SON DAKİKA
SON DEPREMLER
Orhan Tuğrulca

Aslantepe Evresinde Din ve Tapınak

Aslantepe Evresinde Din ve Tapınak
A- A+ PAYLAŞ

Orhan TUĞRULCA
Tarihçi-Yazar
otogrulca@hotmail.com

Malatya’nın yaklaşık on bin yıllık yerleşim tarihi dikkate alındığında Aslantepe, Cafer höyük ve Değirmentepe’den sonra en eski höyüklerden biridir. 

Aslantepe, yaklaşık 5 bin yıllık tarihi boyunca dünya insanlık tarihine birçok önemli deneyimler bırakmıştır. Bu deneyimlerin belki de en başında tarihte ilk defa “devlet” denilen olgunun kurum ve kuruluşlarıyla uç vermeye başlamasıdır. Üst yapısını “Tapınak-Saray” olarak adlandırabileceğimiz devlet oluşumu M.Ö. 3 bin yıllarında şiddetli bir yıkım ile karşı karşıya geldi. Devlet-Kent uygarlığını bütünüyle çökerten bu yıkımın Kafkas ötesinden gelen göçebe ve yarı göçebe bir istilacı grup tarafından gerçekleştirildiği kabul edilmektedir. M.Ö. 3 bin yıllarında gerçekleşen bu kırılmanın nedeninin yalnızca dışarıdan gelen bir istilacı güce dayandırılamayacağını Tapınak-Saray nitelikli iktidarların içten içe bir tükenmişliğin de sebep olmuş olabileceği yönünde yorumlar yapılmaktadır.(1) 

Aslantepe’nin bilinen ilk kırılması olarak kabul edilen bu olaydan sonra yıkıntıların üzerinde yeni bir dönem başlamıştır. Mezopotamya etkisinin gittikçe azaldığı bu dönemde yani M.Ö. 3.000–2.800 yıllarında Aslantepe’de savunma berkitmeleri dikkat çekmektedir. Bu durum Aslantepe’de mevcut gücün bölgesel çatışmalara katılmış olabileceğini hatırlatmaktadır. 

M.Ö. 2 binli yıllarda Anadolu’da ortaya çıkan Hitit varlığı ile birlikte Aslantepe’de yeni bir sürecin başlangıcı olduğu söylenebilir. M.Ö. 1700 yıllarından itibaren önemli bir siyasi ve askeri güç haline gelen Hititler, Diyarbakır Ergani bölgesindeki İşuva Bakır madenlerine sahip olmak için Malatya bölgesine hâkim olmayı önemsemişlerdir. 

Hitit çağında sürekli yıkımlarla karşılaşan Aslantepe her seferinde yeniden toparlanacaktır.(2) M.Ö. 1200 yıllarında Hitit İmparatorluğunun yıkılmasından sonra Aslantepe’de Malatya’da Geç Hitit Şehir Devletleri Dönemi yaşanmıştır. M.Ö. 1200- İle M.Ö. 640 yılları arasında yaşanan bu dönemde Malatya-Aslantepe’de “Melid Krallığı” adı verilen bir kent devletinin adı geçmektedir. 

Bugünkü modern Malatya’nın 7 km kuzeydoğusuna düşen Aslantepe höyüğü yaklaşık 4,5 hektarlık bir alanı kaplamaktadır. Tarihlendirmesi farklı şekillerde söylense de örneğin Geç Kalkolitik Çağ gibi. Aslantepe ile ilgili ilk bilgilere arkeolojik kazılara dayalı olarak M.Ö. 5 bin yılın sonu ya da M.Ö. 4 bin yılın başından (4.000) itibaren elde edilmeye başlanmıştır.(3)

Aslantepe’deki buluntular ve bunların kapsamlı analizleri göstermektedir ki yanı başındaki Mezopotamya’nın zaman zaman etkilemesi ile bölgede; merkezi hükümet biçimlerine, ekonominin denetimine, yönetim ve bürokrasiye, farklılaşmış sosyal sınıfların ortaya çıkmasına, buna dayalı olarak ilk “siyasi-hukuksal devlet”in doğuşuna tanıklık etmiştir.(4)

Aslantepe yerleşkesinde devletin doğuşu ile ilgili belki de en önemli bulgu höyükte ortaya çıkan çok amaçlı kamu yapılarıdır. İşlevi açısından “saray” olarak nitelendirilen bu yapılar, yörede farklı sorumlulukları olan iş bölümünün yaşandığı ve bir yönetici zümrenin varlığını gösteren en önemli bulgular olarak değerlendirilmektedir.(5)

Din ve Tapınak;

Aslantepe’de ortaya çıkarılan yapıların arasında şüphesiz ki en dikkat çeken yapı tapınaklardır. Yerleşkede bulunan tapınak-saray kompleksinin işlevi konusunda farklı değerlendirmeler yapılmakla birlikte arkeologların, ortaya çıkan yapı kompleksini “tapınak-saray” ifadeleri ile tanımlamaları hayli ilginçtir. Tapınak, yalnızca dini ibadetlerin ve ritüellerin yapıldığı yerdir. Saray ise bir idari ve yönetim merkezidir. Arkeologların ve tarihçilerin dikkat çekmek istedikleri husus, sarayın/devletin işlevi ile tapınağın/dinin işlevi arasında bir ayrıma gitmenin zor olduğu yönündedir. Zira devlet/saray-tapınak/din ayrımı modern zamanların bir sonucudur. Daha da belirginleştirecek olursak, din-devlet ayrışması Avrupa’da Rönesans ve reform hareketlerinden sonra bütün dünyaya yayılmıştır. Dolayısıyla insanlık tarihinin başlangıcından modern zamanlara kadar geçen sürede tapınak-saray ya da din-devlet ayrımından söz edilemeyeceği arkeolojik verilerden de anlaşılmaktadır. 

Sanat ve Din,

Burada bu başlığı kullanmamızın nedeni, Sanat, Din ve Arkeoloji ilişkilerini derinlemesine incelemek değildir. Sadece arkeolojik kazılarda ortaya çıkan ve bugün sanatsal buluntular diye tasnif ettiğimiz verilerin yalnızca sanatsal bir değer taşımadıklarını aynı zamanda dönemin inanç ve tapınma kültürünü de ifade ettiğini vurgulamak içindir.

Bilhassa Geç Hitit Evresinde karşımıza çıkan heykel ve kabartmaların arasında yer alan insan ve hayvan heykelleri ile tanrı libasyonu olarak isimlendirilen kabartmaların günümüz arkeologları tarafından genellikle dinsel anlamlar yüklenmek suretiyle yorumlanmaktadır. Ortaya çıkan betimlemelerin “fırtına tanrısı”, “Ay tanrısı ve güneş tanrısı”, “tanrı ve tanrıça”, “Tanrı Parata” ve “Tanrıça kubaba” gibi tanımlamalar bunu göstermektedir. Söz konusu bu buluntuların bu şekilde yorumlanmasının dışında, başka türlü bir yorum yapılamadığından okuyucuların dikkatini çekmekle yetiniyoruz. 

Aslantepe evresinde tespit edilen yapılar arasında belki de en önemlisi arkeologların “tapınak/saray” dedikleri bölümler olsa gerek. Farklı fonksiyonları icra eden özelliğinden dolayı Marcella Frangipane tarafından “Külliye olarak tavsif edilmiştir. 

Frangipane bu yapıyı “tapınak/saray” külliyesinin ilk örneği olarak göstermektedir.(6) M.Ö 3350 -3000 yılları arasına tarihlendirilen bu “Tapınak/saray” külliyesi iki bölümden oluşmaktadır. Tapınak A ve tapınak B olarak adlandırılan bu yapıların farklı fonksiyonları olduğu kabul edilmektedir. “Her ne kadar planların açıkça tapınma ve din amaçlı bir etkinliği gösteriyorsa da, bu yapıların her birinin dinsel, ekonomik ve yönetimsel olmak üzere, birden çok işlev amaçlanarak yapıldığı” sanılmaktadır.(7) 

Söz konusu bu binaya çeşitli ve anıtsal büyüklükte bir kapıdan giriliyor, geniş bir koridordan geçilerek önce birbirine bitişik ambarlardan oluşan bir bütüne, sonrada tepenin yamacında daha yüksekte bulunan ve yükseltilmiş bir konumda olan büyük bir tapınağa (Tapınak B) varılıyor. 

“Her iki tapınağın planları hemen hemen aynıdır. Ancak içlerindeki malzemenin konumu tümden değişiktir. Örneğin tek başına bir bütün oluşturduğu ve içinde merkez kurumlara ait birçok işin gerçekleştirildiği sanılan Tapınak A’da çanak çömleğin en çok yığılı olduğu ve ambar görevi üstlendiği düşünülen yan iki odadır. Bunlardan birinin malı yığma, ötekinin malı dağıtma işinde kullanıldığı anlaşılmaktadır. Burada ayrıca çıkarılan cretulaların (mühür baskıları) konulduğu ufak bir duvar odacık bulunur. 

Tapınak B’de işlevler başka türlü dağılım göstermektedir. Öyle ki tapınağın içinde sadece inanç ve tapınma ile ilgili etkinlikler yürütülmüş olduğu anlaşılmaktadır. Tüm tabak çanak burada cella (tapınma odası) içinde toplanmış durumdadır. Yine tapınmayla ilgili kaide üzerinde ayaklı kâseler sunak yakınında bir yerdedir.”(8) Öyle anlaşılıyor ki Tapınak B sadece dini ritüellerin yapıldığı yer olarak ayrılmışken Tapınak A tarımsal ürünlerin denetimini ve yeniden dağıtımının yapıldığı yer olarak işlev görmüş olmalıdır.(9) 

Aslantepe kazıları arasında 1996 yılında bulunan bir mezar odası, dönemin din anlayışı ile ilgili bir takım ipuçları verdiği söylenebilir. M.Ö. 4 bin yılına tarihlenen saygın bir kişiye belki de bir krala ait olan mezar, büyük taş levhalar ile dikdörtgen formlu bir boşluk içerisine konmuş, tahminen kralın ölümünden sonra kurban edilen dört gencin verileri elde edilmiştir. Bunlardan ikisi doğal gömü şeklinin dışında mezarın batı ucunda yaklaşık olarak kralın ayakuçlarına yakın yerde mezara konmuş iki genç kız, muhtemelen hizmetçi–ki bunların üzerinden adak eşyası bulunmamıştır- biri kadın biri erkek olan diğer ikisi doğrudan birbirine dönük biçimde yerleştirilmiştir. Üzerinden çıkan süs eşyasından bunların yüksek sınıfa mensup kişiler olduğu şeklinde yorumlanmıştır. 

Dikkat çeken husus kralın sağ tarafı üzerine yatırılmış olmasıdır.(10) Bugünde İslam inancının bir gereği olarak ölülerin sağ yanına mezara yatırılıyor olması ile M.Ö. 4 bin yıllarında benzer bir uygulamanın yapılmış olması arasındaki benzerlik dikkat çekicidir. 

Aslantepe’de Dinin İki Evresi,

Aslantepe’de ortaya çıkarılan buluntuların nitelikleri dikkate alındığında, din anlayışını iki döneme ayırmakta yarar var sanırım. Şöyle ki; Aslantepe’nin birinci evresi; M.Ö. 3300-3000 yıllarına tarihlendirilen Tapınak A ve Tapınak B’nin yapıldığı yıllar esas alındığında, bu dönemde ortaya çıkarılan buluntuların niteliğinde önemli bir husus dikkat çekmektedir. Her iki tapınak alanında çok tanrıcılığı hatırlatacak insan ve tanrı heykellerinden çok sosyal hayata dair çömlek, bardak, iğneler, ok ucu, keski (oymacı kalemi), kap, maşrapa ve mühür baskıları gibi unsurların çıkmış olması dönemin din anlayışını, farklı bir kategoride görmemizi zorunlu kılmaktadır. 

Aslantepe’nin ikinci evresi olarak gördüğümüz M.Ö. 10. ve 9. yüzyıla ait olduğu sanılan Fırtına tanrısı heykeli, Ay tanrısı ve Güneş tanrısı libasyonu, tanrı ve tanrıça libasyonları, tanrı Parata libasyonu, tanrıça Kubaba ve tanrı Şarruma gibi heykel ve kabartmalar, dönemin çok tanrıcılık din anlayışını daha net ortaya koyarken Aslantepe’nin birinci evresi için aynı şeyi söyleyemiyoruz.

Birinci evre dediğimiz M.Ö. 3300-3000 yılları ile ikinci evre dediğimiz M.Ö. 1100-800 yılları arasında belirgin fark ikinci evrede belirgin bir şekilde çok tanrıcılığın (puta tapıcılık) çıkmış olmasıdır.(11) Buna karşılık merak konusu olan husus Tapınak A ve Tapınak B’de puta tapıcılık ile ilgili buluntuların elde edilmemiş olmasının ne anlama geldiğidir. Örneğin tek tanrı inancının yaşandığına dair bir yorum yapılabilir mi? 

Maalesef bu konuda bir yorum dahi yapabilecek bilgiye sahip değiliz. Bazı İslami kaynaklarda ortaya atılan peygamberler kronolojisi arkeolojik veriler ve bilimsel verilerle desteklenmediği için Aslantepe’nin 5. bin yıllık tarihinin hangi evresinde hangi peygamber/uyarıcının yaşadığını bilmiyoruz. İslam dünyasının İslam-bilim ve arkeoloji konusundaki zayıflığının da ötesinde ilgisizliği/bilgisizliği bu konuda kalem oynatmamızı zorlaştırmaktadır. 

Hâlbuki Kur’an, tarihi ve kültürel mirasın korunması gerektiği konusunda hiçbir tereddüt bırakmadığı gibi geçmiş tarihi hadiselerin ister sözlü ister yazılı olsun haberdar olunmasını akıl sahipleri için zorunlu kılmaktadır. Bazı ayetlerde “… Sizden önceki milletlerin başında nice olaylar gelip-geçti…(12) Yahut “… Kendilerinden öncekilerinin akıbetlerinin nice olduğuna bakmadılar mı?”(13) Veya “… Onların (geçmiştekilerin) haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz…”(14) Gibi merak uyandıran bununla yetinmeyip “bakmadılar mı” veya “görmediler mi” şeklindeki baskılı kelimelerle insanlar geçmiş ilmine adeta icbar edilmektedir.

Eğer bir tasnif yapılacaksa söz konusu bu ayetlerin bir kısmı geçmiş milletlerin akıbetini anlamaya dönük iken bir kısmı da bizzat kendi yaşamları sırasında hala ayakta olan ve izleri/işaretleri açıkça ortada olan tarihi ve kültürel envanteri anlamaya dönüktür. 

Kur’an’ın ilgili ayetlerinde bırakın tarih ve arkeolojinin meşruiyetinin tartışılmasını Kur’an, geçmiş kavimlerin akıbetinin anlaşılması ile “iman etme” arasında güçlü bir “ibret ve hidayet” bağı kurmaktadır. Zira ayetlerde; “… Yeryüzünde dolaşın/gezin öncekilerin akıbetinin nasıl olduğunu görün(15) yönündeki güçlü telkini dikkate alındığında tarih ve arkeoloji biliminin önemi bir kez daha ortaya çıkmış oluyor.

Ancak gel gör ki bugün arkeolojik verilerin yorumlanması tamamen batılı ilim adamlarının disipline ettiği anlayışın kontrolü altındadır. Bir çıkış yolu olmalıdır. 

Aslantepe Evresinde Din ve Laiklik Tartışmaları,

Aslantepe ile ilgili son zamanlarda “laik sistem belki de ilk defa Malatya’da başlıyor” tartışmalarına kısaca değinerek makaleyi sonlandırmak istiyoruz. Söz konusu bu tartışmanın bizzat 40 yıla yakın bir zamandır Aslantepe kazı başkanlığını yürüten Marcella Frangipane tarafından başlatılmış olması herkesin dikkatini bu konuya yönlendirilmesine yetmiştir. 

26.08.2015 tarihinde Aslantepe höyüğüne yapılan bir ziyarette dile getirdiği “…belki de…” ifadesinin eşliğinde ortaya attığı bu iddiasını 2016 yılında Frankfurt’ta bilimsel bir toplantıda yayınladığı “Gücün Laikleşmesi: MÖ: 4. Binyılda Arslantepede Bir Saray Sisteminin Erken Doğuşu Ve Çöküşü” adlı bir bildiri ile tekrarlayan Frangipane,  Türkiye’de 6- 7 yıl sonra ses getireceğini hesap etti mi? Bilmiyoruz. Ancak Malatya bölgesinde kentin ve kentleşmenin serüvenini araştırdığımız “Malatya Geçmişten Günümüze ŞEHRİN SERÜVENİ” adlı eserimizi hazırlarken Sayın Frangipane’nin başta “Yakındoğu’da Devletin Doğuşu” adlı kitabı olmak üzere “Aslantepe- Malatya Kazı ve Araştırmaları Fırat’tan Akdeniz’e,”,  “Aslantepe -Melid -Malatya, Türkiye’deki İtalyan kazıları” ile  “Tarihten Günümüze Anadolu’da Konut ve Yerleşme” gibi Türkçe yayınlanmış tüm rapor ve makalelerini inceleme imkânı bulduk. 

Açık söylemek gerekirse Frangipane’nin bu değerli çalışmalarının hiç birinde “laik sistemin uygulandığı” yönünde bir değerlendirme dikkatimizi çekmedi. Erken devlet sisteminin yeni yeni şekillendiği Aslantepe’de bizzat Sayın Frangipane tarafından “Tapınak-Saray Külliyesi” olarak tavsif edilmiştir.(16) Aslantepe erken devlet sistemi yine bizzat kendisi tarafından Neolitik dönem sonrası devlet ve toplum yapısı tarif edilirken “Bu çeşit toplumlarda kutsal ile kutsal olmayan arasında ayrım yoktur. Çünkü din toplumsal yaşamdan ve onun gereksinimlerinden soyutlanamaz.” Demektedir. Yine kendi ifadesi ile “Tapınak Saray Külliyesi” içerisinde her iki tapınağın her birinin dinsel, ekonomik ve yönetimsel olmak üzere, birden çok işlev amaçlanarak yapıldığı düşünülen(17) bir sistemin içerisinde dinin ayrı devletin ayrı işlediği sonucuna varmak için daha fazla bilgiye ihtiyacımız olduğu aşikârdır. Ayrıca Aslantepe kazılarında saray yöneticilerinin aynı zamanda din adamı olup olmadıklarıyla ilgili elimizde şimdilik veri bulunmamaktadır.

Kısaca Sayın Frangipane bu açıklamayı ister mensubu olduğu Batı medeniyetinin tahkimi için yapmış olsun isterse Anadolu ve Mezopotamya’nın en önemli merkezlerinden biri olan Aslantepe’ye aydınların dikkatini çekmek için yapmış olsun. Her ikisini de başardığı söylenebilir.     

İLGİLİ KAYNAKLAR

1-Marcella Frangipane, Aslantepe- Malatya Kazı ve Araştırmaları Fırat’tan Akdeniz’e, s. 27 

2-M. Frangipane, Aslantepe -Melid -Malatya, Türkiye’deki İtalyan kazıları, s. 66

3-Marcella Frangipane, Türkiye’deki İtalyan Kazıları, s.31 vd.; Marcella Frangipane, Aslantepe-Malatya Kazı ve Araştırmaları, Fırat’tan Akdeniz’e, s.14; M. Frangipane, Tarihten Günümüze Anadolu’da Konut ve Yerleşme, s.60

4-M. Frangipane, Aslantepe Malatya Kazı ve Araştırmaları, Fırat’tan Akdeniz’e, s.17

5-Marcella Frangipane, Doğu Anadolu’da Kentleşme Modelleri, Tarihten Günümüze Anadolu’da Konut ve Yerleşme, s.61; M. Frangipane, Aslantepe-Malatya Kazı ve Araştırmaları, Fırat’tan Akdeniz’e, s.20; M. Frangipane, Yakındoğu’da Devletin Doğuşu, Arkeoloji ve Sanat Y., İstanbul 2002, s.189 vd.; M. Frangipane, Türkiye’deki İtalyan Kazıları, s.35 vd.

6-Mercella Frangipane, Yakındoğu’da Devletin Doğuşu, Arkeoloji ve Sanat Y., s.270

7-M. Frangipane, a.g.e, s. 270

8-M. Frangipane, a.g.e, s.72-74

9-Alev Erarslan - İlknur Aktuğ Kolay, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinin Kentleşme Sürecinin Öncü Kent döneminin Ubaid ve Uruk Evreleri (M.Ö. 5000-3100), İtü Dergisi/6, Sosyal Bilimler, Cilt: 2, Sayı: 1, Aralık 2005, s.80-86

10-Mine Ünsal, Malatya Aslantepe Maden Buluntuları Restorasyonu, I. Ulusal Taşınabilir Kültür Varlıkları Konservasyonu ve Restorasyonu Kolakyumu, 6-7 Mayıs 1999, Ankara, http://kitaplar.ankara.edu.tr/dosyalar; s.186-187

11-Fatih Taşçı, Milid Krallığı (M.Ö. 1200-640), Yüksek Lisans Tezi, Erciyes Üniv. Sos. Bil. Enst., Mayıs 2011, Kayseri, s. 228 vd

12-Ali İmran, 137

13Rum, 9; Fatır, 44; Mü’min, 21

14-A’râf, 101

15-Ali İmran, 137; Rum, 9; Nahl, 36; En’am, 11; Neml, 69; Rum, 42; Ankebut, 10; Mü’min, 21; Fatır, 44

16-Mercella Frangipane, Yakındoğu’da Devletin Doğuşu, Arkeoloji ve Sanat Y., s.270

17-M. Frangipane, a.g.e., s.270; M.Frangipane, “The secularization of power: A precocious birth and collapse of a palatial system at Arslantepe(Malatya, Turkey) in the 4 millennium BC”(Bülent Korkmaz arşivi)

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.

Yorum yazın

İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
Yorum yazmalısınız

Orhan Tuğrulca yazıları