Malatya Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Daire Başkanlığı’nın, geçtiğimiz Ekim ayında Malatya Şehir Mezarlığı’nda define hazırlık ve defin işlemleri yapılan cenazelere ilişkin günlük olarak basın kuruluşlarına da ilettiği listedeki bir isim, beni 48 yıl önceye götürdü.
Vefat edenler arasında yer alan K.Ö., 1978 yılında, 18 yaşımda iken Malatya muhabirliğini yapmakta olduğum Hürriyet Gazetesi’ne “Devlet Nerede?” başlıklı imzamı taşıyan manşet habere konu olan kişiydi.
Malatya’nın merkez köylerinden birinde ikamet eden bu şahıs, 17 Nisan 1978’de adına gönderilen bombalı bir paketi evinde açarken, gelini ve 2 torunu ile birlikte katledilen dönemin Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu’na yönelik suikasttan sonra, kentte karşıt görüşlülere ait işyeri ve konutların kızgın kalabalıklarca tahrip edilerek yağmalanması olayından sonra tutuklananlardan biriydi.
Cenaze listesinin ilk sırasında yer alan ve yaşının 80 olduğu belirtilen K.Ö. adlı bu şahsın niye manşet haberin kahramanı olduğuna gelince...
***
17 Nisan 1978 akşam üzeriydi.
Arkadaşlarla gittiğim bir yerden, kadrosunda görev yaptığı Görüş Gazetesi’nin Atatürk (Kışla) Caddesi’ndeki bürosuna dönerken, İnönü Kapalı Çarşısı tarafından Atatürk Anıtı’na doğru insanların telaşla yürümekte olduklarını gördüm. 12 Eylül 1980 askeri darbesi öncesi Türkiye’yi sağ-sol kavgaları esir almıştı; birçok insan o gün evine sağ salim döneceğinden emin olamıyor, kör bir kurşunun o an oradan geçen birilerini bulmasına da şaşırılmıyordu. Farklı düşüncelere sahip insanların karşıt görüşlerce “kurtarılmış” sokaklara, caddelere, köylere, ilçelere sıradan bir akraba ziyaretine gitmesi dahi büyük risk taşıyordu.
İşte bu şartlar altında o kalabalığın normal olmadığını sezinledim, kalabalıktan birine, nereye gidiyorsunuz, diye sordum. “Hamido’nun evinde tüp patlamış” cevabını aldım. Hamido, yani Hamit Fendoğlu, 11 Aralık 1977 yerel seçimlerinde bağımsız aday olarak seçime girip Malatya Belediye Başkanı olmuştu. Yani başkanlık görevine geleli 4 aydan birkaç gün fazla olmuştu.
Hamido, Kanalboyu’nun Kernek tarafında, bugün ‘Şehit Hamit Fendoğlu Caddesi’ adını taşıyan caddedeki Arpacı Apartmanı’nda oturuyordu. Hemen, Görüş gazetesinin bürosuna çıkarak fotoğraf makinelerimi aldım ve hızla Hamido’nun evine doğru gittim.
Dışarıdan, Hamido’nun oturduğu daire ile çevredeki dairelerin camlarının patlama nedeniyle tamamen kırıldığı görülüyordu. Hızla dairenin bulunduğu kata çıktım. Patlamadan sonra en fazla yarım saat geçmişti. Kapıda, o dönem Stad Karakolu’nun amiri olan, babacan Başkomiser Mustafa Sevinç’i gördüm. Gazetenin polis- adliye haberlerini de takip ettiğimden, beni tanıyan ve hep yardımcı olan Sevinç’e, içeride ne olduğunu sordum. Bir patlama olduğunu, Hamido’nun öldüğünü, gelini ve 2 torununun ise hastaneye götürüldüklerini söyledi. Sonra da benim daireye girmeme izin verdi.
İçeri girdiğimde karşılaştığım manzara korkunçtu. Hamido’nun cesedi parçalanmıştı. İnsan söyleyecek bir söz bulamıyordu. Hayatım boyunca unutamayacağım o görüntüyü, evin içini biri siyah-beyaz, diğeri renkli film takılı iki makinemle fotoğrafladım. Emniyetin şimdiki adı Olay Yeri İnceleme olan birimi Teknik Büro’nun dışında evin içinden fotoğraf çeken tek kişi bendim.
Evden hemen sonra, Hamido’nun gelini ve torunlarının götürüldüğü, o dönem MHP’nin Doğu Bölge Müfettişliği görevi de bulunan merhum Operatör Doktor Muhittin Turgut’a ait Hastane Caddesi’ndeki Özel Doğu Kliniği’ne koştum. Orada, patlamanın yol açtığı büyük basınç nedeniyle, gelin Hanife, torunlar Mehmet Bozkurt ile Kürşat’ın hastaneye ölü olarak getirildiklerini öğrendim. Hamido’nun paketi açtığı odanın yanındaki bir başka odada bulunan gelin ve 2 torun, bombanın yarattığı basınç etkisiyle, vücut bütünlükleri bozulmaksızın, hayatlarını kaybetmişlerdi.
O günün teknolojik imkanları elbette bugünkü gibi değildi. Çektiğimiz fotoğrafları acilen İstanbul’a yetiştirmemiz gerekiyordu. Malatya’dan hareket eden bir uçak yoktu. Gece tuttuğum bir taksiyle filmleri alelacele Adana’ya götürüp sabahki İstanbul uçağına yetiştirdim ve aynı taksiyle hemen Malatya’ya geri döndüm.
Öğle saatlerinde Malatya’ya yaklaştığımızda, il merkezinde işlerin kötü olduğunu farkettim. Şehrin üzerinde dumanlar yükseliyordu. İstasyon Virajı’ndan itibaren yolu kesen asker ve polisler, kent merkezine girişi engellemişti ama benim bir an önce merkeze varmam, olayları takip etmem gerekiyordu. Ara yollardan kent merkezine ulaştığımda, çok sayıda işyerinin tahrip edilmiş olduğunu, yakıldığını, yağmanın devam ettiğini gördüm.
Hamido Suikastı fırsat bilinerek “senaryo” uygulamaya konulmuş, olaylarla hiçbir ilgisi, alakası olmayan, dahli bulunmayan insanların evlerine, işyerlerine saldırılar başlamıştı.
Birkaç gün süren, 600’ün üzerinde işyeri ve konutun yağmalandığı, Turan Emeksiz Caddesi’nde açılan ateş sonucu bir kişinin öldüğü olayların Malatya üzerinde bırakacağı etki yakılıp yıkılan dükkanlarla sınırlı kalmayacaktı.
Malatya’nın çehresi, insan yapısı değişecek; sosyo-ekonomik yapı bozulacak; belli bir etnik yapıya yapılan bilinçli saldırıların ardından, başta Mersin olmak üzere, Türkiye’nin farklı illerine nitelikli göç verecekti kadim şehir.
Malatya Olayları günlerce devam etti; benim çalıştığım Hürriyet ile diğer İstanbul gazetelerinde ve dünya basınında hakkında günlerce haberler yapıldı.
Hamido’nun katlinden sonra “bu olayla bağlantılıymış” süsü verilen başka cinayetler işlendi. Suikasttan sonra sadece 2 gün geçmişti, şehir merkezi yakılıp yıkılmaya devam ediliyordu. Ve bu sırada Beylerderesi civarında, silahla öldürülen Naci Arguvanlı ile amca çocukları olan Özcan ve Ersin Ünsever adlı sol görüşlü 3 genç demiryolunun üzerine atılmıştı. Elbette ilk başta kamuoyunda yaratılan izlenim “sol görüşlü gençlerin Hamido’nun öldürülmesine tepki olarak” katledildiği şeklindeydi ama sonradan belirlenene göre bu cinayetlerin Hamido suikastıyla ilgisi yoktu; sadece kaos ve kargaşa ortamında, bu olaylarla bağlantılıymış görüntüsü vermek istenmişti.
Daha sonra yapılan araştırma ve soruşturmada, bu gençlerin fraksiyon çatışması nedeniyle, sol örgütler arasındaki bir anlaşmazlığın kurbanı oldukları ortaya çıktı; failler yakalandı.
Şehir yakıldı, yıkıldı, yağmalandı, ancak..
Hamido Olayları’ndan sonra yaklaşık 4 ay geçmiş, 17- 18 ve 19 Nisan 1978 tarihlerinde meydana gelen Malatya olayları da ülkenin gündeminden çıkmıştı.
1978 Eylül ayı ortalarında, Hürriyet’in benim de bağlı olduğum Diyarbakır Bölge Bürosu’nun şefi merhum Kamil Başaran aradı. Şef, “birkaç ay önce Türkiye’nin gündeminde olan Malatya’nın ne durumda olduğunu, olaylarla ilgili adli süreçte nelerin yaşandığını, kaç kişi hakkında işlem yapılmış olduğunu, kaç kişinin tutuklandığını, halen hapisteki tutuklu sayısı” gibi konuları araştırmamı istiyordu.
Bu arada Başaran’ın, yıllar sonra, Hürriyet grubunun çıkardığı Gazete gazetesinde görev yaparken İstanbul’da uğradığı silahlı bir saldırıda katledildiğini hatırlatalım.
O yıllarda, Hükümet Konağı’nın Mücelli Caddesi tarafındaki ilk iki katını dolduran Adliye’ye giderek, dönemin Adalet Komisyonu Başkanı olan ve aynı zamanda ildeki tek Ağır Ceza Mahkemesi’nin başkanlığı görevini sürüten Halit Koçulu’ya uğradım. Ondan suikast ve olaylarla ilgili soruşturmaları, gözaltı- tutuklu sayısı, il dışında sürdürülen soruşturma varsa son durumunu sordum. “Bizde bir tutuklu var, ama diğer ceza mahkemelerine de sorayım, yarın uğra.” dedi.
Ertesi gün gittiğimde, o da hayli şaşkındı.
Çünkü, Malatya’nın yakılıp, yıkılıp, yağmalandığı o meşum günlerle ilgili cezaevinde tek tutuklu vardı; o da Ağır Ceza’da yargıladıkları K.Ö. adlı sanıktı. Oysa olaylardan sonra 117 kişi gözaltına alınmış; 22 kişi ruhsatsız silah ve bıçak taşımak, bulundurmaktan; 2’si toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununu ihlalden; 20 kişi ise tahrip ve yağmadan tutuklanmışlardı. Soruşturmalar da devam ediyordu.
Başkan Koçulu’nun şaşkınlığı, olaylardan 6 ay sonra, cezaevindeki tek tutuklunun, mahkemelerinde yargılanan K.Ö. olduğunu öğrenmekten kaynaklanıyordu. Diğer tutuklular, ceza mahkemelerinde “tutuklu kalmalarına mahal olmadığı” gerekçesiyle salıverilmişlerdi.
K.Ö.’nün tutuklanma gerekçesi de, tutuklamayı yapan Sorgu Hakimliği’nin tutanağında “…Müştekinin dükkanının darabasını (kepenk) parçalayarak tahrip etmek suretiyle 3 kutu saçma çaldığı, ilk hazırlık evrakında sanığın ikrarı gibi delillerden anlaşılmaktadır. Sanığın eylemine uygun 493/1-522-40 maddeler gereğince tecziyesi için hakkındaki son tahkikatın Türk Ceza Kanunu’nun 196. ve 200. maddeleri gereğince yetkili ve görevli ağır ceza mahkemesinde açılıp yapılmasına, sanığın tutuklu olarak mahkemeye sevkine, dosyanın ağır ceza mahkemesine gönderilmek üzere savcılığa tevdiine talebe uygun olarak karar verildi.” diye açıklanmıştı.
Olaylar sırasında, Akpınar’da yağmalanan bir av malzemeleri satıcısı dükkanından toplam değeri 200 lira olan 3 kutu saçmayı yağmaladığı gerekçesiyle tutuklanan K.Ö., Malatya’nın alt üst olduğu olayların cezaevindeki tek sanığıydı.

Kendini, “Ben iddia edildiği gibi, müştekinin dükkanına girip yağma ve hırsızlık kastıyla av malzemesi çalmadım. Ben olay tarihinde Tekel’e tütün satmaya gitmiştim. Dönüşte Akpınar mevkiinde 3 kutu saçma buldum. Polisler beni yakaladı. Suçsuzum. İsnat edilen suçu kabul etmiyorum.” diye savunan K.Ö.’ye dair tüm ayrıntılara yer verdiğim haber, 26 Eylül 1978 tarihli Hürriyet’in manşetlerinden biri olarak, benim imzamla ve “Devlet Nerede?” başlığıyla yayınlandı.
Günler sonra Adliye’ye uğradığımda, K.Ö.’nün de 16 Ekim 1978’de yapılan duruşmada, tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildiğini öğrendim ve bunu da haber yaptım, “tutuklu kalmadı” diye.
Muhtemelen, bu tahliyede bir sanığın tüm olayların ardından tek tutuklu olarak kalmasına yönelik vicdani değerlendirme de etkili olmuştu.
İstanbul’da da Devlet Aranıyor
Hürriyet gazetesinde sonradan olaylarla doğrudan bağlantılı olmasa da o dönem görev yapan valiyle ilgili bir yazım daha çıkacaktı.
Hamido Olayları sırasında, Malatya’nın Valisi Burhan Cahit Bayar’dı. 1978 Şubat ayında Diyarbakır’dan Malatya’ya atanmıştı ve Nisan’daki olaylar sırasında Malatya’da görevdeydi.
Malatya şehir merkezinin yakılıp yıkıldığı, birçok insanın hayatını kaybettiği, toplumun huzurunun tamamen yok olduğu olaylar dinince Vali Bayar merkeze alındı. 10 yıl sonra Türkiye’nin en gözde, en önemli şehri İstanbul’un valiliğine getirildi. İstanbul’daki görevi sırasında asayiş sorununa ilişkin çok ciddi eleştiri ve tepkiler alıyordu.
O günlerde Hürriyet gazetesinde Bir Günün Hikayesi başlığıyla kulis yazıları çıkardı. Bu yazıları, Hürriyet'in yazar ve/veya muhabirler anonim kaleme alırdı. Ben de Nereye Gitse Devlet Aranıyor başlığıyla bir yazı yazmış, Vali Bayar’ın Malatya’dan başlayan yetersizliğinin İstanbul’da devam ettiğini anlatmıştım.
***
Hâlâ faili meçhul
Hamido ile 3 yakınının katledildiği, uluslararası “gizli servis” kokulu suikast aradan geçen bunca yılda aydınlatılamadı; faili meçhul olarak kaldı. Sonrasında yaşanan olaylarla ilgili ciddi bir adli- idari cezalandırma da olmadı.
Açıkçası, ölenler öldüğüyle kaldı.
Malatya’nın yediği darbe ölümlerle, yakılıp yıkılan işyerleriyle sınırlı kalmadı; toplumun huzuru ortadan kalktı, insanlar çok daha gergin, yarından endişe eder halde yaşamlarını sürdürmek zorunda kaldılar. Sabah işe gitmek üzere evinden çıkan bir baba aynı günün akşamı çocuklarını tekrar görebileceğinden emin değildi. Okullar kapanmıştı; kapanmasa belki çok daha büyük olaylar patlayacaktı.
Bununla da kalınmadı…
Suikastın ardından bilhassa sol görüşlü ve Alevi insanlara yönelik saldırılar yapılmış; onların işyerleri tahrip edilmişti. O meşum bombayı yollayanların asıl hedefinin ne olduğu aslında ayan beyan ortadaydı. Saldırıya uğrayanların siyasi görüşü, etnik temeli bir yana bu insanlar işinde, gücünde nitelikli insanlardı; şehre katkı sağlıyorlardı. Ve bu insanlar Malatya’dan göç ettiler; çoğu da Mersin’e göç etti.
Devlet, o dönemde yaşanan zararlara karşılık o dönem 61 milyon TL ödedi; belki bu maddi zararı kısmen karşıladı ancak Malatya’daki ‘yaralı- ölü’ kent havasını ortadan kaldırmadı.
Malatya, 2023 deprem felaketinden önce, o boyutta olmasa da çok talihsiz olayların yaşandığı bir kentti.
***
Malatya’yı onlarca yıl geriye atan, demografik, ekonomik, sosyal yapısını olumsuz etkileyen, nitelikli göç vermesine yol açan, 5-6 ay sonra tek tutuklusu dahi kalmayan olayları, cenaze listesinin ilk sırasında yer alan K.Ö. merhumundan hareketle 48 yıl sonra hatırlatmak istedim.