Final

Fuat


Opel Combo




Malatya Haber -

ARASA XI: Böyük Anamın Malatya’sı

ARASA XI: Böyük Anamın Malatya’sı
  • 15.03.2020

 …O yıllarda köy, nahiye ve kazalarda ancak varlıklı evlerde yine gazyağı ile çalışan lüx…

Ertaç ÖNAL
ertaconal@mynet.com

1950 yılı sonbahar akşamı. 1940 model benzinli şevrole (Chevrolet) marka kamyon, kasasında ev eşyası yüklü halde Kürecik rampasını tırmanmaya çalışırken, kamyon motoru bazen hasta bir ihtiyarın kesik kesik inlemesine, bazen şımarık bir çocuğun mızmızlanmasına benzer sesler çıkararak yol alıyor, motorunun aşırı zorlanması ile uzunca burnu üzerindeki yer yer boyası dökük ve yaralı kaputu vibratör gibi sarsılıyordu. Rampadan düzlüğe çıkınca yolun sağındaki tepecik üzerine konuşlanmış toprak damlı tek katlı bir kerpiç binanın penceresinde idare lambasının ışığının adeta göz kırparak kısa aralıklarla yanıp söndüğünü gördük.

O yıllarda köy, nahiye ve kazalarda ancak varlıklı evlerde yine gazyağı ile çalışan lüx lambalar bulunurdu ki bu yerler henüz medeniyetin elektriği ile tanışmamıştı. Birçok il merkezinde de ancak sayılı evlerde elektrik bulunuyordu.

Kamyon şoförü rampadan düzlüğe çıkınca babamın itirazlarına rağmen kontağı kapatıp “şu evde bir hasta var sorup geleceğim” diyerek kamyondan inip tek katlı kerpiç eve doğru yöneldi.

Henüz dört yaşındaydım. Benden 2 yaş büyük ablam, annemin, ben de nahiye müdürlüğünden yeni emekliye ayrılan babamın kucağında burunlu 1940 model Chevrolet kamyonun şoför mahallinde anneannemin Malatya’sına müteveccihen yol alıyorduk. Babamın son görev yeri olan Darende’nin Balaban Nahiyesinde kamyona eşyalarımız yüklenirken ha bire anneme soruyordum nereye gidiyoruz diye.
“- Malatya’ya gidiyoruz oğlum.”
Malatya’yı bir komşu evi gibi tahayyül ediyor olmalıydım ki kimin evine der gibi;
– Kimin Malatya’sına anne. Annemin cevabı da ilginçti.
“- Anneannenin Malatya’sına..”

Malatya’da Azizler Sokak ile Nebioğlu Sokağı arasındaki sağdan ikinci sırada geniş avlulu, bahçeli 3 ayrı konutlu ev anneanneme (böyük anama) aitti. Konutlardan birinde dayımlar, diğerinde teyzem ve çocukları, üçüncü konutta da anneannem ikamet etmekteydi. Kendi evimiz olan arasanın yanında, Hacıhüseyin Hamamı karşısındaki evin tadilatı henüz bitmediğinden, iki haftalığına anneannemin yaşadığı evde kaldık. Ben “anneannemin Malatya’sına” gelişimizin haftasına çevreyi tanımak adına Azizler sokağından yukarı doğru giderken Sivas Caddesi’ne, oradan da Kışla Caddesine çıkmışım farkında olmadan.

Aniden karşımda cadde ortasındaki polis noktasını (yandaki fotoğrafta ortadaki kulübe) görünce köyden indim şehire, şaşırdım birden bire misali kaybolduğum ve tekrar yolu bulamayacağım korkusuyla ağlayarak polis noktasına geldiğimi ve ”Ben anneannemin Malatya’sını kaybettim” dediğimi çok iyi hatırlıyorum. Noktadaki polisin küçük masası üzerindeki telefonun manyeto kolunu çevirerek ‘Alooo santral’ dediğini, yaklaşık 1 saat sonra annem ve teyzemin gelerek beni polis noktasından aldıklarını da.

Kürecik rampası sonundaki kamyona dönelim. Aradan ne kadar zaman geçtiğini hatırlamıyorum, babamın beni kucağından annemin tarafına iterek ‘anneme sakın korkma’ derken uykumdan uyandım. Kamyonun şoför tarafındaki kapıya yaslanmış bir omuzunda av tüfeği asılı olan bir çift göz içeriye bakıp babama
“- Sen Balaban müdürü değil misin?” derken babamın belinden tabancasını çıkarıp eline aldığını gördüm ve;
“- He ağa eyi bildin, sen kimsin? ”

Adamın bir anda gözlerinin parladığı ve yüzüne avını yakalamış bir tilki kurnazlığının ifadesinin yansıması fark edilirken
“- Hani ben parlah Cumoların tarlasındaki ekini yahtım diye falakaya yatırtıp cendermelere dögdürdüğün Durmuuş, tanımadın mıı?”

Adamın son cümlesindeki ses tınısı şimdi elime düştün der gibiydi. Sonra dönüp sağı solu kontrol edercesine etrafa göz gezdirirken
“-Burada niye durdunuz ki?” diye sorunca babam;
“- Beraberimizde müfreze geliyordu biraz geride kaldılar onları bekliyoruz.” demesi üzerine adamın panikleyip
“- Hadi eyvallah” diyerek yol kenarındaki çalılıklar arasından bayır aşağı koşarak uzaklaştığını gördük.

FOTOĞRAF: Nahiye Müdürü rahmetli babam Hüseyin Rüştü Önal (ayakta sol başta), misafirleri Kaymakam, Belediye Başkanı , Milli Eğitim Md. Ve Nahiyenin Jandarma çavuşları (1949)

Babamın müfreze dediği mahalli jandarma timiydi. O yıllarda nahiyelerde (sonradan nahiyelerin adı belde olarak anıldı) nahiye müdürlerinin çok geniş yetkileri vardı. Cinayet gibi ağır suçlular yakalanıp vilayete gönderilir, diğer basit suçlarda (kavga, hırsızlık, arazi ihtilafları gibi) nahiye müdürlerinin hüküm verme yetkileri vardı. Nahiyedeki Hükümet konağında nahiye müdürü makamı ile bazen subay bazen de başçavuş rütbesindeki komutan emrinde yeterli sayıda jandarma eri bulunurdu. Askeri birlik vilayetlerde olduğu gibi idari makamın emrinde olurdu.

Aradan iki saat geçmesine rağmen şoförün gelmemiş olmasına babamın oldukça canı sıkılmış olmalı ki, önce kamyonun klaksonunu öttürdü, sonra gittiği evin kapısını tekme, yumruk dövünce nihayet gözünü ovalayarak evden çıktı şoför. Meğer orada uykuya dalmış. Babam, ‘çocuklar soğukta üşürken sen gidip sıcak evde uyumaya utanmıyor musun?’ diye söylendi. Nihayet yine kamyonumuz oflaya puflaya kâh toprak kâh stabilize yolda ilerlemeye başladı. Vakit gece yarısını çoktan geçmişti ki nihayet anneannemin Malatya’sının göründüğünü söyledi annem. O an gözlerime inanamadım, o ne…! Meğer gökteki yıldızların mekânı anneannemin Malatya’sı değil miymiş? Göklerde gördüğüm yıldızlar şimdi kamyonumuzun yolunun çok altındaki bir konumda sanki bize hoş geldiniz der gibi göz kırparak parlıyordu. O yıldızları bir an evvel yakından görebilmenin heyecanı ile çocuk yüreğim hızlı hızlı çarpmaya başlamıştı.

İstasyon (İnönü) Caddesinden şehir merkezine doğru ilerlerken hayalimde canlandırdığım gökteki yıldızlar, yol boyunca sıralanmış ahşap direklerin ucunda sallanan, adına ampul denilen ışıklar değil miymiş? O güne kadar gördüğüm en parlak ışık huzmesi lüx lambası denilen, deposuna gazyağı doldurulup ucuna tül denilen bir tülbent bezi benzerinin takıldığı cam fanuslu bir aparattı. Bu lambaların gaz depolarını da direklerin içine saklamışlar zahir diye kurgu yapmıştım nahiyede yetişmiş çocuk aklımla.

Nahiyemizin toprak ve daracık yolları, devamlı akan sokak çeşmeleri, bağları, bahçeleri ile içinde oturduğumuz iki katlı avlulu, bir kenarında babamın bir çift Arap atının bulunduğu evimiz daha mı güzeldi ne? Böyle geniş yolları (!), modern binaları(!) bulunan; otomobiller, landonlar (paytonlar- faytonlar), parke taşlı yollarda takur tukur giden taş arabaları ile ne kadar ürkütücü büyük bir yerdi böyük anamın Malatya’sı (1950 yılı Malatya’sı).

Yeni (Teze) Caminin musalla taşı yanındaki sokaktan üst katında nikâh dairesinin bulunduğu Belediye İş Hanı’nın uzaktan görünüşü

Nahiyemizin en modern binası; kerpiç ama toprak dam yerine çatısı olan iki katlı hükümet konağıydı. Giriş katında jandarma erlerinin bulunduğu koğuş, üst katında nahiye müdürü olan babam ile jandarma komutanının karşılıklı odaları vardı. Bu konağın hemen yanında küçük bir bahçe içinde tek katlı ve tek sınıfı olan ilkokul bulunuyordu. Okulun tek öğretmeni ve müdürü Hamit isimli köy enstitüsü mezunu on parmağında on marifet olan bir eğitmendi. Okulun temelinden çatısına kadar tüm işçiliğini tek başına yapmış, köylülere modern tarımı tanıtan, mandolin, keman, bağlama çalmasını bilen bir eğitmen. (Aşağıdaki fotoğraf mezunlarını uğurlamakta olan Akçadağ Köy Enstitüsü’nden)

Şimdilerde düşünüyorum da dünyadan bihaber köy çocuklarını alıp böyle harikalar yaratan eğitim neferleri olarak yetiştirerek yurt kalkınması hizmetine odaklandıran köy enstitülerini kapattıranlar bu vatana en büyük ihaneti yapmışlardır.

Bugün Amerika, Avrupa derken tüm dünyanın STEM dedikleri eğitim sistemi köy enstitüleri sisteminin ta kendisidir. Yani dünya bizden 80 yıl sonra bu sistemi keşfedebildi ve uyguluyorlar. Okuryazar sınıfının artmasıyla etkinliklerinin azaldığını gören doğudaki köy ağaları 1950 yılında siyasi iktidara baskı yaparak bu sistemi kaldırttı. Bugün bile “okuyan, öğrenen sınıf arttıkça beni afakanlar basıyor”. Ve de “çocuk yaşta kızlarla evlenme yasaklandı diye depremler oluyor” diyebilen sözde profesör ünvanlı sapıklar var eğitim kurumlarımızda. Eğitim sistemimizi çağdaş düzene uyarlamadıkça ülkemizin kalkınması ütopik bir beklentiden öteye gidemez diye düşünüyorum.

Benim de henüz 4 yaşımda kayıtsız olarak devam ettiğim o köy okulunda o yaşımda okuyup yazmayı öğretmişti bana Hamit öğretmen. Ders yılı hitamında o tek sınıflı okula sahne yapıp kendi çaldığı kâh keman, kâh bağlama ile okul öğrencilerine türkü söylettiren, kendi yazdığı bir oyunu sahneye koyup öğrencilerine ve köy halkına tiyatro zevkini aşılayan bir eğitmenden bahsediyorum. O gün sahnede çoban kıyafeti ve yanık sesiyle “Liliyar” türküsünü okuyan bir çocuğun o yanık sesi hala hafızamda durur:

İreyhan eker misin liliyar
Balınan şeker misin liliyar
Dünyada ettiğini liliyar
Ahrette çekerimsin de
Lili de liliyar

(Türküyü Mahmut Tuncer’den dinlemek için aşağıdaki çubuğun başlat işaretini tıklayınız)

 

Hamit öğretmen bana da öğrettiği bir şiiri sahnede okutmuştu o ders yılı sonundaki konserde;

Mini mini mektepli, terbiyeli edepli
Gece gündüz çalışır, derslerini hazırlar
Onu sever hocası, annesiyle babası
Aferinler alıyor, oh ne memnun kalıyor.

****
Hey gidi günler, Malatya NATO Akaryakıt Tesisleri’nde görev yaptığım 18 yıllık sürenin son aylarında Darendeli olan Genel Müdürümüz Mehmet Gültekin’e Darende’ye bağlı Balaban nahiyesindeki Hamit öğretmenden bahsettiğimde, onu çok iyi tanıdığını, emekli olduktan sonra Malatya küçük sanayi çarşısında kendisine ait dükkânda mobilya ustalığı yaptığını ama birkaç ay önce vefat ettiğini öğrendim. Onu daha önce neden soruşturmadığıma, o müstesna eğitmenimin iki elini öpemeden onun için bir şeyler yapamadan vefatını öğrenmeme çokça üzülüp hayıflandım. Eğitime gönülden hizmet veren Hamit öğretmenler nur içinde uyusunlar inşallah.

****
Mülazım Kazancı, tüccar pazarı esnafının nazar boncuğu bir kimlikti.

O’nu özellikle yaz mevsimlerinde incik boncuk ve züccaciye malzemeleri satan dükkânının cam kenarındaki tezgâh arkasına konuşlandırdığı masasında otururken görürdünüz. Dükkânı Soykan Parkı önünden tüccar pazarına girerken sağ taraftaki pasaj girişinin hemen köşesinde iki basamakla çıkılan yüksekçe bir konumdaydı.

Mülazım Kazancı 60 yaşlarında top çehreli beyaz tenli, al yanaklı bir görünümdeydi. Oldukça seyrek olan ak saçları özellikle yaz mevsiminde oturduğu masanın arka tarafındaki rafa montelenmiş vantilatörün esintisiyle bir rakkase kıvraklığıyla adeta dans ederlerdi. İşin tuhaf tarafı sürekli bu vantilatörün etkisinde kalmanın onun sağlığına olumsuz bir etki yaptığını sanmıyorum. Çünkü evimin yolu üzerinde bulunan bu mekânın önünden günde birkaç kere geçtiğim olurdu ve her defasında o görüntünün devam ettiğini görürdüm.

Fotoğrafta, şimdiki Soykan Meydanı’ndan Teze Cami’nin görünüşü. Sol baştaki taş bina, Taş Mağaza..

Mülazım Dayı’nın aslen Bitlisli olduğunu ve Soykan Parkı’nın yan tarafındaki Kırk Ambar ticarethanesinin sahipleri olan Ercişli sülalesi gibi uzun yıllar önce Bitlis’ten ailece Malatya’ya gelip yerleştiklerini duymuştum. Zaten Mülazım Dayı tamamen Bitlis aksanı ile konuşurdu.

1960’lı yıllarda bırakın köy veya nahiyeleri ilçelerde bile elektrik yoktu. Bu nedenle idare lambası ve bu lambaların şişelerini de Mülazım Kazancı’nın dükkânında bulmak mümkündü. Bir gün vatandaşın birisi iki adet lamba şişesi alarak Eskimalatya yakınındaki köyüne gider, aldığı lamba şişelerini eşine teslim eder. Şişeleri inceleyen evin hanımı her iki şişenin ucundan lambaya monte edilen ağız kısmına kadar dikine çizgiyi görünce ağzına geleni sayar “-bu çatlak şişeleri alırken niye dikkat etmedin” diye çıkışır kocasına. Adamcağız çaresiz tekrar yola koyulur ve nefes nefese vardığı Mülazım Dayı’nın dükkânına kızgın bir ses tonuyla bu çatlak lamba şişelerini niçin verdiğini sorar. Şişeleri inceleyen Mülazım dayı o çok tatlı şivesiyle;
“-Evlaadiim, bo çıtlak değildir, şişenin damaridir damariii” der ve tezgâhtarlardan birine diğer şişeleri getirmesini söyler. Bir ipe bağlı 4 adet lambalar getirilince zavallı vatandaş görür ki her lamba şişesinde o çizgi mevcuttur. Çünkü henüz mevcut cam sanayimiz o şişeleri Mülazım Dayının tanımlamasıyla damarsız (!) imal etme teknolojisine sahip değildir.

O yıllarda tüccar pazarı ile Arasa arasındaki yol üzerinde bulunan ve Malatya’nın sebze hali konumundaki kanerede, Malatya’da yetiştirilen sebze ve meyve haricinde bir meyve veya sebze bulmak mümkün değildi. Zaten oradan geçenler manavların ‘balcan, biber, tamateees’ nidalarından başka bir sebze ismi de duyamazlardı. Meyve çeşitleri de sınırlıydı. Mersin’den gelen narenciye çeşitlerini saymazsak kayısı, elma, armut ve tüylü, tüysüz şeftaliler vs.

Bir gün ege tarafından gelen birisi getirdiği yaş incirden arkadaşlarına ikram eder. Bu meyveyi ilk defa gören birisi bir inciri ikiye ayırıp parçaları koparmadan tepkisini anlamak için Mülazım Dayı’ya götürüp;
“– Dayı bu nedir acaba bilemedik” der. Mülazım Dayı masasının üzerine koyduğu inciri gözlüğünü de takarak evirip çevirdikten sonra;
“– Vallah yigan, bana sorar isen bu bir guştur lakin darı yemiş ölmüştür” der.

Böylesine saf ve tertemiz yürekli naif insanlar diyarıydı Malatya.

*****

1960’lı yılların başlarında tüm yurtta olduğu gibi Malatya’da da bir naylon eşya furyası esmeye başladı. Hemen her eşyanın naylon versiyonu orijinalinden daha çok kıymetli ve pahalıydı. Örneğin bir merserize erkek çorap çifti en çok 3 TL iken naylon çorap mübalağasız 10 TL. İdi. Satıcılar bu çorapların ömürlük olduğunu söyleyerek pazarladıklarından alıcıları da oldukça çoktu. Sadece çorap mı, naylon gömlek, naylon kravat, 4-12 yaş arası naylon çocuk ayakkabısı, naylon tarak, naylon masa örtüsü. Velhasıl akla gelen birçok eşyanın naylonunu kullanmak sanki bir ayrıcalıktı. Nitekim o yıllarda derlenen “Benim naylon tarağım var, görmeye gelin” türküsü 1980’li yılların başlarında İbrahim Tatlıses’in yorumuyla 45 devirli plaklarda dinlenir oldu.

(Türküyü İbrahim Tatlıses’ten dinlemek için aşağıdaki çubuğun başlat işaretini tıklayınız)

 

Malatya’da Ziraat Bankası Merkez Şubesi bitişiğinde Keban Turizm isimli otobüs yazıhanesini işleten, o devirde giyim ve kuşamı ile olduğu kadar yaşam biçimi olarak da birçok kişi tarafından tanınan ve popüler olan Kemal Şişmanoğlu, isimli şahıs turist olarak gittiği Beyrut’tan aldığı naylon gömleği, yaz-kış başından hiç çıkarmadığı fötr şapkası ile birlikte sürekli giyindiği için ismi “Naylon Kemal” olarak anılır olmuştu. Ama o bu sıfattan hiç memnun olmadığı için Malatya’yı terk edip Bodrum Türkbükü semtinde bir otel yaptırarak oraya yerleşti. Ama bu unvan tanıdıkları vasıtasıyla oraya da taşınmıştı. Aslında bu sıfat ona giydiği naylon gömlek nedeniyle takılmasına rağmen “Naylon” sıfatı genelde kaypak, yanardöner, sözünde durmayan kişiler için kullanılan bir sözcük olarak algılandığından rahatsız oluyordu. Ama yaşam biçim ile olduğu kadar Mıh Osman kadar olmasa da abartılı konuşmaları ile de tanınıyordu Şişmanoğlu.

Naylon Kemal bir gün eşi ile birlikte yakın dostu rahmetli Adnan Kantarcı’nın evine misafirliğe gider. Kemal Şişmanoğlu sohbet sırasında Hollanda gezisinden yeni döndüğünü ve oradan bin dolara bir çift ayakkabı aldığını ve o ayakkabı ile geldiğini söyleyince Adnan Kantarcı hemen eşine dönüp; “Hanım şu ayakkabıyı hemen içeri al ne olur ne olmaz.” der, daha sonra odadan çıkıp bir süre sonra döndüğünde Naylon Kemal “nereye kayboldun gardaş” deyince Adnan Kantarcı ağabey; “Ağa, hayatımda heç bin dolarlık ayakkabı görmedim de gidip onu seyreyledim” diye espriyi patlatır. Bunu bir dost meclisinde rahmetli Adnan Kantarcı ağabeyin kendisinden dinlemiştim.

Herşeyin naylonu olur da kabadayının naylonu olmaz mı? Bizim bir de “Naylon” ünvanlı bir kabadayımız vardı: Naylon Turan ya da  Malatya’ca söylersek ‘Laylon Duran’. (Yandaki fotoğrafta sağ baştaki Naylon Turan, sol baştaki ise Hürriyet Parkı işletmecisi Zaza Cemil)

Yüzünün muhtelif yerlerinde bıçak çizikleriyle, sivri burun, yumurta topuklu ayakkabısıyla, sekiz köşeli kasketi ve belinde beyaz şal kuşak ve yeleği ile ve de ayakkabısının arkasını yatırıp kostak kostak yürüyüşüyle tanınan bir kabadayıydı. Argo tabirle onun racon kestiği yerler, eski PTT Caddesi, şimdiki Şemsiye Sokakta bulunan PTT binasından Yeni Cami’ye giderken sol taraftaki Akçadağ Garajının içine veya İnönü parkı içinde bir köşeye konuşlanıp çadır kuran halkacılar, yine bu tür yerlerde çadır kuran sihirbaz, cambazlar, pavyoncular v.s idi.

Bir kış günü gece yarısı Kanalboyu’nun stadyum tarafında meslek lisesinin karşı kaldırımında yüzü gözü yara bere içinde baygın bir vatandaş yerde yatmaktadır. Mevsim kış. Ocak ayının ortaları hava soğuk ve her yer karla kaplıdır. Yerde yatan baygın şahsı gören Naylon Turan baygın şahsın elini, kolunu çekiştirip; “Arhadaş uyan donacaksın” diye seslenmektedir ama nafile, şahıs baygın haldedir. O sırada oradan geçen bir delikanlı yanaşır ve
“–Ağabek ne olmuş bu adama” deyince Naylon Turan;
“–Ben dögdüm” der. Delikanlı Naylon Turan’ı tanımamaktadır
“–Ağabek yazıh değil mi bah adamı hastahaneye kaldırmazsah burada ölür, derken o sırada dağılan sinemadan çıkıp güle oynaya evlerine gitmekte olan bir grup genç  onları görür ve yerde yatan adam için ne olmuş bu adama deyince diğer genç;
“–Bu ağabek döğmüş” diye yanıtlar. Son gelen gruptan birisi;
“– Ağabek niye böyle döğdün suçu neydi?
“– Dögdüm işte.. “

O sırada Stat Karakolundan devriye çıkan bir polis cipi kalabalığı görünce durup; “-Ne oluyor burada”
diye sorarlar. yerde baygın yatan adamı görünce de daha sormadan gruptan birisi;
“–Bu ağabek döğmüş”
deyince polis memurunun birisi ‘sen mi dövdün?’ diye sorar. Naylon Turan;
“-He ya ben dögdüm”
deyince ambulans (cankurtaran) çağırılır, yaralı ve baygın şahıs hastaneye kaldırılırken Naylon Turan’ın koluna kelepçe takılıp karakola götürülür.

O devirde herhangi bir suçtan (hırsızlık, haraç, darp, kumar, gasp, sarhoşluk, icrai rezalet  vs) karakollardan birinin nezarethanesine atılan suçluya her nöbet değişiminde yeni gelen nöbetçi polis ekibi sıra dayağından geçirirdi. Yaralı şahıs ancak üç gün sonra kendine gelip ifade verebildiğinden günde 3’er vardiya sıra dayağından geçirilir bizim Naylon Turan da, ‘hazır dövülmüş’ olarak bulduğu adam yüzünden.
“–Oğlum niye dövdün adamı, sana ne yaptı”
dediklerinde her seferinde;
“–Dögdüm işte, sebebi yoh” diye cevap verdikçe
“-Sen misin ulan” diye pata küte girişmişler.

Üçüncü gün yaralı şahıs kendine geldiğinde yüzleştirme amacıyla polis refakatinde nezarethaneden alınarak hastaneye getirilen Naylon Turan’ı (Yandaki fotoğrafta Naylon Turan, Abdi İpekçi cinayetinin faili Mehmet Ali Ağca ile, İpekçi cinayetinden birkaç yıl önce Malatya Cezaevi’nde) gören şahıs bunu tanımadığını söyleyip kendisini sopalarla döven üç kişinin isimlerini verir.

Polisler Naylon Turan’a;
“-Sen dövmediğin halde niçin ben dövdüm diyerek boşu boşuna nezarette kalıp sopa yedin, ya şahıs ölseydi nasıl kurtulurdun?” diye çıkışınca Naylon Turan;
“- Gomser beg, namım söylensin diye bir sefer ağzımdan dögdüm diye laf çıhtı, lafımı mı yiyeydim yani.” diye cevap verir. Orada bulunanlar gülsünler mi, üzülsünler mi şaşırırlar bizim Naylon Turan’a.

Naylon Turan işlediği bir suçtan dolayı Malatya Cezaevi’ne (şimdiki Öğretmen Evi’nin yerindeydi) girer. Mevsim kıştır. Orada aynı koğuşta bulunan ve tanıdığı olan şoför Cingenlikli Kadir’e rastlar. Cezaevi idaresinin koyduğu kural gereği koğuşlarda bulunan sobalarda yakılacak odunu sıra ile mahpuslar kırıp, taşımaktadır. Naylon Turan’ın dışarıda iken yaptıklarına karşın elinden birşey gelmeyen Cingenlikli Kadir (yandaki fotoğrafta) hayfini (intikamını) alma zamanı geldiğini düşünerek;
“–Bah gardaş, bu gardiyanlar yuddurdukları mapislere (mahpuslara) odun gırdırıyılar, rest çekip itiraz edenlere dohanmıylar. Sen Malatya çocuğusun, namlı gabadayısın. Oduna gönderirlerse getme, bir kere odun gırmaya gidersen ağırlığın, namın silinir, ayağaltı olursun” diye fısıldar.

İki gün sonra bir gardiyan, başka mahkûmun ismiyle birlikte Naylon Turan’ın da adı-soyadını bağırır:
“Haydi, odun kırmaya”.

Kahramanımız okkalı bir küfür savurarak;
“-Gelmiyim, başkasını eletin (götürün).”
diye bağırır. Gardiyan şaşırır, ama üstelemez. Onun üzerine ismen çağırılan başka bir mahkûm gider odun kırmaya, taşımaya.

Birkaç saat sonra bir gardiyan yeniden gelir koğuşa ve seslenir.
“ -Turan…. ziyaretçin vaaar”

Bağdaş kurduğu ranzadan ağır aksak inen Naylon Turan, kostak yürüyüşlerle koğuş kapısından çıkıp gider. Aradan 1 saate yakın bir zaman geçtikten sonra koğuşun kapısı açılır, 4 gardiyanın taşıdığı Naylon Turan, dayaktan pestile dönmüş bir halde, koğuşun ortasına bırakılır.
İnlemekte olan Turan, bir yandan da gardiyanlara aman dileyen gözlerle bakar ve teslimiyetini ilan eder:
-“ Tamam, ağalar odunun hepsini ben gıracam ben daşıyacam…”

Naylon Turan, sonra da Cingenlikli Kadir’e döner:
-“Gadiiir Gadir.. Ula Gadir, ben senin ananı.. ”

Naylon Turan’ın evi Kırçuval Mahallesi’nin Azizler sokağında Asefler lakaplı ailenin evlerinin hemen yanındaydı. Ailece aslen Elâzığ’ın Palu ilçesinden olup ailesi uzun yıllar önce Malatya’ya gelip yerleşmişti. Konu açılmışken “Asefler” lakaplı aileden de bahsedelim;

Aseflerin Dursun (Dursun Özerol) 1960-1975 yılları arasında uzun yıllar Belediyen nikâh memurluğu yapmış, şık giyinen, saygın bir kişiliğe sahipti. O semtte söylenen bir dedikoduya göre kocasıyla kavga eden bir kadın iki gözü iki çeşme ağlayarak kocasına Malatya şivesi ile
-“ Ben genç gızken âlem üzerime gırrım, gırrım oluydu, Aseflerin Dursun bile beni istedi de varmadım, sana vardım” (Birçok erkek benimle evlenebilmek için olağanüstü çaba gösteriyordu anlamında) rivayeti gençlerin ağzında gülerek söyledikleri bir tekerleme haline gelmişti. Bu tekerleme bile Dursun Özerol’un halk arasında nasıl özel ve önemli bir kimlik sayıldığını izah etmeye yeter sanırım.

Dursun Özerol (üstteki fotoğrafta, dayımın oğlu Mustafa Nebioğlu’nun, benim de katıldığım nikah töreninde nikahı kıyan memur), ayni zamanda rahmetli Hamit Fendoğlu’nun da eniştesiydi. Ama iki ailenin miras davası nedeniyle aralarının açık olduğu söyleniyordu. Bir gün işyerinden çıkıp evine giderken Dışbudak sokağında pusu kurup aniden önüne çıkarak ellerinde sopalarla saldıran iki kişi zavallı Dursun Özerol’u sopalarla komaya sokacak kadar dövdüklerini duymuştum. Hangi sebeple saldırdıkları anlaşılamayan failler yakalanamamıştı.

Sağlığımız müsaade eder, elimiz kalem tutarsa bir başka ARASA yazısında buluşmak dileği ile.. Tüm okurlarıma sevgi ve muhabbetle.

FOTOĞRAF: Aşağıdaki fotoğrafta görülen eski PTT Caddesi, Şimdiki Şemsiye sokakta bulunan sıralı betonarme binaların ilk sahiplerinden dinlediğim hikâyesi şöyle;  Bu binalar Malatya’nın ilk betonarme binalarıdır. 1934 yılında Yusuf Tortum tarafından yaptırılmıştır. Fotoğraf 1940’lı yılların sonlarında çekilmiştir.  Binanın önündeki bayrak direğinden de anlaşılacağı üzere ilk olarak PTT binası olarak kullanılmıştır. Şimdiki PTT binasının inşasına 1946 da radyoevi binası olarak kullanılmak üzere başlanılmıştır. Hatta eski lambalı radyoların çoğunun kadranında <Malatya> ismi yazılıdır. Binanın mimari tasarımı İstanbul Harbiye semtindeki İstanbul Radyoevi binasının bir benzeridir. Ancak bina inşası tamamlandığı 1950 yılında Demokrat parti iktidara gelince CHP nin kalesi olarak nitelendirilen Malatya’ya yapılması planlanan radyo istasyonu siyaseten iptal edilerek Erzurum’a yapılmıştır. Bunun üzerine bu bina PTT hizmetlerine tahsis edilmiştir. Yusuf Tortum tarafından yapılan bina ise vefatından sonra kızları Havva (Bilgiç), Münevver (Tosun) ve Saadet (Erenler) tarafından pay edildikten sonra sırası ile “Çiçek Palas”, “Merkez Oteli” ve “Mercan Oteli” isimleri ile otel, Tosunoğlu ismi ile lokanta ve kahvehane olarak kullanılmıştır.

Etiketler: / /

Yorumlar
  1. Nacide Karabay dedi ki:

    Ne güzel anlamışsınız, kaleminize ve de yüreğinize sağlık. Naylon Duran gece yarısı mahalleden(Sancaktar mahallesi-cingenlik) geçerken naralar atardı, serhoş olup nara atmak nasıl oluyor diye çift kanatlı sokak kapısının üzerine çıkıp izlerdik.. Rahmet olsun.
    Karısı da alem bir kadındı, düğünlerde oynamaya ilk çıkanlardandı. Bir düğünde sazcılardan biri kocasını sorduğunda 3-5 aya kalmaz çıkar demişti oynarken.. Güzel memleketimin güzel insanları..

  2. ibrahim kalı dedi ki:

    havuz medyasındaki yazarların bu kadar okuyucusu olduğunu sanmıyorum

  3. Türkiye sevdalısı dedi ki:

    Şimdi ben muhafazakar birisi olarak bazen köy enstitüleri nin bu ülke için öneminden o dönemde yetişen fedakâr çok yönlü öğretmenlerden bahsettiğim zaman hemen bana kızan insanlarla karşılaşıyorum bu okullara ideolojik olarak yaklaşıyorlar o beni ilgilendirmez bizimde ortaokul yıllarımda acik olan öğretmen okullarının tarım meslek liselerinin sağlık kolejlerinin polis kolejinin devlet demiryollarına eleman yetiştiren Eskişehir deki okulun adalet meslek liselerinin Tapu ve kadastro meslek Lisesi’nin o günlerdeki imam hatip liselerinin yetiştirdiği insanların bu ülkeye yaptıkları hizmetler yadsınamaz bugün o okulların tamamı kapanmış sadece imam hatipler kalmıştır ama o günlerin imam hatip lisesi mezunu olarak yazıyorum o günkü imam hatipliler yolda giderken bile herkesin gıpta ile izlediği bir pozisyonda idi bu okullar öğrencileri ilkokuldan sonra alıyor o mesleğin etik kurallarına göre yetiştiriyor ve okulu bitiren Anadolu’nun köylerinden gelmiş gençleri hemen mesleğe atıyordu bu fedakar nesli minnetle anıyorum bu ülkede onların emekleri çok çok fazladır.

  4. Malatyalı dedi ki:

    Hey güzel malatyam ne kadar guzelmissin bütün belediye başkanları uyguladıkları imar planı ile sana ihanet etmişler İnönü caddesi dışında beylerderesinden cosnuge bir tane yatay yine beylerderesinden cosnuge yuzaki caddesi dışında Beydağı eteklerini gören bir tane cadden yok adiyanan yolu barguzu yolu fahri Kayahan sigorta Hastanesi’nin önündeki yol Turgut Temelli zapcioglu milli egemenlik fuzuli hele ara sokaklar tam bir felaket birde bitişik nizam yapılar aynı mahallede dört katlı ve onbeş katlı binalar binaların otomobil parkları yok bu ile Kayseri belediye başkanı Osman Kavuncu celal doğan Aytaç durak Yılmaz Büyükerşen sefa Sirmen Halil ürün gibi bir baskanda gelmedi belediye hizmetleri açılan yol ve caddeler yeşil alanlar parklar aynı mahallede kat sayılarında eşitlik temiz içme suyu oturarak rahat toplu ulaşım demektir bu ilin iklimi tabiat güzelliği ve coğrafi konumu bir Gaziantep konya Kayseri’de olsaydı bu il ülkemizin sayılı kentlerinden biri olurdu bir buyuksehirin çevre yolu tam şehrin gobeginden geçerken etrafı kaynak suyu kaynarken şehre vurulan yetmiş civarındaki kuyudan kireçli su içen bir il için bende ne hayaller kuruyorum bunun için hepinizden özür dilerim.

  5. Suzan Tellioğlu dedi ki:

    Gönlünüze kaleminize sağlık. Hikaye tadındaki yaşam geçmişiniz, bize o yılların Malatya sını tanımaya ışık tutuyor. İnanin büyük bir keyifle okudum.

  6. Ertaç Önal dedi ki:

    SONSUZ TEŞEKKÜRLER
    Değerli okurlarım, sevgili hemşerilerim,
    Dost meclislerinde anlattığımız çocukluk, gençlik ve yetişkin dönemlerimize dair anılarımı yazılı hale getirerek gelecek nesillere de bırakma tavsiyeleri ile başlattığım ARASA yazılarımın bu bölümüne tahminlerin üstünde bir ilgi, bana da teveccüh dolu övgüler geldi. Yazmam için ısrar eden dostlarımın, yenilerini de bıkıp usanmadan isteyen bu sitenin kurucusu İsmet Yalvaç kardeşimin ne kadar haklı olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum.
    Malatya’mıza dair tarihe küçücük de olsa notlar bırakabilmenin sonsuz mutluluğunu ve gururunu yaşıyorum.
    Bu yazılarımın çoğalması, gerek buraya görüşlerini yazan, gerekse telefon ve e-postalar ile mesajlar gönderen hemşerilerimin bu ilgi ve teşviki ile mümkün olabildi. “Marifet iltifata tabidir” deyişindeki vurgu gibi, iltifatlarınız ile varsa bir marifetim ortaya çıkmış oldu.
    Sağ olunuz var olunuz.
    Esasen, bizim neslimiz bir Şaman öğretisindeki gibi yaşamayı farklı öğrenen bir nesildi. O Şaman öğretisinde ağaçların kendi meyvesini yemediği, nehirlerin kendi suyunu içmediği, bulutların kendi yağmuru ile ıslanmadığı örneklenerek, doğada hiçbir şeyin kendisi için yaşamadığı anlatılır. Neslimiz insanlarının gereğini yerine getirebilme çabasıydı benim bu uğraşım.
    Öyle bir nesil ki bizim kuşak… Yani artı eksi 1950’lerde dünyaya gelip, 68 kuşağı olarak tanımlanan bir kuşak bu.
    Hiçbirinin altına hazır bez bağlanmayıp öllüklere (bir toprak çeşidi) belenmiş, gıslavet lastik ayakkabı/çizme giymiş, kolej nedir bilmeyen, harpler, ihtilaller, baskılar, tutuklamalar, işkenceler görüp yokluk ama dürüstlük/yardımseverlik ile terbiye edilmiş bir nesil.
    Nasıl yaşamıştık, nelerle mutlu olabilmiştik. Sadece anıları yaşatmak değil, bunları anlatarak günümüzün mutlu olamayan genç nesillerine ışık tutabildiysem, çok daha fazla mutlu olacağım.
    Yazmam konusunda beni teşvik eden, okuyan, eleştiren tüm dost ve hemşerilerime bu duygularla bir kez daha teşekkürlerimi sunarım.
    Ertaç Önal

    1. Nacide Karabay dedi ki:

      Kaleminize ve yüreğinize sağlık…

  7. Adil Akgüneş dedi ki:

    yeni caminin kıbleye bakan tarafı–karşıda belediye iş hanı -soykan parkının yeni camiye bakan tarafındakı tuhafiye dükkanları—parktaki seviye farkından dolayı yapılan bu küçük dükkanlar -park yeniden düzenlenirken caminin görünümüne engel olmamak için yıktırıldı–parktaki yükseklikte caminin taban seviyesine indirildi -vatandaşın hizmetine sunuldu

  8. Nurhayat Başaran dedi ki:

    O faytondan eve gidene kadar donardik,yinede çok güzeldi Malatya’m

  9. Muzaffer Günay dedi ki:

    Köyden Malatya gara trenle gelirdik, sonra faytonla çarşıya giderdik

  10. Erhan Kenan sayın dedi ki:

    Abi harikasın annannesinin malatyası ancak bu kadar guzel anlatılabilir .eline kalemine yüregine sağlık.

  11. Sait Kocaman dedi ki:

    Size bu güzel yazı için çok teşekkür ederim. Şehirlerin hafızaları ancak böyle korunur ve geleceğe taşınır. Bir de “Malatyalıca” konuşmak ve yazmak da her babayiğidin harcı değil. Ben de Malatyalıca diyorum ki :”Allah’ına Gurban” .

  12. AHMET DEMİR dedi ki:

    Ertaç abi kalemine yüreğine sağlık yazını okuyunca gençliğime döndüm ben yeni Hamam mahallesinden rahmetli kömürcü Şahin’in oğlu Ahmet Demir selam ederim.

  13. Ramazan Yıldırım dedi ki:

    Kalemine ve yüreyine saglık..

  14. Zeki Güçlü dedi ki:

    Anneannenizin ev ile bizim evin arası 40_50 metre mesafedeydi nebioğlu sokağından sonra 2.evdi.. Kalemine sağlık Ertaç abim..

  15. Jale Şener dedi ki:

    Teşekkürler Ertaç bey çok güzel Çocukluğuma döndün kaleminize sağlık

  16. Mehmet Yaşar Çerçi dedi ki:

    Ertaç bey
    Maşallah hafızanıza.
    Yazılarınız, Şehrimizin eski günlerini özleyen biz Malatyalılar için çok güzel bir ikram.
    Bütün yorum yazan hemşerilerime katılıyorum. Hem zengin içeriği ile ve hemde başarılı üslubu ile çok güzel bir yazı olmuş. Elinize sağlık.
    Hürmet ve muhabbetle…
    Mehmet Yaşar Çerçi

  17. Çetin Şahin dedi ki:

    Malatyalılara özellikle yeni genç nesillere malatyamızın geşmiş yıllarını,toplumun sosyal yapısını kendisine has şive ve yorumunu yansıtır bu güzel yazınıza teşekkürler.Saygılar abi.

  18. orhan tuğrulca dedi ki:

    Elinize yüreğinize sağlık.

  19. VAHAP BÜLBÜL dedi ki:

    Elinize sağlık Ertaç Amca. Fırsat buldukça yazılarınızı okumaya çalışıyor ve rahmetli babam Hasan Hüseyin BÜLBÜL’den dinlediğim Malatya’yı hatırlattığınız için teşekkür ediyorum. Rahmetli Mustafa NEBİOĞLU (İlk ve son iş ortağım ) ile akraba olduğunuzu bilmiyordum. İsminizi bir çok defalar babamdan duymuştum o yüzden yazılarınızı takip etmeye çalışıyorum. Sizlere uzun ve sağlıklı ve ömürler diliyorum.

  20. şahin ucuzal dedi ki:

    Sayın Önal çocukluğumun Malatya’sını okadar güzel anlatmışsınız ki makalenizi okurken kendimi anlatılarınızın içinde buldum. Sonsuz teşekkürler.

  21. Ali Rıza Aslan dedi ki:

    ERTAÇ bey kalemine yüreğine saglık. Geçmişe sürükledin özlemle anımsamaya çalıştığımız o günleri tekrar yaşattığın için çok teşekkür ederim. Selamlar saygılar.

  22. Kemal Talan dedi ki:

    Kaleminize sağlık sayın başkanım göremefiğimiz yıllarıda yaşamış hissiyle günümüzü yaşatarak akıcı malatya şivesi sözlerin kaynağından bizde tattık saygılarımla.

  23. TC Nurten İnan dedi ki:

    Çocukluğumdaki Malatya, buğday almaya, ben de giderdim nenemle, sanki o buğdayın kokusu hala burnumda tütüyor saygılarımla selamlıyorum.

  24. Sıtkı Özpolat dedi ki:

    Teşekkürler.Adeta çocuklugumu yaşadım.Bizim evde anneannenizin 100-150 m.ilerisinde caminin bitişiğinde idi.Kaleminize yüreğinize sağlık.

    1. Nacide Karabay dedi ki:

      Sıtkı abi Naylon Duran İn naralarını hatırlamıyor musun, sizler pencereden biz kapının üzerinden seyrederdik

  25. oğuz ÖZHAN dedi ki:

    sevgili ertaç abim kalemıne yüregıne saglık okudum eserını tekrar tekrar okuyacam ben 1965 doguluyum 1977 carmuzu kubilay orta okulunda mezun oldum sancaktar camı yanında akrabalarım vardı arasıra gelır onlarda kalırdım o resımdekı insanlrı tanırdım tam anlatıgınız gıbı okuyunca yazınızı o güneri benımle cıngenlıkte yaşamşsınız gıbı oldum tekrar teşekürler sizi tanımak ısterım ınşalah bürgün tanışmak ısterım sızn le sagılar

  26. Nevin Aksoy Unutmaz dedi ki:

    Ellerinize,kaleminize sağlık,harika anlatmışsınız.

  27. Bülent Kalaycıoğlu dedi ki:

    Kalemine sağlık Ertaç abi. Çok güzel bir yazı.

  28. Ender Nebioğlu dedi ki:

    Değerli hala oğlu yine döktürmüşsun eski günleri doğduğum evi büyüdüğüm evi yeniden yaşatmışsin çocuklugumda sıkca gördüğüm hikayelerini duyduğum değerli insanları ve hikâyeleri yeniden canlandırıp hafizalarimizi tazelendirmissin çok teşekkürler bu tarz eski günleri hatırlatan ve canlandıran yazilar pek derlenmiyor eline sağlık. Abimin nikah resmi beni ayrıca çok duygulandırdı Allah rahmet eylesin sana Allah tan sağlık ve elleri ne yazılarına devam için sağlık ve uzun ömürler dilerim.

    1. VAHAP BÜLBÜL dedi ki:

      Rahmetli Mustafa amcayı çok severdim. Kışla caddesinde rahmetli babam Hasan Hüseyin BÜLBÜL ile birlikte market açmışlardı. Mustafa amca bana hep eskilerin dediği gibi Vahop diye seslenir ve sen nasıl ortaksın kazancı bölüşmüyorsun derdi. Market zamanında caddeye benim için tezgah açardı ben biraz para kazandım mı parayı cebime koyar tezgahı bırakır giderdim. Mekanları cennet olsun gerçekten güzel insanlardı.

  29. Zeki Güçlü dedi ki:

    Kalemine yüreğine sağlık Ertaç abim.. 1971 de balabanda 2,5 ay çalıştım..

  30. Serap Özdabak dedi ki:

    Kalemine ve yüreğine sağlık Ertaç abi sağolasın.

  31. malatya aski dedi ki:

    Ellerinize saglik öncelikle,bazi yazilar vardir bitsede kurtulsak deriz, bazi yazilar vardir hic bitmesin hep okuyayim deriz, (Arasa) isimli makaleniz hic bitmesin dedigim türden bir makale cok akici, tekrar elinize emeginize saglik..

  32. Murat aslan dedi ki:

    Sn abim toplumsal ve kentsel belleğimizi bizlere izlettiğin için çok teşekkür ederiz. Gerçekten fakültede okurken antropoloji dersinde kültürün tanımını şöyle yapmıştık “insan oğulunun yaratıp toplumun kabul ettiği dinamik ve güncel olan herşey” mesleki açıdan söyleyim kent belleği çok önemlidir ve toplumsal kültürün altyapısını oluşturur bunları unutmak silmek geçmişle bağı koparmaktır güzel bir yazıda enazından bellek yenilendi elinize sağlık

  33. Köksal TOPÇU dedi ki:

    Eline saglık dayıcıgım
    Super bir yazi
    Köksal Topçu

  34. Mustafa Bahattin Akın dedi ki:

    Ertaç bey ellerine sağlık. Bizi nerelere götürdün. Çok zevkle okudum. O yılları yaşadım. Sağolasın. Selamlar.

  35. Müjgan Kaçar Bağdat dedi ki:

    Muhteşem bir paylaşım, çocukluğumuzda yaz tatillerinde biz de dedemin köyüne Kileyiğe giderdik, yaşadığımız yerde elektrik su vs. gibi imkanlar olmasına rağmen gaz lambası, kandil ile aydınlanmayı hiç yadırgamazdık. Köy yaşantısı bağ-bahçe ile çok mutlu olup bir sonraki tatili iple çekerdik. Malatya kendi toprağımızdı ve çocuk aklımızla özgürlüktü, istediğimiz gibi su, toprak, çiçek çer-çöp ile oyunlar oynamak doyulmaz bir mutluluktu.
    Selam olsun memlekete ve güzel insanlarına…

  36. Ahmet Turan Kelleci dedi ki:

    kel abuzeride unutmayın

  37. Muzaffer Günay dedi ki:

    Gerçekten harika fotoğraf ve bilgiler çok teşekkürler. Selamlar.

  38. ince mehmet dedi ki:

    Harika elinize yüreğinize sağlık

  39. murat gürbüz dedi ki:

    Çok güzel bir yazı. Benimde çocukluğumun geçtiği, (Azizler sokak, sancaktar mah, Dişbudak sokak, Cingenlik, Palu lu Cemil, Naylon Turan…) yerleri ve isimlerine aşina olduğum kişileri yazmanız beni geçmişe götürdü. Teşekkürler.

  40. Miraç Akdoğan dedi ki:

    Ertaç bey şahane yazınızı zevkle okudum kalemine sağlık çok teşekkür ederim tebrikler

  41. Erkan Mumcu dedi ki:

    Müthiş, nefes kesici, olağanüstü.
    O kadar heyecan verici, öylesine içine alan ve yaşatan bir anlatı ki insan hangi sözler ile duygusunu ifade edeceğini bilemiyor.
    Polis noktasında ” anneannesi’nin Malatya sını”
    kaybettiğini söyleyerek ağlayan çocuk ile beraber ben de gözyaşı döktüm.
    Başka nasıl bir metafor zamanın kuytusuna girip bir daha geri gelmeyen o masal şehirlerin,o güzel insanların hatıralarını o çocuğun “anneannesi’nin malatyasını kaybetmesi” kadar hakikatli anlatabilir? Hiç biri.
    Ertaç Önal çağdaşı olan hepimize şehirlerimize,hemşehrilerimize,mazimize karşı borcumuzu nasıl ödeyebileceğimize dair mükemmel bir örnek sunuyor.
    Aslına asaletine hürmeti olan herkesin yapması gerekeni hatırlatıyor.
    Ama öyle içtenlikle yapıyor ki samimiyetinin görkeminin gölgesinde kalıyor kalem ustalığı.
    İşte buna üstadlık denir.
    Sanatını hakikatin içinde eritip görünmez kılmak.
    Anlı şanlı edebiyatçılarımıza dahi örnek gösterilebilir bir kalem,üslup ustalığı.
    Ayakta alkışlıyorum.
    Ne mutlu “anneannesi’nin malatyası”na.
    Ardından hatırasını yad edecek hakikatli evlatlar bırakmış.
    Darısı cümle vilayetin başına.

  42. Feramuz Tosun dedi ki:

    Hısım kalemine eline sağlık son remi şöye hatırlıyorum P T T soluna745 al caferin büfesi arkada soldan mavi köşe ankara garajı şşmdi mahkemeli m sağlamın inş ferit erenlerin oteli hemen altı şimdi kunduracı olan yer bahçeli merkez lokantası tosunoğlunun lokantası vahit tosun amcam şanal tosunun babası rahmetli üst kat otel merkez hala bizde yusuf tosun amca oğlunda onun altı şimdiki belediye işhanı eski fırat ilkokulu sola dönünce itfaiye hamam sağ taraf az değişti iş bank malat palas garaj şimdi lokanta malatya eczanesi temelli pasajı hep esnaf hatırlıyorum selamlar hısımıma

  43. Atilla Kantarcı dedi ki:

    Ağabey, gönlüne sağlık. Sana katkı olsun diye bir ekleme yapayım. Köyceğizde Benim de olduğum bir ortamda yine Naylon Kemal ağabey, bir safariye katıldığından bahisle çok abartılı ve olması hiç de mümkün görülmeyen bir av hikayesi anlatıyordu. Lafı bitince, babam Adnan Kantarcı, yani olurda bu kadar da olmaz babından “Allah Allah” deyip içini çekince, Kemal Abi:
    “İnanmazsan Teyfur’a (Tayfur Elmalı) sor deyince çok gülmüştük.

  44. malatya dedi ki:

    Çok güzel anılar yazmışsınız anıları canlandırmışsınız. Ama şu naylon duran iyi olmamış malatyaya bir faydası olmamıştır zarardan başka

  45. ali dedi ki:

    Kalemine sağlık .mükemmel bir yazı…..

  46. Erkal Akşit dedi ki:

    Ağabeyim Allah sağlık ve huzur içinde sizlere uzun ömür versin.Ağzınıza sağlık geçmişe götürdünüz .

  47. sevgi palancı dedi ki:

    Kaleminize yüreğinize sağlık başkanım???

  48. Yavuz Selim Turan dedi ki:

    Ertaç abi,eline,yüreğine,kalemine sağlık, diğerleri gibi bu yazınıda zevkle okudum,sağlıklı mutlu uzun bir ömür diliyorum ve yeni yazınızı heyecanla bekliyorum, selam ve saygılar.

  49. Abuzer Boztemir dedi ki:

    Aynen 1960 Kuşağıyım Çok Duygulandım Canım Benim Temiz Ve Naif Şehrim Malatya

  50. Selçuk AÇIKGÖZ dedi ki:

    Emeğinize ve kaleminize sağlık Ertaç Bey güzel bir malatya yazısı olmuş.

  51. Kaya çiçek dedi ki:

    Harika olmuş Ertac abi

  52. Levent AKSOY dedi ki:

    Ertaç abi,yine döktürmüşsün.Eline sağlık.Her yazını büyük bir zevkle okuyorum.Allah sağlıklı ve uzun ömürler verir inşallah.Köy enstitüleri hakkında yerden göğe kadar haklısın.Rahmetli babam da bu okul mezunuydu.Ne kadar değerli eğitimler verildiğini biliyorum.Babanıza da Allah’tan rahmet diliyorum.Sizin gibi bir evlat yetiştirdiği için minnetle anıyorum.

  53. M.H.KARADAĞ dedi ki:

    Harika bir yaz. adeta çocukluğumu tekrar yaşadım. Güzel bir paylaşım.

  54. malatyadan dedi ki:

    emeğinize sağlık çok güzel bir yazı olmuş, devamını bekleriz, sağlıkla kalın.eskiden Malatyamızın apayrı bir güzelliği vardı, her güzelliği zamana yenik düştü maalesef

  55. Murat Sancar Yüzbaşıoğlu dedi ki:

    Kalemine,yüregine sağlık Ertac abi.Tesekkurler.

  56. Dr. Şanal TOSUN dedi ki:

    Ertaç Bey,
    Gene Malatya’nın son yetmiş yıllık tarihine , gelecek nesillerin keyifle okuyacağı notlar düşmüşsünüz, hafızanıza ve kaleminize sağlık.

  57. Naim Paz dedi ki:

    yine enfes bir paylaşım ,, Emeğinize sağlık

  58. Kenan AVŞAR dedi ki:

    Emeğinize elinize sağlık, çok güzel ve akıcı okudukça içine çeken bir öz anlatım , O güzel yaşanası yıllar ve tabi MALATYA MIN Güzel saf temiz insanları , Naylon Turanın Ceza evinde yanındaki Anamın süt gardaşı HEKİMHAN / GÜZELYURTLU AĞCA Dayım , Gerçekten bende büyüklerimden hep dinlerim herşey eskide kalmış , dostluk – samimiyet – insanlık – paylaşmak hersey .
    Teşekkürler Güzel MALATYANIN güzel insanı , kalemine sağlık…

  59. Sevgi Palancı dedi ki:

    Yüreğinize kaleminize sağlık başkanım. Çok güzeldi. Sağlıklı uzun ömrünüz olsun, Malatya nın has adamı. Saygılarımla.

  60. A.Vahap Kaygusuz dedi ki:

    Eline, kalemine, yüregine sağlık üstad. Devamı gelir inşallah.

  61. Erkal AKŞİT dedi ki:

    Abi ne güzel bir Malatya turu attırdın.Allah sağlık ve afiyet versin.

    1. Ferah kazanci dedi ki:

      Cok tesekkur ederiz kazanci ailesi olarak ben mulazim kazancini torunuyum dedem hakkinda soylediginiz guzel seyler icin allah razi olsun

  62. Hacıbayram Bulgurlu dedi ki:

    #Kemal #TAHİR’in edebî yazılış kıvamıyla anlattığı 1950’li, 1960’lı vede 1970’lı yıllarını anlatırken “Malatya’ baklavası tadında anlatan “#ERTAÇ #ÖNAL” BEY’E TEŞEKKÜR EDİYORUM. HER MALATYA’LI ARKADAŞIN EV ÖDEVİ GİBİ OKUYUNCA ANLAŞILIR MUKKEMMEL BİR ÇALIŞMA+ MÜKEMMEL BİR ANLATIM VAR….
    VESSELAM

  63. Sümeyye dedi ki:

    Kaleminize ve yüreğinize sağlık?

  64. Ali Artuk dedi ki:

    Zevkle okudum,bir an için çocukluk yıllarına geri döndüm,zamanın gelenek, görenekleri,ilkokulda ki öğretmenlerimin eğitim mücadelesini,zamanın toplumsal yapısı ve ekonomik şartlarını bir bir gözümün önünde canlandırdığımı,şimdiki mevcut imkan ve olanaklarına rağmen..
    O güzel yılları aradığimi rahatlıkla söyleyebilirim…
    O duyguyu yaşattığın için yürekten teşekkür ederim, Yüreğine ve kalemine sağlık
    Değerli ağabeyim.. selamlar

  65. Aziz Yağcı dedi ki:

    Abi elinize sağlık. Harika bir anlatım. Saygılar

  66. mustafa sağlam dedi ki:

    Ertac abi kalemine sağlık..biz o günleri çok yaşayamadık ama dikkatle takip ediyorum…bu yazıların daha çok yayınlanmasını ıstiyorum..bende 1987-88 döneminde ant doğu bölge müdürlüğünde staj yapma şansı buldum.bolge müdürümüz huseyin çitlak beydi…rahmetli şerefettin maraş vahdettin yıldırım lütfü gedik ve diğerleri…sizinde adınızı duymuştum…tekrar ellerinize sağlık…saygılarımla

  67. Kenan Ercişli dedi ki:

    Abi kaleminize saglik ellerinizden öperim.

  68. Bekir Sıtkı Şener dedi ki:

    Başkanım gerçek bir mekan tarih bir roman gibi bukadar akıcı heyacanlı anlatılır yüreğine eline sağlık saygılar

  69. şahin karadağ dedi ki:

    Abim Malatya’nın eski günlerini çok güzel anlatmışsınız . Kaleminize gönlünüze sağlık. Sizin ve bizim nesilde kaybolunca , ne Malatya’yı anlatacak biri , nede Malatya’da kalan Malatyalı bulunamayacak. Allah sizlere sağlıklı bir ömür versin.
    Saygılarımla.

    1. Muammer Yıldırım dedi ki:

      Teşekkürler Ertaç bey. Kaleminize sağlık.Yorulan gönüllerimize tatlı bir esinti gibi geldi.

  70. murat gürbüz dedi ki:

    Çok güzel bir yazı. Benimde çocukluğumun geçtiği, (Azizler sokak, sancaktar mah, Dişbudak sokak, Cingenlik, Palu lu Cemil, Naylon Turan…) yerleri ve isimlerine aşina olduğum kişileri yazmanız beni geçmişe götürdü. Teşekkürler.

  71. orhan turhan dedi ki:

    Ertaç abi bir solukta okudum. Yüreğine sağlık.

  72. özer Gülşen dedi ki:

    Kaleminize Sağlık Ertaç Bey.

  73. erhan Özcan dedi ki:

    Gene döktürmüşsün baba

  74. Heredot Cevdet dedi ki:

    Keşke mülahazalarınıza siyasi yaklaşımlarınızı katmasanız.Bir dönemin sosyal dokusunu çok güzel ifade ediyorsunuz.Zihniniz berrak fikirleriniz yol gösterici olsun.Kalın sağlıcakla…

  75. Osman Kurt dedi ki:

    Bir Darende Balabanlı olarak keyif duyarak okudum çook duru bir hafıza maşallah, devamını da beklşyorum

  76. Ömer dedi ki:

    Ellerinize, yüreğinize sağlık..

  77. Bülent Sarıoğlu dedi ki:

    İnsanı çocukluğundan yakalayan duru, samimi bir üslup ve muhteşem bir kent hafızası. Görseller ve müzik de cabası. Umarım bu yazılar devam eder. Kaleminize, zihninize, emeğinize sağlık.

  78. Metoo dedi ki:

    Benim böyükanamın malatyasıda barguzuydu..tek şeritli iki yanı agac dar çırmıhtı yolundan gider böyükanamın sütünü alır çarşıya babama getirirdim..babam bangada çalışıydı..o sütü bangadaki arhadaşlarına satar parasını böyükanama verirdi..bangaya gittigimde beni veznenin arhasına çagirirdi yanina..oralet icirirdi bide yeni cicit para verirdi..hadi gardaş sen ara cegetlerden hemen eve git der gonderirdi beni…okudugum zamanda garneyi alır fuzuliden asağı iner sumerbankin onundeki şorikli yaşara dikkatli dikkatli bakarak babamin yanina giderdim garnem eyi ya hava atacam..babamda banganın yaninda asmaaltı lokantası vardı orada kebap yedirirdi..teze caminin arhasında derme catma yanyana güçcük tükanlar vardı ordan gocik aldik mısır carsısından da sarı bi cizme..degmeyin keyfime..sonrasi gurbet oldu..her geldigimde malatyamin biraz daha degistigini betonlastigini gordum..tekelin sumerbankin cezaevinin yikildigini tarihi eser gibi duran istasyon caddesinin yesilliginin kayboldugunu gordum..hey gidi guzelim malatyam ne kadar masum guzel sirin bir sehirdin..o ictigim oraletin yedigim kebanin tadini gocigin beni sicak tutmasini cizmenin rahatlığıni daha hic bir yerde bulamadim..

  79. Eness dedi ki:

    Vay be şimdi ki laylonlarin ağababasi buymuş demek ki

  80. Osman bulut dedi ki:

    Ertaç bey kalemine ve yüreğine sağlık çocukluk ve gençlik yıllarını bize hatırlattın teşekkürler

  81. Ensar dedi ki:

    Yoğurt satan teyzeler kasap pazarı bura o arkadaki adam halen o çay ocağını işletmekte .Emeğinize sağlık Ertaç Önal

  82. Nuran Gezdirici dedi ki:

    Sevgili Ertaç

    Yüreğine kalemine sağlık. Malatya dilinde “ganere” derdik. Sen neden “kanere” diye yazdın açıklarsan memnun olurum.

  83. Malatyalı Pala dedi ki:

    Enfes bir yazı olmuş ???

  84. Erol dedi ki:

    yazınız beni çok duygulandırdı adeta 50 yıl geriye gittim.hele o fotoğrafları benim nikâhımın kırıldığı bina beni çok etkiledi yazdığınız ve fotoğrafları gönderdiğiniz için teşekkür ederim.

  85. Seçkin Önal Savaş dedi ki:

    Eline ,kalemine,canına sağlık canım abim. Ne güzel ya
    yazmışsın. Okurken gözlerim doldu. Eski günleri yeniden
    anımsattın. Sağol var ol.

  86. Yüksel dedi ki:

    Elinize emeğinize sağlık çok güzel bir yazı olmuş Allah rahmet eylesin naylon duranın oğlu rahmetli Tarkan’ın çok sevdiği kız vardı kız ağa kızı ağa torunu tanınmış aile kızı ikiside birbirini çok sevmişlerdi hikayesi uzun naylon Turan’ın hanımı çok iyi bir hanımefendi idi Allah rahmet eylesin korktuğundan emin umduğuna nail eylesin inşallah hepsini

  87. Taner dedi ki:

    Hocam eline,emeğine sağlık gerçekten çok güzel olmuş

  88. Birisi dedi ki:

    Çok güzel yazı ellerinize sağlık. O köy enstitülerini kapatan menderes ve amerikanci yandaşları günümüzde egitimin içine etmiş durumdalar. Asıl bir gece de cahil kalınan zaman o enstitülerin kapatıldığı gecedir.

  89. Aysun dedi ki:

    Bir malatyali olarak gecmişten , güzel anılardan bahsettiginiz için teşekkür ederim . Çok güzel kaleme almışsınız 78 doğumlu olmama rağmen geçmiş gözlerimde canlandı.

  90. VAHAP KARATAŞ dedi ki:

    Değerli kardeşim;senin sayende on yıllar öncesi gerçek ve nostaljik olayları okuyoruz ve öğreniyoruz.eline ,yüreğine sağlık. Senin yazılarını okudukça ” maziyi düşündüm de yoruldum halin elinde ,gönlüm hala o eski günlere dönmek emelinde” şarkı sözlerini hatırlıyorum.

  91. Ruşen Saatçılar dedi ki:

    Eline kalemine sağlık bu güzel yaşanmış
    anıları ne zaman kitaplığımızda görüp bizden sonra gelenlere aktaracağız selam ve sevgiler
    Ruşen Saatçılar

  92. Hatice dedi ki:

    Emeğinize sağlık Sayın hemşerim

  93. Malatyalı dedi ki:

    Ertaç bey öncelikle bu güzel yazı dizilerinden ötürü size teşekkür ederiz.Burada bunları okumak bize büyük keyif vermekte Malatya’dan uzak olmamız bu yazıların bu özlemleri dahada artırmakta.Bitlis’li Mülazım amca bibimin eşi olur yani halamın.Kısaca eniştemiz yaşım gereği göremedim kendilerini lakin her zaman kendisi hakkında bu gün olduğu gibi güzellikleri anlatılır.ALLAH Rahmet eylesin.Ertaç bey Sizi Malatyanın geçmiş hafızası olarak görüyoruz ben İstanbulluoğlu ailesinin ferdi olarak bizden neler olduğunu inanın merak etmekteyim bir vakit Kışla caddesinde oturan ailemin tabi ben göremedim yaşamından kesitleri sizden aktırılmasını merakla bekliyecem.

  94. Ahmet dedi ki:

    Kim ne derse desin eski her şeyden güzel hiç olmasa saygı vardı sevgi vardı ahlâk vardi bolluk bizi çok şumarttı allah sonumuzu hayr eylesin inşallah haberde güzel olmuş teşekkürler haber malatya

  95. Ayhan Bio dedi ki:

    Birbirimizi yemekten, böyle tarihin efsunlu sayfalarında kalmış o masum kültürümüzün samimi yansımaları olan bu tarz yazıları çok özler olduk. Ah güzelim Anadolu insanı. Biz buyduk. Emeğinize sağlık çok güzel bir çalışma olmuş… Allah’a emanet

  96. Ahmet BÜLBÜLOĞLU dedi ki:

    Ne kadar güzel olmuş. Geçmiş bir anda gözlerimizde canlandı. Çok teşekkür ederiz. Malatya da yerli insanlarımız kalmadı. Bir kaç aile buradayız.

  97. Nevzat dedi ki:

    tşkl eline kalemine sağlık

YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici, saygısız ifadeler, cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, suçluyu ya da suçu övücü, uygunsuz gönderici adı, 'naylon- uyduruk' mail adresli, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır. Ayrıca, mesajların tüm yasal ve cezai sorumluluğu, mesajlarıyla birlikte IP numaraları da düşen göndericilere aittir."