Orhan TUĞRULCA
Tarihçi/Yazar
[email protected]
Cumhuriyet Sonrası Kentsel Planlama Yaklaşımı
Önceki makalelerimizde ifade ettiğimiz üzere bilhassa Tanzimat sonrasında şehirlere yeni şekiller verilmeye çalışılmıştır. Batı etkisinin her alanda kendini hissettirdiği Osmanlı şehirleri, süregelen savaşların etkisiyle ağır tahribatlar yaşadı. Geleneksel Osmanlı-İslam şehirleri yavaş yavaş yerini batı modellerine göre düzenlenmiş şehirlere bıraktı.
29 Ekim 1923 yılında Cumhuriyet ilan edildikten sonra bir taraftan batı tarzı yeni bir toplum oluşturulmaya çalışılırken diğer taraftan insan-mekân veya insan-şehir ilişkilerine de yeni bir boyut kazandırmak için harekete geçildiğini görüyoruz.
Cumhuriyet yönetimi kent planlamasına ilişkin amaçlarını gerçekleştirmek için 1930- 1935 yılları arasında önemli yasalar çıkarmıştır. Bunların en başında Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ile Yapı ve Yollar Kanunu gelmektedir. Bir taraftan yasal hazırlıklar yaparken diğer taraftan Avrupa’dan Jansen, Lambert, Prast, Egli, Oelsner ve Vanderberg gibi yabancı uzmanları şehirleri yeniden planlamaları için ülkeye çağırıyordu. Yeni kent planlarıyla mekânı ve içindekilerini modernleştirmeyi hedefleyen yeni kadro böylece yeni bir ulus yaratmayı hedeflemiştir.(1)

Malatya Kent Planlamasının Öncüsü Ankara…
Kurucu kadronun düşüncelerindeki ideal Cumhuriyeti ilk somutlaştırma girişiminin “Ankara’nın imarı” olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. (2) Ankara yeni Cumhuriyetin hem başkenti hem de modernleşmenin öncüsü olmalıydı. Öyle ki, kentsel yapısı ile Ankara, kurucularının ütopyası olarak algılanmış ve ona göre çalışmalar yapılmıştır.
Bu bağlamda 28/05/1928’de 1351 sayılı kanunla Ankara Şehri İmar Müdürlüğünün kuruluş gerekçesinde; ”…Türkiye Cumhuriyetinin makamı idaresi olan Ankara şehrinin Cumhuriyetin şerefi ve gayesinin ulviyeti ile mütenasip bir intizam ve mükemmeliyete mazhariyeti çok mühim ve milli bir mesele olduğundan bunun bir şehir belediyesi değil, doğrudan doğruya bir devlet meselesi addedilerek.!” (3) şeklinde ifade edilmiş olması dikkat çekicidir.
Yine dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın 1936 yılında söylediği şu sözler bu amacı bir kez daha açıkça ortaya koymuştur:” … Ankara’mızın böyle güzel bir numune olması bize, şehirlerimizde Ankara’ya yakın ve Ankara gibi, temiz, güzel havalı bir şehir yapmak ihtiyacını ve hevesini vermiştir. Her belediye gayet tabii olarak bunu tatbik etmekle meşguldür.” (4)
Görüldüğü üzere Cumhuriyetin kurucu kadrosu, başta Ankara olmak üzere bütün şehirleri yeni baştan düzenlemenin bir devlet ve rejim meselesi olduğu şeklinde görmüştür. Yukarıda ifade ettiğimiz üzere Cumhuriyet idaresi şehirleri yeniden tasarımlamak için birçok yabancı mimarı ülkeye davet etmiştir. Ancak bu mimarların arasında en çok adından söz edilen Carl Christoph Lörcher ile Hermann Jansen’dir.
Lörcher ve Jansen’in yeni Türkiye için ve dolayısıyla Malatya için nasıl bir şehir tahayyül ettiklerini açıklığa kavuşturmamızda yarar var. Zira bunların öngördüğü kent tasavvuru anlaşılmadan başta Malatya olmak üzere Cumhuriyet sonrası şekillenen kentlerin insan-mekân-modernleşme süreci de anlaşılamaz.
Carl Christoph Lörcher’in Tasarladığı Şehir
1923 sonrası Ankara’nın ilk şehir planlamacısı Carl Christoph Lörcher’dir. Başkentin 13 Ekim 1923 tarihli bir kanunla Ankara’ya taşınmasının hemen ardından 29 Ekim 1923 tarihinde ilan edilen Cumhuriyetle birlikte yeni başkent Ankara’nın Kemalizm’in ideolojik bir simgesi olarak eski başkent İstanbul’dan radikal biçimde farklı bir şehircilik anlayışıyla yeni baştan tasarlanması için bir Alman şehir planlamacısı olan Lörcher görevlendirilmiştir. Lörcher öyle bir şehir planlamalıydı ki: İstanbul’a karşı Ankara, bir anlamda yeni olanın “eski” ile hesaplaşması olmalıydı. Ankara özel bir ilgi ve titizlikle yeni baştan yaratılmalıydı. Ancak Lörcher, Ankara’yı yeni baştan planlaması için hemen işe başlayamadı. Zira yeni yönetim başta 1925 yılında doğuda ortaya çıkan Şeyh Sait ayaklanması ve ardından ortaya çıkan İzmir Suikastı davası ile kendisini doğrudan hedef alan muhalefeti bastırması gerekiyordu. Dolayısıyla Cumhuriyetin kuruluşundan 1927 yılına kadar geçen dört yıllık sürede ortaya çıkan siyasal direnişi kırmadan şehirlerde tasarladığı planlamalara gidememiştir.(5) Lörcher’in Ankara için tasarladığı, Malatya ve tüm Anadolu şehirlerinde uygulanmaya çalışılan planlamaların ana hatlarını şu şekilde sıralayabiliriz:
1- “Bahçe Şehir “bahçe şehir” idealine bağlı bir şehir planlamacısı olan Lörcher, 1925 yılında Ankara için hazırlamış olduğu şehir planında yönetici elitin ideolojik beklentilerini karşılayacak şekilde “yönetim şehri” yaklaşımını öne çıkarmıştır.(6)
2-Lörcher’in şehir planlaması genel olarak modern karşıtı ve muhafazakâr unsurlar içermektedir.
3- Alman ırkçılığının ve faşist yaklaşımların hâkim olduğu Lörcher planlamaların da tıpkı hemşerisi Jansen gibi o da sınıfsal farklılıkları temel alır. Ankara için hazırlamış olduğu planda şehrin güney doğusunda düşük gelirli halk tabakasına yönelik küçük bahçeli evler öngörmüştür.
4- Lörcher’in ön gördüğü şehir mimarisi milliyetçi ideolojinin mimari yansıması şeklindedir. Lörcher 1925 yılında bir Alman mimarlık dergisinde yazdığı bir makalede “… Bütün çabalar, yeniçağı temsil edecek… Ulusal bir üslup oluşturmaya yönelik…” diye yazacaktır.
Hermann Jansen’in Tasarladığı Şehir
Hermann Jansen’de tıpkı Lörcher gibi bir Alman mimardır. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Türkiye’ye birçok yabancı mimar çağırılmıştır. Ancak gerek Ankara’da gerekse bilhassa Malatya’da ve diğer şehirlerde uygulanan şehir planlarının altında bu iki Alman mimarın imzası olduğu kabul edilmektedir. Jansen’in öngördüğü şehir planlamasının ana hatlarını şu şekilde sıralayabiliriz:
1-Jansen tıpkı Lörcher gibi “bahçe şehir” tasarımından yana olan bir şehir planlamacısıdır. (7)Söz konusu bu bahçe şehirlerin caddelerin bir tarafından bisiklet yoluna sahip olması gerektiğine inanmıştır.
2- Jansen planında şehri ticaret, sanayi, resmi devlet daireleri ve özel iş yerleri gibi değişik işlevsel mekânlara ayırırken, konutları sınıfsal farklılıklarına göre birbirinden kopuk, yeşil kuşaklara ayırmıştır.(8)
3-Jansen, boydan boya kat eden dümdüz caddelere geniş bulvarlara bu bulvar ve caddelere bağlanan ve bunlara tercihen dikine kesen sokaklara karşıdır. Izgara plan olarak bilinen bu planın zaten Paris, Berlin, New York ve Boston gibi batı kentlerinde vardır. Jansen bu tip kent planına karşıdır. Onun felsefesine göre:” …nasıl ki ufak çaylar bir nehri kesemez ise ufak sokak ve yollarda bir ana caddeyi kesmemelidir.”(9) düşüncesindedir.
4- Jansen, düz ve uzun caddelere karşıdır. Zira yol kıvrımları daha iyi bir tesir bırakırlar. (10) Ayrıca geniş caddeleri israf olarak görür. Düz ve uzun caddelerin, süratli gidilmesi icap eden şehir dışında anlamlı olabileceğini söyleyen Jansen, hafif kıvrımlı yolların daha sağlıklı olacağını dile getirmiştir.
5- Jansen’in en dikkat çeken tavsiyesi Osmanlı Mahallelerinde karşımıza çıkan çıkmaz sokakları savunmuş olmasıdır. “oturma mahallelerinde” otomobil trafiğinin en aza indirilmesini ve bu trafiğin müstakil bahçeli evlerin olduğu sokaklarda akması için bu sokakların kör (çıkmaz sokak) düzenlenmesini de savunan Jansen’in gerekçesi ise sükûnet, huzur ve istirahattir.
6- Jansen’e göre evlerin her tarafı güneş görmelidir. Caddelerin kuzey-güney istikametinde açılmasını tavsiye eder. Kent sakinlerinin işyerine, mektebe ve istasyona giden yol hep yeşillik şeridi ile uzanmalıdır.
7- Jansen’in en ilginç önerilerinden biri de kurulacak olan “amele mahallesi” (işçi mahallesi) ile ilgilidir. Kendi ülkesi Almanya’da işçilerin çok zor koşullarda barındığı “kira kışlalarına” şiddetle karşı çıkan Jansen, daha insani olarak gördüğü planını Türkiye’de uygulamak ister. Bilhassa Ankara’nın bir sanayi şehri olmaması gerektiğini söyleyen Jansen buna rağmen önerdiği “amele evlerinin” konforlu bir köy gibi olmasını önermiştir. Söz konusu bu amele evlerinde “… Oturacaklar için bir oturma odası, pişirme köşesi (ekmek veya yemek pişirme yerini kastediyor olsa gerek), yatak odası ve ahırdan ibarettir. Bu evler tek katlı çift evler olarak düşünülmüştür. Her evin bir bahçesi olmalıdır.” Bu önerinin Malatya’da nasıl karşılık bulduğunu bir sonraki makalemizde vermeyi planlıyoruz.
Bu tip evlerin ameleyi (işçiyi) toprağına evine daha sıkı bağlayacağını öne süren Jansen, Türk Milletinin bu plana yatkın olduğunu ve hükümetinde hedeflerine daha hızlı ulaşacağını iddia etmiştir. Fabrika işçilerinin arka bahçelerinde tarım faaliyetleriyle uğraşacaklarını tahayyül etmiştir. Esas amacın sanayileşme ile birlikte büyümeye bağlayan işçi sınıfının nasıl zapturapt altına alınmasının yattığı bu yaklaşım, kendi ülkesi Almanya’da çokça tartışılmış bir konu idi.
8- En uygun şehir nüfusunun 200.000 ile 300.000 arasında olduğunu söyleyen Jansen (11) yönetim binalarının şehirde bir arada olması gerektiğini düşünmüştür. (12)
Lörcher Ve Jansen’in Zihin Dünyası…
Yeni yönetimin şehir planlamasının arka planında birbiriyle örtüşen iki ayrı başlık oluşturmakta yara var. Bunlardan bir tanesi yukarıda şehir tasavvurlarını maddeleştirdiğimiz Lörcher ve Jansen’in yaklaşımlarıdır. Ankara ve Malatya dâhil hemen tüm Anadolu şehir planlamalarında etkin olan bu iki ismin düşünsel arka planını Avrupa, bilhassa Almanya’da ki şehircilik yaklaşımlarında aranması gerekir. Feodaliteden kurtulan Avrupa’nın Rönesans, Reform hareketleriyle önemli düşünsel bir sıçrama yapmış ardından coğrafi keşifler ve onu takip eden sömürgecilik ile büyük bir sermaye birikimi sağlamış, ardından başlayan fabrikasyon hareketi ise kapitalizmin baş döndüren sürecine girmiştir. Şehirlerde kurulan fabrikaların hızlı bir tempoyla artması sonucu 20. yy. başına gelindiğinde tüm dünya metropollerinde büyük nüfus yoğunlukları görülmeye başlanmıştır. Bu yoğun ve kalabalık nüfus genelde apartmanlarda üst üste yaşamaktaydı. Birinci Dünya savaşında Almanya’da konut sorununu irdeleyen bir karikatürde Lahey’de bir binada altı, Londra’da sekiz, New York’ta yirmi, Viyana’da elli, Berlin’de ise yetmiş altı kişinin barındığı söylenmekte idi. (13)

Başta Ankara ve Malatya olmak üzere bütün Anadolu şehirlerin planlanmasında etkili olan Alman asıllı Lörcher ve Jansen’in memleketi Berlin’de, şehir merkezindeki bu binaların birçoğu sokağa bile bakmayan yalnızca iç avluyu gören kiralık dairelerle doluydu.
Lörcher ve Jansen’in ülkesi Almanya’da özellikle Hamburg’da kötü sağlık koşullarından kaynaklanan büyük kolera salgını sonrasında oluşan sosyal tepki neticesinde konut sorunu gündeme gelmiş ve Almanya’daki şehircilik reformu ortaya çıkmıştır. (14) Bilhassa Berlin’de çok sayıda bulunan bu iç avlulu ve çok katlı, doğru dürüst güneş ışığı bile almayan kasvetli apartmanlara Türkiye’de “kira kışlaları” şeklinde tercüme edilmiştir. Söz konusu bu apartmanların çoğunda banyo yoktu. Cadde veya sokağa bile bakmayan bu apartmanların arka odalarında bazen tüm bir aile kalıyordu.
İşte tamda Türkiye’de mesken tartışmalarının başladığı 1930’lu yıllarda sık sık bu “kira kışlalarını” kötü taraflarından bahsediliyordu. Hermann Jansen’in Mart 1936 yılında Karınca Dergisinde çıkan haberinde “söz konusu kira kışlalarında insanların birbiri üzerine istiflendiğini, tabiattan uzaklaştıklarını, bu konutların ev değil, orada oturanların yemeklerini yiyebilmelerine ve uyku ihtiyaçlarını giderebilecekleri birer sığınak olduklarını” ifade etmiştir. Yine 1930 yıllarında Kadro dergisinde etkin rol oynayan Kemalist ideologlarından Vedat Nedim Tör: ” …. Apartman köksüzlüğün, geçiciliğin ve adeta bir nevi modern göçebeliğin, bahçeli evlerin ise hayata ve yurda bağlılığın eseri “ olduğunu ifade etmiştir. (15)
Yukarıda yeni idarenin şehir planlamasının arka planında birbiriyle örtüşen iki ayrı düşünce şeklinin olduğunu ifade etmiştik. İşte ikinci yaklaşım tarzı Osmanlı–İslam geleneğinin şehirlerde bütünüyle tasfiye edilmesini isteyen kadronun şehir tasavvurudur. Alman mimarlarının ön gördüğü şehir planı Kemalistlerin beklentilerini büyük ölçüde karşılıyordu. Örneğin Ankara için ön görülen Lörcher’in planında Ankara kalesi, Augustos Mabedi ve Julianos Sütunu gibi uygarlığına eklemlenecek olan tarihi eserler bir taraftan yeni rejimin eksenine uygun düşerken bir taraftan da; örneğin Ankara Kalesinin etrafında oluşturulacak bir planla yönetim binaları yapılacaktı. Söz konusu bu yönetim binaları bu konseptin içinde Kemalist rejimin iktidar sembolüne dönüşecekti. (16)
Yeni Şehircilik Sadece Teknik Değil İdeolojik Bir Projedir…
Lörcher’in Türkiye’de uygulamak istediği bu milliyetçi üslubun Kemalist bakış açısına tekabül ettiği söylenebilir. Devlet yapılarının inşasında görev almış bir şehir tarihçisi olan Behçet Ünsal “… Cumhuriyetin ilk yıllarında yeni bir Türk kimliği oluşturmaya yönelik ideolojik söyleme karşılık gelecek bir mimari programın henüz oluşmadığını” ifade ettikten sonra Cumhuriyetin ilk yıllarında Osmanlı ve İslam motiflerine yapılan simgesel göndermelerin “Osmanlı geçmişinden radikal biçimde kopma idealini” taşıdığını söylemiştir. Lörcher’i “Türklüğün mimarı ve şehircilikteki temsili konusunda başarılı bulan Ünsal, Türk mimarlarını bu konuda başarılı bulmaz. “Genelde Osmanlı kültüründe yetişmiş olan ve gayri ihtiyari bu kültürün mimari birikimi ile hareket eden Türk mimarlarının aksine, Lörcher Türk Milli mimarisinin temellerini İslamiyet Öncesi Anadolu uygarlıklarına dayandırmaya çalışmaktadır.” demektedir.
Lörcher’in 1924 yılında “Ankara Şehrinin İmar ve İnşa planına ait İzahnamedir” adlı raporunda “Şehrin Helenistik çağlardan itibaren pek çok büyük imparatorluğun merkezi olduğuna dair kanıtlar göstermekte ve yeni başkent Ankara’nın Roma İmparatorluğu gibi batı uygarlıkları ile tarihsel bağlarını kurmaya çalışmaktadır.” diye yazmıştır. Ankara kalesini, Augustos Mabedini ve Julianos Sütununu Anadolu – Türk kültürüne dayandıran Lörcher, kaleyi sırf tarihi ve kültürel bir mekân olarak korumak yerine, yeni kurulan Cumhuriyetin yönetim binalarını da buraya tasarlayarak doğrudan Kemalist yönetimin iktidar sembolüne dönüştürmek istemiştir.(17) Ankara’daki Augostos mabedinin ortaya çıkarılması projesi, İtalya’nın Roma tapınakları ile ilgili programlarında olduğu gibi Kemalist yönetim içinde büyük önem taşımaktadır. Zira Türk ulusunun Avrupa kültürünün doğrudan mirasçısı olduğuna dair görsel bir kanıt olan Augustos Mabedi, rejimin batılılaşma konusundaki ideolojik söylemlerine meşrulaştırıcı zemin oluşturmuştur. Daha 1924 yılında Alman arkeologların çağrılıp arkeolojik kazıların başlatılmış olması, yeni rejime Anadolu topraklarında aidiyet kazandıracak bulguları biriktirmeye yönelik olduğu açıkça görülebilir. (18)
“Kemalist Şehir”
Gerek yerli gerekse yabancı şehir planlamacıların Ankara’yı odağına alan şehir konseptini yeniden dizayn ederken “Kemalist Şehir” olgusunu öne çıkarmak için çaba sarf ettiklerini söyleyebiliriz. Bu bağlamda 1933 -1949 yılları arasında yeni modernleşmenin propagandasını yapmak üzere Türkiye Cumhuriyeti Matbuat Umum Müdürlüğü tarafından çıkarılan “La Turquie Kemaliste” adlı resmi dergide İstanbul’a karşı Ankara’nın “Kemalist Şehir” olarak öne çıkarılmış olması dikkatlerden kaçmamaktadır. Yayınlanan 49 sayının tamamı dikkate alındığında mimar Jansen’in, Clemens Holzmeister ve Ernst Egli gibi mimarların inşa ettiği geniş bulvarlar, modern kamu binaları, yeni mahalleler ve anıtsal yapıların “Kemalist mimari”nin örnekleri olarak sunulması, modern giyimli insan fotoğraflarının çokça kullanılmış olması “Kemalist Şehir” tanımlamasının şehir terminolojisine girmesinde etkili olduğu söylenebilir. (La Turquie Kemaliste : Türkiye Cumhuriyeti Matbuat Umum Müdür : Internet Archive)
Toparlarsak, Prof. Dr. Bernd Nicolai’ye göre Holzmeister’in ‘Kemalist Şehir’ mimarisi, “sistematik olarak düzenlenmiş bir gücü” simgelediğini, yapılardaki her geometrik form, diğerleriyle uyum içinde çalışan ve birlikte bütünsel bir görkem oluşturduğunu ileri sürmüştür. (19)
Ayrıca, “Kemalist Şehir” ifadesi dönemin siyasal ve ideolojik atmosferi içerisinde okunmasında yarar var. 1920 sonrası gerek doğuda gerekse batıda Lenin, Stalin, Mao gibi aktörlerin aynı zamanda ideolojik bir siyasal yapıya (Leninizm, Stalinizim, Maoizim) dönüşmesi ile birlikte okunduğunda “Kemalist Şehir” ifadesinin şehir tasavvuru literatüründeki yeri sanırım daha iyi anlaşılacaktır.
Sonuç olarak Cumhuriyet sonrası kentsel planlama süreci, Avrupa şehircilik deneyimi ile Kemalist ideolojinin kesişiminde şekillenen, hem teknik hem de ideolojik boyutları olan kapsamlı bir dönüşümü ifade etmektedir. Lörcher ve Jansen gibi yabancı planlamacıların önerileri, Türkiye’de uygulanırken yalnızca fiziksel çevreyi değil, toplumsal yaşamı ve zihniyet dünyasını da dönüştürmeyi hedeflemiştir. Bu süreçte Ankara’nın model şehir olarak konumlandırılması, Malatya gibi Anadolu şehirlerinin yeniden yapılandırılmasında belirleyici olmuş; şehirler, yeni rejimin kimliğini yansıtan mekânsal düzenlemelerle şekillendirilmiştir. Böylece kentler, Cumhuriyet’in modernleşme projesinin en görünür ve kalıcı sahnelerinden biri hâline gelmiştir.
Bir sonraki makalemizi “İdeolojik Şehir İnşası: Malatya Örneği” başlığı ile bütünüyle mekân tasavvuru, planlama, ideoloji ve dönüşümün Malatya’da nasıl ve ne oranda karşılık bulduğunu anlamaya çalışacağız.
DİPNOT/KAYNAKÇA
1- Sıdıka Çetin, “Geç Osmanlıda Erken Cumhuriyete İç Batı Anadolu’da Kentsel Yapının Değişimi: Manisa, Afyon, Burdur ve Isparta Kentleri üzerine Farklılaştırmalı Bir İnceleme”, METU JFA, 2012/2 (29:2) 89-126) “Erken Cumhuriyet Dönemi İstasyon Caddelerinin Modernleştirici etkileri üzerine bir inceleme, www.az.itu.edu.tr” ; Sibel Bozdoğan, “Modern Yaşamak: Erken Cumhuriyet Kültüründe Kübik Ev, Tarihten Günümüze Anadolu’da Konut ve Yerleşme”, İstanbul HABİTAT II, S. 322; O. Tuğrulca, Malatya Tarihi Kent ve Kültür, Malatya Belediyesi Kültür Yayınları, Cilt: 1-2-3, Malatya 2013
2-Bülent Duru, “Mustafa Kemal Döneminde Ankara’nın İmarı, Cumhuriyetin Ütopyası: Ankara”, Haz: Funda Şenol Cantek, Ankara Üniv. Y., Ankara 2012, s. 173-192
3-B. Duru, a.g.e, Makalesi
4-B. Duru, a.g.e, Makalesi (Belediyeler Dergisi, 1936, s. 23, s.35)
5-Aykut Kansu, “Jansen’in Ankara’sı için örnek bir “Bahçe Şehir” ya da SIEDLUNG:”Bahçeli Evler Yapı Kooperatifi”, 1934-1939 Toplumsal Tarih Dergisi, Temmuz 2009, s. 54 vd)
6-Levent Uluiş, “Lörcher’in Ankara’sı: Anti Modernist ve Otoriter Eğilimlerini yansıtan bir şehir tahayyülü”, Toplumsa Tarih, s.187, Temmuz 2008, s.73 vd.
7-A. Kansu, a.g.e, makalesi
8-A. Kansu, a.g.e, Makalesi
9-A. Kansu, a.g.e, Makalesi
10-A. Kansu, a.g.e, Makalesi
11-A. Kansu, a.g.e, Makalesi
12-Neşe Gurallar (Yrd. Doç. Dr.), “Başkentin Kalbini Tasarlamak Ankara Bakanlıklar Üçgeninin Şekillenişi”, Toplumsal Tariih, s. 187, Temmuz 2009, s. 66 vd.
13-A. Kansu, a.g.e, Makalesi, s.54 vd
14-A. Kansu, a.g.e, Makalesi. S.54 vd.
15-A. Kansu, a.g.e, Makalesi
16-L. Uluiş, a.g.e, Makalesi, s. 73 vd.
17-L. Uluiş, a.g.e, Makalesi, s.73 vd
18-L. Uluiş, a.g.e, Makalesi, s. 73 vd
19- Hatice Kalfaoğlu Hatipoğlu (Dr. Öğretim Üyesi ) “Sosyal Bir Değişim Aracı Olarak Mimari: Clemens Holzmeister’in Yaşamı Ve Yenilikçi Stilinin Türkiye’deki Yansımaları” Ankara Yıldırım Beyazıt Ün. Mimarlık Ve Güzel Sanatlar Fak. Mimarlık Böl. Ankara, Journal Of Socıal And Humanıtıes Scıences Research (Uluslararası Sosyal Ve Beşeri Bilimler Araştırma Dergisi), 7(55), 1629-1644.
NOT: Bu makale yazarın, “Malatya ŞEHRİN SERÜVENİ” adlı eserinden derlenmiştir. Malatya Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları, 2. Baskı, 2021