Miram

Final

Fuat


Serdar doktor




Malatya Haber -

‘Dağlarına Bahar Gelmiş Memleketimin’

‘Dağlarına Bahar Gelmiş Memleketimin’
  • 28.03.2020

Kaç zamandır neredeyse yitip giden, bizim gibi bir “tutam” eski zaman..  

Bülent KORKMAZ Yazdı 
[email protected]

“Yangınlar,
Kahpe fakları,
Korku çığları,
Ve irin selleri, aç yırtıcılar,
Suyu zehir bıçaklar ortasındasın.
Bir cana, bir başa kalmışsın vay vay!
Pusatsız, duldasız, üryan
Bir cana bir de başa…”

Dilimizin en güzel şiirlerinin şairlerinden, sözcüklere can katan dizeleriyle ölümsüz eserler bırakmış Ahmed Arif Uy Havar! başlıklı şiirine böyle başlıyor. Şairin elbette bu dizeleri kaleme alış sebebi farklı ama sanki içinde bulunduğumuz günleri nitelercesine kaleme almış.

Başlıktaki dize ise Arif’in İçerde şiirinin son dizesinden alıntı; sanırım bu dizeyi bilmeyen-duymayan yok gibidir. “Dağlarına bahar gelmiş memleketimin” dizesi umudun simgesi gibi durur.

Neden bu “ikilik” derseniz… Yazmak istediğime yaşanan anın mecburi-kaçınılmaz müdahalesiyle alakalı. Öyle bir ortamdayız ki sanki başka bir şey yazamazmışız, bunu yazmak suçmuş gibi hissediyor insan.

Söylemeye gerek var mı hepimizin gündemini: Covid-19.

Çin’de başlayıp birkaç ay içerisinde tüm dünyaya yayılan salgın on binlerce insana bulaştı, binlerce insanın canını aldı. Enfeksiyon ve ölümler maalesef devam ederken, bizim de dâhil olduğumuz, dünya nüfusunun neredeyse çeyreği kapalı mekânlara hapsoldu. Kimimiz gönüllü, kimimiz zorla…

Çünkü bu salgını azaltmanın ve mümkünse durdurmanın tek yolu bu gözüküyor.

Şimdilik!

Bu afetin kısa vadede yayılımının durması, uzun vadede bilim insanlarının virüse karşı bir aşı ve/veya ilaç geliştirmesini ümit etmekten başka bir şey gelmiyor elimizden.

Sıradan vatandaşlar olarak şu aşamada yapmamız gereken belli: Bilim kurullarının tavsiyelerine göz ve kulak vermek; denilenleri büyük bir özen ve “katılıkla” uygulamak.

***
Elbette, Dünya Sağlık Örgütünün teknik olarak COVID-19 diye tanımladığı, yeni tip koronavirüs hakkında bir şeyler karalamak için klavye başına oturmadım. Malum alanda kalem oynatacak yetkinliğim de yok niyetim de.

Kaç zamandır neredeyse yitip giden, bizim gibi bir “tutam” eski zaman adamınca yaşatılmaya çalışılan bir “geleneğimizi” yeni kuşaklara anlatmak, eskilere anımsatmak niyetiyle bir şeyler yazmayı planlıyordum. Gel gör ki olmaz olasıca virüs yüzünden elimiz değmedi; mevzunun gündemi mürur-u zamana uğramanın eşiğine geldi.

Affınıza sığınarak karalayayım bir şeyler…

****
Binlerce yıl doğada avcı-toplayıcı olarak hayatta kalmayı başaran atalarımız, Son Buzul Çağı diye tabir edilen ve yaklaşık 12 bin yıl öncesine karşılık gelen döneme kadar tarım nedir bilmiyorlardı çünkü dünya iklimi buna uygun değildi. Malumunuz, anayurdumuz Anadolu’nun da içinde bulunduğu bir coğrafyada tarım başladı; ecdadımız önce buğdayı, sonra diğer bitkileri ve birkaç hayvanı evcilleştirerek yiyeceğini üretip, biriktirmeye, depolamaya, dolayısıyla yiyeceğin olmadığı mevsimlerde de karnını doyurmaya başladı. Artık eskisi gibi, sabah erkenden kalkıp doğada av peşinde koşmak veya yabani bitkiler aramak zorunda değildi. Gıdanın nispi bolluğu beraberinde, Britanyalı tarihçi, dilbilimci ve arkeolog Vere Gordon Child’ın “kentsel devrim” diye tanımladığı iktisadi ve sosyal olguyu yarattı. Aslında bu terimin anası ve de babası “neolitik devrim” de denilen tarım devrimidir.

Çok kısa değinmeye çalıştığım bu süreç, yaşam şekli çok eski zamanların olgusu gibi algılanmasın. Niceliksel değişimleri bir tarafa koyacak olursak, insanoğlu yeryüzünde birkaç yüzyıl öncesine kadar “neolitik devrimin” çocuğuydu. Daha açık anlaşılsın diye rastgele tarih vererek söyleyeyim: 5 bin yıl önce Dicle veya Nil kıyısında yaşayan bir vatandaşımız 3 bin, 2 bin yıl önce pek farklı bir hayat sürmüyordu. Hatta 330, 1517, 1819 yılında da hayat pek farklı değildi onlar için. Bulgurunu kaynattın, salçanı yaptın, odununu bahçeden-dağdan kesip evine koydun, biraz varlıklıysan sığır, keçi veya koyun kesip kavurma, domates salçası (o da beyaz adam Amerika’ya gidip domates bu tarafa geldikten sonra), dut pestili yaptın ambara koyduysan şampiyon sendin.

O kadar eskiye ve uzağa gitmeye gerek yok; 20.yüzyıl Türkiye’sinin önemli bir bölümünde durum buydu.

Anlayacağınız binlerce yıl hepimiz “neolitik insanlar” olarak hüküm sürdük. Gel gör ki, ne zaman Sanayi Devrimi denen şey başladı; sonra elektrik denen nesne icat edildi; tüm ayarlarımız bozuldu. Bence, kim ne derse desin, bugün dünyada var olan iktisadi yapı ile bu altyapı üzerinde yükselen ne varsa elektriğin çocuğudur. Bir an için elektriğin olmadığını düşünün. Hiçbir şey kıpırdayamaz.

Naçizane “kısa dönem” gazetecilik yaptığım dönemin başına denk düşen 80li yıllarda Malatya yerel gazetelerinin (sadece iki gazete Görüş ve Yeni Malatya vardı; sonra Hamle eklendi) manşet haberlerinden biri herhangi bir ilçenin herhangi bir köyüne elektrik bağlanmasıydı. Bunun için törenler yapılır; protokol o köye akın eder; kurbanlar kesilir ve sayın halkımız elektriğe kavuşmanın anısına gaz lambalarını kırardı.

Yalnız ben sonuncu eyleme anlam veremez hatta üzülürdüm. O güzelim lamba size netti kardeşim! Onca yıl gecenizi aydınlattı, gözünüzün önünü görmenizi sağladı, sohbetlerinize, acılarınıza, gülmenize, ağlamanıza, sevdanıza tanıklık etti. Ben doğmadan önce evimizin cereyanı vardı ama anamın ördüğü danteli üzerine geçirdiği gaz lambamız askıda bekler; elektrik kesilirse devreye girerdi.

Konuyu daha fazla dağıtmadan…

Kışların uzun ve sert geçtiği, ambardaki “zarhanın” (zahire) tükenmeye yüz tuttuğu, aylarca ahırda ikamet etmekte olan dana ve eşek ile kümesteki tavukların hareketsizlikten psikolojilerinin alt üst olduğu günlerin ardından eylemin, ekimin, bolluğun ve bereketin muştucusu ilkbaharın gelişi coşkuyla karşılanırdı. O sebeple tarih boyunca gelip geçen halklar baharı bayramlarla, dini törenlerle kutlamış; bunu mitolojisine, sanatına esin perisi yapmıştır.

Anadolu’muz ve yakın coğrafyada ise yaşam kaynağı güneşin ısıttığı kara topraktan başını ilk çıkaran nevruz çiçeği bahar özleminin işaret fişeğiydi. O ışılayınca dağlar, tepeler, dereler de ışıldardı. Ol bu sebepten Sultan Nevruz için kutlamalar yapılır, halaylar çekilir, ateş yakılıp üzerinden atlanırdı.

Halen de öyle…

Ancak benim doğup büyüdüğüm toprakların bambaşka bir “navrız” (nevruzun bizdeki söylenişi) hikâyesi var. Eski özgünlüğü ve yoğunluğu kalmasa da devam eden bir hikâye bu…

Nasıl mı?

Çocukluğumuzun geçtiği 70 ve 80li yıllarda baharın tıpırtısı hissedilmeye başlayınca bizi bir merak alırdı, acaba navrız çıktı mı, diye. Bu dönem genellikle Şubat sonu veya Mart başına denk gelirdi.

Navrız aramak için hafta sonunu iple çekerdik. Okul kapandığından rahat rahat navrız arayabilirdik. Bu arada hafta sonuna yağış olmasın diye dua ederdik. Beklenen gün gelince, heyecan içerisinde yerimizde duramaz; sabah evden bir parça ekmek, yanına peynir, zeytin alıp dağlara-tepelere doğru yola koyulurduk. Tek başına gidenlerimiz olsa da, buna gerek kalmazdı çünkü mahalle “çağa” kaynıyordu. Genellikle birkaç arkadaş toplaşır, birlikte navrız aramaya çıkardık.

Doğup büyüdüğüm Çırmıhtı’da ilk navrızı bulabileceğimiz yerleri az-çok tahmin edebiliyorduk. Aramaya toprağın güneye baktığı, dolayısıyla güneş ışınlarıyla en çok temas edip, toprak altında uyuyan navrızın narin boynunu uzatması beklenen yerlerde başlardık. Gendere, Beylerderesi’nde tren yolunun geçtiği yer, Atmalı’da Şaban Dede Pınarı yakınlarında araziler gözde navrız arama yerleriydi. Ancak ilerleyen günlerde, havalar iyiden iyiye ısınıp, navrız neredeyse çıkabildiği her yerde çıkar, daha geniş alanlarda arama yapabilirdik. Navrız, ekili arazilerde çıkmaz; kıraç topraklarda boy gösterirdi. Arama bir ay kadar sürer; sonra navrız gelecek senenin uykusuna yatardı.

Navrızı ilk gören, ilk bulan olmak büyük mutluluk kaynağıydı. Saydam bir renge sahip olan, güneş ışığıyla karıştığında kendisini çok iyi gizleyebilen navrız, doğru açıyı bulamamışsanız, ayağınızın dibinde dahi olsa görülmezdi.

Navrızı göreceğiz diye heyecan içerisinde, pür dikkat toprağı tararken, çeneklerinin rengini kast ederek “ak kız, kara kız / ışıla yavrım ışıla” diye söylenirdik. Siz buna navrız duası da diyebilirsiniz.

Bir tek navrız bulmak için saatlerce o tepe senin, bu düzlük benim, dolanıp durduğumuz olurdu. Bazen bulamadan döndüğümüzde. Karnımız acıktığında evden getirdiğimiz çıkını açar, yerdik. Gezindiğimiz yerlerde su kaynakları bol olduğundan bir pınarın başında susuzluğumuzu giderirdik.

Bulunan navrızlar sopayla sökülür, belli bir saatte eve dönüş başlardı. Çarşıya geldiğimizde bu navrız yaşlı birine uzatılır, o da navrızı yüzüne gözüne sürüp, gülümseyerek, sevinçle “Allah’ım sana şükürler olsun, bu baharı da gördüm” derdi. Ardından elini şalvarının veya köstekli saatinin koyduğu yeleğinin üstüne giydiği ceketin cebine atıp navrızı getirene gönlünden kopan miktarda bir harçlık verirdi.

Neden navrız yaşlı birine sunulur, neden onu avucuna alan dede-amca mutlu olurdu? Harçlık almak-vermek için mi, sanmam. Navrız, yeni bir hayat, yeni bir gün, umut, gelecek, nefes alınacak, su içilecek, ekmek yenilecek günlerin müjdecisi miydi? Yaşamın, gençliğin, sağlığın değerini deneyimsel olarak bizlerden daha iyi özümsemiş olması muhtemel büyüklerimizin yaşama bağlığı, sevincini mi gösterirdi?

Belki!

***
Sonra zaman değişti; insanlar şehirlere göç etmeye başladılar; giderek teknoloji ve hareketsiz yaşamın içine gömüldüler; doğal ortamdan, kırsal yaşamdan uzaklaştılar; tarımın insanların yaşamında eski belirleyiciliği kalmadı; bahar gelmiş, gelmemiş insanlar için fazla bir önemi kalmadı.

Yapacak bir şey yok. Değişimin karşısında hiçbirimiz duramıyoruz.

Ama bizim kuşak navrızın peşini bırakmadı. Onun sevgisi yüreğimizden eksik olmadı. Navrız görmek için, başka şehirlerde yaşadığı ve yoğun bir iş trafiği olduğu halde, seyahatini ayarlayıp Çırmıhtı’ya gelen, gelemese bile gelmek için can atan arkadaşlarım var.

Her sene ilk navrızı bulan kişi olmak için arkadaşlarla aramızda tatlı bir rekabet ve muhabbet gırla gidiyor; genellikle bulanlar aynı kişiler olsa da. Bazı muzip arkadaşlarımız potansiyel ilk bulucular arasında “gazlama lobisi” yapıyor. Bir taziyede bile “ağabeg, filancanın oğlu senden önce bulacahmış, o kim ki yav” türünden ajitasyona denk gelmişliğim var ki, ötesi yok. Navrızın çıkması beklenen günlerde iş çıkışı arabasına atlayıp dağlara-tepelere giderek dolanan mı dersiniz, rüyalarına navrız giren mi?

Navrız zamanı heyecan ve rekabet dorukta.

Kafa kâğıtları eskise de (50-70 yaş arası) geleneği devam ettirenler arasında son yılların navrız şampiyonları, ezeli ve ebedi arkadaşlarım Tuncay Havlucu, Olcay Özşahin ile Necmi Balarısı Ağabey, amim (amcam) Mehmet Korkmaz (en deneyimli navrızcı) ve amioğlu Şefik Korkmaz.

Hiçbirine harçlık verecek ata-dede kalmadı ama olsun!

Navrız genelde tek çıkan bir çiçek. Ancak nadiren üçlü-dörtlü-yedili ve hatta on dörtlü çıkan “çoma” navrızlar da var. Yerini biz biliyoruz; korumamız altında.

Küresel ısınma navrızın çıkış tarihini de etkiledi. Günümüzde Ocak sonunda veya Şubat başında o narin boynunu uzatıyor selvi boylum al yazmalım! Beklenen tarihten neredeyse bir ay erken.

Yıllar geçince küçük yaşlarda navrız ararken yaptığımız bir hatayı fark ettik. Soğanlı bir bitki olan navrızı sökmemek gerekiyormuş. Çocukluğumuzda bunu bilmiyor ve bulduğumuz her navrızı söküyorduk. Son 30 yılda, on yıl kadar önceydi, sadece bir defa navrız sökmüşümdür. O tarihte yaşı küçük olduğu için benimle dağlara gelemeyen oğluma navrızın ne olduğunu gösterebilmek içindi.

Navrızı görünce hemen oracıkta diz çöküyor, huşu içerisinde eğiliyor ak kızın, kara kızın gözünden öpüyor ve nice baharlarda buluşmak umuduyla onu ait olduğu topraklara emanet ediyorum.

Siz de öyle yapın. Lütfen ama lütfen hiçbir navrızı sökmeyin, kimse sökmesin…

Hepimizin bir gün navrız kadar saf, temiz, ışıl ışıl, sağlık dolu bir yaşama kavuşması özlemiyle…

____________

FOTOĞRAFLAR: Fotoğraflarda geçmiş yıllardan navrız arama gezilerimiz yer alıyor. Arka planında mercan fosilinin de yer aldığı navrız (4’üncü foto) ile diğer çiçek ve böcek fotoğrafları arkadaşım-fotoğrafçı-doğa dostu Münir Engür tarafından bu yıl çekildi.
Açıklama: Yazıdaki bazı ifadeler geçmiş yıllarda kaleme aldığım navrız yazılarında da yer alıyor.

Etiketler: / /

Yorumlar
  1. cirmiktili dedi ki:

    Göynüne sağlıh hemşerim, bu sene Beydağından ovaya enemedim, çiçegi, böcegi, gurdu – guşu araşdırmah için malumun oldugu üzere son gettigim yerde birde gafama odun yedim, sen kimsin inmisin cinmisin diye
    bizler böyle gönül verdig dogaya , gerçi doğa da galmadı ya, her yer plastig her yer naylon Beydagının tepesi bile ;
    diğer yandan bu güzel paylaşımlar için senin ve doga severlerin göynüne sağlıh…

  2. gültekin dedi ki:

    Bülent bey kaleminize yüreğinize sağlık. Bizim neslin en güzel eğlencesi sayılabilecek doğadaki anılarımızı hatırlatıp o dağlara götürdünüz. Teşeküredm… Biz navrızı kökünden sökmeden toplardık, ayrıca yerdik de tadı çok güzeldir. (Hekimhan yöresi) Zonguldak tan selamlar…

  3. orhan tuğrulca dedi ki:

    Bülent kardeş eline yüreğine sağlık.

  4. Bülent hocam elinize kaleminize sağlık gerçekten harika yazmışsınız. Böyle bir yazı ile gönlümüzü ferahlattığınız için teşekkür ederiz.

  5. Bayram Murat Asma dedi ki:

    Bülent bey, çok güzel, şiir gibi bir yazı olmuş. Okurken büyük keyif aldım. Emeğine, yüreğine sağlık..

  6. Çırmıhtı liseli dedi ki:

    Bülent abi, herzaman ki gibi yöresel şive ile çok güzel anlatmışsın NAVRIZI. Resimlerde çok güzel. Değerli hocamız TUNCAY HAVLUCU’ YU resimler de görmek de ayrıca beni memnun etti. Selam olsun senin gibi Tuncay hoca gibi, Mustafa ÇOBAN gibi yüreği güzel insanlara…

  7. 44 FFM dedi ki:

    Cok güzel bu bir ani olarak kalacak cünkü o cenet vatan cok bonkerce harcaniyor zaten cok çöp atan miletiz sanki bizim ülkenin cöpe ehtiyaci var birde diş ülkelerde hastalikli çöpleri getirip burda dönüşüm adi altinda kirletiyoruz o şifa bitkiler yakinda zehir olacak elldivenle elimize alacağiz kokuluyan ölecek
    Bülent beyin yazisi da bir masalmiş gibi okunacak
    Bu duruma getiren de kahraman olacak

  8. Mehmet Hanifi Yapar dedi ki:

    Bizim zamanımızda “Sultan Nevruz’u” bulmak için ta kernek dağının tepesindeki “Ay yıldız’ a” kadar mı desem Venk’e kadar mı desem Orduzu’daki “Gelincik Tepesi” mi desem desem desem… bir mahalle giderdik.
    tek tek topladığımız “Sultan Nevruzları’nı” mahallemizdeki Nineler, Dedeler dua ederek yüzlerine gözlerine sürerlerdi. Kaç gün sonra da Menekşe toplamaya ve bir zaman sonra da “Çiğdem’e” giderdik. Hey gidi günler hey hey …

    Beni eski hatıralara götüren böyle güzel bir yaziyi yazan Sayin Bülent Korkmaz Bey’e de teşekkür ederim . Kaleminize sağlık

  9. orhan alkaya dedi ki:

    tarım toplumunun son evrelerinden ,,kapitalist yaşam biçimine geçişi basit ve sade bir dille anlattığın için teşekkürler. tamda yaşadığımız günlere atıf yapacak bir konu .ayrıca pastoral şiir tadındaki, nevruz çiçeği arayışınız için ayrıca kutluyorum.

  10. Gaffar Yildiz dedi ki:

    Bulent kardes, bu güzel kendine has yaziyi yazdın anladım da mecburmuydun tam ondört adet fotograf koymaya. Tam ondortluk olmuş.?..|

  11. Nezir Kızılkaya dedi ki:

    Doğanın bütün türlerinin, nesillerinin devamı için yarış halinde olduğu şu bahar aylarının kraliçesi nevruz ve onu arama geleneği ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Tam 50 yıllık kıdemli bir “Narvuzcu” olarak, iklimi değiştiren bu güzel yazı için sevgili Bülent Korkmaz’a candan teşekkürler.

  12. Hicran dedi ki:

    Güzel bir yazı olmuş Bülent abi. Okurken sanki oralara gidip geldim.

  13. Yunus dedi ki:

    Süper eline saglık eski günler güzelmiş Ağabey

  14. Cesur dedi ki:

    Navruv bu kadar güzel özetlenebilirdi,ellerine sağlık. Etkinliğin en güzeli,,,

  15. hüseyin yapar dedi ki:

    Bu günlerin iç karartıcı atmosferi içinde bizleri doğa ile baş başa bırakan iç sıkıntımızı bir nebzede olsun öteleyen eski günlerimizin güzelliğini anımsatan yazını ve fotoğraflar için teşekkürler.Her şey çok güzel olmuş.

  16. ramazan yakar dedi ki:

    Eline emeğine kalemine sağlık güzel bir yazıydı zevkle okudum.

  17. Püseroğlu dedi ki:

    Bülent gardaşım ; göynüne, kalemine sağlık…

YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici, saygısız ifadeler, cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, suçluyu ya da suçu övücü, uygunsuz gönderici adı, 'naylon- uyduruk' mail adresli, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır. Ayrıca, mesajların tüm yasal ve cezai sorumluluğu, mesajlarıyla birlikte IP numaraları da düşen göndericilere aittir."