Final

Fuat


Opel Combo




Malatya Haber -

BİR ZAMANLAR MALATYA: Arasa XII

BİR ZAMANLAR MALATYA: Arasa XII
  • 20.06.2020

Jandarma komutanı ortağını sorunca Hacı Bici, ‘Ortağım Başbakan Adnan Menderes 

Ertaç ÖNAL
[email protected]

Leymunatacı Tellal Hacı tezgâhındaki içinde buz parçacıkları bulunan 10 litrelik cam galonun musluğunu açarak doldurduğu halis sıkma limonata bardağını uzattı. Müşteri, ağustos sıcağının verdiği hararetle bir dikişte bardağın yarısını içip elinin tersi ile dudaklarını sildikten sonra sabit limonata tezgâhının arka tarafında duran kesekâğıdına hafifçe dokununca kesekâğıdı kıpırdamaya başladı. Müşteri;
-Ağabek bu kese kâğırdında ne var ki gımılıyı? diye sordu.
-Vay namussuz Gabah, demek ki çiğ küfte yoğurmuş o şişiyi. heç de söylemedi, dur ki birer sıhım alah.

Kesekâğıdının kıvrık olan ağzını açıp elini içine daldırırken bir taraftan gözleri az ilerdeki taksi durağında ‘Kabak Ahmet’ lakaplı taksi şoförünü arıyordu. Az önce Kabak Ahmet o kesekâğıdını getirip,
– Şunu bir kenara koy gardaş, ahşam giderken eve götürecem, demişti.

Elini kesekâğıdına daldıran Leymunatacı Tellal Hacı parmaklarına batan dikenlerin eline verdiği sızı bir yana “pufff” diye kesekâğıdının içinden gelen ses ile oldukça ürküp elini hızla çekerken kesekâğıdı havada yarım takla atıp asfaltın ortasına düştü, kendisi de sırtüstü kaldırımın kenarına yuvarlanıverdi.

Benim yaşayan insan profillerini gözlemlemek gibi bir hobim vardı ki bunu Malatya’da geçirdiğim öğrencilik yıllarında olduğu gibi İstanbul’da da devam ettiriyor; Kadıköy çarşı, Beyoğlu ve Cihangir semtlerindeki entel barlarda yazar, çizer takımının sohbetlerine katıldığım gibi izbe mekânlardaki sarhoş sohbetlerini de gözlemliyordum.

Bu merakım nedeniyle konuşma tarzları, birbirleri ile şakalaşmaları, müşterileri, taksi durağının yakınlarındaki civar esnafları ile hatta Malatya’nın sevimli delileri ile olan münasebetlerini izlediğim taksi şoförü esnafının çoğunu tanıyordum. Belediye binası yanındaki durakta iş yokluğundan birbirleriyle şakalaşıp laf atmaları ilginç gelirdi bana. Arasa yanındaki evime yakın olması nedeniyle oradan geçerken durup sohbetlerine katılır, genellikle durakta şoför Battal Mutlu’nun şevrole (Chevrolet) taksisinde oturup bir yandan onula sohbet ederken diğer yandan olan biteni gözlemlerdim.

Otobüs şoförlerinden ‘Halime’nin Oğlu” lakaplı Turan Kırlıer’e (yandaki fotoğrafta) hiç gerçek ismi ile hitap edilmezdi. Neden bu lakabın takıldığını merak edip sormuştum, ‘Halimeyi samanlıkta bastılar’ şarkısının yeni meşhur olup, söylendiği günlerde arkadaşlarıyla kurdukları çilingir sofrasında sohbet ederlerken radyoda bu şarkı okunuyordu. Turan bir an boş bulunup;
– Benim anamın adı da Halime. diye ağzından kaçırınca hep ‘Halime’nin Oğlu’ lakabıyla anılır olmuş. Rahmetli Turan’ın adını kimse bilmez hep bu lakapla hitap edilirdi. Ne zaman radyoda veya plaklarda bu şarkı çalınsa gözler Turan ustaya çevrilir, yüzlerde belirgin gülümsemeler oluşurdu.

Halime türküsünü Gönül Yazar’dan dinlemek için aşağıdaki çubuğun başlat işaretini tıklayınız

Yine otobüs şoförlerinden Mehmet Gucur (Şişko Mehmet), Vedat Ezen (Altun Diş), Hükümet Konağı yanındaki taksi durağında bir arkadaşıyla iddialı Rus ruleti oynarken ilk denemede kendini şakağından vurup oracıkta ölen, benim ilk okuldan sınıf arkadaşım olan ve sol kulağının yanındaki uzunca siğil nedeniyle ‘üç kulak’ lakaplı Cemal; saçsız başı nedeniyle ‘Kabak’ lakabıyla anılan Ahmet, ‘Fidilli’ lakaplı Nevzat, ‘Çona’  lakaplı Turan (Malatya yerel ağzında çolaklık engeli olanlar ‘çona’ diye isimlendirilirdi. Turan’ın sol eli çolaktı) , ‘Çelem’ lakaplı Nevzat İşler Malatyalı şoför taifesinin renkli simalarıydı.

Fidilli Nevzat (yandaki fotoğrafta), bir Pazar günü evinin balkonunda otururlarken hanımıyla ağız dalaşı yaptıktan sonra birbirlerine kırgın vaziyette otururlarken o sırada el arabasıyla yoldan geçen bir eskici;
– Eskiler alıyıııım. diye bağırır. Fidilli Nevzat yanında oturan hanımını gösterip
– Ağa aha bunu gaça alırsın? sorusuna eskici;
– Nedem onu, o beladan bende de var, cevabı verince Fidilli ile eşinin yeniden ateşli bir münakaşaya tutuşup mahkemelik olduklarını duymuştum.

Bir gün taksi durağında bu şoför taifesinin bir kısmı ile sohbet ederken eski bitirim geçinen şoförlerden iken cezaevine girip çıktıktan sonra ıslah-ı nefs edip kendini ibadete verdiği bilinen birisi bulunduğumuz gruba yanaşınca bu Çona Turan;
– Yav gardaş nerelerdesin seni özledik, gel bu ahşam misafirim ol, arhadaşları da toplayah birabar rakı içek, sohbet edek, dedi. O da;
– Çona ağa, ben içkiyi bırahtım, namaz gılıyım, bi hocadan da eski yazı dersi alıp Kur’an örgeniyim, deyince Çona Turan (alttaki fotoğrafta) onu kızdırmak maksadıyla;
– Yav benim avrat da eski yazı dersi alıyı, istersen bir araya gelip ders çalışın, birbirinize bilmediklerinizi örgetirsiniz, dedi. Bu lafa oldukça sinirlenip bağıran eski bitirim;
– Ulan sen ne terbiyesüz adamsın o nasıl laf, s…..tırma ağzına, diye bağırdı. Çona Turan oldukça saf ve masum bir ifade rolüyle;
– Yav arhadaşlar ben ne dedim ki bu gızıyı. Ben senin avradınla ders çalışam demiyim, sen benim avratnan ders çalış diyim” cevabına, bitirim s….tir çekip, başını sağa sola sallayarak kızgın el, kol hareketleriyle oradan uzaklaşırken Çona ile birlikte hazirun da kahkahayı basmıştı.

Yaşları 60 civarında olanlar hatırlayabilirler, eski belediye binasının yanındaki taksi durağının yan tarafında Tüccar Pazarı girişinin sol tarafında camekânlı sinema tabelaları vardı. O tabelaların sonunda Türk Ticaret Bankası bulunmakta; banka ile tabelalar arasında sabit bir tezgâh üzerinde 15 litrelik cam galonda sıkma saf limonata satan Leymuncu (Limoncu) Tellal Hacı lakaplı birisi vardı. Hacı’nın tezgâhı da, bardakları da cam şişeleri de kıyafeti de pırıl pırıl, tertemizdi. Tezgâhının başındayken kaşları çatık, yüzü pek gülmeyen başka satıcılar gibi “leymunatacııı, buzzz kibii” diye hiç bağırmayan, ağır abi pozlarında, tezgâhında limonata içip parasını ödeyene yine çatık kaşlarla ve bariton sesi ile sadece “Afiyet olsun” diyen palabıyıklı ilginç bir kişilikti. Diğer meşrubat satanlar gibi beyaz önlük, peşkir gibi kıyafet değil, takım elbise ile tezgâhının başında bulunurdu. Tezgâhının çekmecesinde yıkadığı bardakları kuruladığı küçük beyaz havlu gurubu görünürdü. Vaktiyle Akpınar semti civarındaki halıcı pazarında tellallık yaptığı için “Tellal- Dellal” lakabıyla da anılırdı. İşin ilginç tarafı Hacı’nın limonata tezgâhı Ocak ayına kadar da açık olurdu. Bir gün Aralık ayı ortalarında limonata tezgâhının yanındaki küçük sobasında kestane pişirerek satan ‘Amigo Davşan (Tavşan)‘ lakaplı İhsan’dan kestane alırken İhsan’ın;
-Yav Hacı abe, bu soğuhda da soğuh leymunata satılır mı? sözüne Hacı;
-Sana ne ulan davşan, sen kestenegi satmaya bah, sözüne epeyi gülmüştük.

Bir gün bir ahbabımın evlerinin bahçesinde yapılan kır düğününde gördüm onu. Klarnet, keman, cümbüş, def, darbuka en kıvrak havaları çalarken oynayanların başlarından aşağı atılan bahşişlerin çokluğu ile sazlar iyice coşuyor, coştukça oyun havalarını daha bir iştahla çalarken bir taraftan da davetlilerin yanlarına gidip oyuna kalkmaları için olmadık şirinlikler yapıyorlardı. Çok keyifli bir düğündü. Sazendeler Leymuncu Hacı’nın bulunduğu masaya gelip içlerinden birisinin;
– Hacı ağabey, düğüne gelen oynar, deyince bir el hareketi ile sazları susturdu Leymuncu Hacı. Kadehindeki son yudumu kafasına diktikten sonra sert bir şekilde kadehi masaya vurdu. Bir anda herkes sus pus oluverdi. Hacı oldukça kalın bariton sesi ile;
– Ne ulan hep bu çarliston havalarını çalıysınız, bir yiğit havası çalın ki oynayah!

Sazendeler birbirlerinin yüzüne bu yiğit havası nasıl bir makamdır der gibi bakınca Hacı sol elinin başparmağını avuç içine doğru kıvırıp, kolunu konuştuğu her kelimede yere doğru indirip kaldırırken yine o bariton sesi ile devam etti;
– Dabancamun demürüüü, kimden aldın emürüü.. Pıs dat daaaa, pıs dat daaa, Pıst dat daaa… Çalın baham.

Elbette yılların sazendeleri böyle bir makamın varlığından habersizdiler. Ege yöresinden bir zeybek havası çalmaya başladıklarında bir el hareketi ile onları susturup cebinden çıkardığı hatırı sayılır bir bahşişi verip yine el hareketi ile yanından gitmelerini istedi.

1960’lı yıllarda Malatya’nın tek taksi durağı olan Belediye binası ile Hükümet Konağı arasındaki kaldırım kenarlarına karşılıklı sıralanmış 15-20 adet  taksi bulunuyordu. Her taksinin de hemen hemen değişmez belirli birer park yerleri vardı, yani sürekli ayni sıraya park ederlerdi. Haftanın belirli günlerinde taksilerin çoğu düğün alayları için kiralanırlar, en son model taksi ki bu genelde Chevrolet marka, sekiz silindirli yatık kuyruklu yayvan geniş koltuklu taksiler gelinci arabası olarak tutulur, bu taksinin arkasında klarnet keman, def, darbukadan oluşan düğün sazendelerinin doluştuğu taksi, sonraki sıralamalarda düğün sahibinin yakınlarının kiraladığı taksiler en arka sırada da davul, zurna çalanların bindiği arkası açık pikap peş peşe dizilir, önce kız evinden gelini alır sonrasında TCDD istasyonu ile Devlet Hastanesi arasında 1-2 turladıktan sonra kortej damat evinin önünde son bulurdu.

O yıllarda Arasa esnafları, Tüccar Pazarı esnafları, Taksi durağı esnafları, Hal esnafları kendi aralarında birbirlerine maddi açıdan olsun diğer problemlerinde olsun yardımcı olurlar, şakalaşmaları da karşılıklı yarenlik dolu sataşmaları da yine kendi esnaf grubu arasında olurdu. Birbirleriyle olan alış verişlerde çek, senet değil, söz geçerli olurdu. Bunlar mahkemelik olmazlar, anlaşmazlıklar da o esnaf grubu içerisinde tesis edilen hakem heyeti tarafından hakkaniyetle çözülürdü.

Tüccar Pazarı esnafının maskotu Deli Gaffar, Kuyumcular Çarşısı’nın maskotu Aşşağı şeherli gönlü zengin Kadir Ağa, Akpınar esnafının maskotu Deli Faro, Teze Cami civarının maskotu Gız Mahmut ve Şorikli Yaşar, taksi durağı civarının maskotu ise Deli Musto idi. Mağazalar civarında da 17’li Zülfü dolaşıp dururdu. Delilerimizin hepsi de sevimli, zararsız delilerdi. Hemen hepsinin de kızdıkları birkaç kelime olurdu ki sıcak yaz mevsimlerinde işlerin gevşek olduğu günlerde bu çarşılar esnafı bu delilerimize takılıp kızdırır, gülerler, monotonluktan kurtulmaya çalışırlardı. Bu esnaflar kendi mıntıkalarındaki delilerin giysi, yiyecek gibi zaruri ihtiyaçlarını da karşılardı.

Leymunatacı Tellal Hacı’nın bu gibi şakalaşmalarla hiç ilgisi olmaz, kendi işi ile meşgul olur, tabir caizse tek tabanca çalışırdı.. Kısaca o konularda taviz vermez ağır abi pozundan vaz geçmezdi. Taksi şoförleri arada bir yanlarına gelen müşteri ve ahbaplarına Hacı’nın limonatasından ikram etseler de Hacı onlarla hiç diyaloğa girmez işine bakardı. Yazın sıcak ve işsiz geçen günlerinde şoför esnafından bir gurup Hacı ’ya bir oyun tezgâhlayıp argo tabirle ‘ağır abi’ pozunu çizmeye karar verirler. Bu işi durak şoförlerinden Kabak Ahmet üstlenir ve evinin bahçesinde avare gezinen irice bir oklu kirpiyi yakalayıp kese kâğıdına koyarak durağa getirir. Günümüz gençleri kese kâğıdı nedir bilmedikleri için anlatalım; o yılarda manavdan alınan meyve ve sebzeler, bakkaliyelerden alınan bakliyat v.s çimento kâğıdı renginde ama daha yumuşakça irili ufaklı kâğıt torbalara koyularak müşteriye verilirdi. Piyasada çıkan naylon furyasından sonra 1970’li yılların ortalarında naylon poşetler çıkınca kese kâğıdı torbalar tarihe karıştı.

Şoför Kabak Ahmet kese kâğıdının görünmeyen alt kısmına yeterli sayda delikler açıp kirpinin hava almasını da sağladıktan sonra ağzını kıvırarak Leymunatacı Tellal Hacı’nın yanına gidip, ”Gardaş sana zahmet şu paketi bir kenara goy, ahşam giderken eve eletecem (götürecem), der, Hacı da “Aha şu damacanın yanına goy Gabah gardaş,” der ve işiyle meşgul olur.

Uzaktan izlenmeye alınan Tellal Hacı bırakılan kese kâğıdı ile ilgilenmeyince durak şoförlerinden olmayan bir ahbaplarını limonata içmesi için Hacı’nın yanına gönderirler. Gelen kişi göz ucu ile baktığı kesekâğıdına hafice dokunup bir kıpırdama görünce yazımın başında anlattığım durum vaki oldu.

Haliyle şoför Kabak Ahmet ortalarda görünmez ama kurulan komplo amacına ulaşmış, Limonatacı Tellal Hacının “ağır abi” karizması ağır bir yara almıştır artık.

***

1950-1970 yılları arasında Malatya’dan Van’a afyon taşımayan şoför esnafından birkaçı hariç hemen hiç yoktu. Taşıyıcıların taşıdıkları afyonu Van şehrine ulaştırsalar da bir kısmının oradaki dolandırıcılara malı kaptırdıkları, ama alıcısı sağlam olanların birkaç sefer yapıp köşeyi döndükleri söyleniyordu.

Bazı şoför esnafının fazla bir sermayesi olmadığı için daha ziyade taşıyıcılık yaparak hisse aldıklarını öğrenmiştim. Ama asıl patronlar sütre gerisinde bulunup büyük paralar kazanmışlardı. Hatta o yıllarda özellikle yeni açılan Turan Emeksiz Caddesinde yeni yapılan çok katlı binaların afyondan kazanılan para ile yaptırıldığı söyleniyordu. Yani o yıllarda Malatya’daki ana caddelerde yeni yapı binaların önemli bir kısmı bir bakıma bu yoldan kazanılan paralar ile imar edilmişti, söylenenlere göre.

Afyon ticareti 1945-1950 yılları arasında serbestti. O yıllarda isminin afyon değil, “Tiryak” olduğunu duymuştum. Ülkenin her tarafında ekimi ve hasadı serbest olan haşhaş bitkisinin üzerine keskin bıçaklarla ekose çentikler atılıyor ve buradan sızan koyu kahverengi sıvı, hava ile temas edince hamur kıvamında katılaşıyor, eskilerde ‘TİRYAK’, sonraları ‘AFYON’ adıyla anılan bu ürün 1,5- 2’şer kg.lık topaklar halinde ilaç sanayiinde kullanılmak üzere yurt dışına gönderiliyordu.

Afyon ismi sanırım esas ekim ve yetiştirilme yerinin çoğunlukla Afyon ilimizin uçsuz bucaksız ova ve yaylalarında yetiştirilmiş olmasından almıştı, ama en kaliteli afyon ürününün Malatya’nın Akçadağ İlçesi sınırları içinde yetiştiği söyleniyordu. Kendisinden sonra çocukları da Türkiye’nin sayılı zenginlerinden olup ismini duyuran bir şahıs, ben Turizm Bakanlığında yetkili bir makamda iken bir sorununa yardımcı olmam için beni aradığında kendisini anlatırken Akçadağ’dan aldığı afyonları yıllarca çul heybeler içinde katır sırtında dağ yolundan G.Antep’e götürdüğünü anlatmıştı.

Bu ürün sonraki yıllarda uyuşturucu imalatında kullanılmaya başlanınca haşhaş ekimi ve hasadı kontrol altında tutulup tıpkı tütün gibi devlet tarafından satın alınarak değerlendiriliyordu. Devlet görevlileri haşhaş ekilen tarlaları gezer ve buradan elde edilebilecek afyon sakızı miktarını tahmini olarak hesaplayıp kendi kayıtlarına alırlar ve yaklaşık ayni miktar afyon sakızının teslim edilmesini isterlerdi. Bu yasaklamadan sonra haşhaş ekimi kontrol noktalarından uzakta ekilip ürün alındıktan sonra karayolu ile Van İline, oradan da İran’a kaçırılıyordu.

Münferit kaçakçılar taksi, minibüs, kamyon, kamyonet gibi araçlara yaptırdıkları gizli bölmelerle gece yarısı yola çıkıp sabaha doğru Van’a ulaşıyor, oradaki daha önce anlaştıkları bu işin ticaretini yapanlara maliyetinin 8-10 katına satıp iyi kâr elde ediyorlardı. Birkaç sefer yapıp ev araba aldıktan sonra daha fazla riske girmeden bu işi bırakanlar olduğu gibi bunu meslek haline getirip şirketleşenler, kazandıklarını da kaybedip yıllarca cezaevinde yatalar da de yok değildi.

Ayrıca sermayesini kaçak yollardan elde ettiği afyon sakızına bağlayıp şoför esnafı ile ortaklaşa kaçakçılık yapanlar da mevcuttu. Bunlardan birisi de ismini duyduğum ve sonradan tanıdığım Hacı Bici isimli şahıstı.

Hacı Bici (yandaki fotoğrafta) çok ilginç bir kişilikti; ilginç kıyafeti, nüktedanlığı, hazırcevaplığı, antika merakı ile topladığı hatırı sayılır antika eşyaları ile tanınırdı. Akçadağ ilçesi civarındaki ekicilerden topladığı afyon sakızlarını ortaklıkta anlaştığı bir taksi şoförü ile Van’a götürmek üzere yola çıkarlar. Hacı Bici kendisini yakalamalarının mümkün olmadığını çünkü çok önemli bir devlet görevlisi ile ortak çalıştığını söyleyerek şoförü ikna eder. Ama gece yarısı Bingöl civarında yol kontrolü yapan Jandarma ekibine yakalanırlar. Şoför kendisinin taşıyıcı olduğunu, malın sahibinin Hacı Bici olduğunu ama onun da çok önemli bir devlet adamıyla ortak çalıştığını söyler. Hacı Bici’yi hayli örseleyen Jandarma komutanı ortağının kim olduğunu sordukça Hacı;
– Söylesem sizi buralardan sürer akıllı olun, malımızı da verin beni de bırakın! der.
Böyle konuştukça jandarma komutanı daha bir sıkıştırıp ortağının ismini açıklamasını söyleyince Hacı Bici;
– Benim ortağım Başbakan Adnan Menderes demez mi?

Bu ismi duyan jandarmalar katıla katıla gülerken daha bir sıkıştırınca;
– Aha açın tilifonu sorun ula, ne gülüysünüz, beni bırahsanız bile malımı almadan şurdan şuraya getmem, diye üst perdeden atar.

Yorgun düşen jandarmalar sabaha karşı soruşturmayı bırakıp istirahate çekilirler. Ertesi gün suçlular ve yakalanan hayli yüklü afyon sakızı il merkezine götürülür ve şahısların ifadelerini ilginç bulan Vali de soruşturmaya katılıp nasihat ederek doğruyu söylemesini ister Hacı’dan ama nafile Hacı, halk tabiriyle Nuh der, peygamber demez.
– Vali beg, Vali beg bana niye eziyet ediysiniz. Bu mal Adnan Menderes’in parasını götürecem ki seçime harcaya gendi söyledi. İnanmıysan sen valisin aç tilifonu sor.

Olayı önce mahalli basın ve Bingöl’deki ulusal basının temsilcileri duyar, onların haberi ile İstanbul’dan bir grup gazetecinin Bingöl’e müteveccihen yola çıktığı duyulur. Zaman 1957 Milletvekili seçimleri öncesidir. Basın mensupları suçlunun mahkemeye çıkarılmasını ve vereceği ifadeyi sürmanşet atmak için heyecanla beklemektedir. Bingöl Valisi ne yapması gerektiğini bakanlığa sorar ve Ankara’dan gelen bir emir ile ‘seçim öncesinde böyle bir haberin şuyuu vukuundan beter olacağı mülahazası ile’ Hacı Bici ve şoförü mahkemeye çıkarılmadan serbest bırakılırlar.

Adıyaman Besni İlçesinde bir aşiret ağasının öldüğünü duyar Hacı Bici. Kamyon, minibüs oto stop yaparak ilçeye ulaşır ve etraftan ölen ile ilgili bilgileri alıp cenaze evine gider. Daha geniş avludan içeri adım atar atmaz kendini yerden yere atıp, başını duvarlara çarpıp feryat figan ağlamaya başlar. Cenaze sahipleri de aşiret mensupları da bu tanımadıkları şahsın böylesine iki gözü iki çeşme ağlamasına şaşırarak kendi acılarını unutup Hacı Bici’yi teselli etmeye çalışırlar. Bir süre sonra kendisine bakan meraklı gözlere açıklama yapar Hacı Bici;
– Rahmetli benim asker arhadaşımdı, yediğimiz içtiğimiz ayrı getmezdi, Onu ne belalardan gurtardım, gardaşdan ileriydi muhöbbetimiz, Malatya’ya her geldiğinde gayfemi içmeden getmezdi. OOOYYYY ben öleydim de acını görmeyeydim gardaaaşşş, diye höykürüp kimsenin soru sormasına fırsat vermeden dövünmeye devam eder.

Çaktırmadan göz ucuyla evdeki antika eşyaları da tespit etmeye çalışan Hacı Bici üç gün misafir kalır cenaze evinde ama gözyaşları hiç dinmez . Dördüncü gün sabahında müsaade ister gitmek için. Ölen şahsın çocukları bir arzusu olup olmadığını sorduklarında;
– Bana bir sözü vardı ama söyleyemem bu acıynan.”
– Yoh söyle dayı, imkânı yoh bırahmam yohsa. Sen de bizim babamız sayılırsın.

Biraz nazdan sonra baklayı ağzından çıkarır;
– Rahmetli bana hep derdi ki, köyüme misafir geldiğinde antika bir duvar halım var, onu sana verecem derdi. Bir de gendisinin babasından galma gümüş işlemeli cıgara tabakasıynan kehribar tesbah (tesbih) ve dahi cıgara ağızlığı da senin derdi. Ama ısrar etmeyin almam, özüm dutmaz almaya ühhhüüü..

Ölenin yakınları birbirlerine bakar dururlarken içlerinden birisi;
– Dayı lafı mı olur, madem atamız vasiyet etmiş onun sözünü yerine getirmekle mükellefiz, kabul etmezsen sen de biz de günaha gireriz.

Koşar adım içeri dalar, kısa sürede halıyı bir hılaya sarıp, diğerlerini de biraz da kendiliğinden eklediği rahmetlinin zati eşyalarını bir torbaya doldurup getirir. Hacı’yı hep birlikte Malatya otobüsüne bindirip biletini de alırlar.

Malatya’nın yaz sıcağı adamın soluğunu kesecek derecelere ulaşırken sühunet adeta Adana ve Urfa ile yarışır derecelere ulaşır. Mevsim 1970’li yıllarının sonlarındaki Ağustos ayı ve günlerden Cumartesi. Öğle saatlerinde genç kuyumculardan üç arkadaş nevalelerini alıp Sürgü Takaz’ın serin pınarları kenarında biraz serinleyebilmek umuduyla özel arabalarıyla yola çıkarlar. Sıtmapınarı semtinden geçerken kaldırım kenarında durup baygın gözlerle etrafı seyretmekte olan Hacı Bici’yi görürler. İçlerinden birisi “Yav dur şu Hacı dayıyı da alalım onda hikâye çoh, acıh gülerik” der.

Çağırılan davete nazlanmadan katılır Hacı Bici, nereye gittiklerini bile sormaz. Ta ki Doğanşehir İlçesini geçip Sürgü beldesine yaklaşıncaya kadar. Gençlerden birisi Takaz’a gittiklerini, soğuk pınarın başında buz gibi rakı içip, balık yiyeceklerini söyleyince Hacı Bici “ Yav gençler ben sizi bilmez miyim Takaz der ama Antep’e gidersiniz, Takaz’dan sonra Antep’e ne mesafe kalır ki? “ diye zarf atar.

Hani Halk dilinde; ‘Eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek’ diye bir deyim vardır, aynen öyle olur. Gençler aralarında fısıldaşıp, 150 km. daha yol alıp Antep’e gitmeye, Antep lezzetleri tadıp baklava almaya karar verirler.

Antep’teki Kaçakçı pasajında alışveriş yapılıp bir kır lokantasında güle oynaya karınlarını doyurup, Hacı dayılarının yaptığı esprilere de katıla katıla gülerlerken Hacı Bici gene damardan girer;
– Yav gençler, buraya kadar gelip de şu meşhur Antep pavyonlarına uğrayıp eglenmeden dönmeyeceğinizi bilmez miyim? diye bir zarf daha atar.

Vakit akşama yakındır. Biraz oyalanıp gecenin bir vaktinde Suburcu semtindeki pavyonlardan birisine dalarlar. G.Antep pavyonlarının Adana pavyonları gibi son derece lüks dekora ve müşterilerine saygılı eğitimli garsonları, işletmecileri olduğunu duymuştum. Böylesi mekânlara pavyon değil de gazino demek daha doğru olur. Allah yalanı sevmez, dostlarımızın daveti üzere vaktiyle bu tür mekânlara 1-2 gitmişliğimiz de vardı. Mesela Adana’da önceleri camilerde imamlık yaparken sonradan şarkıcı olan, sonra yine Ankara Kocatepe camiinde dahi görev yapan, hatta bizim düzenlediğimiz 1975 yılı 3. Kayısı şenliklerine davet ederek Malatya’da konser verdirdiğimiz Hafız Hamdi Bilgin’in (yandaki fotoğrafta) sesinden şarkılar, gazeller dinlemek için herhangi bir nedenle yolumuz düştüğünde Adana’da görev yapan çok değerli gazeteci ağabeyimiz Muzaffer Bal’ın daveti ile Hamdi Bilgin’i dinlemeye gidip onun programı bitince de çıkıp gittiğimiz gibi; G.Antep’te bir gazinoda henüz TRT sanatçısı olmadan ‘Sevim Seven’ takma ismi ile, çok değerli ses ve keman sanatçısı hemşerimiz Ali Acıburç ile birlikte düet yaparak TSM nin en baba şarkılarını birlikte okuyan Ayşe Taş’ı dinlemeye gittiğimiz de olmuştur.

Kime Niyet, Kime Kısmet gazelini Hamdi Bilgin’den dinlemek için aşağıdaki çubuğun başlat işaretini tıklayınız

O usta ses ve saz sanatçısı hemşerimiz Ali Acıburç ki kendisi sanatçı bir aileden gelmedir. Yıllarca Malatya’da neşriyat yapan Şehit Kemal Özalper Sanat Enstitüsü Eğitim Radyosunda sesini büyük bir kitleye dinletmişti. Bestelediği onlarca saz eserleri, sirtolar halen TRT yayınlarında çalınmaktadır. Ali Acıburç okuduğu şarkılara öyle bir duygu katar ki gönül telinizin titrediğini, yüreğinizin koptuğunu hissedersiniz. Şimdilerde Gaziantep’te bir koro yöneten sanatçımızı gazinoda çalıştığı yıllarda Adana, Maraş, Urfa ve Malatya’dan dinleyicileri guruplar halinde giderlerdi Gaziantep’e.

Ali Acıburç- Ayşe Taş düetini dinlemek için aşağıdaki çubuğun başlat işaretini tıklayınız

Bu tür gazinolarda belli bir saatten sonra alınan alkollerin etkisi ile konsomatris kadınların hayat hikâyesini dinleyip ağlayanlar mı, neşesini bulup sahnede oynayanlar mı dersiniz, hele de hafta sonları sabahın ilk ışıklarına kadar sazlı sözlü âlemler devam edip gider.

Kahramanlarımıza gelince; dolu içki kadehini başının üstüne koyup oynayan, kendi saçsız başına şaplaklar atıp; “ Oy anam ben cennete miyim?” diye bağırarak yaptığı hareketlerle, esprilerle gazino müşterilerini ve çalışanlarını gülmekten kırıp geçiren ilginç kıyafetli Hacı Bici ağabeyimiz kendisi ile birlikte diğer müşterilere de tabir yerinde ise felekten bir geçe geçirtmeyi becermiştir.

Neredeyse sabah olmak üzeredir, artık hesap ödeyip gitme zamanı gelmiştir. Ama öyle bir hesap pusulası gelir ki bizimkilerin felekleri şaşar. Çünkü Hacı Bici, bizimkilerden gizli veya aşikâre gazinodaki tüm artistlere içki ısmarlamıştır. Çaresiz ödenecektir hesap. Üç arkadaş ceplerindeki son meteliğe kadar ortaya koyup sayarlar ama yine de eksik kalan hesap için garson, “Önemli değil, bir dahaki gelişinize verirsiniz,” der.

Pavyondan çıktıklarında vakit sabaha yakındır. O tarihlerde kredi kartı, bankamatik v.s de olmadığı gibi günlerden pazar olması nedeniyle bankalar da kapalı olacaktır. Bu nedenle otele filan gitmeyip yola revan olmaktan başka çareleri yoktur. Arabayı kullanan “Hele ki şehir girişinde arabanın yakıtını doldurmuşuz” diye söylenir.

Narlı’ya geldiklerinde sabah olmuştur. Yol üzerinde pide fırınındaki tezgâhta fırından henüz yeni çıkmış dumanı tüten pideleri görünce açlıklarını iyice hissederler. Fırının önünde durup ceplerini karıştırırlar ama nafile hiç birisinde metelik kalmamıştır. Mahzun gözlerle tezgâh üzerinde duran sıcak ekmeklere bakarlarken Hacı Bici arabadan inip cebinden çıkardığı 1 lira ile bir adet pide alıp 4’ e bölerek herkese çeyrek ekmek verir. Oldukça sevinip teşekkür ederler Hacı’ya.

Hafta boyunca bu hafta sonu macerasını kahramanlarımız dükkân komşularına, arkadaşlarına ballandırarak anlatıp Hacı Bici’nin gazinoda yaptığı şaklabanlıkları tarif ederek katıla katıla gülerler. Bu hikâyeyi dinleyen birisi birkaç gün sonra yolda rastladığı Hacı Bici’ye;
– Hacı Dayı, kuyumcu gençler seni G.Antep’e götürüp keyif yaptırmışlar, çok da para harcamışlar senin için” der.
Hacı Bici’nin cevabı oldukça keskindir;
– Ne para harcaması yav, ben olmasam i.….ler aclarından öleceklerdi.

Eh…! Hacı Bici bu. Allah rahmet eylesin, Malatya’nın renkli simalarından birisiydi.

Münferit olarak Van’a afyon götürmeye karar veren iki arkadaş; bunlardan birisi çiftçilikle uğraşan orta boylu, tıknaz, oldukça sağlam ve güçlü bir bünyeye sahip, mert karakterli olan ‘Kriko’ lakaplı Hacı isimli Eskimalatyalı ahbabım (ki Aşağı şeherli Kriko Hacı diye anılır), diğeri de Veyis isimli taksi şoförü. Bir sohbetimiz esnasında bu kriko lakabının nereden geldiğini sordum. “Uzun hikâye” diyerek anlatmaya başladı Aşağı şeherli(!) Kriko Hacı (aşağıdaki fotoğrafta):

– Bir zamanlar birçok insan gibi ben de kısa yoldan çok para kazanma sevdasına düştüm. Biraz da macera merakım nedeniyle Akçadağ’dan topladığım afyon sakızı ile araba bagajını ful doldurup Van’daki alıcıyı da ayarladıktan sonra Aşağı şeherli bizim Ağa Dayının taksisini süren şoför Veyis’nen birabar ahşam üzeri yola çıhtıh. İzollu’ya (Kale Nahiyesi) varmadan cendermeler yola barikat gurmuş, gelen arabaları kontrol edip arama yapıylardı. Direksiyonda ben varım. Arama guyruğuna girmeden yavaşça yolun solundan geçerken cenderme eliynen goluynan sağa çekmemi işaret ederken duracahmış gibi yapıp tam gontrol nohtasına geldiğimde gaz pedalını topuhladım. Düdük müdük çalıylar ama heç durur muyum. 3-4 km. ilerden ana yoldan çıhıp farları da söndürüp dağ yoluna saptım. Epeyi gettikden sonra arabanın lasdigi patladı. Mecburen durup bagajdaki afyonları az ilerideki bir düzlüğe daşıdıh. Mevsim ilkbahar olduğundan torpah henüz yaşdı. Başladıh elimiznen torpağı eşmeye.Epeyi uğraşdıhtan soyna afyonları eşdigimiz çuhura doldurup üzerini gapattıh. Az ileriden toparladığım guru torpağı çekedimnen daşıyıp afyonu gömdüğümüz çuhurun üzerine serip arabanın yanına endik. Sıra geldi arabanın lasdigini degiştirmeye, yedek lasdik var ama kriko yoh. Ben Veyis’e dedim ki; “Ula Veyis, ben arabanın altına girip galdıram, sen tekeri değiş” dedim. Arabanın altına girip emekler pozisyonda dizime, goluma guvvet arabayı galdırdım, Veyis de patlah lasdigi söküp istetmeyi (stepneyi) degişmeye başladı. Sonra ses soluh kesildi. Aradan ne gadar zaman geçti bilmiyim. “Ula Veyis, ne oldu bitmedi mi?”diye bağırıyım ama ses soluh yoh. Usulcana arabayı sırtımdan endirip sürünerek arabanın altından çıhdım ki ne görem, Veyis bir kayaya sırtını dayayıp uzanmış cığara içiyi. Ula pe……k, niye işin bitiğini söylemiysin, beni boşuna arabanın altında beklediysin? dedim. Ne dese beğenirsin: ‘ Hacı gardaş, o vaziyetde ne kadar dayanacağını marağ ettiğim için saat duttum, ses etmedim” demez mi. İşte biz beyle malların sahabiyik gardaş.

Her neyse caddeye enip Elaziz yolun devam etdik, az ileride Jandarma arabasıynan garşılaşılaşınca bizi durdurdular. Üzerimizi, arabayı aradılar bir şey yoh.
– Mallar nerede?
– Ne malı gomutanım, neden bahsediysin
– Ulan afyon yoh muydu arabanızda?
– Tövbe estağfurullah, ne afyonu gomutanım,?
– Len benimle maytap mı geçiyorsun, arabada kaçak mal yoksa neden durmadan kaçtınız?
– Gomutanım biz durduh ama cenderme eri bize eliynen devam etmemizi işaret etti biz de devam ettik.
– Eeee hangi yola saptınız da kayboldunuz bre adam, malları nereye sakladınız?
– Yav gomutanım, nereye gaybolah, bizim lastgimiz patladı yol kenarında durup lastgi değişirken siz geçip gettiniz, bizi görmedingiz mi?”

Bu minval üzere konuşmalar devam eder ve adamlarımız jandarma karakolunda sabahlatılır, bayağı da örselenirler. Ama ser verip sır vermezler.

Birkaç gün sonra gelip gömdükleri yerden afyonları alıp Van ilindeki alıcıya teslim ettiklerini ve bu olaydan sonra kendisine “Kriko” lakabı takıldığını, yaptığı tek afyon seferinin de bu olduğunu anlattı Kriko Hacı.

Bu kaçakçılığı meslek haline getiren Malatyalı birisi ile yaptığım söyleşiyi aynen naklediyorum;

“Bana afyon kralı derlerdi. Ama önceleri münferit başladım. Yaptığım ilk münferit seferde malı Van’da kabadayılara kaptırdım. Zaten fazla bir mal götürmemiştim bir denemeydi bu. Kendime Van’da ikamet eden Vanlı bir ortak aramaya başladım. Orada içkili bir eğlence mekânında sağa sola posta koymasına rağmen çevredekilerden saygınlık gören, etrafında adamları olan babayiğit birini görüp adamı izlemeye başladım. Orada kendisi ile ertesi gün görüşmek istediğimi söylesem beni kovar diye düşünüp onun kim olduğunu nerde bulabileceğimi mekânın çalışanlarından öğrenip ertesi gün yanına gittim. Geniş avlusu olan kocaman bir malikâneydi evi. Meğer adam bir aşiret ağasıymış. Olayın ticari boyutunu anlatıp buraya getireceğim malın güvenildiğini sağla, kazancın yarısına ortak ol teklifime hiç cevap vermeden malı kaptırdığım adamı bulup getirmeleri talimatını verdi adamlarına. Çok geçmeden yaka paça getirilen adam korkudan titriyordu. Ağadan okkalı bir küfür işittikten sonra hemen gidip kendisine kaptırdığım malı getirdi. Daha sonra başka birini çağırtıp malı alıp parasını bana vermesini söyledi. Gelen adam meğer Van’a getirilen afyonları İran’a kaçıran bir ekibin başıymış. Gidip kısa süre sonra gelince beklediğimin üzerinde bir parayı Vanlı ağanın oturduğu divanın üzerine bırakıp gidince ağa bana dönüp, ‘Paranı al bir daha da buralarda dolaşma’ diyerek dönüp gitti. Ağanın adamları şehir çıkışına kadar bana refakat ettiler. Ne yapıp edip bu adamı ortak etmenin yollarını düşünürken arabamın tekerini Kars’a doğru çevirdim. Kars’ta zamanın Başbakanı Menderes’e yakınlığı ile bilinen ileri gelen bir aşiret ağası ile tanışıklığım vardı. Ona misafir oldum. Ertesi gün derdimi anlattım, birlikte Van’a geldik. Kuzular kesildi, davullar çalındı. Ertesi gün Karslı ağa vedalaşıp giderken Kürtçe ‘Arkadaşımın emaneti sana’ diyerek, bana da o konu olumlu dercesine iki gözünü kırparak ayrıldı. Uzun lafın kısası konuşmalarımızla Van’a gelecek kaçak afyonların güvenliği sağlandı. Vanlı ağa bana,“Kusura kalma, sen hökümet adamı olabilirsin diye önce anlaşmaya yanaşmadım’ dedi.

Ticaretin(!) Van ayağını sağlama alınca İstanbul plakalı bir kamyonu borçlanarak satın aldım. Çebişler(!)(acemi kaçakçılar) Elaziz- Bingöl üzerinden Van’a giderken ben Samsun’a gidip Garadeniz üzerinden Van’a endim. Geniş bir zulası olan kamyonda bazen ev eşyası, bazen kereste yükü oluydu. Ama her seferde hem gamyonun plakası hem de yükü değişik oluydu. En az 10 tene gamyonum vardı fakat heç birinin ruhsatı benim adıma degildi. Gamyonu şoförünün adına yapıp üzerine mülkiyeti muhafaza goyardım. Çünkü adım çıhmıştı afyon gralı diye. Mesela ruhsatı benim adıma olan boş gamyon çıharırdım yola didik didik aranırdı. Şeytanın aklına gelmeyecek usuller icat ediydim. Mesela kamyonun kasasına sığacak sayıda oksijen tüpü satın alıp bu uzun tüplerin gazını sonuna kadar boşaltıp içine afyonları doldurup, tüpün içine de yine alabildiğince oksijen gazı bastığımız çoh oldu. Yolda arama yapsalar da tüpün vanasını açtıhları zaman fıssss diye gaz çıhınca bırahırlardı.Tabi bu işlemi çok güvendiğim 2-3 adamımla yapıp onlara da kârdan hisse verirdim. Bu işlerde paylaşmayı bilmezsen muvaffak olamazsın. Afyonu teslim edip yerine altın alırdıh. Dönüşte araba döşemesi ve zulası altın dolu olurdu. Çoh param oldu. Bir gün bu işi yaptığımı bilen bir yaşlı adam bana ‘Oğlum, sel her zaman gum getirmez, bir de baharsın bir gaya getirir altında ezilirsin’ dedi ama gülüp geçtiydim.”

Eeee hiç yakalanmadınız mı? diye sorduğumda da şöyle devam etti:
“-Yahalandıh, hemi de kötü yahalandıh, gazandıhlarımız da elimizden getti, Malatya’da görev yaparken Samsun’a tayin olup giden bir trafik gomiseri trafik gontrolu yaparken bizim şoförü tanımış, ‘ Ulan sen ……….’nın şoförü değil misin deyince bizimki gevelemiş. Gamyonu çektirip ince arama yaptırınca zuladan malları çıharttırmış. O sırada ben Afyon İlinde sipariş aldığım malı temin edip tamamlamahnan meşguldüm. O malı da tamamlayıp başka yoldan Van’a gönderdim ama yahalanıp mapushaneye düştüğümden parasını alamadım. Toplu gaçahcılıhdan tam 7 sene yattım.”

Malatya’mızın bir Afyon kralı daha vardı ki o da bayağı servet edindi ve parasını hep gayrı menkule yatırdı. Birkaç defa yakalansa da hep affa uğradı. Vefat ettiğinde varislerine hatırı sayılır gayrı menkuller bırakmıştı.

Bir başka yazımda buluşmak üzere hoşça kalın, değerli okurlarım.

__________

malatyahaber.com’da yayınlanan Ertaç ÖNAL yazılarının tümüne ulaşabilmek için aşağıdaki linki tıklayınız:

Ertaç ÖNAL Yazılarının Tümü

FOTOĞRAF: Haci Bici (soldan 2.), İşadamı- Sinema İşletmecisi İbrahim İpekçi’nin de (soldan 3.) aralarında bulunduğu bir grupla piknikte

Etiketler: /

Yorumlar
  1. Bülent Korkmaz dedi ki:

    Ertaç Abi, eline sağlık, çok güldüm okurken. Bilhassa Kriko meselesi akıl alır iş değil. Film senaryosu yazsan böyle bir şeyi hayal edemez, düşünemezsin. Okuyucu yorumlarında Orhan Koyunoğlu Bey’in yazdığı da öyle. Aslında bir felsefe de var orada, ot gibi yaşamanın anlamı ne! Fakat, kimsenin ölüsüne-dirisine de karışmamak lazım; maçınıza gidin kardeşim 🙂 Çırmıhtılı Gavır Haci’nin de bir lafı vardı: “İşi büleceksin, işe getmeyeceksin” lafına çok kızan Gavır Haci, “…ulan işi bülüp de işe getmeyenin anasını avradını” diye başlardı. Bu arada sayende merak edip Britannica ansiklopedisine baktım, Afyon’un anayurdu Türkiye imiş. Yani doğada bulunup ilk tarıma alındığı yer Anadolu. Sözcüğün kökeni ise Yunanca. Batı dillerinde Opium diye geçiyor zaten. Bizde afyon olmuş haliyle. Tekrar eline emeğine sağlık.

  2. Nabi Şavata dedi ki:

    Ertaç kardeşim, yüreğine kalemine sağlık, bize Malatyamızın eski günlerini , değerlerini yaşattığın için. Ama fotoğrafta ayrıca çok değerli insanlarda var, Yusuf Alibeyoğlu, İbrahim ipekçi, Asım ipekçi , Malatyamızın değerleri idiler. Selam ve sevgiler

  3. Miraç Akdoğan dedi ki:

    Ertaç bey hatıralarımızı tazeledin çok teşekkür ediyorum ayrıca anılarla birlikte paylaştığınız müzikleride derlemeniz ayrı bir güzellik elinize kaleminize sağlık

  4. Hakan dedi ki:

    Hacı bici deyince aklıma geldi. Yıl 1990 ların ortası 7-8 arkadaş belediye hamamına gittik. Elbisleeri çıkardık hamama giriyoruz Rahmetli Haci bici amca ile karşılaştık. Rahmetliyi hepimiz tanırdık. Babalarımızın arkadaşıydı. ayak üzeri sohbet ettik biz hamam girdik o giyinmeye gitti. Hamada göbek taşında otururken bir baktık hepimize cola gazoz vs geldi. Bu ne dedik “Haci bici Dayı gönderdi” dediler. Ben “Bu işte bir bit yeniği var hacı bici dayı bunu yapmaz” dedim diğer bir arkadaş “Yok ya beni çok sever ondan göndermiştir” dedi. Neyse yıkandık çıkarken hesap fazla geldi. Nedir dediğimizde Colalar ve gazozlar ile birlikte Hacı bici dayının yıkanma parası dediler. Meğer rahmetli bizim kesemizden yıkanmış birde bize gazoz ısmarlamış. Tabi güldük geçtik. Allah rahmet eylesin böyle bir insandı.

  5. Engin Sarıca dedi ki:

    “İrdelenmemiş bir hayat yaşanmaya değmez-Socrates” Hayatı sorgulamadan irdelemek de apayrı bir beceri. Bu yazılarınız, bir anının, tarihin ötesinde duygular uyandırıyor bilinçli zihinlerde. Bence bu eşsiz gözlemler, bu kadar değerli bir hafıza edebiyatta daha kalıcı olmalı. Tüm Arasa yazılarınızı da içeren genişletilmiş bir kitap çıkarmalısınız. O kitap da buradan duyurulsun ki bulup alabilelim. Kaleminize sağlık. Teşekkürler malatyahaber.com

  6. Mustapha dedi ki:

    Kaleminize, yüreğinize sağlık. Yetişemedik belki o günlere ama sayenizde tattık. Devamını bekleriz.

  7. Turgut ÖZMÜŞ. dedi ki:

    Yüreğinize sağlık, çok güzel anılar, Bende Göç almamış eski ,Malatyamızı, özlüyorum.

  8. mehmet dedi ki:

    Elinize sağlık

  9. MUSTAFA OĞUZ dedi ki:

    ellerine sağlık ertaç abi selamlar saygılar

  10. Vatandaş dedi ki:

    Son paragraftaki “Afyon Kralı” sanırım tahmin ettiğim kişi. Şu an çarşıda kendi adını taşıyan pasajı var.

    Ayrıca yazının girişinde “10 litrelik cam galon” yazının devamında ise “15 litrelik cam galon” denilmiş. Rakamların kazara farklı yazıldığını bilerek “galon”unda bir ölçü birimi olduğunu ve 15 litrelik cam galon demenin anlatım bozukluğu olacağını belirteyim. Fakat şunu da ekleyeyim belki de o dönem büyük cam kavanoz/bidonlara galon deniyordur.

    Yazınız için ayrıca teşekkür ederim. Yüzümde tebessümle okudum.

  11. deniz ışık dedi ki:

    eline sağlık nostalji oldu benim için çok güzel yazmışssın o anları yaşıyor oldum 🙂

  12. TUĞBA dedi ki:

    Harika bi yazıydı yaaa cok seviyorum eskileri beni benden aldı hayatın en güzel günlerini tekrar gösterdi.Elinize emeginize sağlık kitap olsa gercekten bu yazılar cok muhteşem bi eser olur yeni nesile

  13. Tekin Harputluoğlu dedi ki:

    Satırlarınızı gözlerim yaşararak ve bir film sahnesi gibi tekrar yaşayarak okudum. O ne muhteşem bir hatırlatma. 40 yıldır Malatyam’dan uzakta yaşayan biri olarak çocukluğumu, unuttuklarımızı bize tekrar hatırlattığın için teşekkürler.

  14. Selda dedi ki:

    Bir Malatyalı olarak severek okudum teşekkürler

  15. Yiğit dedi ki:

    Sabah internette gezinirken bu harikulade yazıyı kaleme alan insanın kişiyi alıp eskileri yaşatması muhteşem doğrusu. Aslen Malatyalı değilim fakat makale beni o yıllarda yaşamış Malatyalı biriymiş gibi alıp götürmesi ayrıca şahane bir duygu. Emeğinize sağlık

  16. Nuran Gezdirici dedi ki:

    Sevgili Ertaç ,
    Önce hafızana, yüreğine, Malatya sevgine ve kalemine sağlık.

  17. Malatya sevdalısı dedi ki:

    O göç almamış küçük malatyayi özledim herkes birbirini tanır dostluklar daha bir ön plandaydı köyden babanla şehre gelişte banazli kabarci üzümü alıp bizim çarşı ekmeği dediğimiz şimdinin pidesi ile yeni camii avlusunda çınarın gölgesinde yemek ne güzeldi o zamanlarda kışları bol kar baharda sürekli yağmur yağardı yazları çok sıcak olurdu her şey değişti iklimler degismezmi oda değişti baharı görmez olduk eski kış larda kalmadı.

  18. Orduzulu dedi ki:

    Elinize sağlık devamını diliyorum

  19. Nezir Kızılkaya dedi ki:

    Ayrıntılı gözlem yeteneği, olağanüstü hafıza ve iyi bir kalemin işbirliği ile hazırlanmış harika bir yazı. Bütün “Arasa” yazılarının bir bütünlük içerisinde kitap olarak yayımlanmasını arzu ettiğimi de ayrıca belirtmek istiyorum.

  20. İLHAN AKSOĞAN dedi ki:

    Bu kadar bilgiyi bu kadar güzel yorum yapan ancak Ertaç Önal olur eline kalemine sağlık

  21. İnspector44 dedi ki:

    Kaleminize sağlık sayın Önal. Tekrar tekrar okuduğum bir yazı dizisi. Diğer bölümü dört gözle bekliyorum. Yalnız yazıyı okuyan birçok kişi, afyon satıp gayrimenkul zengini olanları merak etti muhtemelen. Saygılar, iyi çalışmalar.

    1. Nacide Karabay dedi ki:

      Merhaba, siz Turan Karabay İn arkadaşı olan kişi miydiniz, ben kızıyım. Sağlıcakla kalın

    2. Nacide Karabay dedi ki:

      Afedersiniz İlhan Aksoğan beye sormuştum, ancak sizin yorumunuz yazmışım kusura bakmayın lutfen

  22. Ruşen Saatçılar dedi ki:

    Sevgili Ertaç bu yazılarını ne zaman kitap halinde
    göreceğiz kalemine ellerine sağlık

  23. Orhan koyunoğlu dedi ki:

    O yıllarda doğmuş malatyalı bir insanım herşeyi ile mükemmel gerçek hayatları yazmışsın sıtmapınarı nda sümer çay evi sahibi Şükrü Şatır ı da yazsan derim kösede çevik kundura taksici babam şükrü abi çevik otururken gelin bugün malatya nın urfa ile maçı var urfa ya gidelim çıkıyorlar yola urfa ys girdiklerinde yavaş ça giderlerken çevik taksiciye dur der ne varla niye duram der la oğlum şurda biri ağlıyor dur hele dururlar adamın yanına gidip niye ağlıysan gardaş diyor babam öldü onun için ağlıyorum der baban nasıl bir adamdi der iyiyidi kimsenin ne iyisine ne kötüsüne karışırdı der muzip ya la siktir et eyiki ölmüş.. der öyle der demez ağlayan urfalı bunları bir taş yağmuruna tutmuş zor canlarını kurtarmışlar la oğlum sen gerçekten delisin elin ölüsünden sanane dirisinden sanane derken o öyle bir şey insanın elinden ya hayır yada şer gelmeli ot gibi yaşamış insan eyiki ölmüş der

    1. Ancak bu kadar yaşananlar kaleme alınabilinir .Adeta o yıllarda yaşamış gibi kendimi yazının içinde buldum insanların samimi saf art niyesiz diyalogları sanatçının sesi de olağanüstü kalemine sağlık kitap halinde olsa oldukça rağbet olur Malatya şivesi eski resimler yaşanmışlıklar

  24. Gero dedi ki:

    Çok teşekkürler. Gönül insanısınız.

  25. Yusuf Ziya dedi ki:

    Harika bir nostaljik yazı 1965 yılı sonrasını hatırlıyorum tşk ediyorum

  26. DONDURMACI dedi ki:

    Harika tam anlamıyla harika ellerinize yüreğinize sağlık o iki güzel şarkıyıda döne döne dinledim Benim aklıma gelen Rahmetli Deli Gaffar son yıllarını ona kucak açan ona yatacak yer temin eden Bisikletci Ali Dayı Hanımı Haçe Bitirim oğlu Mustafa vardı çavuşoğlunda Trenyolunun altında Bizim topsahasının yanındaydı evleri Gaffarrın Öldü haberi gelince Rahmetli Ahmet Dayım gidip çenesini bağlamıştı dediğine göre Gaffarın yüzüne sanki nur doğmuş Gülümsüyormuş Bende Gurbetten Canım hemşerilerimi hasretle selamlıyorum ve Malatyasporumuzun Düşmemesi için ve şimdiki yönetim BELASINDAN Biran önce kurtulmasını Diliyorum ve Du ediyorum

  27. Mehmet Oğuz Yanardağ dedi ki:

    Kaleminize sağlık…

  28. Levent Aksoy dedi ki:

    Ertaç abi,güne bu güzel yazınızı okuyarak başlamak çok güzel.Eline,yüreğine sağlık.

YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici, saygısız ifadeler, cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, suçluyu ya da suçu övücü, uygunsuz gönderici adı, 'naylon- uyduruk' mail adresli, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır. Ayrıca, mesajların tüm yasal ve cezai sorumluluğu, mesajlarıyla birlikte IP numaraları da düşen göndericilere aittir."