You are missing some Flash content that should appear here! Perhaps your browser cannot display it, or maybe it did not initialize correctly.


You are missing some Flash content that should appear here! Perhaps your browser cannot display it, or maybe it did not initialize correctly.


İbrahim Yücel Reklam
Örnek Resim
İbrahim Yücel Reklam

Arion

Dugun
Malatya Haber -

Malatya Ermenileri ve 1915 Olayları-II

Malatya Ermenileri ve 1915 Olayları-II
  • 02.01.2016

Orhan TUĞRULCA

Tarihçi- Yazar

otogrulca@hotmail.com

Malatya’da Müslüman-Gayrimüslim İlişkilerine Tarihi Bir Perspektif

Müslüman Türklerin kitlesel olarak Anadolu’ya gelmeleri ve kentlerdeki yerli gayrimüslim topluluklarla karşılaşmaları malum olduğu üzere 11. yüzyıldan itibarendir.

Türklerin farklı din ve mezheplerdeki topluluklarla karşılaşmaları elbette ki ilk defa 11. yüzyılda Anadolu’da gerçekleşmiş değildir. İslamiyet’i kabul etmeden önce Türkistan bölgesinde ve Orta Asya’nın farklı bölgelerinde Şamanî, Budist, Maniheist, Hıristiyan ve Museviler gibi… Çok farklı din ve mezhep mensupları ile birlikte yaşadılar. Kurdukları devletlerde farklılıkları olduğu gibi kabul ettiler, idareleri altındaki farklı din mensuplarını asimile etmek bir yana kendileri farklı dinlerin etkisinde kaldılar.

9. ve 10. yüzyıldan sonra İslamiyet’i kabul edip Türkistan bölgesinde başta Karahanlılar ve Gazneliler olmak üzere kurdukları devletin coğrafyasında da çok farklı din ve inanç toplulukları ile birlikte yaşadılar.

Türkistan, İran, Orta Doğu, Ermenistan ve Anadolu coğrafyası olmak üzere geniş bir alan üzerinde imparatorluk kurmuş olan Büyük Selçuklu Devletinin kudretli hükümdarı Melikşah’ın Hıristiyanlara karşı tutumunu, Hıristiyan bir tarihçi olan Urfalı Mateos şu cümlelerle vermektedir:

“Sultan Alp Aslan’ oğlu Melikşah, babasına halef olarak tahta çıktı. O iyi, merhametli ve Hıristiyanlara karşı tatlılıkla hareket eden bir zat oldu… Melikşah hâkimiyeti boyunca Allah’ın yardımına mazhar oldu. O bütün ülkeleri fethetti ve Ermenistan’ı sulh ve asayişe kavuşturdu.” 

Mateos bir başka yerde Melikşah için “Aynı yılda (1086 – 1087) Sultan, Askanan milletinden müteşekkil büyük bir orduyla beraber Roma memleketini (Anadolu) zapt etmek üzere Garba (batıya) doğru yürüdü. Sultanın yüreği, Hıristiyanlara karşı şefkatle dolu idi. O geçtiği memleketlerin halkına bir baba gözü ile bakıyordu. O böylece hiç muharebe yapmadan birçok eyalet ve şehirlere hâkim oldu” demektir.

Tarihçi Mateos’un Melikşah için yaptığı bu değerlendirmenin objektif olduğunu ise yaptığı tespitlerden anlıyoruz.”Sultan, kötü ve köpek tabiatlı ve müfsit (fesat) bir adam olan Ağsian’ı Antakya’ya vali tayin etti. Halep şehrine de iyi, sulhperver, herkese karşı tatlılıkla hareket eden ve imar edici bir şahıs olan Ağ-Sungur’u vali tayin etti.” Tarihçi Mateos, Büyük Selçuklu Sultanı Berkiyaruk içinde benzer olumlu ifadeler kullanmaktadır.”

Mateos, Büyük Selçuklu Sultanları için yaptığı olumlu değerlendirmeleri kendi dindaşı Fileratos için yapmamaktadır.“Bu zamanda (1072 – 1073) şeytanın birinci oğlu olan Fileratos adlı zalim ve menfur bir prensin müstebidane (istibdat/baskıcı) hâkimiyeti başlamıştı. Bu adam Romen Diojen’in sukutundan(ölümünden sonra) sonra memleketi gasp edip zalimane hareketlere girişti… O Hıristiyanlara karşı harp etmeye başladı. Çünkü o Hıristiyan olmakla beraber imansız bir adamdı… O din ve adetçe bir Romalı(Bizans), baba ve anne tarafından da bir Ermeni idi… O birçok eyalet ve şehir zapt etti, birçok reisleri ve ileri gelenleri merhametsizce telef etti. Mişar’a (Minsar/Masara/Eğribük/Malatya) gelip oraya yerleşti.” demektedir.

Selçuklu Döneminde Malatya’da Hıristiyanların Karşılaştığı Olumlu Ve Olumsuz Gelişmeler

Şimdi, Malatya özeline Müslüman – Hıristiyan ilişkilerine ve Türk – İslam yöneticilerin Ermeni ve Süryani halka yönelik tutumlarına daha yakından bakabiliriz.

11. yüzyılın ortalarında düzenli ve düzensiz birlikler şeklinde ve daha çok Bizans’ın Anadolu’daki askeri gücünü hedef alan istila nitelikli Türk saldırıları önceleri kontrolsüz ve zarar verici olduğu söylenebilir. Bunun bir örneği 1057 yılında Emir Dinar adlı bir Türk komutanın emrindeki 3.000 kişilik bir süvari birliğin Malatya’yı işgal etmesidir. 10 gün boyunca kenti işgal eden ve daha çok Süryanilerin yaşadığı bu yerin servetini yağmaladıktan sonra çekildiler. Ancak Elazığ yönünde çekilirken Ermenilerin saldırılarına maruz kalmış ve Emir Dinar başta olmak üzere Türk birliğinin büyük bir kısmı imha etmişlerdi. Bu tür istila hareketinin çoğu zaman Büyük Selçuklu otoritesinin bilgisi ve kontrolü dışında gerçekleştiği bilinmektedir. 11. yüzyıl ortalarında, Malatyalı Süryani ve Ermeni Hıristiyan halkın bağlı bulunduğu Bizans yönetimi tarafından da benzer rahatsızlıkların verildiği bilinmektedir.

Nitekim Bizans imparatoru Konstantinos X. Dukas (1059 – 1067) sürekli Türklerin tehdidine maruz kalan Malatya kent surlarını tahkim ettirdi.(1060 – 61) 1061 yılında ise İstanbul’dan Malatya’ya gelen Ortodoks patrik, Ortodoksluğu kabul etmemiş olan Süryaniler ile Ermenilerin cezalandırılmasını ve şehirden çıkarılmalarını emretti.

Hem Süryanilerin hem de Ermenilerin Ortodoksluğu kabul etmemeleri üzerine patrik, bunların kiliselerinde bulunan ve kutsal kabul edilen eşyalarını yaktırdı.

Yukarıda verdiğimiz iki örnek hadiseden de anlaşılacağı üzere, Malatya ve çevresinde bu dönemde hangi siyasi otoritenin hâkim olduğu belli değildir. Özellikle 1071 Malazgirt muharebesinden sonra Bizans yönetimi Malatya ve Antakya hattının müdafaasını Ermeni asıllı komutanlara bıraktı.

Nitekim imparator Romen Diojen’in ölümünden sonra Malatya ve çevresinde egemen olan Philorete (Filaret)’den sonra iktidarı ele geçiren Ermeni Gabriel’de Selçuklu hükümdarlarından hâkimiyet menşurları (belge/ferman) almak zorunda kalmışlardır.

Çeşitli siyasi otoriteler arasında kalan Malatyalı Hıristiyan ahali kendi dindaş ve ırkdaşlarından bile zulüm görmüşlerdir. Bunlardan biri de Ermeni Gabriel’dir.

Malatyalı Ermeni ve Süryanilerin nefret ettiği bu adam, Filaret’ten sonra Malatya’da hâkimiyeti ele aldı. I.Kılıç Arslan 1095 yılında Malatya’yı kuşattığında şehrin hâkimi, hala tüccarları, din adamlarını çeşitli bahanelerle öldürmekten, kiliseleri soymaktan çekinmeyen ve halkın büyük çoğunluğunun nefretini kazanmış olan Gabriel’di. 18 Eylül 1102 yılında Danişment Gazi Malatya’yı Türk – İslam hâkimiyetine aldığında Malatyalı Ermeni ve Süryanilerin durumunu yine bir Hıristiyan tarihçi olan Abul Farac şu ifadelerle vermektedir:

”Ermeni Gabriel kötülüğüne kötülük katıyor ve şehrin içinde yaşayanları insafsızca soyuyordu. Bunun üzerine askerlerinden ikisi ona kızarak şehri 1102 yılının Eylül ayının 18. günü Türklere teslim ettiler.”

Malatya’da Hıristiyan Cemaatin Altın Yılları

Müslüman Türk hükümdarların, Hıristiyan ahaliye olan tutumlarını yukarıda verdiğimiz örneklerle ortaya koymaya çalıştık. Ancak 25 Ekim 1178 tarihinde kesin olarak Türkiye Selçuklu hâkimiyetine geçen Malatya’da, Hıristiyan cemaatin Türk hükümdarları nezdindeki itibarı, “millet-i hâkime” olan Müslüman ahaliyi bile kıskandıracak duruma gelmiş olması dikkat çekicidir.

Dönemin kaynakları, II. Kılıç Aslan’ın tebaasına karşı bir baba şefkati ile yaklaştığını, özellikle Hıristiyan topluluğuna karşı son derece müsamahakâr davrandığını ve dini özgürlükler konusunda çağdaş demokrasilerde bile görmeye alışmadığımız uygulamaları ile bilinmektedir.

Türkiye Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan, 1180 – 1181 yılını Malatya’da geçirdi. Malatya’da iken şehrin imarı ile ilgilendi ve surları tamir ettirdi. Tarihi kayıtların, bir entelektüel olarak gösterdiği Sultan Kılıç Arslan, Malatya’da iken şehrin Süryani Patriği Mihail ile tanışmıştır. Onunla bir takım dini ve felsefi tartışmalar yapmış ve onunla dostluk kurmuştu. Hatta Malatya’dan ayrıldıktan sonra 1182 yılı içerisinde Uluburnu, Kütahya ve Eskişehir yöresinde çok önemli yerleri fethedince, Malatya’da dostluk kurduğu Süryani Mihail’e bir mektup (fetihname) gönderdi. Mektubuna:

“Kapadokya, Suriye ve Ermenistan’ın Büyük Sultanı Kılıç Arslan’dan, Barsuma manastırında oturan sultanımızın dostu, bize dua eden ve devletimizin zaferlerinden memnun olan patriğe…” diye söze başlamıştır.  

Sultan Kılıç Arslan’ın 1182 ve 1183 yılında Malatya’ya yeniden geldiği kaydedilmektedir. 

“Süryani Mihail Vakayinamesi” adı altında önemli bir tarih eseri de olan Malatyalı Patrik Mihail’in verdiği bilgilere göre “Malatya’ya gelişinde onun ve Müslüman âlim ve filozofların katılımıyla huzurunda dini ve felsefi tartışmalar yaptırırdı. Bu Hıristiyan âlimine göre Sultan daima yanında Kemaleddin adlı bir filozof bulundururdu. Malatya’ya gelince patriğe dostane bir mektup, ruhani bir âsâ ve altınlar göndermişti. Ayrıca Barsuma manastırına üç emir ile birlikte bir kıta asker göndermiş, Patrik Mihail’i davet etmiş ve gelişinde onu bizzat karşılamıştı. İslam ananesine aykırı olmasına rağmen onu elinde İncil ve haç bulunduğu halde kabul edeceğini bildirmişti. Böylece Mihail ve maiyeti haçları mızrakların ucunda kaldırarak ve dini şarkılar (ilahiler) söyleyerek Sultan’ın huzuruna çıktılar. Sultan, patriğin elini öpmesine müsaade etmeden kendisini kucakladı. Onunla dini meseleler ve Kitab-ı Mukaddes üzerine konuştular. Hatta Patrik Mihail’in rivayetine göre dini bahislere girişince Sultan’ın gözlerinden yaşlar gelmeye başladı. Bu sohbetten çok memnun olan Hıristiyanlar kiliseye giderek sultan ve milleti için dua ettiler. Kılıç Arslan, Malatya’ya son gelişinde bir ay kaldı. İkameti esnasında patriğe çeşitli sualler sormuş, hediyeler göndermiş ve Barsuma manastırını vergiden affeden bir de ferman vermişti.” 

Selçuklu Sultanlarının, Hıristiyan cemaatine karşı olumlu hislerini ve uygulamalarını XII. yüzyılda da sürdürdüklerine şahit oluyoruz.

Bunun en uç örneğini, Alâeddin Keykubad devrinde rastlıyoruz. Türkçeden başka Arpça, Farsça ve Rumca’yı iyi bilen Alâeddin Keykubad, rivayete göre, Malatya’da İbni Keraya adında bir Süryani tabip ile tanışıyordu. Keraya, Sultanın yakın dostu idi. Tıpta iyi âlim olmadığı halde, hükümdarların hayatı, devrin şahısları hakkındaki bilgisi, güzel sohbetleri ve iyi Rumcası dolayısıyla onu yanından ayırmazdı. Sultan 1235 yılında Harput’u almak için Malatya’dan hareket edince adı geçen bu tabip yanında değildi. Bir saat bile ayrılığına dayanamayan Alâeddin geceyi Fırat üzerinde geçirirken kayıkçıların reisine, “tabip sabahleyin gelirse onu geçir, geç gelirse geçirme” diye talimat verdi. Tabip ikindi vakti gelince kayıkçı reisi sultanın emrine uyarak geçişine müsaade etmedi. Tabip bu duruma o kadar içerlemiş olmalı ki geri döndü ve zehir içerek öldü.

Sultanın dostluğunu kaybetmektense ölümü tercih eden Malatyalı Süryani doktorun bu hikâyesini yorumlamayı bir tarafa bırakacak olursak, Türkiye Selçuklu Devletinin Moğol istilasına maruz kaldığı bir dönemde bile Müslüman – Hıristiyan dayanışmasının örneklerine rastlanmaktadır.

1243 Kösedağ’ı muharebesinde Türkiye Selçuklu ordusunun Moğol kuvvetleri karşısında mağlup olması üzerine, Malatya Valisi Reşidüddin, henüz bir Moğol işgali gözükmeden bir gece önce adamlarını ve şehrin hazinelerini topladı ve şehrin kapılarını açık bırakarak gizlice Halep’e kaçtı.

Onun ayrılması üzerine Malatya hükümetsiz kaldı. Şehrin Müslüman ve Hıristiyan halkı ahitleşerek ve anlaşarak mahalli bir idare kurdular. Her iki taraf anlaşarak şehrin başına uyanık ve zeki biri olan Süryani patrik Angur’u vali olarak tanıdılar. Surlara ve kapılara muhafızlar tayin ederek Malatya’yı eşkıya ve tecavüzlerden korumaya çalıştılar.

Yukarıda neredeyse tümüyle Hıristiyan kaynaklarına dayanarak Malatya özelinde Müslüman – Hıristiyan ilişkilerini incelemeye çalıştık.

1000 yıllarından 1243 yılına kadar Malatya bölgesini temel alarak ve kaynaklara dayandırarak verdiğimiz bu dönem, yaklaşık 250 yıllık bir zamanı kapsamaktadır. Bu 250 yıllık bir süre zarfında Anadolu hâkimiyetini gerçekleştirmeye çalışan Müslüman Türk hükümdarların, Bizans’ın ve hatta yerli egemen Ermeni Beylerin zalimane, baskıcı ve asimilasyoncu uygulamalarına karşı, Müslüman Türk hükümdarları Ermeni ve Süryani cemaatine karşı son derece hoşgörülü davranmışlardır.

Eğer bu süre zarfında, gerçekten Hıristiyanlara yönelik baskı ve zulüm olarak anlaşılabilecek örnekler olmuş olsaydı, bu bilgiler özellikle Hıristiyan kaynaklar tarafından mutlaka kayıt altına alınırdı.

Araştırmamızda kaynak olarak kullandığımız referanslara bakılacak olursa, özellikle üç isim öne çıkmaktadır. Bunlar: Süryani Mikhail, Abul Farac ve Urfalı Mateos’tur. Bu her üç isminde Hıristiyan tarihçi kimliğine sahip olduğu görülecektir. 

____________________

İKİNCİ BÖLÜMÜN KAYNAKLARI

1-O. Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk İslam medeniyeti, s. 350

2-Urfalı Mateos, Vakayiname, s.146

3-Mehmet Ersan, Selçuklular Zamanında Anadolu’da Ermeniler, TTK.2007.s.26

4-Süryani Mikhail, II. s.23, T.T.K. 2007, s. 72 – 73

5-Abul Farac, Abul Farac, Tarihi C: I.s. 336 – 337

6-İslam Ansk. Malatya Maddesi

7-Orhan Tuğrulca, Malatya Siyasi Tarihi 2007.s. 286-287; Malatya Tarih Kent ve Kültür, Cilt: 1-2

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici, saygısız ifadeler, cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, suçluyu ya da suçu övücü, uygunsuz gönderici adı, 'naylon- uyduruk' mail adresli, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır. Ayrıca, mesajların tüm yasal ve cezai sorumluluğu, mesajlarıyla birlikte IP numaraları da düşen göndericilere aittir."