim sinemamız İslam’ın yanında olursa insanların yüceliğini de çok rahat bir şekilde anlatabiliriz. İnsanların birbirinin haklarını çiğnemesini ve bunu hiç dert etmeden yaşama anlayışlarını zamanla değiştirebiliriz diye düşünüyorum.  Sinemanın eğlence kısmının yanı sıra bir mesaj aracı olma görevini iyi üstlenmesi lazım.  Kültürel ve toplumsal meselelere dokunması lazım.  Esasında bir film, izlendikten sonra insanların beyninde başlamalı. Onun için benim gözümde bir film, her zaman insanların aklında kalmalı ve insanların hayatında değişiklikler yaratmalı. İnsanların haklarını bilmelerini sağlamalı ve bunu ortaya çıkarmalı.

-Birkaç gündür Malatya’dasınız. Malatya’daki sinema izleyicisi profilini ve izleyicilerden aldığınız geri bildirimleri nasıl buldunuz? Filme tepkileri ne oldu?

-Buradaki iki gösterimde de muhatap olduğum kişilerden dolayı çok mutluyum. Çok iyi tepkiler aldım. Bana hep ‘Neden şimdiye kadar sizi tanımadık?’ diye sordular. Sizin toplumunuz kültürel filmlerle çok irtibata geçebiliyorlar. Merak ediyorlar. Ben de zaten buraya eğlence yaratmak için gelmemiştim.

-Malatya’da bulunduğunuz sürede sizin gibi MUFF için Malatya’ya gelen diğer yönetmenlerle gelecekte ortak projeler üretme konusunda görüşmeleriniz oldu mu?

– Şimdiye kadar olmadı. Çünkü kimseyle bir irtibatımız da olmadı. Bunları festival yöneticilerinin yapmaları lazım. Bu konularda yapımcıları, yönetmenleri bir araya getiren organizasyonlar yapılmalı festival kapsamında. Ama olmadı şu ana kadar.  Olmasını ister miydim? Elbette isterdim. Özellikle Türkiye sinemasından isimlerle ortak projeler yürütmek sanırım çok verimli sonuçlar doğurabilir. Çünkü benzer kültürel kodlara ve benzer toplumsal sorunlara sahibiz.

-Malatya’yı, şehri ve insanlarını ne kadar tanıma şansınız oldu? Geleneksel yemekleri konusunda bir fikriniz oluştu mu?

– Çok güzel ve huzurlu bir şehir. Çünkü çok kalabalık değil. İnsanları sevimli. Güzel bakıyorlar. Cana yakınlar. Düşünce dolu insanlar. Güzel düşünebiliyorlar. Sorunlar üzerinde kafa yoran insanlar. Köklü kültürlere dayanan bir yer burası. Yemeklere gelince, yemekleri çok sağlıklı bir kere. Yağlı yemekler değil. Meyvelerinizi, tabi ki kayısıyı çok sevdim. İran’da da kayısı var ama Malatya kayısısının lezzeti bambaşka. Çok temizdi.  Birçok kayısı satış yerine gittim ve kayısı aldım. Aileme götüreceğim. Gittiğim her yerde kayısı çok güzeldi.  Yemeklerden en çok içli köfteyi çok sevdim.  Analı kızlı köfte, içli köfte yedim. Harikaydı, bambaşka bir damak tadı veriyor. Ha, bir de Malatya’nın mezeleri güzel. Yemek yediğimiz yerlerde masaya gelen mezeler çok güzeldi. Malatya’da düzenlenen çoğu gezilere katılamadım ama tekrar Türkiye’ye gelirsem bu gezilere katılmak isterim. Arapgir’e gitmiştim, çok beğendim.  Eğer bir gün tekrar Türkiye’ye gelirsem Malatya’da film yapmayı çok isterim.

– Bir kadın sinemacı gözüyle Malatya’nın kadınlarını gözleme şansınız oldu mu?

-İnanır mısınız bunu özellikle yaptım. Malatya düşünebilen kadınlara sahip bir şehir. Ev hanımlarına dikkat ettim. Elbiseyi beğenirken çok dikkat ediyorlar ve ne aldıklarına çok bakıyorlar. Sadece para verip almıyorlar. Kumaşına, düğmesine çok iyi bakıyorlar. Beğenmeden kesinlikle almıyorlar. Burada yaşadığım sürece kadınlara çok dikkat ettim. Kullanım konusunda çok tüketici karaktere sahip insanlar değiller. Para harcarken dikkat ediyorlar. Gözlemlerime göre onlar için ne aldıkları çok önemli.

-Malatya Film Festivali’nin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

-Bu festival tabi önemli. Dünyanın birçok yerinde insanlar bir araya gelip tanışıyorlar. MUFF daha da büyümeli ve kültürel bir harekete dönüşmeli. Eğer bu festivale devlet bu kadar yardım ediyorsa, bunu her zaman devam ettirip çoğaltmalı.

Ben bu vesile ile şunu söylemek istiyorum. Yaptığım bütün filmleri Türkiye’ye vermeyi çok isterim.  Televizyon kanallarına vermeyi çok isterim. Çünkü o filmlerin Türkler tarafından izlenmesini çok istiyorum ve bunları ücretsiz vermeye, hediye etmeye hazırım.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici, saygısız ifadeler, cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, suçluyu ya da suçu övücü, uygunsuz gönderici adı, 'naylon- uyduruk' mail adresli, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır. Ayrıca, mesajların tüm yasal ve cezai sorumluluğu, mesajlarıyla birlikte IP numaraları da düşen göndericilere aittir."