Araştırmacı-Gezgin-Yazar Fikri Demirtaş, 6 Şubat depremlerini yazdı. Kendisi de depremde evini kaybeden Demirtaş’ın yazısı şöyle:
***
Takvimler o kara kışı, 6 Şubat 2023’ü gösterirken zaman Malatya’da ve on bir ilimizde sabaha karşı 04.17’de buz kesti. Önce Pazarcık merkezli 7.7 şiddetindeki o devasa sarsıntı karanlığı yırtıp geçti, ardından henüz yaralar sarılmaya fırsat bulamadan Elbistan merkezli 7.6’lık ikinci bir kıyamet öğleyi hüzne boğdu. 120 bin kilometrekarelik koca bir coğrafya; 124 ilçe, binlerce mahalle ve köy, sanki gökyüzü yere inmişçesine ağır bir toz bulutunun altında kaldı.
Bu sadece bir doğa olayı değil, toprağın feryadıydı. Malatya’mızda yitirdiğimiz 1.264 can başta olmak üzere, başka illerle birlikte toplam 53 bin 537 canımız toprağın sessiz koynuna uğurlandı; 107 bin 213 yaralı yürek ise o günün izlerini hâlâ ruhunda taşıyor.
Şehirlerimizin silüeti değişti, binlerce yıllık sokaklar birer hüzün koridoruna dönüştü.
O büyük felaketin üçüncü yılında; yıkılan evlerin, susan seslerin ve yarım kalan hikâyelerin gölgesinde bir kez daha eğiliyoruz.
Kaybettiğimiz her bir canı, her bir komşumuzu ve her bir fidanımızı rahmetle, dinmeyen bir özlemle anıyoruz.
Onlar artık sadece dualarımızda değil, bu şehrin yeniden yükselen her taşında, yeşeren her umudunda yaşıyorlar.
Acımız taze, hatıramız diri; Malatya unutmadı, unutmayacak.
Deprem, doğal bir olaydır; yıkım ise büyük ölçüde insan kaynaklıdır. 6 Şubat 2023 depremlerinde on binlerce bina, mühendislik ilkelerine ve yapı güvenliği kurallarına uyulmadığı için enkaz hâline gelmiş; bu felaket yalnızca can kayıplarıyla değil; maddi ve manevi yıkımıyla da derin izler bırakmıştır.
On binlerce ev ve iş yeri yerle bir olmuş, insanlar yılların emeğini bir gecede kaybetmiştir. Korumasız, ilkel barınaklarda bulunan hayvanlar telef olmuş; kırsalda geçim kaynakları, şehirlerde hayat düzeni çökmüştür. Enkaz altında kalan yalnızca binalar değil; hatıralar, umutlar ve yarına dair kurulan hayaller olmuştur.
Bu acı tablo, hem kurumlara hem de bireylere ağır ama öğretici bir sorumluluk yüklemiştir. Kurumlar için bu felaket; planlamanın, denetimin ve liyakatin ertelenemez bir zorunluluk olduğunu bir kez daha göstermiştir. Bireyler içinse güvenli yapı talep etmenin bir tercih değil, hayati bir hak olduğu gerçeğini acı bedellerle hatırlatmıştır.
6 Şubat, bize yalnızca yıkımı değil; ders almayı, sorumluluk üstlenmeyi ve geleceği daha sağlam temeller üzerine kurmayı da öğretmiştir. Bu topraklarda bir daha aynı acıların yaşanmaması için; akıl, bilim ve vicdan rehberimiz olmak zorundadır. Çünkü gerçek iyileşme, enkaz kaldırıldığında değil; dersler unutulmadığında başlar.
***

Depremden yalnızca üç gün önce, İstanbul’da yaşayan oğullarım Hasan ve Oğuzhan’la birlikteydik. Hayat olağan akışındaydı; içilen kahveler, kısa sohbetler, ertelenmiş planlar ve vedalar… Oğlum Oğuzhan’la, Kütahya’da yapacağı vatani görev için depremden bir gece önce birlikte yola çıktık. Ben ise oradan ayrılıp, Sakarya Üniversitesi’nde akademisyen olan kızımın evine geçtim. Torunum Öykü’yle dede–torun sohbetleri yaptık; masum sorular, kahkahalar ve geleceğe dair küçük hayallerle dolu saatlerdi. Hiçbirimiz, zamanın birkaç saat sonra parçalanacağını bilmiyorduk.
Ben deprem anını yaşamadım. O sabah Malatya’da değildim.
Ama o sabah, beni uzaktan vurdu.
Henüz gün ağarmadan telefonum peş peşe çalmaya başladı. Uykuyla uyanıklık arasında duyduğum ilk cümle şuydu:

“Malatya’da çok büyük bir deprem olmuş.”
Sitemizin yıkılışını ilk haber veren, can dostum, öğretmen Adil Aktaş oldu. O sabah, bizim sitenin önünden çarşıya doğru geçerken aramıştı beni. “Ayakta, yıkılmamış” demişti; bu iki kelimeye tutunmuştum, bir umut gibi. Ama kaderin cümleleri yarım bırakma huyu vardır.
Çarşıda ikinci depreme yakalanınca yeniden siteye bakmak için dönmüş. Bu kez sesi başka geliyordu; titrek, ağır ve üzgündü. “Fikri can…” dedi, devamını getirmekte zorlandı. “İkinci depremde siteniz yıkılmış.” Ardından enkazın fotoğrafını gönderdi. Ekrana düşen o görüntüyle içimde bir şey çöktü; beton değil, yıllar, anılar, komşu sesleri yıkılmıştı. O an, uzakta olsam da, enkazın tam ortasında kaldım.
Sonra Sitenin WhatsApp grubundan görüntüler geldi; titreyen sesler, yarım kalan cümleler… Komşularımız, sitemizin yıkılışını cep telefonlarıyla kaydetmişti. Kar, soğuk ve beton tozu; tek bir kareye sıkışmıştı. Ulusal ve uluslararası medya, aynı enkazı dünyaya gösteriyordu. O an anladım ki artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Saatler 04.17’yi gösterdiğinde—ben o anı bedenimle yaşamadım—ama anlatılanlar, tanıklıklar ve görüntüler şunu söylüyordu: Yeryüzü derin bir uykudan feryatla uyanmıştı. Toprak yalnızca sarsılmamış; hayat kökünden sökülmüştü. İnsanlar yataklarından, evlerinden, rüyalarından savrulmuştu. Gece, karanlığından utanmıştı.
Daha yaralar sarılamadan, korku biraz olsun dinmeden; saatler 13.24’ü gösterdiğinde ikinci deprem geldi. Bu kez gündüzdü. İnsanların çoğu evlerine girmeye cesaret edememiş, soğuğa ve kara aldırmadan bahçelerde, sokak aralarında, açık alanlarda bekliyordu. “Hasarlı ama ayakta” denilen nice bina, bu ikinci sarsıntıyla birer birer çöktü. İlk depremden sağ kalan hasarlı binalar, ikinci depremin insafına terk edildi. Enkazların altında binlerce can, gün ışığında hayata veda etti. Asrın felaketini ve onu, ihmallerle ağırlaşmış, bedelini insan canıyla ödenmiş bir kader sınavı olarak kazıdık hafızamıza.
Enkazların altında on binlerce insan, gökyüzüne yetişemeden sönen yıldızlar gibi kaldı. Geride kalanlar için zaman durdu; ama daha kötüsü oldu: hafıza çöktü. Çünkü bir şehir yalnızca binalarla ayakta durmaz; hatıralarla yaşar. Beton yıkılırken, anılar da aynı anda ezildi.
Depremden beş gün sonra, askerde olup da evi yıkılanlara izin verildiğinden, oğullarım Hasan ve Oğuzhan’la (alttaki fotoğraftakiler) birlikte Malatya yoluna çıktık. Yol uzundu; ama asıl mesafe, kalbimizle vardığımız şehir arasındaydı. Gittiğimiz yer bir şehir değil; hafızası yaralanmış bir hayattı.

Kepçeler ve iş makineleri sitemizin enkazına girdiğinde, betonun gürültüsünden çok insanların içindeki sessizlik duyuluyordu. Komşularımız oradaydı; hepsi oradaydı. Kimi çömelmiş, kimi ayakta; ama herkes aynı yere bakıyordu. Her kat çöktükçe, birinin koltuğu, bir başkasının vitrini, bir başkasının yatağı ezilerek betonun altına karışıyordu. Televizyonlar, beyaz eşyalar, yıllarca emekle alınmış ne varsa; bir hayatın yükünü taşıyamayıp toza dönüşüyordu. Kimse yüksek sesle konuşmuyordu. “Burası bizim salondu,” “Şurası yatak odamızdı,” denilmiyordu; ama herkes, yıkılan her katta kendi geçmişini izliyordu. Sağ kalan birkaç fotoğraf, çatlamış bir tabak, eğrilmiş bir tencere; artık eşya değil, hafızanın son kırıntılarıydı. İnsanlar, bir ömre sığdırdıklarını avuçlarına almaya çalışıyordu.

Emekli bir öğretmen olarak, depremde yıkılan dairemizin başında durduk. Evimizle birlikte yalnızca eşyalarımızı değil; ömrümüzü verdiğimiz birikimi de kaybettik. İki binden fazla kitabım—altı çizilmiş satırları, kenarlarına düşülmüş notlarıyla—bilgiden çok hatıraya dönüşerek enkaz oldu. Aile albümlerimiz, çocukluğumuzun ve gençliğimizin yüzleri, bir daha tamamlanamayacak bir sessizliğe gömüldü.
Enkaz kaldırılırken, her kepçe darbesi geçmişimize inen bir veda gibiydi. O an anladım ki deprem, yalnızca şehirleri değil; insanın içindeki zamanı ve hafızayı da yıkıyordu.
Enkazın içinden, yitip gitmesine razı olamadığımız şeyler çıktı.

Rahmetli eşim Suzan öğretmene ait, annelerinin sandıkta sakladığı kızım Tuğba ile oğullarım Hasan ve Oğuzhan’ın çocukluk elbiselerini tozun arasından aldık. Küçücük gömlekler, solmuş kazaklar… Sanki Suzan, o elbiselerle birlikte bize yeniden dokunmuştu.
Oğullarımın, annelerinin benim tarafımdan yapılmış yağlıboya portresini enkazdan kurtarışı hâlâ gözümün önünde. Çerçevesi çatlamıştı, yüzü toz içindeydi; ama bakışı hâlâ yerindeydi. Betonun ortasında bir yüz, bir sevgi hayatta kalmıştı.
Ben ise enkazdan otuza yakın kitabı tek tek topladım. Sayfaları buruşmuştu; ama her biri geçmişte tuttuğum bir nefes gibiydi. Etrafa saçılmış fotoğrafları toplarken, sanki zamanı yerden kaldırıyordum.
***
Yazının tamamı ve fotoğraflar için şu linke tıklayabilirsiniz.
https://fikridemirtas44.blogspot.com/2026/02/zamann-durdugu-esik-6-subatn-golgesinde.html
Fikri DEMİRTAŞ






