Prof. Dr. Esin Emin ÜSTÜN

Tanıtımını sayın İsmet Yalvaç'ın yaptığı kitabımdan bazı bölümleri mümkün olursa ben de kısa yazılarla okuyucuya sunmak isterim.

Her ailenin bir hikayesi vardır.

İşte bu da benim ailemin hikayesi.

Annem ve babam Malatyalı.

Soyadı yasası henüz çıkmadan önce annemlere 'Çilesizler' Banazı'da oturan babamlara da 'Arasacıgil' derlermiş.

Altı-yedi yaşlarındayken annem, birer yıl ara ile önce babası daha sonra da amcası askere alınmış.

Doğu cephesinde her ikisi de şehit olmuş ve dönmemişler.

Esinhocakitap1Cepheye asker gönderme günlerinde davulların çalındığını ve Yemen Türküsünün toplama yerlerinde bir ağıt gibi söylendiğini anlatırdı annem.

Havada bulut yok bu ne dumandır

Mahlede ölü yok bu ne figandır

Şu Yemen elleri ne de yamandır

Ah o Yemen'dir gülü çimendir

Giden gelmiyor acep nedendir

Ne zaman bu türküyü duysa babasının ve amcasının bir daha dönmemek üzere savaşa gittikleri o günleri sanki yeniden yaşar ve çok hüzünlenirdi.

Evin ihtiyaçlarını sağlayacak biri kalmayınca annesi çuvallarla kaysı çekirdeği alıp kırarak geçimlerine katkıda bulunmuş.

Babam kendi ailesiyle ilgili çok bir şey anlatmazdı.

Babasının da doğu cephesindeki savaşa katıldığını, tifüs hastalığına yakalanıp döndüğünde evinde öldüğünü söylerdi.

Annesi çok genç yaşta merdivenden düşüp yatalak olunca evde yengeler, gelinler olmasına karşın babası ise hemen bir kuma getirmişti...

Annesi sarılık hastalığından kırklı yaşlarda ölünce yapayalnız kalan annem kısa bir süre sonra cumhuriyetimizin yepyeni projelerinden biri olan 'Sivas Öğretmen Okulunda' bulmuştu kendini.

Eski mahalle mektebinden çok yakın arkadaşı olan o sıralar evli Hafize Özal da okumak için Sivas Öğretmen Okuluna yaklaşık altı- yedi aylık bebeğiyle (Turgut Özal) katılmış.

Sevgili annem o günlerin anıları içinde bize:

''Hafize uyurken Turgut bebek ağladığında o uyanamayınca ben hemen kalkıp kucağıma alarak susturmaya çalışırdım'' derdi.

Annem ile Hafize Hanımın dostluğu yaklaşık 50 yıl sürmüştü.

Bir ara Fırat ilkokulunda yine birlikte öğretmenlik de yaptılar.

Yaz tatillerinde çok sık görüşürdük Hafize Hanımla.

Evleri vali konağı caddesinde tek katlı yeni bir binaydı.

Yatak odasında yatağının başında duran okuduğu ve okuyacağı dünya klasiklerine ait kitapları ablamla bana gösterir ve bizim de bu kitapları okumamızı isterdi.

Yıllar ve yıllar sonra bir gün çok yakın dostu bu bayanla annem Atatürk için uygun olmayan bir şeyler söylediğinde tartışacaktı.

Yaşamı boyunca ilkelerinden ve doğru bildiğinden asla ödün vermeyen annem:

''Onları karanlıktan aydınlığa çıkarıp öğretmen olmalarına neden olan kurtarıcıya bunu söylemesinin doğru olmadığını söyleyerek'' dostluğunu bitirdi ve ölünceye kadar da bir daha görüşmedi.

Babam Elâzığ Öğretmen Okulundan mezun olduktan sonra annem ile '2.09.1930' tarihinde evlenmişler.

Annemin o sıralar kimsesi olmadığından kendi evlerine aldıkları komşu belediye reisi Ali Bey ile eşi Hubuş ablanın evinden gelin çıkmış.

Yaşamı boyunca bu iyi insanları unutmadı, içten dualarla anardı hep.

Soyadı yasası çıktığında babam kendisi 'Günel' soyadını seçmiş ve amcaları da aynı soyadını almışlar.

Evlendiklerinden kısa bir süre sonra İsmetpaşa Nahiyesine atanmışlar ve ilk çocukları Fikret 1931 yılında dünyaya gelmiş.

İstanbul'da o sıralar askerlik görevini yapan babamın tatilde yanına gitmek isteyen annem 6-7 aylık çocukla çok zor ve uzun bir tren yolculuğu yapmış.

Bu yolculuktan sonra hastalanan bebeği orada pnömoniden kaybetmişler.

İkinci çocukları olan ablam 26.08.1933 tarihinde dünyaya gelmiş.

Doğumu evde yapan ebe steril şartlara özen göstermediği için kısa bir süre sonra annem çok yüksek ateşle doğum hummasına (Puerperal Sepsis) yakalanmış.

Bulundukları yerde tedavi olamayacağı için babam annemi onun yakın akrabası olan Duman ailesinin evine Malatya'ya götürmüş.

Otuzlu yıllarda sülfamit dışında etkin antibiyotikler olmadığından hastalığın en ağır tablosu olan yüksek ateş, şuur bulanıklığı ve endotoksik şok gibi bulgular uzun süre devam etmiş.

Annemin ağır hastalığında yeni doğan bebeğe bakamayan babam onu yakınlarının önerdiği bebeği olan bir kadına bırakmak zorunda kalmış.

Hekimlerin ağır klinik tablo karşısında yaşamından ümit kestikleri annem aylar sonra bir mucize gerçleşircesine iyileşmiş.

Bakıcı kadından bebeği aldıklarında onun kir içinde ve son derece bakımsız durumda olduğunu görünce çok ağladığını söylerdi annem.

Tepecik semtindeki evlerine İsmetpaşa'ya döndüklerinde

göreve de başladığı için bebeğe çocukları olmayan ev sahipleri

orta yaştaki Zahide Bacı ile eşi Hacı Ömer Amca bakmışlar.

Annem hiç unutmadığı bu güzel insanları hep dualarla anardı.

Onları anne, baba olarak kabul etmişti.

Her ikisi de bir mart ayında kısa aralıklarla arka arkaya vefat ettiklerinden 'Ben mart aylarını hiç sevmiyorum' derdi annem.

Bana hamile kaldığında ablamda yaşadıklarını tekrar yaşayacaklarını sanan annem babamla birlikte İstanbul'a gidip beni aldırmaya karar vermişler.

Gittikleri Malatyalı kadın doğum uzmanı Prof. Dr. Tevfik Remzi Kazancıgil doğumu bu kez bir hekim nezaretinde ve doğumevinde yaptığı takdirde sorun olmayacağı konusunda onları ikna etmiş.

Malatya'da sıklıkla bir jinekoloğa gitmişler ve doğumu bu hekim doğum evinde gerçekleştirmiş.

Benim de doğumdan sonra götürüldüğüm Tepecik semtindeki

evimizi çok az hatırlıyorum.

Evde tabanı tahta çevresi ise yine tahtadan korunaklı büyük bir balkon vardı.

Bu balkonun önünden çağlaya çağlaya, köpüre köpüre akan tertemiz suyu da sesini de unutamadım.

Annem bu evlerinin misafir odasının bir köşesinde taş plakların çalındığı borulu gramofonumuzun olduğunu ve bazı hafta sonları bayan öğretmen arkadaşlarıyla bir araya gelip plak çalarak şarkı söylediklerini anlatırdı bize.

Severdi Türk Sanat Müziğini annem de.

Ev işleri yaparken ya da tatillerde gergefinde nakış işlerken söylediği şarkılar ise kulaklarımdan silinmedi diyebilirim.