1939 Yılında Erzincan'ı yerle bir eden deprem Malatya'da da etkili olduğundan bulunduğumuz Tepecik semtindeki evin duvarlarında çatlaklar oluşunca çarşı içinde kiralık bir eve taşınmışız.

Bu evle ilgili çok az şey hatırlıyorum.

Aklımda kalan çok dik tahta merdivenlerinin oluşu.

Evdeki yardımcı ablanın elinden tutarak indiğim merdivenlerden bazan da el ve ayaklarımı birlikte kullanarak kendim çıkmak isterdim.

Ancak buna düşeceğim için izin vermezlerdi.

Bu evimizin karşısında ''İbrahim Çavuş'un Evi'' denilen çatı bölümünde diğer evlerde olmayan çok özel kule gibi ahşaptan yapılmış bir bölüm bulunuyordu.

Altında kahvenin yer aldığı ev bu ilginç görünümünü uzun yıllar sanıyorum korumuştu.

Ancak şimdilerde o evi hatırlayan var mıdır acaba?

İkinci kiralık evimizin yüksek merdivenleri yanı sıra diğer birtakım olumsuz yönleri nedeniyle annem yeni bir kiralık ev arayışındaydı.

Sonunda hükümet konağının tam karşısında yeni yapılmış bir evi kiralamamızı gerçekleştirdi.

''Kâtibin Evi'' denilen evin sahibi herhalde bir yerlerde kâtip olmalıydı.

Annem ve babam çalışmamış olsalardı kirasının yüksek olduğunu annemin sık sık söylediği bu evde oturamazdık.

Sokak kapısından 3-4 basamakla girildikten sonra önden arkaya devam eden büyük bir salonu bulunuyordu ve banyo, mutfak dahil tüm odalar bu salona açılıyordu.

Arkadaki bahçe avlusuna bakan geniş balkonda annem, ablam ve benim evcilik oynamamız için iki ayrı oyuncak ev yaptırmıştı.

Bez bebeklerimizle saatlerce oynadığımızı hatırlıyorum.

Arada bir çıkan kavganın sebebinin de ben olduğunu belirtmeliyim...

O yılarda her evde tertemiz 'Derme Suyu' aktığı için bizim avluda da gürül gürül akardı.

Her an bir yaramazlık peşinde koştuğumdan ip bağladığım küçük kovamı sarkıtarak aşağıdan su çeker ve sonra bu suyla ablamı ıslatmaya kalkardım.

Avluda akan suyumuz temiz olmasına temizdi ancak kenarlarında 'Semender' ismi verilen görünümü çirkin simsiyah vücutlarında sarı renkli lekeleri bulunan sürüngenler olurdu.

Yaklaşık 25 cm. uzunluğunda, dört bacaklı, kuyruklu ve kertenkeleye benzeyen bu hayvan biz çocuklar için ürkütücüydü.

Avluda yapılacak bir işi olduğunda annemin bunları süpürge ve kürek yardımıyla toplayıp söylene söylene akan suya attığını hatırlıyorum.

Bu yeni evde Hekimhan'ın köyünden gelen yardımcı genç kız jandarma karakolunda askerlik görevini yapan bir gençle anlaşıp kaçınca beş yaşında olan ben evde yalnız kalamayacağımdan her gün okula götürüyorlardı.

Ana okulu gibi gittiğim, bazen de sıraya başımı koyduğumda uyuduğum ilkokulda okuma yazma öğrenmiştim.

Ancak babam yedi yaşına girmeden kaydımı yapmamıştı.

Beş yaşında çok ağır bir kızamık geçirdim.

Günlerce süren ve düşmeyen ateş olunca babam şehre gidip taksi ile bir çocuk hastalıkları uzmanı getirmiş.

Ağır klinik tablom karşısında şaşıran hekim anneme ve babama beni her an kaybedebileceklerini üzülerek söylemiş.

Ara sıra gözlerimi açtığımda annemi başucumda ağlarken görürdüm.

Anlaşılan küçücük bedenimle yaşamda kalmak için direnerek bir savaş vermişim.

O yıllarda İsmetpaşa Nahiyesinde iki önemli ana yol bulunuyordu.

Biri şehir merkezinden gelen, hükümet binasının ve bizim kiralık evin önünden geçtikten sonra çarşı merkezinde son bulan ana yol.

İkincisi Tepecik semtinden başlayıp çarşı merkezinde son bulan diğer ana yol.

Çarşı ve dükkanlar genelde bu ikinci yol üzerinde yer almaktaydı.

Dükkanlarının önünde oturan esnaf, öğretmenler geçerken ayağa kalkar çocuklarının eğitimini sağlayan bu insanları saygıyla selamlardı.

O zamanın değerbilir esnafları yanı sıra öğretmenleri de isminin tanımı olan gerçek bir öğretmen gibiydiler.

Ülkemizin, cumhuriyetimizin eğitim ordusunun ilk öğretmenlerinin özverileri, katkıları hiçbir ölçüye sığmaz ve sığdırılamaz.

Onlar öğretmenliği yalnız çocuklara değil halka ve topluma da hizmet etmenin bir yolu olarak görmüşlerdi.

O yıllardaki bir öğretmenin unutulmayacak özverisine işte bir örnek daha.

Babam başöğretmen olarak aynı zamanda okuldaki tüm görevlilerin maaş mutemediydi.

Kış aylarında maaş almak için şehre gittiğinde bazen dönüşte araç bulamaz, diz boyu karda ve karanlıkta Malatya-İsmetpaşa arasındaki uzun yolu yürümek zorunda kalırdı.

Bu arada kurt sürülerine rastladığı da olduğundan ruhsatlı tabanca almıştı.

Şehirden dönene kadar endişe içinde bekleyen annemize biz de eşlik eder, yalnız bırakmazdık onu.

Dört aya yakın bir süre devam eden yaz tatillerinde her türlü oyun oynar eğlenirdik.

Çelik-çomak, yedi taş gibi erkek çocuklarının oynadığı oyunlara da katılırdım. Akşam eve üstüm başım toz-toprak içinde döndüğümde annem:

''Nasıl bir şey anlamıyorum. Erkek çocuklarının oyunlarının içinden çıkmıyorsun, Nedir bu üstünün başının hali?'' diyerek çok kızardı.

Bu arada kız arkadaşlarımla tebeşirle çizdiğimiz çizgiler üzerinde 'Çizgi atlama', 'Elim sende' ve 'Evcilik' oynadığımızı da belirtmeliyim.

Evlerde ve okullarda o yıllarda bit çok yaygındı. Annem bite karşı önlem olarak ablamın ve benim saçlarımızı her gün gözden geçirir, sık banyo yaptırır ve kaynatılmış temiz giysiler giydirirdi.

Bu temizlik fasıllarından kısa bir süre sonra bir yolunu bulup oyun oynamak için komşuya gider ve her gittiğimde bitlenerek dönerdim.

Bunu fark eden annem :

''Daha biraz önce banyo yaptırıp, tertemiz giysiler giydirmiştim. Neden böyle yapıyorsun sen?'' diyerek çok kızardı.

Dinleyen kim?

Çocukluk işte...