You are missing some Flash content that should appear here! Perhaps your browser cannot display it, or maybe it did not initialize correctly.


You are missing some Flash content that should appear here! Perhaps your browser cannot display it, or maybe it did not initialize correctly.


İbrahim Yücel Reklam
Örnek Resim
İbrahim Yücel Reklam

Arion

Dugun
Malatya Haber -

Eskiden Çocukların Eğlenceliği Nelerdi?

Eskiden Çocukların Eğlenceliği Nelerdi?
  • 27.12.2015

NECATİ GÜNGÖR

 

Bazı arkadaşlarımızın anlayışına göre, “nostaljiyi kaynatırlar, damlara yaylatırlar” imiş!

Nostalji, kısaca söylersek, geçmişe özlem duymaktır. “Geçmişe mazi, yenmişe kuzu derler” anlayışında olanlar, bizim duyarlığımızı anlamakta güçlük çekebilirler… “Eskiden hep buralar dutluktu, şimdilerde işhanı olmuş!” biçiminde konuyu karikatürize edebilirler. Ama, yaşanılan çevrenin yeşilliğini, ağaçlarını, o ağaçların meyvesinden yararlanan kuşları, o kuşların sağladığı doğal dengeyi yok ettiğiniz zaman ortaya çıkan betondan karikatürleri hangi örtünün altına gizlersiniz, orasını bilemiyoruz! Çevreye karşı duyarsızlığı hangi esprinin rüzgârıyla boğuntuya getirirsiniz?

 

İnsanoğlunun geçmişe özlem duygusu, son zamanların icadı değildir… İnsanoğlu yeryüzünde var olduğu günden beri geçmiş zamanın içinde kalanları özleyegelmiştir. Âdem cennetten kovulduktan sonra, hep cennette geçen güzel günlerin özlemiyle yanıp tutuşmadı mı? (Ben, diyenlerin yalancısıyım!) Çocukluğumuzun geçtiği Malatya da bizim cennetimizdi… Orada çocukluk arkadaşlarımız, orada sevgili ana babalarımız, öğretmenlerimiz yaşıyordu bizimle beraber… Çocukluğumuzun Malatya’sında her şey daha doğal ve daha sadeydi. İnsanlar daha yalın, daha dürüsttü yahu! Ticaret daha hilesizdi… Aynı şeyleri bundan önce de yazdım. Bugün, memleketimde doğal ürün alınacak temiz toprak kalmamışsa elbette geçmişin özlemi içimizi yakar! Bugün marketlerde kimyasal madde katkılı sütler satılıyorsa; elbette, inek besleyen komşumuzdan aldığımız çayır kokulu taze sütleri özleriz! Fabrikalarda kepeği alınmış undan yapılan ekmek yerine; değirmende öğütülmüş kepekli undan yapılan tandır ekmeğini niye özlemeyelim? Bunda şaşıracak ne var, a benim selvi bülendim? Şimdilerde yapılanın aksine, su yedirilmemiş, gerçekten “kuru” kayısıyı özlemeyi mi sarakaya alıyoruz yoksa? Kanserin her türlüsünü kadermişçesine alnımıza yazan hormonlu yaşam koşullarının nesini benimseyelim? Onun yerine, kanserojen madde içermeyen gıda maddeleriyle beslendiğimiz zamanların Malatya’sına özlem duymamız neden kusur sayılıyor acaba? Anlayan beri gelsin…

 

İşte bu nedenlerledir ki, çocukluğumuzun eğlencelikleri bile bugün bizler için birer özlem kaynağı… Bu eğlencelikler, genellikle evlerimizde, annelerimizce hazırlanırdı. Çünkü o yıllarda, şimdiki gibi bir tüketim toplumu değildik! Eğlenceliğe ayıracak fazla parası yoktu insanlarımızın… Yine de o dönemlerin çocukları olarak, annelerimizin cebimize doldurduğu, ya da delikli yüz paralar karşılığında, kâğıttan külahlar içinde aldığımız eğlenceliklerimizle mutluyduk…

 

Nelerdi bu eğlencelikler?

 

KAVURGA: Buğdayın mangal ya da ocak ateşi üzerinde, madeni bir kap içinde kavrulmasıyla yapılan kavurga, sanıyorum bugün hâlâ kırsal yörelerde yapılıp yeniliyordur. Kavrulunca hafif yanık kokan buğday dişleriniz arasında gevrek gevrek öğütülürken, kendine özgü aroması damağınızda hoş bir tat bırakıyordu. Çıtır çıtır, yedikçe yiyesiniz geliyordu. Hem eğlencelik, hem de doyurucuydu kavurga. Bazıları, kavurgayı tatlandırmak amacıyla içine bir tutam da toz şeker katarlardı. (Fotoğrafta kavurga yapılırken)

 

KENDİR TOHUMU: Kendir tohumu şimdilerde sağlıklı bir yiyecek olarak hekimlerce öneriliyor. Oysa çocukluğumuzda ne kadar boldu kendir tohumu…  Çünkü Malatya’da tiftik elde etmek için kendir ekimi yapılırdı. Baygın, esrik bir kokusu olurdu bu bitkinin. Tarlalara ekilen kendirler kesilip havuzlara yatırılır, su içinde çürütülür; sonra da kurutularak soyulurdu. Yoksul kadınlar “kendir çırpısı” soymaya giderlerdi bahçelere. Her kadın, kendi soyduğu kendirin çırpısını akşamleyin yüklenip evine getirirdi. Kendir çırpısı kolay yanan odunsu bir maddeydi. Hızla yanar, çabucak geçerdi ateşi. Ama su kaynatmaya, sac ekmeği yapmaya, iri odunları tutuşturmaya yarardı. O yoksulluk yıllarında evine odun alamayan aileler için hiç yoktan iyi denilecek bir yakıttı. Kendirin tiftiği de işlenip bükülerek urgan yapılırdı. Plastik urganlar çıkınca kendir ekilmez oldu artık… Kendir tohumu da zamanla Malatya mutfağından çekildi. Kendir tohumu yalnızca eğlencelik olarak yenmez, yemeği de yapılırdı. Dolma köftesinin içine konulurdu sözgelimi. Çiğden mi konulur, yoksa yağda kavrulur muydu? Orasını anımsamıyorum, ama kendir tohumlu dolma köftesini birkaç kez tatmışlığım vardır…

 

Aşağı Çarmuzu’daki bahçemizde de birkaç yılda bir kendir ekimi yapılırdı. Rençberin getirdiği kendir tohumunu annem saklar, kışın kavurarak eğlencelik yapardı bize. Tuzla birlikte kavururdu. Sonra cebimize doldurur tohumları, tuzlu tuzlu, çıtır çıtır yerdik. Ne kadar yararlı bir şeyle beslendiğimizi bilmeden!

 

HAŞHAŞ: Çocukluğumuzun bir eğlencesi de haşhaş tohumuydu. Malatya’da ne kadar çok haşhaş ekimi yapılırdı! Nereye gitseniz haşhaş tarlalarıyla karşılaşırdınız. Bahar gelince tarlalar bembeyaz gelincik tablolarına dönüşürdü! Afyonu alınmış haşhaş kafaları kurur, içindeki sütlü tohumlar biz çocuklara eğlencelik olurdu. Kurumuş kapsülleri bir çöple deler, içindeki kum gibi tohumları avucumuza boşaltır, onu da ağzımıza atardık… Yağlı tohumları kendine özgü tadıyla çiğnemek eğlenceli olurdu.

 

Haşhaş tohumu yanlıca eğlencelik değildi elbet; soğanla kavrulup dolma köftesinin içine malzeme yapılır; biliğe, bastığa serpilir; köylerde, kömmenin arasına konulurdu.

 

FİRİK KEBABI: Bu, baharda yapılan bir eğlencelikti. Buğday başakları henüz yeşil, buğday tanecikleri sütlüyken… Mayıs ayında bir buğday tarlasına yolunuz düşmüşse, mutlaka firik kebabı yapardınız. Çalı çırpıyla bir köşede ateş yakar, taze buğday başaklarını alevlere tutar, kılçıkların yanmasını, kapsül içindeki taneciklerin pişmesini sağlardınız. Sonra da kavrulmuş başakları avucunuzun içinde ovup, samanla tanecikleri üfleyerek ayırır, pişmiş firikleri ağzınıza atardınız. Sütlü buğday hoş bir tat bırakırdı damağınızda.

 

HAŞLANMIŞ GİLGİL: Bu, kış aylarında yediğimiz bir eğlencelikti. Tanelenmiş mısır, pardon gilgil, bir tencereye konur, üzerine  yeterince su eklenir, sobanın ya da yer ocağının üzerinde oturtulurdu. Yakılan ateşle hem eviniz ısınır, hem de tencere dolusunca, herkesin bolca yiyeceği bir eğlencelik çıkardı. Haşlanmış mısırları bir kâseye doldurur, üzerine biraz tuz serper, sıcak sıcak yerdiniz. Bu da kavurga gibi, eğlencelik olduğu kadar doyurucu bir yiyecekti… Yine kış aylarında mangal ateşinde mısır patlatmalarımızı söylemeye bilmem gerek var mı?

 

KESMECE-BASTIK: Bugün hâlâ Şire Pazarı’nda satılmakta olan yiyecekler… Yaz sonunda, evlerde bir telaştır yaşanırdı: Bulgur kaynatılır, salça, turşu yapılır, dutlar sallanıp pekmez kaynatılır, küplere peynir basılır, kavurma kavrulup tenekelere doldurulur, tandır ekmeği pişirilip selelere kaldırılır, değirmene kalkılır… Bu telaşlardan biri de kış için kesmece bastık yapmaktı. Güz soğukları düşmeden avlularda, bahçelerde dut ya da üzüm şırası kaynatılır, damlarda temiz bezler üzerinde kurutulur, tenekelere basılır, kış damında saklanırdı.  

 

Yüksek enerji kaynağı olan bu yiyecekler yalnızca çocukların değil, büyüklerin de eğlenceliği ve de beslenme kaynağıydı…  Köpürtülmüş üzüm suyundan yapılan köpük bastığının (pestilinin) dünyada bir eşi daha var mı, bilemiyorum! Cevizle dürüm yapıp ya da sade olarak kışın o soğuk günlerinde hışır hışır yenilen köpük bastığı, köpükten yapıldığı için olsa gerek, dondurma gibi ağzınızın içinde eriyiverirdi. Göz açıp kapayıncaya dek elinizdeki koca tabaka bitiverir, bir yandan yerken bir yandan da tez bitecek diye korkardınız! Öylesine tadına doyulmaz bir şeydi…  Köpük batığı her evde yapılmaz da, Banazı’dan, Tecde’den özel olarak ısmarlanarak getirtilirdi… Dut bastığıysa, dut ağacının bulunduğu hemen her evde yapılırdı. Ağaçların dalları sallanarak dutlar ak hilatlar üzerine dökülür, bunlar toplanıp bir torbaya konulur, torbalar ayakla ezilir, sızan suları toplanıp kaynatılırdı. Bulamaç kıvamına gelince, yine ak hilatlar üzerine ince bir tabaka halinde serilerek kurumaya bırakılır; üzerine de kişniş, susam, soyulmuş kayısı çekirdeği, ufalanmış fındık gibi şeyler serpilerek çeşni verilirdi. Bu arada sıcak bulamaçtan tabak tabak doldurulur, konu komşuya ikram edilirdi! (Özellikle erkek çocukların bir yerleri şişmesin diye, onlara yedirilirdi böyle tatlı şeyler!)

 

Bastık, kesmece, ceviz içi,  kayısı çekirdeği, uzun kış mevsiminin enerji kaynaklarıydı. Ama biz çocuklar, eğlencelik olarak gördüğümüz bu doğal ürünlerle nasıl sağlıklı beslendiğimizin farkında değildik! Derya içre olup da deryayı bilmez ol mâhiler (balıklar) misali!

 

Dut bulamacından yapılan kesmecenin yapılışını görmedim. Sanırım biraz unla pekiştirilerek baklava dilimi biçiminde kesilip kurumaya bırakılıyordu. Görmedim ya, damağımdaki tadı hâlâ yerli yerindedir dersem, -sakın ola- abartıdır sanmayın!

 

Aynı biçimde, kuru üzümle ceviz de cebimizden eksik olmayan çerezlerdi. Salkımıyla kurutulmuş şifa kaynağı siyah Arapgir üzümünden Banazı üzümüne; parmak uzunluğundaki kehribar rengi Besni üzümlerine kadar bolca yiyor, ama işte, bunların nasıl bir nimet olduklarını bilmiyorduk… Büyüklerimiz değil, biz çocuklar bilmiyorduk!

 

HEDİK: Kavurga gibi haşlanmış buğday da eğlenceliklerimiz arasındaydı. Bunu daha çok güzün, buğday kaynatma mevsiminde yerdik… Güz gelince hemen her evin bahçesinde kazan kurulup buğday kaynatılırdı. Günler boyu hedik yeme anlamına gelirdi bu. Kaynatılan her kazandan bütün komşulara kalaylı sahanlar, taslar içinde hedikler taşınırdı. Üzeri de, islimsiz kayısı çekirdekleriyle süslenirdi bazen. Bütün mahallede, buğusu tüten hediklerden sıcak sıcak yenilirdi. Kimileri de hediği tatlandırmak için toz şeker serperdi içine.

 

Bir de “diş hediği” yapılırdı arada bir. Diş çıkaran çocukların dişini kutlamak için… Çocuğu diş çıkaran anne bir tencere hedik yapar, her komşuya birer tabak gönderirdi. O tabaklar da boş gönderilmezdi tabii. Tabakların içine, çocuk için uygun hediyeler konularak geri verilirdi. Bu konuda bir “tedarik” yapılmamışsa, bir miktar para bırakılırdı tabağa.

 

Hem eğlenceliğimiz olur, hem de komşulararası bir dayanışma sağlardı diş hediği… Toplanan paralarla çocuğun bir gereksinimi karşılanırdı.

 

KIRIK LEBLEBİ: Bir adı da “çakır leblebi”dir. Daha önce de anlatmıştım, kırık leblebi satıcıları sokaktan geçerdi zaman zaman. Parayla değil, eski eşya, özellikle de ayakkabı (harik) karşılığında verirlerdi. Eskiyip bir köşeye atılmış ayakkabılar ya eve yeni alınmış tavuğun ayağına bağlanır, ya da leblebiciye verilmek üzere saklanırdı. Sokaktan geçen leblebicinin sesi duyulur duyulmaz, hariği kapan çocuk anında sokak kapısına seğirtirdi! Eskici getirilen ayakkabıyı evirir çevirir, gözüne kestirirse, torbasında taşıdığı kırık leblebiden bir çay bardağı dolusunca, cebinize aktarırdı! İki taraf da yapılan alışverişten memnun; biri yoluna devam eder, öteki de ağzına attığı kırık leblebinin tadıyla “mesut ve mesrur” olarak evine dönerdi.  

 

KAK, KABUK, KURU DUT: Her evin kış damında ya da havadar çatısında, teneke kutularda, yükseğe asılı torbalarda saklanan kak ve kabuk bulunurdu mutlaka. Kak, armuttan yapılırdı. Armudun bol mevsiminde dilimlenir, kurutulur, kışa saklanırdı. Kışın da hoşafı yapılır… Kabuk da, hüdai ya da aşılı kayısıların yarılıp kurutulmasıyla yapılır. (Sözüm, Malatyalı olmayanlara.) Hüdai kayısı ekşi olduğundan hoşaf için tercih edilirdi. Bu türden meyve kuruları (meyve-i huşk) hem sofra için değerlendirilir; hem de eğlencelik yapılırdı.

 

Aynı biçimde dut kurusu da, kayısı çekirdeğinin eşliğinde ceplere doldurulur, yolda belde, çarşıda pazarda, evde ya da okulda ağza atılırdı… Bir de dut ezmesi vardı, Şire Pazarı’nda gördüğüm. Kibrit kutusu boyutunda, baklava dilimi biçiminde… Dut kurusu dövülür, böyle dilimlenerek paketlenir, çarşı pazara çıkarılırdı. Ama bu, -yanılmıyorsam- Adıyaman, Besni taraflarının bir ürünüydü. Parayla satıldığı için kimseler almaya gönül indirmezdi. Malatya gibi bir yerde, Allah’ın dut kurusuna para vermek ayıp, ayıptan da öte enayilik sayılırdı! Hiç kuşkunuz olmasın…

 

Kış kabağının, kavun karpuzun çekirdeğini kavurarak eğlencelik yapanlar da vardı…

 

Bütün bunlar para vermeden elde edilmiş şeylerdi. Bir de para ödeyerek aldığımız şekerlemeler olurdu: Pamuk şekeri, tespih şekeri, bonbon şekeri, küncülü şeker, fındıklı akide, naneşekeri, leblebili şeker, peynir şekeri, elma şekeri, şeker sucuğu, horozşekeri, tavuksütü, pandispanya… vs.

 

Leblebili şeker bakkallardan alınırdı. Bakkal, paranızın miktarına göre, kâğıttan külaha doldurur, tartıp verirdi. Bonbon şekerci, sokaklardan geçerdi. Sarı beş kuruşu bastırdınız mı, ince, uzun, konik biçimli şekeri kapar, kâğıdını soyarak emerdiniz dakikalarca… Tespih şekeri de bakkallarda satılırdı. Onun da ederi beş kuruştu. Bakkala uzatırdınız parayı, öteki elinizle de iplere dizili şeker demetini gösterirdiniz. Bakkal o saat anlardı sizin ne  istediğinizi. Derhal demetten bir ip çeker, tespih taneleri gibi dizili şekerinizi elinize verirdi… Küncülü şekeri, Küçük İstasyon’un orda, Çekem’in Kahvesi’nin hemen yanında bir adamcağız satardı. Önceleri küçük camekân içinde satardı. Sabahtan akşama kadar, yerdeki camekânın başında çömelip otururdu. Müşterileri de hep çocuklardı. On kuruşluk şeker istediniz mi, hemen bir kâğıt kıvırır, içine beş altı tane akide doldururdu. Fındıklı şeker daha mı pahalıydı, şimdi pek çıkaramıyorum. Ama susamlı şeker rayihalı ve tercih edilen bir akide çeşidiydi. Ha, bir de cevizli sucuk satardı bu adamcağız.  Lokum tadında, hoş kokulu bir şekerlemeydi… Sonraları yine hemen oracıkta bir dükkân kiraladı, işi dükkâncılığa döktü. Sonra ne oldu, anımsamıyorum. Eski, Emeksiz Caddesi’nin devamı olan yol açılınca (Kız Enstitüsü’nün yanından Çarmuzu’ya inen) Hal’e çıkan o eski dar yol gözden ve gönülden düştü!

 

Horozşekerci sokaklardan geçerdi. Kimdi, nereden çıkıp gelirdi? Belleğimde hiçbir şey canlanmıyor. Bir tek horozşekeri mi satardı? Hayır…  Ama ağaçtan yontulmuş bir sapın ucuna takılı horoz biçimli kırmızı şekeri kalmış aklımda yalnızca. Öyle her zaman değil, kırk yılda bir gelip geçerdi sokaklardan. Bir camekan içinde taşırdı şekerlerini… Sesini duyan çocuklar başına toplaşır, beş kuruşa, on kuruşa birer şeker kapıp yalamaya başlarlardı.

 

Peynir şekeri, daha çok Mevlit’lerde dağıtılırdı. Konik külahlar içinde. Kamıştan bir seleye, üç dört kilo şeker külahı konulur, üzerine işlemeli bir örtü kapatılır; Mevlit okunurken getirilip orta yere konulurdu ki, okunan Mevlidin sevabı şekere geçsin. Böyle inanılırdı. Annesinin yanı sıra gitmiş olan bütün çocuklar, “sabır ve metanetle” mevlithanın Mevlidi bitirmesini beklerdi ki, külah dolusu şekerine kavuşsun! Büyükler huşu içinde kâh sessizce ağlayıp kâh iç çekerek Süleyman Çelebi’nin şiirini dinlerken, çocuklar da gözünü  şeker selesinden ayırmaksızın oturdukları yerde adeta kıvranarak Mevlidin bir an önce bitmesini beklerdi. Mevlithan hicazdan hüseyniye, uşşaktan segâha, sâbâ’ya ustalık ve kıvraklıkla geçerken nihayet son bölümü okumaya başlardı. Bu sırada, gelinlik çağında, işlemeli başörtülü, temiz yüzlü bir genç kız, müeddep bir edayla gülsuyu faslına geçerdi ki, işte o anda tutulan soluklar koyverilirdi! Çünkü, gülsuyunun dökülmeye başlanması, Mevlidin bitmekte olduğunun işaretiydi… Mevlit biter, şeker dağıtımı başlar, terbiyeli çocuklar, sıra kendilerine gelinceye kadar annelerinin dizi dibinden ayrılmazdı. Şeker bolsa hem anneye, hem yanındaki çocuğa verilir, hatta tanıdıklarına da götürmesi rica edilirdi. Eğer şeker yeterli değilse, yalnızca büyüklere birer külah verilir; anneler de kendi haklarını çocuklarına devrederdi.

 

Sanırım, Malatya’da yetişen bencileyin “eski kuşak”tan hemen herkesin böyle birçok Mevlit anısı saklı durur dağarcığında.

 

Çırpılmış yumurta akı ve şekerle yapılan bulamaç küçük bir torbaya doldurulur, torba avuç içinde hafifçe sıkılarak, teneke tepsiye yayılmış kâğıt tabakası üzerine iri bir damla biçiminde bırakılır, sonra tepsi fırına atılır… idi. O, çiftini beş kuruşa satın aldığımız ve tadına doyamadığımız tavuksütü böyle yapılıyordu Malatya’da. Tanesi yüz paraya geliyordu. On kuruşa dört tane… Ama on kuruş önemli bir paraydı o zamanlar. Çarşı ekmeğinin on beş kuruş olduğu o günlerde, öyle her çocuğun cebinde on kuruş bulunmazdı! Beş kuruş, hatırı sayılır bir bahşişti! Beş kuruşu olan çocuksa, ilk gördüğü tavuksütü satıcısının önünü keserdi o saat! Avucunda sıkı sıkıya tuttuğu sarı beş kuruşu satıcıya uzatınca, hemen kâğıt tabakasının ucundan iki tane koparıp verirdi… Ağzınıza atar atmaz, hoş bir lezzet damağınıza yayılır, ancak mübarek şey uzun süre kalmazdı dişleriniz arasında. Dondurma gibi, dilinizin üstünde eriyiverirdi hemen. Tadı damağınızda, eliniz boş, kalakalırdınız göz açıp kapayıncaya dek!

 

Tavuksütü, yanılmıyorsam, yalnızca Şerbetçiköşesi’ne yakın bir simitçi fırınında yapılırdı. Sabahları simit çıkar fırından, öğleden sonra da tavuksütü, pandispanya… Sabahın kör karanlığında, Malatya’nın tüm simitçileri ellerinde değnekleriyle, fırının önünde toplanırdı. Küncü kokulu simitler fırından çıkar çıkmaz kapıp sokaklara, kahvehanelere, okul ve fabrika önlerine koşturmak için…  

 

Şimdilerde Malatya’da tavuksütü yapılan fırınlar var mıdır, bilemiyorum; eğer varsa, dilerim ki ol mübareği bizim kuşağın çocukluğundaki lezzeti alarak yiyordur şimdikiler… İstanbul’da hemen her pastanede, her tatlıcılarda satılıyor tavuksütü. Hem de renk renk, boy boy, biçim biçim… Ama adı tavuksütü değil, beze… Tavuksütü derseniz, kimse anlamaz dilinizden, bön bön bakarlar yüzünüze.

 

Pandispanya, bir tür pastaydı, evet… Revaninin şerbet dökülmemişi. Vanilya mı koyarlardı hamuruna, şimdi anımsamıyorum; hoş bir aroması vardı. “Pandispanya” İtalyanca bir sözcük. Ta İtalya’lardan kalkıp gelmiş, Malatyalının diline ve damağına yerleşivermişti. Ola ki yolunu şaşırıp da gelmişti bizim oralara. Malatya’yı sevince de yerleşti kaldı, kim bilir… Allah için biz de onu pek sever, her fırsatta cep harçlığımızı yatırırdık bir dilim -yumurta sarısıyla mülezzez ve mugaddi- pandispanyaya!    

 

Derler ki, dünya üstünde iki tür insan geçmişine özlem duymaz: Biri köylü, biri de sonradan zengin olmuş kişi… Köylü kısmı, hep çağdaş bir yaşamın özlemini duyar, doğrudur. Kötü bir şey de değil bu. Örneğin, karasabana karşı traktörü özler; gaz lambasına karşı elektriği özler. Kafasında hep, bir gün şehre yerleşip konfor içinde yaşama düşleri vardır… Kısacası geçmişinde, özlem duyacağı bir şey bulunmaz köylü kısmının.

Sonradan zengin olan kişiyse, geçmişteki yoksulluğunu anımsamak bir yana, tam tersine unutmak ister!…

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici, saygısız ifadeler, cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, suçluyu ya da suçu övücü, uygunsuz gönderici adı, 'naylon- uyduruk' mail adresli, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır. Ayrıca, mesajların tüm yasal ve cezai sorumluluğu, mesajlarıyla birlikte IP numaraları da düşen göndericilere aittir."