Colis Nevzat, 1950'li yılların sonları ile 1960'lı yılların ilk yarısında...
..Colis Nevzat, 1950’li yılların sonları ile 1960’lı yılların ilk yarısında artık şehir içerisinde adeta bir asayiş ekibi gibi dolaşır. Gücüne, kuvvetine güvenerek zayıf ve koruması.. Ertaç ÖNAL [email protected] “Yarış başladı, yaklaşık 250 atlet yarışıyordu. Tüm gücümü toplayıp çılgınca koşmaya başladım. Ayak numarama uygun lastik ayakkabı bulunamadığından yalınayak koşmak zorunda kalmıştım. Sokaklar parke taşları ile döşeliydi, çoğu taşlar yerinden oynamış uç kısımları adeta keskin bıçak halini almıştı. Ama hiç acı duymuyor, koşuyor, koşuyordum. Hedefe 1-2 km. kaldığında önümde 5-6 kişi vardı. Sonradan öğrendiğime göre bunlar atletizm yarışlarında derece almış sporcularmış. Bir an yarışı kaybedeceğimi düşünüp ağlamaya başladım, çıplak ayaklarımdan akan kan parke taşlar üzerinde iz bırakıyor ama hiç acı duymuyor, hem ağlıyor hem yarışı kazanmam için dua ederek çılgınca koşuyordum. Final ipini 2-3 adım önde göğüsledim… Göz yaşımı ter gibi gösterip yere yığıldım.” ** ACILARLA YOĞRULDUM Malatya’da yaşamının bu dönüm noktasını anlatırken, bu kez de koltuğuna yığıldı adeta. Konuşmadı bir süre. Sonra devam etti duygulu bir ses tonu ile: “Babamı 7 yaşımda kaybettim. Annem ve benden 3 yaş büyük özürlü kardeşimle (çok iyi bir duvar ustası olmasına karşın psikolojik sorunu nedeniyle sapından tuttuğu sazını omuzuna koyarak kahvehanelerde kısa süreli konserler veren 'Fır Fayık- Faik' lakaplı ağabeyinden bahsediyor ama bu konuda fazlaca bir açıklama yapmak istemediğini anladığımdan üstelemiyorum) birlikte yaşıyorduk. Hiçbir gelirimiz yoktu. Annem evimizin küçücük bahçesine ektiği patateslerle sabah patates çorbası, öğlen etsiz sulu patates yemeği, akşam patates öfelemesi ile karnımızı doyururdu. . “ Bu nedenle ilkokulu bitiren ağabey Faik, inşaat işleri yapan bir kalfanın yanında çalışmaya başlar. Çok ezilir, haksızlıklara uğrar, sudan bahanelerle ücreti kesilir. Adeta şamar oğlanı gibidir. Ağabeyinin bu durumunu gören Nevzat, bu haksızlıklara içerlese de bir şey yapamamanın ezikliğini küçücük yüreğinin derinliklerinde hisseder. ** “Hiçbir gelirimizin olmaması, fakirlik, anama yük olmam beni kahrediyordu. Halkevi önünden başlayıp Mensucat (Sümerbank) Fabrikası önünde bitecek olan bir kros yarışmasında birinci gelecek olan fabrikanın atletizm takımı için işe alınacak diye Halkevinden bir duyuru yaptılar. Koşu ayakkabısı olmayanlara atlet ve lastik ayakkabı verdiler ama bana verilen ayağıma küçük geldiği ve başka ayakkabı olmadığı için yarışa yalınayak katıldım. Yalın ayak ile birinci geldiğim yarışma bu yarışma işte. İşe alınmıştım. İlk maaşımı aldığımda sevinçten uçarcasına anama koştum, maaşımı avcuna koyup ağlamaya başladım. Anam elindeki parayı kenara koyup; “ Bak oğul, bedeninin gücüne ters orantılı çocuk gibi kalbin var. Benim bir ayağım çukurda, sen okumalısın ama bir yatılı okul bul git okumanı tamamla. Okumazsan daha çok ezilirsin” dedi. ** Bir çalıştırıcı nezaretinde iki ay sonra Ankara’da yapılacak Türkiye atletizm yarışmasına hazırlanıyorduk. Ankara’ya geldiğimizde ilk defa büyük bir şehir gördüm, büyülenmiş gibiydim, o an tahsilime devam etmeye ve yatılı olarak hangi okullarda okuyabileceğimi soruşturmaya başladım. Atletizm yarışmasında engelli bayrak koşusunda takım halinde Türkiye üçüncüsü olduk. O tarihlerde ortaokul üçüncü sınıftaydım ve derslerimde de başarılıydım. Çok donanımlı öğretmenlerimiz vardı. Okul müdürümüz Bayrak şiirinin yazarı Arif Nihat Asya idi. O muhteşem Bayrak şiiri tüm öğrencilerin ezberindeydi. Halen benim belleğimdedir: Ey, göklerin beyaz ve kızıl süsü, Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü! Işık ışık dalga dalga bayrağım, Senin destanını okudum, şenin destanını yazacağım. Sana benim gözümle bakmayanın Mezarını kazacağım Seni selamlamadan uçan kuşun Yuvasını bozacağım Dalgalandığın yerde ne korku ne keder… Gölgende bana da, bana da yer ver Sabah olmasın Güneş doğmasın ne çıkar Yurda ay yıldızının ışığı yeter Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün Kızıllığında ısındık Dağlardan çöllere düştüğümüz gün Gölgene sığındık Ey şimdi süzgün, rüzgârlarda dalgalı Yüksek yerlerde açan çiçeğim Senin altında doğdum Senin altında öleceğim Tarihim, şerefim şiirim, her şeyim Yeryüzünde yer beğen Nereye dikilmek istersen Söyle seni oraya dikeyim. Anamın ısrarları ile onu yalnız bırakmaya gönlüm razı olmasa da Kuleli Askeri Lisesi giriş sınavına katılmaya karar verdim.” ** BİR DUVAR YAZISI: COLİS-A.Ç. “1950 li yıllar. Henüz ilkokul öğrencisiyim. Gazi İlk Okulu, Beşkonaklar yolu, Kanalboyu, Sivas Caddesi, Devlet Hastanesi civarı, Kernek semtindeki Evliyaoğlu sokak, Tekmezar Mahallesi semtlerinde hemen tüm bahçe duvarları üzerinde kırmızı yağlı boya ile büyük harflerle (COLİS-A.Ç) yazıldığını görüyor ve hiçbir anlam veremiyordum .Bir de rumuzu vardı Colis AÇ nin. “Ne demekti, anlamı neydi? Bir türlü çözemezdim. Akranlarımın da bu konuda bir bilgisi yoktu. Bu yazı ve amblem herhangi bir duvardan silinse 1–2 gün içinde yenisi yazılıyordu. 27 Mayıs 1960 askeri darbesinden sonra silinenlerin yerine yenisi yazılmaz oldu ve 1-2 yıl içerisinde tamamen kayboldu. Yaklaşık 10–12 yıl sonra öğrenebildim COLİS (A.Ç) nin anlamını ve de hikâyesini.. 1908 yılında ilk kez siyahi bir boksör Dünya Ağır Siklet Boks Şampiyonluğunu kazanır. ABD’de siyah-beyaz çatışmalarının yoğun olduğu o yıllarda tam 7 yıl bu unvanını elinde tutan siyahi boksör ‘’ Jack johnson’’dur. Ancak Jack Johnson’un 1915 yılında boksu bırakması ile Dünya ağır sıklet boks şampiyonu unvanını siyahî boksörlere vermemek için yıllarca çeşitli hakem oyunları oynanır ringlerde. 1935’li yıllarda yine zenci bir boksörün ismi duyulmaktadır. Hiçbir hakem oyununa fırsat vermeden önüne gelen rakibini nakavt ederek yenmektedir bu boksör. Nihayet 1937 yılında Dünya ağır sıklet boks şampiyonluğu unvan maçına çıkmaya hak kazanır ve ilk rauntta nakavtla yener rakibini. Bu ABD’li boksörün ismi ‘’Joe Luis’’ dir. Yine o yıllarda özellikle ABD‘de, zenciler her yerde aşağılanmakta, hor görülmekte, üçüncü sınıf insan muamelesine maruz kalmaktadırlar. Bu nedenle Joe Luis’in bu şampiyonluğu ezilenlerin, zulme uğrayanların yumruğu olarak algılanır tüm dünyada. 1949 yılında namağlup şampiyon olarak boksu bırakır. Boks literatüründeki gelmiş geçmiş en büyük dünya ağır sıklet boks şampiyonları listesinde halen ilk sırayı almaya devam etmektedir Joe Luis. (Meraklılarına söyleyelim; Muhammed Ali bu sıralamada ikincidir.) “1932 doğumluyum. 15 yaşımda iken şimdi Atatürk evi olan Halkevindeki ‘58’ lakaplı Nihat isimli boks hocasının yaptırdığı boks çalışmalarını seyrediyor, orada öğrendiğim direkt, aparkat, kroşe, vücut salvoları gibi hareketleri evimiz bahçesindeki ağaca astığım kum dolu torba ile tekrar ediyor, ağaç dalında barfiks ve ağır taşlarla badi çalışmaları yapıyordum. Bir süre sonra Nihat hocaya gidip benim de boks çalışmalarına katılmak istediğimi söyledim, tebessüm ederek daha çocuk olduğumu, birkaç yıl sonra gelmemi söyledi. Ben ısrar edince benden birkaç yaş büyük eski bir öğrencisini ringde karşıma çıkarırken kulağına ‘fazla hırpalama’ dediğini duydum. Daha ilk hamlede attığım bir sağ, bir sol kroşe ile rakibim düşüp bayıldı. Ama inanın o hal bana zevk değil hüzün vermişti.” Böylece Halkevi boks karmasına kabul edilen Çobanoğlu’na rakip dayanmıyordu. Cüsse olarak kendisinden iri ve tecrübeli boksörler ringde karşısına çıkmaya çekinir oldular. Böylece demir yumruklu Dünya ağır sıklet boks şampiyonu Joe Luis ismi galat haline gelir ve çevresinde “Colis” olarak anılır oldu. ** HAMİDO AT HEDİYE ETTİ “1947’li yılı ilkbahar aylarının başları, hatırlamadığım bir sebeple Hamido’nun (Şehit Hamit Fendoğlu) kardeşi İbrahim Fendoğlu ile tartıştık. Galiba biraz hırpalamışım ki, iki gün sonra abisi Hamido evime geldi bana övgülerde bulundu, soruşturduğunu belirtip, ‘Mert bir delikanlıymışsın. Nerelisin’ diye sordu. Barguzulu olduğumu söyledim. Bana yanında getirdiği kır atının yularını uzatarak ‘gez dolaş’ diye ısrar etti. Ben de yanımdaki arkadaşlarımla birlikte bu at ile Malatya’yı baştanbaşa günlerce dolaştım. Tecde Gölünün etrafında gezinirken göle giren bir Mehmetçiğin suya batıp çıkmaya başladığını gördüm. Hemen birkaç kulaçta boğulmak üzere olan Mehmetçiğe ulaştım. Benim boğazıma sarılınca ikimiz birlikte gölün dibine battık. Ben boğazımı elinden kurtarıp suyun yüzüne çıktım derin nefes alıp tekrar dibe daldım. Baygın olan Mehmetçiği gölden çıkarmayı başardım. Kendine gelince etrafındakilere kendisini kimin kurtardığını sormuş. Seni Colis kurtardı diye benim ismimi ve nerelerde bulunabileceğimi söylemişler. Bir hafta sonra Sıtmapınarı semtindeki Günaydın Sineması’nın önünde beni buldu, boynuma sarılıp çokça teşekkür etti. Birkaç gün sonra Mersin’den gelen babası ile tekrar yanıma geldi. Babası Mersin'de inşaat işleri yapan zengin bir müteahhit olduğunu, tek oğlunu kurtardığım için deniz kenarında bir evi bana hediye etmek istediğini söyledi, ısrarına rağmen kabul etmedim. Birkaç gün sonra oğlu vasıtasıyla bana orijinal kutu içerisinde bir kol saati hediye göndermiş. O zamanlar çok sayılı insanların kol saati vardı. O kol saatini gece yastığımın kenarına koyup tik tak sesleri ile uyumak bana sonsuz bir huzur veriyordu. 10 gün kadar sonra Hamido tekrar gelerek; Yeni kurulan Demokrat parti adına yürüyüş yapacaklarını, partili olarak sayıca az oldukları için kendilerine sataşmak ve yürüyüşlerine engel olma isteyenler olabileceğini, arkLS




