Bülent KORKMAZ
[email protected]
“Her insan kalbinde bir kuşla doğar”
Frank Michler Chapman
***
Küçük Mustafa, ileride hayatının dönüm noktası olacağını hiç bilmediği bir güne başlamak için sabah erkenden kalktı, elbiselerini giydi, zeytin-peynir ekmekle bir parça kahvaltısını yaptı, nüfus cüzdanını, kalemini, çakı da dedikleri kalemtıraşını, silgisini, sınava giriş kâğıdını kontrol etti. Annesi Leylifer Bibiyle ile babası Mevlüt Dayı kendi hallerindeydi; anne ineğin sütünü kaynatıp yoğurt mayalamak, evi silip süpürmek, çağalara yemek pişirmek gibi günlük hayhuyun, babaysa dokuma tezgâhında çalışıp birkaç kuruş kazanarak ailesinin iaşesini temin etmenin derdindeydi daha çok.
Mustafa, beş çocuğun en küçüğüydü. Ailede henüz üniversite kazanan kimse yoktu. Anne tarafından Kemaliyeli dedesinin adı verilen delikanlı evlerinin önündeki, insanı yormayan, tatlı bayırdan yürüyerek kanal kenarına çıktı; köprünün başındaki durakta bekleyen Gündüzbey belediye otobüsüne bindi; Emeksiz’de son durakta arkadaşlarıyla birlikte indi, ayrıldılar; ardından her talebe sınava gireceği okula doğru yürümeye başladı.
Pazar gününün görece sessizliğini yaşayan çarşının içinden geçti, Kışla Caddesinin hafif dönemeçli yolunu yürüyüp Kanalboyu’nun sol tarafına saptı, kadim çağlardan beri Malatya’ya hayat veren Derme-Horata-Kernek sularının karıştığı su kanalıydı bu, İnönü Stadını da arkasında bırakıp Tofigin Damı (Çevre Yolu) kavşağından dönüp Fatih Lisesine ulaştı.
FOTOĞRAF: Oğlum Deniz, dürbünle baktığında gördüğü kaplanı (!) Mustafa amcasına anlatırken, karşısında da Mustafa'nın kızı Yağmur dikkatle dinliyor..

Sınavın yapılacağı lisenin kapısında nüfus cüzdanı, sınav kâğıdı kontrol edildi; eksik yoktu. İçeriye adımını atmadan bir polis üzerini aradı ama o da ne!
Mustafa’nın cebinden sapan çıkmıştı.
Bulgur kaynatılıp damlara yaylatılana kadar yüz binlerce yıl doğada avcı-toplayıcılıkla geçinen atalarından teberik işbu stratejik silah onun yaşamının öyle vazgeçilmez bir parçasıydı ki, sapanla gezmek, onu gittiği her yere götürmek Mustafa’ya o kadar doğal geliyordu ki, üniversite sınavına girerken bile yanında almakta sakınca görmemişti.
Siz hiç Colt model 1851 Navy taşımayan Clint Eastwood gördünüz mü?
Polis, sapanla sınava giremezsin, bırak şuraya, diye uyardı. Mustafa, serde delikanlılık var tabii, hepimiz yaşadık benzer celallenmeleri, anaerobik (oksijensiz) ortamlarda bile alev alabiliyoruz o zamanlar, polise çıkıştı: “o zaman ben de sınava girmiyorum”. Bereket polis halden anlıyordu, belki kendisinin üniversite okumak gözünde kalmıştı, bu gencin anlık sinirle geleceğinin harap olmasına içi elvermedi, Mustafa’ya kızarak, “oğlum deli misin? Bırak şu sapanı şuraya, çıkışta benden alırsın”. Söz mü, söz…
Mustafa, sınava girdi, çıktı, Türk polisine teslim ettiği emaneti geri aldı, geldiği yoldan geri dönüp otobüse bindi, köye gelmeden, Çırmıhtı-Kündübek arası bir yerde araçtan inip, Derme Suyunun cennete çevirdiği yemyeşil, gökyüzünün zor göründüğü boyu sapanıyla kuşlara sıka sıka evine döndü. Zavallı hayvanlar için işin kötüsü, sineği gözünden vurur dedikleri türden, iyi avcıydı.
***
İşte bu Mustafa, tam adıyla Mustafa Çoban, Kuşlar Ağıdı başlıklı bir kitap yazdı. Boyut Yayınlarından birkaç ay önce çıkan, ilk baskısı tükenen 85 sayfalık bu kitap kuş öyküleri içeriyor.
Elinden geldiğince okumaya çalışan bir insanım. Çıkan her kitabı alıp-bulup okumam elbette mümkün değil ama çevremde okuyan tanıdıklardan edindiğim bilgiye göre de söylüyorum: Çoban’ın titizlikle kurgulayarak kaleme aldığı kuş öykülerinden oluşan kitabı alanında, tek değilse de, “ender” gözüküyor. En azından ben Türkçede bu türden bir kitaba rastlamadım.
Büyük Baştankara (Parus major), Turna (Grus grus), Leylek (Ciconia ciconia), Yalıçapkını (Alcedo atthis), Ebabil (Apus apus), Derekuşu (Cinclus cinclus), Bülbül (Luscinia megarhynchos), Saksağan (Pica pica), Keklik (Alectoris chukar), Yaz Atmacası (Accipiter brevipes), Alaca Ağaçkakan (Dendrocopos syriacus), Üveyik (Streptopelia turtur) başlıklarına baktığınızda bu güzel canlılarla ilgili ansiklopedik bilgilere rastlayacağınızı izlenimine kapılmayın.
Evinde televizyon bulundurmayan, sosyal bilgiler medyasıyla ilişkisi maslahatgüzar düzeyinden öteye geçmeyen, uzmanlık alanında (biyoloji) Türkiye’de yayınlanmış ne varsa bulup okuyan, sadece yaşadığı coğrafyanın değil fırsat buldukça onun dışına çıkarak doğa gezilerine katılan, fotoğraf çeken, gözlem yapan Çoban, 1994’den beri özel ilgi gösterdiği kuşların 12’si üzerinden bambaşka hikâyeler yazıyor.
Eser, bilhassa Sanayi Devriminden sonra doğaya karşı azgınlaşan insanın, karnı doyup gözü doymayan tek canlı insanın, canlılar âleminin efendisi değil onun bir parçası olduğunu fark edemeyecek kadar ahmaklaşmış, kendi soyunun devamının, geleceğinin, kaderinin doğayı onunla paylaşan hayvanlara, ağaçlara, ota, dikene bağlı olduğunu fark edemeyecek kadar körleşmiş insanın, biz oluyoruz bu, hikâyesini de anlatıyor; uyarılarda bulunuyor.
Avcılığın, sanayi ve kentsel atıkların, zirai ilaçların, habitat kaybının kuşların can düşmanı olduğunu çarpıcı biçimde öykülerken; yıllardır gözlediği, kayıt altına aldığı, haklarında yayın yaptığı, anlattığı sevimli hayvanların can havliyle nasıl hayatta kalma mücadelesi verdiğine, kanat çırptığına, bazılarının bunda başarılı olduğuna tanıklık ediyor.

Ama genel olarak bakıldığında Dünyanın kuşlar (aslında hepimiz için) açısından iyiye doğru dönmediğini anlatıyor.
Size kitabın özetini aktaracak değilim elbette…
Kitabı alıp okursanız, Tohma’yı, Derme’yi, Beydağı’nın eteklerini, bağ köylerimizin, “gerçekten yeşil” Malatya’nın betona boğulmamış, meyve bahçelerini, üzüm bağlarını kuş cıvıltıları eşliğinde gezer; kendi değerlendirmenizi yapabilirsiniz.
***
Size isterseniz çocukluk arkadaşım Mustafa’nın hikâyesini, Giyom Tell’in getir götür işlerini yapacağı kalibrede sapan sıkıcısı Kündübekli (Gündüzbey’in bizce söylenişi) delikanlının avcılıktan doğa koruyuculuğuna giden evrimini “mümkün mertebe” özetleyerek anlatmaya çalışayım.
Brüt 60 yaşındaki yazarımız Yeşilyurt Lisesini bitirdikten sonra girdiği üniversite sınavında Fırat Üniversitesi Biyoloji Bölümünü kazandı.
Gençlere, ayrıntıya boğulmadan, ara not düşelim: Seksenli yıllarda üniversite kazanmak, okumak nispeten imtiyazlı bir işti. Mustafa, ailede ilk üniversite kazanan çocuktu. Artı Gündüzbey halkı uzun yıllar çocuklarını üniversiteye göndermek istememişti çünkü 1960 olaylarında Gündüzbeyli Turan Emeksiz (aile arasındaki adıyla Yılmaz) Beyazıt Meydanında öldürülmüş; bu trajedi köylüde travma yarattığından, “bizim evladımız da üniversiteye gidip cenazesi mi gelsin?” düşüncesiyle gençlerin üniversiteye gitmesine uzun yıllar sıcak bakılmamıştı.
Mustafa, biyoloji, yani canlıların bilimini okuyor, bilimsel yaklaşımla canlılığın ne olduğunu, yapıtaşlarını görebiliyor, anlayabiliyordu. Onlar da bir can taşıyordu, bizim gibi nefes alıyor, veriyor; ekolojik denge-zincir içerisinde bir diğerine yaşamsal katkı sağlıyorlardı. Beslenmek için canlılar birbirini ortadan kaldırabilirdi ama mecbur değilsek bu cinayetti, cinayetin ötesinde kendi ayağımıza sıkmaktı. Kalın kalın kitapların arasında bakmasını bilene öğretilen buydu.

Okulunu bitirince öğretmen olarak göreve başladı. İyi bir öğrenciydi; o yıllarda öğretmen olabilmek için bir tür yeterlilik sınavına giriliyordu; mezun arkadaşları içerisinde sınavı kazanan tek öğrenci o olmuştu.
İlk görev yeri Artvin’in Şavşat ilçesiydi. Gürcistan sınırına yakın köylerde de öğretmenlik yaptı ki, ona göre dünyanın en güzel coğrafyasıydı. Doğup büyüdüğü köyü Malatya’nın en güzel coğrafyalarından, doğal güzelliklerinden birine sahipti, halen öyle, ama Karadeniz coğrafyası bambaşka güzeldi.
Hem öğrenciliği hem öğretmenliği döneminde Mustafa iki şeyden şaşmadı:
Doğa gezileri ve kitap okumak…
Kendi söylemedi ama ben iddia ediyorum: Biyoloji alanında dilimizde yayınlanan ne kadar kitap varsa edinip okumuştur.
Karakaya’nın Kuşları
Akademik kariyere karşı mesafeli durdu; ileri denebilecek bir yaşta, o da akademisyen dostlarının ısrarıyla, Karakaya Havzasında yaşayan kuşlarla ilgili yüksek lisans çalışması yaptı. Hepimizin varlık sebebi Yüce Fırat’ın sularıyla oluşturulan Karakaya’nın kuş varlığı hakkında ilk defa gerçekleştirilen bu araştırma Kuşlar Ağıdı öncesinde kitap olarak da yayınlanmıştı.
Karakaya kuşlarının türlerini, zenginliğini, yaşadıkları ekosistemi, bu sistemin nelerden etkilendiğini anlatan eser, Kernek Anadolu Lisesince uygulanan bir proje kapsamında yayınlandı.
Malatyahaber.com yazarlarından, tarihçi Orhan Tuğrulca’nın adı geçen okulun müdürlüğünü yaptığı dönemde Mustafa okulun biyoloji-fen bilgisi öğretmeniydi. Toğrulca’nın öncülüğünde hayata geçirilen projeyle başka öğretmenler ve öğrencilerin çalışmaları da kitaba dönüştürülüp yayınlanmıştı.
Tuğrulca, kitabın tanıtım yazısında, 12 ay süren yoğun çalışma sonucu, Karakaya çevresinde 21 takıma mensup 53 familyadan tam 181 türü tespit eden Çoban’ın çalışmasına ilişkin “Karakaya Havzası artık sadece bir baraj gölü değil; 181 farklı sesin, 181 farklı rengin, 181 farklı hayatın ortak noktasıdır” yazıyor. “…Yaşadığımız coğrafyayı tarih, kültür, sosyal yapı ya da ekonomi başlıklarıyla anlatmaya alışığız. Oysa şehirlerimizi, ovalarımızı, dağlarımızı ve sularımızı bizimle birlikte paylaşan bir başka âlem daha var: kuşlar âlemi…” Orhan Hoca’nın bizim de imza atacağımız diğer sözleri.
Çoban halen okuyor, araştırıyor, gözlüyor, geziyor, yazdı, yazmaya devam ediyor…
***
Mustafa’nın, öğretmen-biyolog-kuş gözlemcisi-doğa gezgini biri olmanın ötesinde sadece yakın çevresindeki arkadaş grubunun tanık olduğu, sebeplendiği, keyfini çıkardığı bir özelliği var. Bu özelliğinin bir bölümü Kuşlar Ağıdı kitabına yansımış; satır aralarında fark edebiliyorsunuz.

Mustafa, harika bir öykü anlatıcısı. Yıllardır elinde dürbün gökyüzünde, ağacın dalında kuşlara bakmıyor; başka bir canlı türü olan insanları da gözlüyor, dinliyor, olayları, olguları, ortamda dönen sohbeti, muhabbeti keskin gözlem gücüyle beynine nakşediyor, benim diyen mizahçıya taş çıkartacak ustalıkta anlatıyor.
Mustafa’dan öyle hikâyeler dinledik ki, bunların birkaç tanesini geçmişte yazmıştım. Hepsini yazmamız mümkün değil, çoğu yazılacak şeyler de değil ☺ Yaşadığı coğrafyanın insanını bu kadar iyi tahlil edip, satır aralarında mizahı yakalamak onun becerisi.
Anlattıkları öyle uydurma değil ha! Gerçeğin ta kendisi. Zaten hiçbir olgu yaşanan gerçeğin kendisi kadar komik değildir, olamaz. Yeter ki siz bakmasını, gözlemesini, çözümlemesini bilin, üzerine de anlatı (bu yazıyla da olabilir) becerisini ekleyin.

Aynı hikâyeleri kendisinden defalarca dinlediğimiz halde, bir daha anlatsın, yine gülüyoruz. Ama kendisi hiç gülmüyor. Ciddi adam! Mizahı da sadece ciddi insanlar yapabilir.
Yüksek bir müzik yeteneğine de sahip; repertuarı çok geniş. Bir şarkıyı/türküyü bir defa dinlemesi yeterli; sözlerini hafızasına aldı mı daha oradan salmıyor. Yıldızların, engin mavi gökyüzünün altında, ömrümüzün en güzel günlerini yaşadığımız, yaşamaya devam ettiğimiz, İnek Pınarının can verdiği, şefkatte ana kucağıyla yarışır Atmalı Vadisinde sazıyla sözüyle bizleri az mest etmemiştir.
Mustafa çalıp söylerken yalnız değil. İnanılmaz güçlü bir sese sahip başka bir güzel arkadaşımız Münir Engür olmazsa olmazı.
Yeri gelmişken; Münir’le birlikte başka bir güzel arkadaşımız Olcay Özşahin yıllardan beri kelebekleri gözlüyor, fotoğraflıyor. Münir ve Olcay’la kırlarda toprakta, dere kenarlarında, dağ eteklerinde, sıcak, yağmur çamur demeden kelebek kanadı peşinde “döbelenen”, yakın tarihte Fransa’ya yerleşen Ömür Çapan kardeşimizle birlikte Malatya kelebeklerini kitaplaştırma çalışmaları devam ediyor. Bu süreçte birçok yeni kelebek türümüzü kayıt altına alıp literatüre soktular; Malatya’yı kelebek zenginliğinde Türkiye’nin ilk üçüne soktular. Malatya Kelebekleri kitabının en kısa sürede bizimle buluşmasını diliyoruz.
***

İnsanın öz tarihine ilişkin bir yanılsaması vardır; o yanılsamanın kaynağıysa insan ömrünün, daha dün diyebileceğimiz geçen yüzyıla kadar ortalama 45-50 iken günümüzde 70-80 olsun, insanlık tarihiyle kıyaslandığında çok kısa kalması, insan belleğinin ömür kısalığı ile tarih uzunluğu arasındaki eşitsizliğin devasa farkını dikkatinden kaçırabilmesidir.
2026 yılı itibarıyla 20 yaşında bir genci düşünün. Delikanlı doğduğunda Internet de vardı cep telefonu da. Biz doğduğumuzda dünyanın çoğu köyünde elektrik bile yoktu. Biz doğduğumuz zaman radyo, sinema büyük bir icat, lüks idi. Ama yeni hayata alışıp uyup sağlayınca gençler de bizler de sanıyoruz ki, gözümüzü açtığımızdan beri bugünkü hayat tarzımıza sahibiz; aletlerin, hacetlerin, cihazların hepsi sanki binlerce yıldan beri var.
İnsanlık tarihinin neredeyse yüzde 99’unda doğada yabani bitkileri toplayarak, avlanarak, balık tutarak, bazen yırtıcı hayvanların artıklarıyla beslendik. Yüz binlerce yıl önce ateşe hükmederek, vahşi hayvanlara karşı korunma ve dondurucu soğuklarda ısınma gibi hayati avantajlara ulaşmanın ötesinde gıdalarımızı pişirip yiyerek beslenmede büyük bir avantaj sağlasak da (enerji kazanımıyla birlikte bağırsağın küçülüp beynimizin büyümesi; boş zamanın inanılmaz artışı) ortalama 12 ile 10 bin yıl öncesine kadar tarımla birlikte hayvancılığa geçip gıdamızı üretmek iklim şartları nedeniyle mümkün değildi; haliyle daha dengeli, yarını görebildiğimiz bir yaşamımız yoktu.
Avcılık-toplayıcılık hemen terk edilmedi; bilhassa av hayvanlarının eti yakın tarihlere kadar diyetimizin bir bölümünü oluşturuyordu. Afrika’nın birçok ülkesinde halen bushmeat denilen yabani hayvan eti tüketiliyor. Dünyanın farklı bölgelerinde az sayıda da olsa insan topluluğu avcı-toplayıcı olarak yaşamaya devam ediyor.
Haliyle çocukluk yıllarımızda, MS 1970’li yıllara tekabül ediyor, elde sapanla dolaşmamız ecdadımızdan miras bir alışkanlıktı. Kimse çıkıp da, altıydı ortasıydı üstüydü Paleolitik sona erdi, kıymayın hayvanlara, günahtır, yazıktır, demedi.

Bu ahval ve şartlar içerisinde 5-6 yaşındayken elimde sapanla sözüm ona ava çıkmıştım. Mahallemizde kavak ağaçlarının bulunduğu, açık, geniş, bahçelik bir alan vardı; bahçenin arkasında ise Mehri Abla gilin kerpiç evi. Bulgur kaynatmışlar, taneler öteye beriye saçılmış, serçeler doluşmuş, cik cik cik öterek karınlarını doyuruyorlar. Kimseler yok, sadece kuşlar ve ben. Evin önünde ocak yanıyor, ocağın üzerinde de bir yemek pişiyor sanki, emin değilim, hafızamın sislerinde gidip gelen bir sahne…
Kuşlara yaklaştım, yaklaştım, sapanı çektim, taşı bıraktım, değmedi hiçbirine. Öyle de süper bir avcıyım yani! Normalde kuşun taşa değmesi lazım bir bolluk var, ben bir tanesini bile vuramadım ama hayvanları çok korkuttuğum kesin.
Bir baktım ki yerde yavru bir serçe, o kaçamamış, demek garibimin kanatları uçup kaçmaya yeterli değil veya yorgun düştü veya yüksek ihtimalle beni ciddiye almadı, öyle dolanıyor. Heyecanla koştum ki yavrucağı ellerimle tutayım. Kuş birden kayboldu. Etrafta saklanabileceği bir seki, kovuk, dalına konacağı ağaç da yok, nereye gitti bu hayvan.
Çocuk aklımla yavru serçenin ateşin içine girdiğini, yandığını düşündüm. O anda başımdan kaynar sular döküldü. Sanki kalbim duracaktı, sapan elimde öylece kalakaldım. Ben ne yaptım, dedim. Sağa baktım, sola baktım, işlediğim “cinayeti” kimse görmemişti ama bunun önemi yoktu.
Vicdan azabı denen kavramla işte o gün tanıştım. Serçecik elbette ateşe girmemişti; belki bacaklarımın arasından hızla kaçarak, belki heyecanın yarattığı dikkatsizliğimden yararlanarak kaçıp gitmişti, kuş beynimle ben ona kıydığımı sanmıştım; uzun yıllar da öyle sandım, bu “günahımı” kimselerle paylaşamadım.
15-16 yaş civarında birkaç defa daha elime sapan aldım almasına ama kuşlara değil gökyüzünün boşluğuna sıkmak için…

Zeyilname:
Yazının girişindeki söz kuşbilimci Frank Michler Chapman’a ait. Hoş bir tesadüf, yazıyı kaleme aldığım günlerde Internet’ten temin ettiğim eski National Geographic dergilerinden (Ağustos 1979 sayısı) birinde Allan C. Fisher, Jr isimli yazarın Kuş Göçlerinin Gizemi (Mysteries of Bird Migration) makalesinin girişinde bu söze rastladım. Gökyüzünde özgürce süzülen kuşları izlerken duyduğumuz hayranlığı, mutluluğu, uçma özlemimizi anlatan bir cümle.
Kitabın kahramanı fotoğrafları, kuş gözlemcisi, doğa fotoğrafçısı Doç. Dr. Koray Kutlutürk çekti. Kitapta siyah-beyaz olan fotoğrafları renkli Türkçesiyle sunuyoruz.
Dürbün ve fotoğraf makinesi olmadan araziye çıkmayan Mustafa, çocukların doğaya merakını uyandırmak için dürbününü onlara verip kuş baktırıyor. Şimdi üniversite öğrencisi oğlum bu “gözlemlerinden” birinde kaplan gördüğünü iddia ediyor. O gün arkadaki pınarın adı Kaplan Pınarı kaldı. Çağaya kimse inanmadı ama birkaç ay sonra Diyarbakır’da leopar görüldü ☺
Arkadaşımız Ortopedist Prof. Dr. Muharrem İnan’ın desteğiyle Çocuk Ortopedi Akademisi basımına sponsor oldu. Muharrem de çocukluktan beri bizimle dağ-bayır navrız arayanlardan; amatör olarak doğa, hayvan fotoğrafları çekiyor; fırsat buldukça dünyayı geziyor.
Yazarımız eserini eşi öğretmen Semiha Hanım ile doktor kızları Berfin ile Yağmur’a adamış.
Yağmur, geçen sene eğitim için İtalya’ya gitmişti, gelirken biz amcalarına, size ne getireyim dedi, ağızbirliğiyle La Gazzetta dello Sport getir, dedik. Özel bir sebebi yok, bu gazetenin ismini telaffuz etmek hoşumuza gidiyor; canlısını görmek istedik. Sağ olsun o da gazeteleri getirdi ama bizden birileri o güzelim neşriyatı bahçede kahvaltı öncesi masanın üzerine sererek “açığ ekmek, tamates, biber, pendir, çay” taam eylemiş.
Bu vesileyle La Gazzetta dello Sport’un sloganını, Tutto il rosa della vita, anımsatalım. Birebir çevirirsek “hayata pembe/güllü tarafından bakın” gibi bir anlam çıksa da, enseyi karartmayın, umudunuzu kaybetmeyin, demek istiyor.
Tüm kuşlar ve kuş sevdalıları için…