Miram

Final


Fuat
Malatya Haber -

Malatyalı Öğrenci Tenezzühleri- 2

Malatyalı Öğrenci Tenezzühleri- 2
  • 14.08.2019

Hey gidi günler. Bu kadar ağır şakaları bile tevekkülle karşılayabilen arkadaş grupları..

Ertaç ÖNAL
[email protected]

Eminim birçok okurumun; “Nedir bu tenezzüh, menezzüh ayakları arkadaş, şunun Türkçesini yazsan daha iyi değil mi ?” dediklerini duyar gibi oluyorum. Eh! Az buçuk da olsa Farsça ve de Osmanlıca’ya vukufiyetimizi nasıl belli edeceğiz? Ayrıca bırakın da Farsça, Osmanlıca cümle kurmanın özgürlüğünün de (!) tadını çıkaralım yani.

Uzaklaşmak, gezip dolaşmak gibi muhtelif anlamlar ihtiva etse de biz burada <Tenezzüh>kelimesini sıkıntıdan, üzüntüden bir nebze uzaklaşabilmek adına gül bahçesinde dolaşır gibi nostaljik bir gezinti anlamında kullanmak istedik sadece….

***

‘Tenezzüh’ü böyle anlattıktan sonra, Malatyalı Öğrenci Tenezzühleri- 1‘i, ‘Sürecek’ notuyla şöyle bitirmiştik:

“…Kahramanımız yine sevgili Kirkor ; Şubat tatiline birkaç gün var. Herkes memlekete gideceği ulaşım aracının biletini önceden alıyor.

Bizler de 6 arkadaş bir kuşetli kompartman bileti almış ve tatilin başladığı 1 Şubat gününün gelmesini sabırla bekliyoruz.

Arkadaşımız Kirkor Yastangaç (Namı diğer Dişçi Kiki),  kuşetli kompartman kadromuza dahil etmediğimiz için bize sitem edip kırılganlık göstermekte. Ergen Tanyol (yandaki fotoğrafta) fırsatı kaçırmadan çok ciddi bir tavırla Kirkor’a hitaben,

-Olm, Doğu ekspresini ne yapacaksın, sen de Marmara ekspresiyle -ki böyle bir ekspres yok- Adana üzerinden git Malatya’ya. Doğu ekspresine göre 6 saat geç gidiyor ama daha rahat edersin. Hem de bilet almak için Haydarpaşa Garı’na gitmene gerek yok Marmara ekspresi Sirkeci’den kalktığı için Sirkeci Garı’ndan alırsın biletini.

Kirkor duyduklarına inanamayıp keyifle;

-Yav bunu şimdiye kadar niye akıl etmedim, vay aklıma tükürem. Hem karşıya geçmeden trene Sirkeci’den biner hem de görmediğimiz yerleri görürüm, diye hayıflanadursun. Hazırda bulunanların gülmelerini Ergen kaş göz işareti ile durdurup, Kirkor’u Sirkeci Garı’na gönderdi. Akşama doğru geldiğinde Kirkor’un yüzünden düşen bin parçaydı. Ne oldu diye soranlara,
-Yav bu Ergen’in hiçbir sözüne inanmayacağım diye kendime söz veriyim ama yine beni gandırıyı. Size de helal olsun beni uyarmadınız, üstelik ben ısrarla Sirkeci’den kalkan Marmara ekspresine bilet ver diye ısrar edince gişe memuru bana hangi mektepte okuduğumu sordu; ben de Dişçilik Fakültesi’nde deyince “senin okuduğun okulun..” diye bana sinkaflı konuştu. Hiç bi şey değil de o herifin benimle dalga geçmesine bozuldum.

Sanırım Kirkor’un ahı tutmuş olacak ki 1 Şubat akşamı Haydarpaşa’dan bir kompartman dolusu altı arkadaş çıktığımız tren yolculuğunda başımıza gelmeyen kalmadı.”

***

Malatyalı Öğrenci Tenezzühleri-2’yle devam edelim:

1960’ların sonu.. Haydarpaşa’dan Malatya’ya 13 günlük Şubat tatili yolculuğu
Üçüncü gün sabah uyandığımızda trenin hareketsiz beklediğini gördük. Camdan bakınca Sivas istasyonunda olduğumuzu anladık. Kondüktörlerden birine trenin neden beklediğini sorduğumuzda yoğun kar yağışı nedeniyle yolun kapalı olduğunu söyledi. Vakit olarak öğlen ve ikindi saatlerini de geride bırakarak akşamı bulduk. Oysa o gün öğlen saatlerinde Malatya’da olmalıydık. Tren gidemiyor ama karayolları da kardan kapalı, tren yolunun açılmasından başka şansımız yok. Kâh yanımızdaki azıkları paylaşarak, kâh istasyondaki büfeden aldıklarımızla açlığımızı giderdik. Yolculuğa başladığımızın dördüncü günün sabahı yine trende bir hareketlilik yok. Arada bir ağlayan çocuk sesleri yankılanıyor tren koridorlarında. Birbirilerimizle şakalaşıp oyunlar icat ederek bozulmaya yüz tutan moralimizi sağlam tutmaya çalışıyoruz. Akşam olunca azıklarımız tükendiğinden ve büfeden aldığımız bisküvi, kraker v.s yemekten usandığımız için aramızda kur’a çekerek bir arkadaşımızı kompartımanda nöbetçi bırakıp diğer 5 arkadaş Sivas şehir merkezine gidip sıcak birer çorba içip kebap yedik. Nöbetçi bıraktığımız arkadaşımıza da yediklerimizden getirdik.

O gece kompartımanımız adeta buz kesti, soğuktan uyuyamadık. Valizlerimizdeki kazak ve gömlekleri üst üste giyerek ısınmaya çalıştık. Ertesi sabah kondüktörden öğrendiğimize göre; yakıt tasarrufu için bir süre kalorifer kapatılınca soğuktan trenin kalorifer boruları donmuş. Borular donduğu için haliyle lavabolardaki sular da akmaz oldu. Velhasıl rezilliğin bini bir para. Üstüne üstlük istasyon büfesini işleten şahıs ekmek satın almak isteyenlere yanında bir dilim helva almazlarsa ekmek de satmaz oldu. Ekmek 50 kuruş, helva ile birlikte 250 kuruş, istemeyen almasın, diyor.

Yola çıkışımızın beşinci günü DDY idaresi artık kapanan yolun açılacağından umut kesmiş olacak ki trenimizi tekrar Kayseri üzerinden Adana yolu ile Malatya’ya götürmeye karar verdiler. Kayseri ve Adana istasyonlarını geçtikten sonra bir ara istasyonda tren tekrar bekler oldu. Meğer biz oraya gelene kadar Adana-Malatya demiryolu da yoğun kar yağışı nedeniyle kapanmamış mı?

Seyahatimizin yedinci günü seyahat güzergâhımızda olmayan demiryolunun Maraş istasyonuna demir attık.

Kara trenin tüm dış yüzeyi tebeşirlerle yazılmış muhtelif hicivler, yakınmalar, sloganlarla kaplanmıştı.

– 20.yüzyılda kaybolan tren…
– Ahh..! Tren, Tren
– Kader mi bu çektiğimiz çileler
– Kar Allah’tan yolu açamayan kim
– Nerede Devlet
– Sılaya gidecektim kar’ım bırakmadı

Bu çok vagonlu treni boydan boya dolaşalım dedik arkadaşlarla, gördüğümüz manzara içler acısıydı. Kundakta çocuğu olan anneler, hastalık nedeniyle hava değişimi alan askerler, parasızlıktan kuru ekmeği yemeye çalışan garibanlar v.b.

O an kararımı verdim, arkadaşlara doğru Vali’ye gideceğiz dedim ve toplanıp gittik. Vali, Emniyet Müdürü, Jandarma Komutanı ve Belediye Başkanı ile asayiş toplantısı yapıyormuş. Özel kalemin dur ihtarına aldırmadan daldık içeri. Münasip lisanla konuya girdim, yüzlerce insanın 7-8 günlük perişan halini, aç ve hasta insanların durumunu kısaca anlattım. Vali, DDY Müdürünü aradı ve yanındakilere “Hep birlikte istasyona gidiyoruz” dedi.

O gün istasyon meydanına tam vagonların önüne kazanlar kuruldu, çorbalar yemekler pişirilip dağıtıldı. Parasız kalanlara imza karşılığı günlük 10 lira harçlık da verildi. Devlet sıcak elini uzatmış, hasta olanları hastaneye yatırmış, diğerleri için devamlı birkaç doktor görevlendirmişti. Maraş halkı belediye hoparlöründen yapılan anons ile istasyona doluşmuş, ihtiyacı olanlara battaniye, yün çorap, kazak gibi ihtiyaç malzemeleri dağıtıyorlar, güğümler dolusu sıcak taze süt ikram ediyorlardı. Kara tren üzerine yeni sloganlar yazıldığı görüldü:

Sivas’ta yolunduk, Maraş’ta doyurulduk.
Sütçü İmamın torunları, helal olsun sizlere.

Mahalli basın mensupları fotoğraflar çekip manşetten haber yapıyorlardı. Trenimizin bozulan kalorifer ve su sistemi de onarılmıştı.

Karayolu da kapalı olunca, tam dört gün kaldık Maraş istasyonunda. Haydarpaşa’dan yola çıkışımızın 11. günü Maraş halkı biz tren yolcularını davul, zurna ile uğurladılar.

Adıyaman Gölbaşı istasyonuna kadar sorunsuz geldik ama yine yol kapandığı için 24 saat burada bekledik. Akşama doğru tekrar yola koyulduk ama Kapıdere istasyonunda da 1 gün bekletildik ve Haydarpaşa istasyonundan yola çıkışımızın 13. günü öğlen saatlerinde Malatya tren istasyonuna ulaştığımızda memleketimize kavuştuğumuz için sevincimiz buruktu. Çünkü 20 günlük sömestr tatilinden 2 günlük yol hariç sadece 5 gün tatilimiz kaldığı gibi, Kurtalan istasyonuna kadar gidecek olan kara trende bıraktığımız gariban yolcuların belirsiz bir süre yine orada bekletilecekleri söylendi.

Diğer bir sorun da çevremize ve hane halkına 13 günlük yolculuğumuza bir türlü inandıramayışımız oldu. Bu uzun yolculukta o kadar komik ve hüzünlü olaylar yaşadık ki ayni konuyu uzatıp sıkıcı olmamak adına bunlara değinmeden geçiyorum.

Bu uzun ve meşakkatli yolculuk boyunca moral kazanmak için kopartman arkadaşlarımızla tren konulu Malatya türkülerini söyledik hep:

Tren gelir hoş gelir ley ley limi limi ley
Odaları boş gelir mini mini güzel gel bize
Duydum yar bize gelimiş ley ley limi limi ley
Safa gelmiş hoş gelmiş mini mini güzel gel bize

(Malatya Eyvan Ekibi’nden türküyü dinlemek için aşağıdaki çubuğun başındaki başlat işaretine tıklayın)

***
Kara tren gelmez m’ola
Düdüğünü çalmaz m’ola
Gurbet ele yar yolladım
Mektubunu yazmaz m’ola

(Nezahat Bayram’dan türküyü dinlemek için aşağıdaki çubuğun başındaki başlat işaretine tıklayın)

İdamını isterim hâkim bey
İstanbul üniversitelerinde eğitim gören Malatyalı öğrencilerin kaldığı Beyazıt Kadırga semtinde bir Malatya talebe yurdu vardır. Şimdi anlatacağım olayı da 1950 li yılların başında bu yurtta kalan ağabeylerimizden dinlemiştim.

8-10 odalı öğrenci yurdunun her bir odasında asgari altı öğrenci kalmaktadır, askeri koğuş misali. Ama her odadaki arkadaşlar maddi ve manevi yönden birbirlerine destek olmaktadırlar. Harçlık sıkıntısı olana imkân dâhilinde takviye yapılır, memleketten gelen erzaklar paylaşılır, icabında gömlek, pantolon, ceket, kazak gibi giysilerde sahibi kim olursa olsun adeta koğuş sakinlerinin ortak malıdır. Yalnız bir istisna vardır, arkadaşları arasında lakabı ‘Doktor’ olan tıp fakültesi öğrencisi Mehmet Kırçuval (yandaki fotoğrafta), kaldığı odadaki elbise dolaplarından birisinin çekme kolunu zincirle bağlayıp bir de asma kilit takmıştır.

O gün oda sakinlerinden birisi acele ile kaldığı odaya gelip dolapları tek tek aramaya başlar. Aradığı temiz bir gömlek ve ütülü bir pantolondur, yenilerde tanışıp âşık olduğu kız arkadaşıyla buluşacaktır. Aksilik bu ya hiçbir dolapta aradığını bulamaz, çaresizdir. Bir ara gözünü, beyaz bir takım elbisesi olan tıp öğrencisi Mehmet Kırçuval’ın dolabına diker ama dokunulmazlığı olan dolabın kilidini kırması gerekmektedir. Diğer odaları da dolaşır ama aksilik bu ya bulamaz aradığını. Vakit daralmaktadır, arkadaşlarının da verdiği cesaretle, bir anda kararını verip hışımla asma kilide asılır ama açamaz. Bir yerlerden bulduğu demir bir çubukla kırıverir asma kilidi. Bırakın gömlek ve pantolonu takım elbise bile tiril tiril asılı durmaktadır. O elbiseyi giyip randevuya gider.

Sonra ‘Doktor’ Mehmet gelir yurda. Bir de ne görsün elbisesi, gömleğinin yerinde yeller esmektedir. Adeta çılgına döner, arkadaşları durumu anlatır. Bu daha da sinirlenir, elbisesini nasıl alırmış, bu hırsızlıkmış. Arkadaşlarının engelleme çabalarına rağmen semt karakoluna gidip ‘Biri, dolabımın kilidini kırıp elbisemi almış’ şikâyetçi olur. Karakol Amiri öğrenci yurduna gelir Bu arada yurt sakinlerinden birkaç öğrenci de gelmiştir. Herkes şaşkındır. Yurdun bekçisi içeriye yabancı kimse girmediğini söylediğinden tüm yurt sakinlerinin listesi alınır. İfadeler alınırken elbise, gömlek hırsızı(!) aniden geliverir odaya.

-İşte bu. Üzerindeki elbise benim, diye haykırır Mehmet Kırçuval.

Orada bulunanlar o durumda ne söylenmesi gerekiyorsa söylerler, polisler de olayı kavramıştır ama tabir caizse Nuh der peygamber demez Mehmet, şikâyetinden vazgeçmez. Hep birlikte karakola gidilir, ifadeler alınır ve doğru nöbetçi mahkemeye.

Tabi yurtta kalan tüm öğrenciler eksiksiz mahkeme salonunu doldurur.

Yurtta kalan öğrencilerin tamamının teklifsiz birbirlerinin giysilerini lüzum hâsıl oldukça alıp giydiklerini, hiç kimsenin bu paylaşımdan rahatsız olmadığını, acil bir nedenle kıyafeti müsait olmadığından arkadaşının dolabından aldığını, nitekim birkaç saat sonra geri dönüp geldiğini anlatır. Şahit olarak dinlenilen arkadaşları da ayni doğrultuda ifade verirler. Zaten duruşma hâkimi daha olayın başlangıcında durumu kavramıştır ve ifadeleri hep gülümseyerek dinler.

Hakim, Doktor Mehmet’e sorar: “Bak, arkadaşlarını dinledin. Ortada kötü bir niyet olmadığı anlaşılıyor, şikâyetinde ısrar ediyor musun?”

-Evet, hâkim bey suçlu, cezasını çeksin.

-Bak oğlum senin arkadaşınmış, kötü birşey yok. Elbiseni de geri getirmiş. Şimdi sen şikayetini sürdürürsen, ceza alır, sicili bozulur.

Doktor şikayetinde ısrarlıdır, arkadaşının ceza almasını istemektedir.

-Hayır efendim davacıyım, cezasını çeksin.

Hakim sinirlenmiştir. Sesini de yükselterek sorar:

-Peki, bu arkadaşına ne ceza verilmesini istersin? sinirli bir şekilde sorar.

Bizim Doktor Mehmet bu ani çıkış üzerine bir anda ürker, şaşırır, tutulur, sessiz kalır..

Arkada izlemekte olan Malatyalı öğrencilerden, ‘fırlama’ biri o kısa sessizlik sırasında bunun kulağına eğilip, “İdamını iste la” diye fısıldar.

Hakimin çıkışıyla zaten dağılmış olan Mehmet Kırçuval, sufleyi seslendirir:

-İdamını isterim Hâkim bey!

Mehmet’in verdiği cevap duruşma salonunu kahkahaya boğar ama, siniri geçmeyen hakim, “Çık dışarı” diye bunu kovar, davayı da düşürür.

Koyunlar- kuzular meler gelir
Biraz da Malatya’ya dönüp lise son sınıfı okuduğumuz Turan Emeksiz Lisesi’ne (şimdinin Malatya Lisesi’ne) dönelim;

Hangi öğretmenin dersi hatırlamıyorum ama dersin ortasında okulun koridorlarında yoğun bir koyun melemeleri ile koridordaki tüm sınıflar gibi bizler de öğretmen dâhil sınıf kapısına doluştuk. Sınıfımız alt koridorun hemen başında olduğu için olayı net görebiliyorduk ve okulun ana giriş kapısından koyun sürüsü akın akın içer giriyor, bir kısmı alt koridorda koşuştururken bir kısmı merdivenlerden bodrum kata, diğer bir kısmı da merdivenlerden müdür odasının bulunduğu üst kata çıkıyordu.

Okulun iki hizmet görevlisinden birisi koyunları tutmaya çalışırken bir tos darbesiyle yere yıkılıyor, okul adeta koyun ağılına dönmüş vaziyette, ortalık toz duman. Sürünün sahibi veya çobanı anlaşılan sekiz köşe kasketli bir adam elindeki uzunca bir sopa ile koyunları okuldan çıkarma çabasında ama çaresiz, söyleniyor. Hizmet görevlilerinden birisi sert bir dille adamı azarlıyor:

“Ulan hem sürüne sahip olmazsın hem de vır vır söylenirsin, haydi topla sürünü.”

Adam ağlamaklı bir sesle yanıtladı bu çıkışı;

-Ağa, ben şu köşedeki bakkaldan cığara alıydım oğlanın birisi baştaki anaç tokluyu çevirip kapıdan içeri sohunca sürü de peşinden girdi, çaptım ama yetişemedim ben nedem ha!

Okulun giriş kapısının hemen solundaki öğretmenler odasının kapısında bu konuşmayı dinleyen coğrafya öğretmenimiz İclal Dündar Hanım bana; “Ertaç, Cengiz (Çağlayan- fotoğraftaki) sınıfta mı?” diye sordu. Hasta olduğu için bugün gelmedi, diye yanıtladım.

-“Kesinlikle bu iş onun marifetidir.”

Yapmayın hocam, çocuk hasta yatıyor, dediysek de “Siz onu benim külahıma anlatın, bakın görürsünüz bu işin altından Cengiz çıkacak.”

Koyunları yakalayıp okuldan çıkarmakla görevlendirilen birkaç sınıfın öğrencileri arasındaydım. Koyunları bırakıp hemen bodrum kattaki kantine gittim. Cengiz kantinin içinde kantinci Ziya’nın buzdolabı arkasına tünemiş kendini saklamaya çalışıyordu.

Sen mi yaptın, diye sordum.

-“He ya, gören olmuş mu ?”

-İclal Hanım tahmin etti biz senin için hasta dedik, çabuk kaybol olm.

Kantinci Ziya’ya servis için kullandığı kapıyı açtırıp Cengiz’i gönderdim. Sürünün toplanması saatler aldığından o gün tüm dersler kaynadı. Olan hizmetlilere oldu, koyunların bıraktığı döküntüleri temizlemek için hayli uğraştılar.

Ortak burun
Bu Cengiz Çağlayan hiç rahat durmaz mutlaka bir şeyler icat edip gündemi doldururdu okulda. Marifetlerinin tamamını anlatsak fıkralar kitabı olur. Bir olayını daha anlatıp geçelim;

Lise son sınıf, ders matematik. Öğretmeni Cenaze Mehmet tahtada bir cebir problemi çözüyor, Bizim gruptan 2-3 sıra öndeki sırada Cengiz dikkat kesilmiş tahtaya yazılan problem çözümünü defterine aktarmakla meşgul. Yanında bizim azman vücutlu Cırıt lakaplı Fevzi (Aytimur- yandaki fotoğrafta) oturmakta. Fevzi, Cengiz’in tam aksine gözünü pencereden uzaklara daldırmış ama sağ elinin işaret parmağı ile ha bire burnu ile oynamakta.

Kart Horoz Mustafa (Uçman) olayı ilk fark eden olup diğer arkadaşları “Fevzi’ye bakın” diye uyarınca Hüseyin Taşdemir (Kör Hüseyin) “hişt, pişt” diyerek durumdan Cengiz’i haberdar etti. Cengiz hiç beklemeden dalgın gözlerle dışarıya bakarak burnunu Fevzi’nin boşta kalan burun deliğine işaret parmağını sokup Fevzi ile senkronize hareketlerle birlikte oynamaya başlayınca Fevzi, yan gözle Cengiz’e bakarak “Nediysin ula?” deyince istifini bozmadan “heeç burnunu garıştırıyım gardaş” diye cevapladı. Cengiz, Fevzi’nin ancak yarı cüssesi kadar; nokta, virgül misali.

“Çek ula elini”,

“Çekemem. Sen çek ki ben de çekem.”

“Sana ne ula benim burnumdan çek diyim bak.”

“Yoh, çekemem”

İşin enteresan tarafı bu konuşmaların her ikisinin de işaret parmakları Fevzi’nin burun deliklerindeyken yapılıyor olması. Tabi bizlerin sessizce gülmekten karnımıza sancılar giriyor. Fevzi sol dirseği ile Cengiz’in böğrüne bir darbe vurunca Cengiz, “Oy anam gatır tepti” diye bağırdı.

Tahtadan başını çeviren öğretmen; “N’oluyor yavv” diye söylendi. Cengiz, Fevzi’nin kendisine vurduğunu söyleyince öğretmen Cengiz’e dışarı çıkmasını söyledi. Cengiz’in canına minnet hemen kalkıp çıkarken kapıdan Fevzi’yi tahrik edici el hareketi yapınca Fevzi “Ben de çıham mı hocam” sözüne “çık” demesiyle dışarıda bir kaçan bir de kovalayan ayak seslerinin patırtılarını tüm sınıflardaki öğrenciler duyabiliyordu.

“Ben tıp ohuyorum arhadaş”
Yaz mevsimi, hava oldukça sıcak. Hafta sonunu Büyükada’da geçirmeye karar verdik. Ben, Ayhan Erdoğan, Cengiz Çağlayan ve Ahmet Yağmurlu Dil Burnu plajında denize girdik. Akşama doğru iskeledeki balıkçıdan balık alıp lokantada pişirttik. Biraz çerez ile bir büyük rakıyı uygun gördüğümüz bir piknik alanında afiyetle yiyip içtik. Ama bizim Ahmet Yağmurlu, kıtlık gelecek gibi tek başına rakının yarısını, dokunur,  ikazlarımıza rağmen içti.

FOTOĞRAF: Dr. Ahmet Yağmurlu (soldaki) ve Necip Akmete

Yemek faslından sonra yola çıktığımızda boş geçen faytonu durdurup adada tur atmak istedik. Ahmet faytoncunun yanına oturup fayton hareket edince, ille de ben atın üzerine bineceğim, diye tutturdu. Faytoncunun ikazlarına rağmen ayağa kalkıp atın üzerine balıklama atlamasın mı? Ahmet’in iki atın arasına düşmesiyle faytoncunun dizginlere asılması bir oldu. Atlardan birisinin ayağı elinin başparmağının tırnağını ezmiş ve tırnağın yarısı kopuk halde kanıyordu.

Faytoncu söylenedursun biz acele hastaneye götür derken Ahmet “Ben tıp ohuyorum arhadaş, böyle basit bir olay için hastaneye gidilir mi, diyerek yarısı kopuk tırnağın diğer yarısını da kendisi çekip kopardı. Ama tam faytoncu hareket edip giderken bizim Ahmet düşüp bayılmasın mı? Aman yaman diyerek bir koşu hastaneye yetiştirdik. Bir süre sonra kendisine geldi ama gülelim mi, üzülelim mi kestiremedik.

Sevgili Ahmet şimdi emekli bir genel cerrah olarak Bodrum’a yerleşse de her yaz mutlaka yakın dostumuz, liseden arkadaşımız Necip Akmete’nin (yandaki fotoğrafta sağ başta) Saroz’daki malikânesine birkaç günlüğüne de olsa gelir ve birlikte anıları tazeleriz.

Yine bir Cengiz Çağlayan klasiği;
Lise 2. sınıftayız. Tek tedrisat eğitim olduğu için 1,5 saatlik öğlen tatili sonrası saat 15,30 a kadar eğitim devam ediyor. Tabi öğretmen ve öğrenciler yemek için evlerine gidiyorlar. Evleri Karakavak semtinde, Paşaköşkü’nde olan iki arkadaşım -bazen de bu sayının dört veya beşe kadar çıktığı günler oluyor- hafta içinde bizim evin öğlen yemeği misafiri oluyor. Yokluk günleri öyle lokantalarda yemek imkânı mümkün değil. Rahmetli anam bir gün olsun bıkkınlık, usangaçlık, asık surat göstermeden yaptığı yemeği bolca hazırlar ve arkadaşlarımla birlikte gönül rahatlığı ile yemeğimizi yer okula dönerdik. Hatta bazı arkadaşlarım bizim evi “aş evi” olarak isimlendirmişti.

Bir gün Cengiz Çağlayan, öğlen yemek tatiline çıkmadan bir ders önce teneffüste sınıf arkadaşlarımıza duyuru yapıp, bir gün önce fırına 20 kişilik tava yemeği siparişi verdiğini, tava yemeği, ekmek ve ayranın okula getirileceğini, isteyen arkadaşların isimlerini yazdırıp 2,5 lira ödeyerek evlerine gitmeden yemeklerini burada yiyebileceklerini duyurunca sıraya girip para verenlerden tahsilatı yapıp Kart Horoz Mustafa, Kör Hüseyin, Armut Dinçel (Üşenmez- yandaki fotoğrafta) ve Karga Şaban ile birlikte son dersten firar edip gittiler. O kadar inandırıcı konuşmuştu ki ben bile inanmıştım.

Avlulu evimize geldiğimde balkondan ipi çekerek dış kapıyı açan rahmetli anam yalnız geldiğimi görünce “Oğlum arkadaşların nerede ?” diye heyecan ve hayret dolu bir ses tınısı ile sordu. Bugün gelen kimse olmadı anacığım, diye cevapladım sorusunu. Anam, “Vah, vaah! Yavandan balcanlı (patlıcanlı) küfteyi bolca yapmıştım, biber de kızartmıştım” diye üzülmüştü.

Öğlen sonrası okula döndüğümde öğrenci arkadaşlar bana ısrarla Cengiz’in ve tavanın nerede olduğunu soruyorlardı. Tava yemeğinden ümidi kesenler kantine koşup simit v.s almışlar. Öğrenci zili çalmış ama Cengiz ortalıkta yoktu.

Ben son ders kaybolan Kart Horoz Mustafa’dan sordum tavayı: “Ne tavası yav Cengiz bizi lokantaya götürüp yemekle birlikte birer duble de rakı ısmarladı” demez mi? Öğrenci zilinden sonra öğretmen zili de çaldı ama, Cengiz de Matematik hocamız Mehmet bey (Cenaze Mehmet) de yok ortalıkta. Sonunda kapı açılıp Cengiz sınıfa girince bir uğultudur koptu. Herkes Cengiz’den yüksek sesle tava yemeğini soruyor, Cengiz de “tava, fırında yükse ateşte yanmış” diye cevaplıyor. Bağırtı, gürültü ayyukta. Sınıf mümessili Cırıt Fevzi’nin ortalığı sakinleştirme çabaları boşuna.

Derken öğretmen sınıfa girdi ki bir kısım öğrenci sıraların üzerinde. Kimi Cengiz’in yakasına yapışmış parasını istiyor. Öğretmenin bağırması ile ortalık biraz sakinleşince öğretmen sınıf mümessiline “Bu ne hal mümessil” diye çıkışarak sordu. Mümessil Cırıt Fevzi “Ne bilem hocam aha bu Cengiz bir tava ayağı (meselesi) çıharmış bütün mesele bu” deyince hoca hayretle “Hangi tavanın ayağını çıkarmış, ne tavası” diye hayret sorusuna cevap alamayınca Cengiz’e dönüp “Cengiz, nerede ayağını çıkardığın tava, ne tavası bu?” deyince bütün sınıf gülmeye başladı.

Ama Cengiz ayağa kalkarak gayet sakin, “Hocam o değil, ben arhadaşlar yesin diye fırına tava yemeği yaptırmak istedim ama fırıncı yemeği yahmış, mesele bu” dedi. Öğretmen de üst üste iki defa “b..k ye, b..k ye” diye çıkışınca Cengiz bu badireyi bu kadarla atlatabilmiş olmanın rahatlığıyla sadece “Eyiii” diyerek oturdu. Bu tava olayı haliyle sınıfın ve de okulun günlerce gündemini işgal etmişti.

Aha burada hocam, sahlanıyı
Bizim bu gurup lise 2. sınıfta iki yıl okuduk. Yani gurup halinde sınıfta çaktık. Yalnız guruptan sadece Vahap Karataş ikmale kalabiliyor. İlk sene sınıfımızın sıraları merdiven gibi arka sıralara doğru zemini yükselen bir konumdaydı. Zemin parçalı ahşap olduğu için en arka sıranın zemininden iki parça tahtanın çivilerini çıkarıp sigara, çakmak saklamak ve kopya çekmek için kullanıyorduk.

Ders Coğrafya. Hocamız rahmetli Sevim Sepetçi. Derse giren her öğretmen önce sınıf mevcudunu sayar, yoklama kâğıdındaki sınıf mevcudu ve gelmeyen öğrenci sayıları ile karşılaştırıp derse öyle başlardı. Sevim Hanım da yoklama kâğıdı ile sınıf mevcudu sayılarının uygunluğunun tespitinden sonra sözlü yoklama yapacağını söyleyince bizim Vahap Karataş (Vakkas- yandaki fotoğrafta) “ Eyvah, benim sözlü notum yok ama yazılı notlarımla dersi kurtarıyorum. Şimdi sözlü yoklamaya kaldırırsa zayıf not alır sınıfta kalırım. Çünkü hiç çalışmadım” diyerek arka sıradaki tahtaları kaldırıp içine girdi. Orası boyu kurtarmıyor ama çömelince rahat oturulan geniş bir alandı.

Mayıs aynın ortaları olduğu içi hava oldukça sıcaktı. Bizler normal ortamda terlerken, zavallı Vahap orada kan ter içindeydi ama Cengiz ha bire ayaklarını zemin tahtaya sürüterek, küçük darbelerle tahta zemine vurarak Vahap’ın bulunduğu alanı yoğun toz altında bırakıyordu. Ders ortalarında öğretmen not defterine bakarak Vahap’ın ismini okuyup sözlü sınava çağırdı. Bizler gelmedi deyince Vahap’ın sürekli oturduğu yerde olmadığını görünce başka öğrencinin numarasını okurken Cengiz; “Vahap burada hocam saklanıyor” demesin mi?

Sevim Hanım, Cengiz’in (Çağlayan- yandaki fotoğrafta- Aradan 50 yıl geçse de ameliyata girerken bile aynı hin bakışlar!) bu tür oyunlarına alışık olduğu için “Hadi be sen de” diyerek ciddiye almadı. Ama Cengiz “Vallaha da, billaha da aha burda sahlanıyı gel de bah hocam yalan söylemiyim” deyince hocamız mütereddit adımlarla arka sıraya geldi. Cengiz oynak zemin tahtalarını kaldırıp “Çıh ulan hoca geldi” demesiyle zavallı Vahap perişan bir halde başını tahtaların arasından çıkardı ki ter ve tozdan yüzü çamur halinde. Zaten esmer teni ve kıvırcık saçları nedeniyle adeta zencilere benzemiş. Beyaz olan sadece gözlerinin akları ile dişleri.

Vahap, öğretmene “kalemim düştü de onu arıyordum hocam” der demez Cengiz ; “Ne kalemi hocam yalan söylüyü. Sözlüye kalkmamak için sahlandı. Zaten yazılılarda da hep kopya çekiydi. Sayın hocamıza bu yapılır mı, adam gibi tahtaya kah, bilmiysen bilmiyim de. Hocamızı gandırmaya ne hakkın var” diyerek iyice gaz verince rahmetli Sevim Sepetçi hocamız Vahap’a sözlü notu olarak 1 verip sınıfta bıraktı.

Vahap, Cengiz’e “Olm, yaptığını beğendin mi, eline ne geçti?” diyerek kızınca Cengiz; “Olm, hepimiz sınıfta kalırken sen ikmale kalmaya utanmıy mısın, grubumuza ihanet etmek yakışır mı?” diyerek kendini savunmuştu.

Maalesef Vahap kardeşimiz de gruptan ayrılamadı ve ikmale bile kalamadan direkt sınıfta kaldı.

Hey gidi günler. Bu kadar ağır şakaları bile tevekkülle karşılayabilen arkadaş grupları..

SÜRECEK

Etiketler: /

Yorumlar
  1. Orhan Apaydın dedi ki:

    Malatyamızın bir dönemini ustaca Arasa yazıları dizisinde anlatan Ertaç Önal ın bu kez üniversite yıllarını anlattığı bu yazı dizisi de mükemmel. Eli kalem tutanların bu tür anılarını paylaşımlarının artması dileği ile…

  2. murat dedi ki:

    eskiler güzelmiş yenilerde iş yok kalemine sağlık hocam

  3. MÜCAHİT AKBULUT dedi ki:

    Çok ama çok Güzel bir yazı, Anılar ve Arkadaşlığın en canlı olduğu Zamanların başlangıcı o yıllar abi. Bende 90 lar çağının öğrencisiyim. Ertaç Abi Kalemine yüreğine Sağlık…

  4. Salih Demir dedi ki:

    Herşey iyi güzel de. Lise çağlarında rakıdan bahsediyorsunuz. O zaman şimdiki gençlere bir şey demeye hakkımız olmamalı.

  5. Levent Aksoy dedi ki:

    Ertaç abi,yazınızda adı geçip te rahmetli olan arkadaşlarınıza Allah’tan rahmet,sağ olanlara da selametler dilerim.Elinize sağlık.İyi bayramlar…

    1. Ertaç önal dedi ki:

      Teşekkürler, sevgili hocam. İyi bayramlar.

YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici, saygısız ifadeler, cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, suçluyu ya da suçu övücü, uygunsuz gönderici adı, 'naylon- uyduruk' mail adresli, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır. Ayrıca, mesajların tüm yasal ve cezai sorumluluğu, mesajlarıyla birlikte IP numaraları da düşen göndericilere aittir."